Mira’nın Bahçesi’nden Anasının Çöplüğüne…


Mira 6 aylıkken; bundan tam 3 sene önce blog tutmaya başlamıştım. Taze bebekle gelen huzur kayıt altına alınır, az biraz okunur, fikir verir, güzel bir anı kalır diye yazdığımı düşünüyordum. Başı olduğu gibi, sonu da olacak bir meşgaleydi. Belki gün gelecek diğer bir yavru için de en baştan tekrarlanacaktı… biraz daha sık yazabileceğimi sanmış ama kendim için yazacağımı hiç varsaymamıştım. Hafife almıştım.

Tamam devam ayrımında durdum düşündüm. Artık; Mira -cık’lığını geride bıraktığı, Sarp ada-m olduğu zamanlar geldiğinde de birşeyler yazmak isteyebileceğimin ayrımındayım. O zaman bu sayfa kapandı, yenisine buyrun, oradan da buraya alalım demek yerine dükkanı hepten taşıyorum. 3 yıl önce kızımla ev yaşantımızı geçirdiğimiz bahçemizden adını alan blogum, resmen kendi çöplüğüme dönüştürülmüştür. Gelmişimle geçmişimle annelik sonrası monologlarımı yazmaya devam edeceğim. Böyle alalım sizi…

Anne olmadan önce neydin?

– Anneeee… biliyormusun sen Ada’nın annesi olmadan önce de benim annemdin… peki ben doğmadan önce neydin?
(diye cıvıldayarak sordu Mira…)
– Banu’ydum, seninle birlikte Anne Banu oldum…
(dedim – iyi halt yedim)
– YAAA ama SADE Banu olmamalısın, hep benim annem olmalısın…
(dedi, gözleri çakmak çakmak oldu, doldu, yüksek sesle mızırdanmaya başladı…)
– Mira’cım sen doğmadan önce çocuğum yoktu, kimse bana anne demiyordu. Seni doğururken ben de anne oldum… yaaa… düşün ne kadar özelsin sen… seni çok seviyorum… niye bu kadar üzüldün ama? ben senin sayende anne oldum. teşekkür ederim… kem küm hem hüm…
(şeklinde durumu toparlamak üzere saçmaladım)
– Hayır ama ben özel olmak istemiyorum. annesiz doğmadım. ben doğmadan önce sen anne oldun… ben küçücük bebektim. sen zaten büyüktün, zaten bana nasıl bakacağını biliyordun, zaten anneydin. önce sen anne oldun, sonra ben doğdum… ben karnında annesiz yanlız bebek olmak istemiyorum.
(diye boncuk boncuk ağlamaya devam etti…)
– ………………….
(bir şey demeye devam edersen daha da ortalığı batıracağımın farkına vardım, sustum, sarıldım)

Öpüştük, sakinleştik, gülüştük ama bir kez daha kaş yapayım derken göz çıkarttığımı hissettim. Bir bakıma haklıydı yavruş; rahmime değil ama yüreğime bir bebek düşmesi ile anne olmuştum ben zaten…

Yine de aklım şu sade Banu olduğum zamanlara takıldı ister istemez… Geriye dönüp baktım. Etki bağı olmasa da, zamanlama olarak benim yavrulamam ile hayatımdan uzaklaşmış 1-2 arkadaşım var; yoklukları aklıma gelince kalbim hala biraz buruluyor. Ama eksikliğine çok ciddi hayıflandığım tek şey; ZAMAN… Çocuksuz değil de sorumsuz olduğum günlerimi kıskanıyorum içten içe… Ulan diyorum şimdi bir elime geçirsem; onca boş zaman ile o boş kafayı… Çok tehlikeli bir duygu bu kıskançlık; bir gün gelecek benim yavrum da farkında bile olmadan o sorumsuz günlerden geçecek ama ben özlemini duyduğum o zamanın çok farkında olacağım. O kıymetini bil(e)meyecek; benim için kıymetli olanın… İşte o gün geldiğinde tam bu noktada kendime b.k yeme otur diyebilecek kadar kendimde olabilmeyi diliyorum.

Neyse şimdi neydik, ne olduk, ne olcaz diye hayıflanamayacağım. Bakın; sade de iyiydim ama; önce orta şimdi çok şekerli oldum; artık tadımdan yenmez 🙂

Küçük Kuzum ve Orta Boy Koyunum :)

10 gün rötarlı olarak Ankara’ya yeni gelmiş gibi yapıyoruz. Büyükleri yeni görebildik. Bavullar yeni yeni boşaldı. Çamaşır makinası fazlaca mesai yaptı – sonunda bozuldu rahatladı. Tabii ben rahatlayamadım. Ortalık bir türlü toplanamadı. Evin halinden utandığımdan arkadaşlarımızı ekmeye devam ettim. Hatta evin dağınık ruhu bana geçti – sürekli bir şeyleri – bu şeyler arasında çocuklar da var – bir yerlerde unuttuğum paranoyasına kapılıyorum. Tekrar bir yerleşebilsem, normale döneceğim. (inşallah…)

Tabii benden önce hızlı normaleşen bazı şeyler var. Sarp Ada doğum kilosunu hemen hemen ikiye katladı. Mira daha jetlag bile atlatmadan Türkçe anlayan okulu Binbirçiçek’e mutlu mesut geri döndü. Ama asıl önemlisi ve kayıt altına alınması gerekeni; Mira’nın büyümekten ve büyük olmaktan memnun olmaya başlaması oldu 🙂 İkinci bebeğini bekleyen ve yeni doğurmuş arkadaşlara selam olsun; merak etmeyin su yolunu buluyor diyeceğim. Bu zamana kadar bir çok yaşıtının aksine, büyüdün – büyümen lazım gerekçelerini yok almayayım, ben bebeğim, küçük olmaktan mutluyum, daha küçük kalmak istiyorum diye savuşturmayı başaran kızım için çok büyük bir adım bu… 0-3 yaş ayrımının yapılmasında varmış bir keramet… gördüm, anladım.

Ada’nın doğumundan beri, elimden gelebildiğince sen abla oldun artık, büyüdün dememeye özen gösteriyordum. Zaten annem, kayınvalidem, görümcem, kardeşim, komşum, kapıcım, sütçüm hatta marketteki teyze, yoldaki amca bile iyi niyetle ister istemez ne güzel bir abla olmuşsun sen artık uslu durursun, kardeşini seversin, annene yardım edersin diyor, Mira da inadına içine Chuky kaçmış gibi davranıyordu. Çenemi yorup niye dinlemiyor beni diye stres olacağıma eksik kalmam iyi olacaktı.

Büyük çocuk gözü ile baktığınızda zaten bebek olmak, abla olmaktan daha güzel bir şey… Minik bebek hiç hata yapmıyor, kimse ona kızmıyor, her ortamda ilgi odağı oluveriyor, herkes ona gülümsüyor. Abla-abiye ise her zamankinden çok yapma-dur-yavaş engelleri koyuluyor. Üstüne bir de kardeşin olduğu için mutlu musun, mutlu ol diye sıkıştırılıyor. Niye mutlu olsun ki allasen 😛

Cenk’le birlikte – biraz sinsice – Mira’ya büyük olmanın avantajlarını göstermeye çalışıyoruz. Aslında zaten yaptığımız veya normal bazı şeyleri büyümüş olmasına küçük dokundurmalar ile yapıyoruz. Mutfakta Ada tezgah üzerinde şezlongda sıkılıp dururken, Mira yumurtaları kırabiliyor, su ile oynayabiliyor. Ada sadece meme emerken, Mira yemekten sonra dondurma yiyebiliyor. Yatak örtüsünün altında – karanlık çadırda – korkunç hikayeleri hiç korkmadan dinleyebiliyor. Salıncakta çok daha hızlı sallanabiliyor ve artık scootera da çok daha hızlı binebiliyor. Her gün biraz daha uzuyor etekleri – elbiseleri kısalıyor…

İşte böyle bir büyüyorum, bugün biraz daha büyüdüm, daha çok büyüyeceğim mevzuu aldı başını gidiyor bizim hanede… Geçenlerde de anneannem Mira’ya laf arasında bir yerde – annesinin kuzusu dedi. Mira da sözünü tamamlamasına izin bile vermeden – hayır ben koyunuyum deyiverdi. Biz anneannemle ne diyor diye pek şaşkın bakmış olacağız ki tamam çok büyük bir koyun değilim orta boyum sadece… ama Ada annemin küçük kuzusu ben artık orta boy koyunuyum diye açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Hala aklıma geldikçe gülüyorum; orta boy koyunum benim 🙂

Döndük

Yıllar yıllar önce, “çok şansızımdır, hep aklımda bir backup plan ile dolaşmak zorunda hissediyorum kendimi” diye hayıflandığım bir müşterim başıma gelen abuk durumlara karşı tüm bakış açımı değiştirmişti… “Evet, olağanüstü şeyler yaşıyorsun ama bunların üstesinden gelmeyi de her seferinde başarıyorsun, ben buna şansızlık değil şans derim” demişti. Yaşadıkça ben de ikna oldum dediklerine… Yola çıkmadan 4 saat önce Mira’nın püskürerek kusması, günü jöle kıvamında geçirmesi, havaalanı uyuyakalması, Baha ve Özge’ye veda bile edememesi ile yine öylesi ŞANSLI başlayan bir yolculuk sonrası sağsağlim vardık memlekete… Bir araya gelebildik en nihayetinde…

Ben ayağımın tozu ile annelik dışı rollerime hızlıca geri döndüm. Bu hafta üç – beş karpuzu itire kaktıra yuvarlamaya çalışıyorum. Gelecek haftadan itibaren planım şu karpuzları bir hizaya sokmak ki annelik halimin tadını çıkarabileyim. Çocuklarımı düşünmem ile bile huzur duymama yetiyor. İyi ki Mira’yı doğurup anne olmuşum. İyi ki aynı şeyleri tekrar yaşamak isteyip bu 1001 surat Ada’mı doğurmuşum. Onlar varken, herşeyin üstesinden gelirim ben…

Mor benim en sevdiğim renk…

Mira’ya burada kaldığımız süre için kurguladığımız tüm senaryolar, havaların bir gün iyi, ertesi gün fırtınalı olması sebebi ile elimizde patladı. Geçen seneki hava durumundan yola çıkıp, bavula yazlık kıyafetleri – babetleri – mayoları, Mira’nın aklına da sabahtan sen işine (okula) ben işime gideriz öğleden sonra da yüzeriz fikrini doldurmuştuk. Bebet ve askılılar konusunda fırtınalar bile durduramadı Mira’yı… 3 – 5 giyersin – giymem krizi, hatta Çiğdem’in Türkiye’den yetiştirdiği kilotlu çorap ve askılı fanila desteklerine rağmen ikna olmadı. Biz yağmurluk giyerken, o 3 aydır askılı elbise ve şıpıdık terlikle geziyor… Ancak mahallenin havuzu bir türlü açılamayınca, üstelik kasabadaki havuzda yıllık bakıma girince bir yüzmeye götüremedim çocuğu…

Cumartesi günkü fırtınadan sonra, Pazar azıcık açan güneş ile mahallenin havuzu da faaliyete geçmiş. Biz marketteyken akşam üstü kardeşim telefon ile haber verdi. Eve döndük; Ada kuzumun ihtiyaçları giderildi… Mayoları giydik koşarak havuza gittik. Saat 4 buçuktu. Suyun serinliğine ve en son 10 ay önce denize / havuza girmiş olmasına rağmen neredeyse balıklama dalacaktı. Saat 6yı geçiyordu zor ikna ettim çıkmaya… Bana serin geldi ya eve yürürken tutamadım kendimi, akıl vermeye başladım…

kızım bak nasıl üşüdün, dudakların mosmor oldu… çıkalım deyince çıkalım sonra yine geliriz.

sonra değil ama şimdi yüzmek istiyordum ben… hem mor benim en sevdiğim renktir Anne… ikimize de çok yakışıyor… cevabı ile ağzımın payını aldım bir kez daha…

Cenk’in – her konuda olduğu gibi – çocuklar ile ilgili konularda yaklaşım tarzı şunu yedi/yemedi – şu kadar uyudu/uyumadı gibi değil, çocuk mutlu mu – sağlıklı mı – huzurlu mu değilse konuşalım şeklindedir, detaylara karışmaz diyordum ki… Anladım; onun makro yaklaşımı, mikro işlerden sorumlu benim ruh halimi dengeliyormuş. Yanlız olunca içimdeki birbirine laf geçiremeyen iki annenin çatışmaları iyice arttı.

Bir tanesi bu çocuk 2 yaşındayken kendi kendine yiyorsa, 3 yaşında da pekala yer, dokunma diyor. Ötekisi, kaşığı kapıyor, ağzını açması için de rüşvet teklif ediyor. Birisi şeker yiyeceğine aç kalsın diyor. Diğeri ne olur ne olmaz bir lolipop atıveriyor çantasına – bir de organik bu diye birisinin vicdanını rahatlatmaya çalışıyor. Biri çocuğa aynı şeyi 30 defa söylememeli diye düşünmeye başlamışken, diğeri zaten en az 10 defa ağzına bir şey attığını görmüyorum, o tabak bitmeden yerinden kalkma, sofrada tepişmeden otur, perdeyi çekme, çocuğun üzerine atlama demiş oluyor bile… Birisi zırt pırt yapma, etme, dememeli, olumsuz eylemleri pekiştirmemeli, çocuk seni takmamaya başlayacak derken, diğeri almış başını sen beni dinliyormusun, aloo kime söylüyorum, yoksaa… bla bla diye cırlıyor… Bir tanesi ne güzel üşümüyor bu çocuk, hasta da olmuyor, keşke ben de öyle olsam diyor. Diğeri askılı elbisenin içine fanilanın giyilebileceğine ikna etmeye çalışarak saçmalıyor. Biri haydi’lerken, diğeri hadi’liyor… Bir tanesi kalk gidelim diyor, ötekisi b*ok yeme otur… Ve biri bunları yazıyor ki, diğeri okusun da utansın kendine gelsin…

Ada’m 40 günlük

Ada’m tam 40 günlük oldu. ve nihayet göbeği de düştü. – evet evet göbeği tam 40 günlükken düştü. – Kırkının dolması şerefine ablasının okulu ile birlikte bir halk sağlığı merkezini gezmeye gittik – diş bakımı konusunda bir sunum dinledi 😛 Akşam da çitileye çitileye tümden yıkayabildim, mis gibi oldu 🙂 Şahsına münhasır bir bebek Ada’m; ilk bebeğim olsaydı belki biraz high need diye adlandırabilirdim kendisini… azıcık hoşuna gitmeyen bir şey bile anında mimiklerinden okunuyor. Zaten sen onu okumazsan, o senin canına okuyor. Slingde ve suda çok sakin, huzurlu… Onun dışında kıpır kıpır; yuvarlanamasa da turtıl gibi kıvrılarak kaçmayı keşfetti. Baktı olacak gibi değil, ablasının sevgi gösterileri altında eziliyor, bir an önce büyüme çabasında… Hamileliğim nasıl göz açıp kapayıncaya kadar geçtiyse, korkarım bu kuşun adam olması da aynı hızla gerçekleşecek.

Onun kırkı uçtu gitti ama lohusa cinleri geldi benim kafama kondu. Ota b*oka hislenip ağlıyorum. Tutamıyorum kendimi… Gerçekten hayattaki tek kaygımın çocuklarımı yetiştirmek olmasını dilerdim. Acele etmeden, kaygılanmadan, sindire sindire yaşanmalı büyüdükleri her an… Yapamıyorum. yapabilecek gibi de değilim. Ona yanıyorum.

Kızım kardeşli bir hayata hazırlanırken…

Bizi takip edenlerin bildiği üzere; Cenk ve ben kardeş yönünden kalabalık bir aileyiz. Çok şanslıyız Sarp Ada ve Mira’nın muhteşem 2 halası, 1 amcası, 2 dayısı var ve bizim için kardeşlerimizin yeri çok çok özel… Ancak küçük bir çocukken bu konuda aynı tutarlılıkta hissetmediğimi çok net hatırlıyorum.

Çok küçükken, onların atom karınca gibi koşturmalarından, kendi aralarında uydurdukları abuk subuk tekerlemeleri bağıra çağıra 300-500 defa söylemelerinden bunalıp, bahçedeki kiraz ağacının tepesine tünediğimde bile, saniyesinde benim hemen üstümdeki dallara çıkmalarına, üzerine bir de ağacı kırılacak gibi sallamalarına deli olurdum. Ama bahçedeki limon gibi kokan otları ezip anneme yemek hazırlarken (!) yemeğe biraz hareket kazandırmak için içine solucan eklememe yardım etmelerine bayılırdım. İlkokulda, en yakın kız arkadaşlarımın bize gelişinde hiç ama hiç dibimizden ayrılmayışlarına ve bizi iki kelime konuşturmamalarına da sinir olurdum. Ama babamın çocuklar nasıl oyalanır kaygısı duymadan mehtap manzarasına göre planladığı aile tatillerimizi, hiç arkadaşım yokken arkadaşım oldukları için gülümseyerek hatırlayabiliyorum. Hatta tatilde saçıma ördükleri onlarca ipli rasta ve bileklikler ile okula dönüşümde pek havalı oluyordu… Liseye geldiğimde ise, eve gelen arkadaşlarıma bir merhaba bile demeden suratsızca gezelenir durur veya kendilerini görünmez sanıp bilgisayara gömülürlerdi… ben yine uyuz olurdum onlara… Ama o tatillerimizde bikinimi giyip, plajda sadece ve sadece saksı gibi yatmadıysam, bugün dalabiliyorsam, su kayağı yapabiliyorsam, 34 yaşımda bile surf öğrenenmeye başlayabiliyorsam hep onların ön ayak olmaları sayesindedir.

Evet… tek çocuk sahibi olmayı hiçbir zaman düşünmedim. – şanslıyım Cenk de aynı fikirdeydi – Ancak yetişkin gözümdeki kardeşli olmanın değerinin, çocukluğumdaki çelişkili duygularımı hatırlamamı baskılamasına da izin vermedim. Velhasıl, küçük bir çocuk olmak zaten yeteri kadar zorken kardeşli bir çocuk olmak işi daha da zorlaştırabiliyor. Kendim küçük bir çocukken büyük abla olmanın nasıl ağır geldiğini unutmadım. Hatırlıyorum; sık sık Annneeah, babaaah bunlar benim sözümü hiç dinlemiyor diye yırtınıyordum… Hiç bir zaman kardeşlerim kadar kuduramıyordum, ablaydım, ağırbaşlı olmalıydım – hayatım boyunca hiç sarhoş olmamış, hiç ipleri koparmamış olmamın kaynağı da belki bu olabilir 🙂

Biz Mira’ya özellikle…

  • Kardeşin olmasını istermisin? gibi bir soruyu hiç sormadık. – nasıl Mira’yı sadece ben ve eşim istediğimiz için yaptıysak, ikinci çocuğu da zaten biz istediğimiz için yapıyorduk… istemem dese yapmayacakmıydık sanki… kardeş ortada yokken de bir gün senin de kardeşin olacak diyorduk, aynen kendimize bir gün iki çocuklu olacağız dediğimiz gibi…
  • Kendimiz sormadığımız gibi elimizden geldiğince de kardeşin olunca onu sevecekmisin? gibi ona bir şey ifade etmeyecek sorular ile muhattap olmasını engellemeye çalıştık. – Yaş itibarı ile duygularını uç noktalarda yaşayan, annesini çok çok çok sevdiğini söylerken, 3 dakika sonra ben seni artık hiç sevmiyorum başka bir annem olmasını istiyorum diye yaygara kopartan bir bücüre, kardeş gibi soyut bir fikri sevgi gibi kontrol edemediği bir duygu üzerinden yorumlatmaktan kaçındık.
  • Kardeş fikrini, birlikte oynayıp, çok eğleceksiniz hayalleri ile dolu kristal bir vazoda sunmamaya çalıştık. Gerçek bir bebek ile karşılaştığında kristal vazo tuzla buz olabilirdi… – Bebeğin doğduğunda saksı gibi yatmaktan başka becerisinin olmadığını, üstüne çok ilgi ve bakıma ihtiyaç duyacağını ve yavaş yavaş çok yavaş büyüyeceğini – çocuklukta zaman biz yetişkinlere göre çok daha yavaş akıyor – büyüdükçe birlikte oynamanın daha eğlenceli olacağını anlattık.
  • Bebeklerin gerçekten neye benzediğini gerek yardımcımız Hatice’nin kızı Elif’ten, gerekse yuvadaki 4-12 ay bebek sınıfından çok iyi biliyordu. Biz kardeşi olacak bebeğin diğer bebeklerden farkını üzerine çalıştık. Gelecek bebeğin annesi ve babası da biz olacaktık… Bu çok önemli bir farktı…
  • Elimizin altındaki abla adayı bir kitap kurdu olunca, en çok kitaplardan faydalandık. – kardeşli hayata dair olumsuz duygulardansa, olumlular üzerine odaklananları tercih ettik; ineğin aklına karpuz kabuğu sokmaya gerek yoktu… bir de bebekler hakkında bilgi veren – anne karnında büyürler, ilk doğduklarında çok küçüklerdir, ağlarlar, kaka yaparlar, meme emerler, vs. vs. şeklinde somut içerikli kitapları elimize aldık. Kitap seçim işi çok kolay olmadı, piyasadaki kardeş temalı kitapların hemen hepsine göz atmak durumunda kaldık, ne yazık ki en güzel kaynakları yine ingilizce kitaplar arasından bulduk. Kitapların detaylarını ayrı bir yazı ile vereyim…

Şimdi iki çocuklu hayatta 3. haftayı tamamladık. Oğlumuz sürpriz gelişi üzerine, neyseki Mira’nın tepkileri çok sürpriz değildi. Kendi evimizde olmamamız ve ilk günlerde Cenk’in yanımızda olmamasından etkilenmemesini beklemek mümkün değildi. Ancak, Mira’nın çenesinin biraz fazla açık olmasından kaynaklı, zaman zaman kendisinin henüz 3 yaşında olduğunu unuttuğumuz için ilk bir kaç günde elektriği göz göre biraz yükselttik. İlerisi için kayıt altına almak istediğim iki vukuatımız var…

Birincisi;
Hastaneden geldiğimiz ilk akşam, Ada’yı emzirirken Mira’dan telefonumu vermesini istedim. Mira da telefonu aldı bana doğru attı, telefon Ada’nın üzerinden sekti. Ada ağlamaya başladı. Benim biraz dikkat etmeliydin dememle Mira da koroya katıldı. Ağlarken söyledikleri; lohusa halime çok dokundu…
– keşke hiç kardeşim olmasaydı…
– niye öyle diyorsun şimdi Mira’cım ?
– o zaman telefon ona hiç çarpmazdı. ben de onu hiç ağlatmamış olurdum.
Büyük çocuğun küçüğüne zarar vermesinden korumak aslında büyük çocuğu da suçluluk duygusundan korumak anlamına geliyormuş ya… aklıma geldikçe ikisi yerine de ağlayasım geliyor.

İkincisi;
Ada’nın 6. gününde Baha ve Özge, Bora’yı yatırdıktan sonra arkadaşlarına bir şey bırakmaya çıkmışlardı. Ada’yı emzirmiş, Mira’yı uyutmaya hazırlanırken Bora can hıraç ağlayarak uyandı. Sakinleştirmek için odasına girdiğimde uykusu gelmiş Mira da peşimden geldi… Hemen ardından da Bora’nın bağırmasına panikleyen annem… Mira içerideyken Bora’yı sakinleştiremeyeceğimi düşündüğü için Mira’yı çıkartmak istedi. Mira da yanımdan ayrılmamakta inat etti. Bora bu sırada iyice ayıldı. Mira da üzerime iyice yapıştı. Uzatmayayım, annem çok stres oldu ama sonuçta 3 yavru da bir şekilde uyudu… Mira’nın uyumadan önce söyledikleri ise beni silkeledi…
– Özge niye gitti annne… şimdi sen Bora’nın da mı annesi olacaksın? Ada’nın annesi de sensin… Bora’nın annesi de sen olursan, benim annem kim olacak? ben annesiz bir abla olmayı hiç istemiyorum...

Bu ikinci olay beni resmen kendime getirdi… Kızım kardeşine karşı çok sevgi dolu. Onu kucağına almaya, öpmeye ve koklamaya bayılıyor. Telefon olayından sonra hareketlerinde de daha dikkatli… Ama bir gün yatıp, ertesi gün kalkıp, kendini başka bir statüde bulup, hayatının bundan sonra hiç eskisi gibi olmayacağını kabul etmek sadece küçük bir çocuk değil kimse için kolay birşey değildir. Abla olmak onun kararı değildi; bizim kararımız, bizim sorumluluğumuzdu. Tabii bu demek değil ki: kendisine adaletsizlik yapılmıştır, telafi için el üstünde tutulmalıdır. Sadece küçük adımlar ile bu süreci tamamlamasına fırsat verilmeli, yanında olmayız. anne-kız veya baba-kız, hergün kısa da olsa abartmadan eskisi gibi biraz vakit geçirmeye özen göstermeliyiz. Zaten yarım saat bile tüm ruh halini – halimizi değiştirmeye yetiyor… Ufak ufak hepberaber kuracağız yeni düzenimizi…

Eko-nomik bir Bakış Açısı ile Bebek Alışveriş Listesi – Beslenme

Ada’mın gelişi ile ara verdiğim ihtiyaç listesi yorumlarıma kaldığımız yerden devam…
Eko-nomik bir Bakış Açısı ile Bebek Alışveriş Listesi – Giriş
Eko-nomik bir Bakış Açısı ile Bebek Alışveriş Listesi – Oda

2. BEBEĞİMİZİ BESLEYEBİLECEĞİMİZ YOLLAR

1964: İsrail'li bir anne

Bahsedeceğim şey anne sütü veya mama ile beslenmesi üzerine olmayacak. Tabi ki anne sütü erişilebilirken başka bir alternatif olamaz. Anne sütünü ulaşılabilir hale getirmek için denenecek her çaba da gereklidir. Ancak beslenme konusunda ilk günleri deneyimlemeden alışveriş yapmak çoğu zaman gereksizdir. Yaşamadan anlamadım. Mira’nın 1. ayından itibaren tam zamanlı olmasa da zaman zaman işe gidip gelmek durumunda kalacağımı bildiğim için, kendimi süt sağma – saklama – sunma konusunda tam tekmil hazırlık yapmak zorunda hissetmiştim. 2 farklı markanın biberon setini – farklı aylara yönelik başlıkları ile birlikte – henüz doğmamış Mira’nın çeyizine katıp, süt sağma pompalarının değerlendirmelerine gömülmüştüm. Neyse ki o sırada bir arkadaşım bizdekini dene beğenmezsen alırsın diye beni ikna etti. İlk sahibi ikiz annesi olan çift çekimli bir Medela Pompanın lastik kısımlarını yenileri ile değiştirdim, kendisinden faydalanan 4. anne olarak kayıtlara geçtim. Emektar pompa, Mira’dan sonra bir bebek daha büyüttü, şimdi de kısmetse tekrar Ada için kullanılacak. Biberonlara gelince deneme amaçlı aldığım 2 küçük cam Dr. Brown dışındaki hiç bir biberonu kullanmadık. Zaten onu da 7-8 aylıkken almayı bıraktı bizim Mira’mız… 8 biberon, bilimum başlıkları ile ambalajlı olarak kaldı elimizde…

Anladım ki; eğer doğum sonrası en az 6 ay evde olacağınızı biliyorsanız, emzirme ve beslenme ürünlerine baştan hiç yatırım yapmamak, benim gibi hızla işe döneceğinizi biliyorsanız da yatırımı minimumda tutmak en mantıklısıymış. Merak etmeyin beslenme listesindeki her kalemin evde tam tekmil hazır olmasına hiçbir zaman ihtiyaç duymuyorsunuz. Gerektikçe alabilirsiniz.

Beslenme konusunu; emzirme, biberon, katı gıdalar olarak 3’e ana bölüme ayırarak ihtiyaçların üzerinden geçmeye çalışacağım. Eklemek istediklerinizi söylerseniz sevinirim.

A view of wet nurses feeding babies.
1940: Emziren süt anneler (wet wifes)

EMZİRME

Gereklilikler

  • Göğüs Bakım Kremi >> Özellikle ilk haftalarda bebek ve anne doğru kavrama pozisyonunu yakalayabilene kadar yaralar oluşabiliyor. Bana hastanedeki emzirme uzmanı önlemek için yara oluşmadan ilk emzirme ile birlikte bir göğüs ucu kremi kullanmamı önermiş – bir miktar da örnek vermişti. Hiç acı olmadı diyemeyeceğim ama yara yapmadan atlatabildik. Mustela kullanmıştım ama Lansinoh da çok tercih edilen markalardan biri ve emzirme konusunda doğum çantanızda ilk yer alması gereken ürünlerden biri… Bu arada, ben denemedim ama doğumdan bir süre önce, göğüs uçlarına E vitamini kapsülü uygulamaya başlamanın işe yarayacağına da inanıyorum.
  • Emzirme Sütyeni >> Eğer küçük göğüslü iseniz balensiz elastik bir sütyen de işinizi görecektir. Emzirme sütyeninde rahat edeceğiniz bir beden çok önemli; dar veya bol gelmeyecek, pamuklu cildin nefes alabileceği modelleri öneririm. Hamilelik süresince göğüsler büyümüş olsa da, doğum sonrası ilk haftada bedende büyük değişimler olabiliyor. Bu sebeple çok miktarda veya pahalı bir yatırım yapmak gerekli değil. Alınabilecek marka ve yer tespit edilip, sütün geldiği takiben ilk haftada gidilip alınabilir.
  • Göğüs kalkanı>> Emzirmediğiniz zamanlarda göğüs uçlarının çamaşıra temasını tamemen kesip, delikli yapısı ile hava almasını sağlıyor. Böylece göğüs uçlarının yara olmasını engelliyor. İçine biriken sütlerde kullanılabiliyor. Emzirmeye yeni başlandığı dönemde göğüs pedinden çok daha kullanışlı… Emzirmeye başlanan ilk günlerde el altında olmasında fayda var
  • Göğüs pedleri >> Süt akışının düzene girdiği dönemler için kullanışlı… ben ilk önce Medela’nın tek kullanımlık olanları ile başlamış daha sonraki zamanlarda ise organik yıkanabilir bir ürüne terfi etmiştim. Ayrıca stoklarım tükendiğinde günlük pedleri 2ye 3e kesmek sureti ile göğüs pedi olarak kullandığım da çok olmuştur.
  • Tülbent >> Fışkıran, kusulan sütleri silmek, gaz çıkartırken omuz bezi yapmak, dişlere mesaj yapmak, dikkatin dağıldığı dönemlerde emzirme örtüsü gibi kullanmak… emzirirken tülbentin kullanım alanı sınırsız, mutlaka el altında bulunmalı…

Güzellikler

  • Göğüs koruyucu >> Bir arkadaşım ödünç vermişti ancak kullanma ihtiyacı hissetmedik. Göğüslerinde yara-çatlak olan ve göğüs ucu yapısı sıkıntılı bir kaç arkadaşım ise bir süre göğüs koruyucu kullanarak emzirdiler, çok memnun olduklarını biliyorum. Medela, Avent, Nuby, Chicco gibi bir çok markanın ürünü Türkiye’de de satılıyor. Anne kokusunu alabilmeye devam edebilecekleri bir model tercih etmek önemli…
  • Emzirme Yastığı >> Amerika’dan klasik bir Boppy yastık almış sadece emzirirken değil, Mira’yı uyutmak, oturtmak, göbek üstü zaman geçirtmek için de tepe tepe kullanmıştım. Şimdi Sarp ile emzirmede kullanma ihtiyacı hissetmiyorum ama yavaş yavaş içine yatırabilmeye ve karın üstü vakit geçirtmeye başladım. İlla alınacak bir ürün değil ama oldumu kullanılacak çok işlevi var.
  • Emzirme hakkında detaylı bir kaynak >> Mira’yı emzirmeye başladığımda en çok kellymom.com‘dan faydalanmıştım. Hamileyken emzirmeye devam ediyor olunca, sevgilin Işıl’ın önerisi Adventures in Tandem Nursing kitabını başucuma koydum. Özge’nin kitaplığından da The Nursing Mother’s Companion ve The Womanly Art of Breastfeeding kitaplarına göz atma şansım oldu. Ne yazık ki Türkçe bu kalite hiç bir kaynak bulamadım. Keşke Türkçe’ye çevrilseler diyeceğim.
  • Annenin sürekli yanında taşıyabileceği bir su şişesi >> Sürekli dolu tutulacak bir bardak da aynı işi görür tabi ki 🙂 Ama benim gibi su içmeyi atlayanlar için çantanızda taşıyabileceğiniz bir şişe abartmadan düzenli su içmenizi hatırlatıcı oluyor.

Gereksizler

  • Anne sütü arttırıcı içecekler >> Beklenti yüklenmeden içilmesinde bir zarar yok tabi ki… Ancak bu içeceklerin hiçbirinin mucize yaratacak formüller olmadığını gözlemledim. Kendinden memnun, dinlenmiş kalmak, iyi beslenmek ve yeterli sıvı almak… işin sırrı sadece bunlarda…
  • Emzirme Önlüğü >> Bir tek emzirme esnasında kullanılabilecek ürünleri öncelikle bebek çantasında gereksiz yer kaplaması sebebi ile kullanışlı bulmuyorum. Toplum içerisinde göğüsler fora emzirmek de bana göre değil ancak son 3 yıllık tecrübeme göre uygun seçilecek kıyafetler veya basit bir şal ile emzirme işi pekala göze batmadan yapılabiliyor.
March 1951: A young Army wife feeding her newborn baby in a cradle in a house her family can hardly afford.
1951

BİBERON

Gereklilikler

  • Göğüs pompası >> Basit bir el pompası doğum öncesinde de alabilir. Özelikle sütün ilk geldiği ve göğüslerin olağanüstü şiştiği dönemde göğüsleri hafif yumuşatarak emzirmeye başlamak gerekli oluyor. Elektrikli almakta ise acele etmemeli… Hastane çıkışını beklemeli. Belki hiç ihtiyaç duymayabilirsiniz veya daha profesyonel bir şey alabilirsiniz hatta hastane tipi bir makinayı kiralama yolunu bile tercih edebilirsiniz.
  • Biberon ve emzikleri >> Yine aceleci davranmamalı… Hemen biberon ile beslemek zorunda bile kalsanız, ilk günlerde zaten 1 veya 2 biberon yeterli olacaktır. Farklı aylar için gerekli emzikleri de ihtiyaç oldukça almalı… Öte yandan bir bebeğin çok memnun kullandığı bir markadan diğer bir bebek hiç memnun olmayabiliyor. Set halinde almaktansa bir kaç markayı önceden tesbit etmekte, acil gerektiği durumda babanın eline alınacak listesi vermekte fayda var. Çok tecrübeli olmadığımız için marka model konusunda fazla yorum yapamayacağım. Biz, Dr. Brown’lardan çok memnun olmamıza rağmen yoğun kullanım için sanırım fazla parçalı ve teferruatlıydı. Yanlız kırılır mı diye düşünmeyin, cam biberon tercih edin. Polikarbon biberonlardaki BPA mevzuunu bir şekilde duymadıysanız; benim ilk duyduğum kaynaktan buyrun okuyun ve okuyun… Ayrıca BPAsız plastiklerin dahi salgıladıkları kimyasalları duydukça benim içim camdan başka bir alternatif kullanmayı kaldırmıyor.

Güzellikler

  • Sterilizatör>> Sadece biberon ile beslenme yapılmak durumunda kaldıysanız muhtemelen böyle bir cihaza daha çok ihtiyaç duyacaksınızdır. Ancak biberon kullanım sıkılığınızı oturttuktan da sonra da pekala alabilirsiniz. Çok komplike bir alet almaya da gerek yok. Biz Mira ile mikrodalgada kullanılanılan sterilizasyon torbaları ile çözmüştük işi… Bir de sterilizasyon işine düşündüğünüz kadar uzun süre ihtiyaç duymuyorsunuz. İlk çocukta herşeyi sterilize ederken, ikinci de bulaşık makinasını kafi görmeye başlıyorsunuz – üçüncü de yere düşen emziği bir geri ağzına veriyormuşsunuz, yapanların yalacısıyım 🙂
  • Biberon fırçası >> Kullanacağınız biberona göre ihtiyacınız değişecektir. Geniş ağızlı biberonlarda çok ihtiyaç duyulmuyor ancak Dr. Brown gibi incikli cıncıklı modellerde ise ince ve kalın olmak üzere iki boy gerekebiliyor. Ben aldım ancak hiç kullanma ihtiyacı duymadım o ayrı…
  • Biberon düzenleyici – kurutucu >> Biberon ağırlıklı beslenme yapıyorsanız ve tezgahınız büyükse alınabilir, koyacak yeriniz yoksa tamamen gereksiz…
  • Emzik, emzik kutusu, emzik tutucu >> Yenidoğan 1-2 model denenebilir. Ancak bebeğiniz emzik almazsa, emzik tutucu-kutusu vs. hiç kullanmayacağınızı unutmamak gerekiyor 🙂 bu hataya düşen birinden tavsiye…

Gereksizler

  • Biberon ısıtıcısı >> Sıcak suya tutarak da biberonu gayet hızlı ısıtabiliyorsunuz. Belki ilk günlerde biberonun ısısı konuşunda tereddüt edebilirsiniz ancak kısa sürede bileğinizin iç kısmına damlatarak ısıyı kontrol konusunda pratikleşiyorsunuz.
  • Mama suyu soğutucu 😛 >> Yeni doğan bebek pazarı o kadar büyük ki ne koysan alacak birileri bulunabiliyor. Bu ürün konusunda sanırım yorum yapmama bile gerek yok ! Tüm aldıklarımızı satın almadan önce gerçekten gerekli mi diye bir kez daha düşünmeli gerçekten…
1955: Bebeğini besleyen bir evhanımı
1955

KATI GIDALAR

Gerekliler

  • Mama Sandalyesi >> 4 – 6 aydan önce kullanılmayacağı ve klasik bir mama sandalyesinin ömrünün ise çok uzun olmayacağı unutmamalı… Benim tercihim uzay gemisi gibi görünen yumuşak sırt destekli, bir kaç yatar pozisyonlu, önü tepsi ile isole edilmişlerden yana hiç olmadı. Azıcık ayaklandığında 1 – bilemedin 1,5 – çok zorladın 2 yaşından sonra o sandalyelerde kendi kendine yemeğini yiyen bir bücür de hiç görmedim. Çok kısa sürede evde korkunç bir yer işgal etmeye başlıyor. Kolay temizlenen, az yer kaplayan, bizimle sofrayı paylaşabildiğini hissedebileceği bir model aradım. IKEA’nın mama sandalyeleri bu konuda çok başarılı, aynı şekilde masaya takılabilen portatif mama sandalyeleri de iyi ve ekonomik seçenekler… Ancak biz biraz pahalıca ama kendisi ile birlikte büyüyebilen Stokke’nin Tripp Trap modelini aldık. Tepe tepe kullanıyoruz, gerçekten uzun süre de kullanmaya devam edeceğiz. Aldığım en pahalı bebek ürünlerinden biri olmasına rağmen verdiğimiz parayı kesinlikle haketti ve etmeye devam ediyor. Bu arada daha sonra Stokke ile aynı işlevde bir model, Tchibo’nun bir temasında da karşıma çıktı. Fiyatı Stokke ile kıyaslanamayacak kadar ucuzdu. Yakalarsanız kaçırmayın düşünmeden alın diyeceğim.
  • Önlükler >> Cicili bicili modeller çoğunlukla yemek yedirirken kullanılmak için değil sadece salya ile önünü ıslatmasını engellemek için yapılmıştır. Altı plastik ile kaplı, üstü emici klasik kumaş önlükler kullanımı en kolaylardı… Mira çırt çırtla kapatılanları sökmeyi oyun haline getirdiğinden, kolları kapatan gömlek gibi giyilenlere de şiddetle itiraz ettiğinden boyundan çıtçıtlı veya iple bağlanan retro modelleri kullanabilmiştik.

Güzellikler

  • Cam Rende >> Türk annelerinin katı gıdaya geçiş klasiği 🙂 İşe yarıyor mu? kesinlikle…
  • Tabak >> Plastik veya melamin tabaklardan setler düzmenize gerek yok. Biz Mira ile Boon’nun masaya yapışabilen bir kabı dışında hep cam-porselen tabak kullandık. Kendi kendini beslemeye – çatal kaşık kullanma evrimini tamamlamadan – 18 aylıkken başladı. Artık bizim tabaklarımızla yemek yemeyi tercih ediyor.
  • Çatal ve Kaşık >> İlk bebeklik dönemi için ucu plastik bir kaşık takımı kullandık. Onun dışında bizim setin kendi boyuna uygun tatlı takımını kullandık – kullanmaya da devam ediyoruz. Ona özel bir şey almasanızda olur.
  • Alıştırma Bardakları >> Bazı markaların, biberonu alıştırma bardağına çeviren başlıkları da satılıyor. Bir taşla iki kuş vurmuş oluyorsunuz. Benim favorim Pigeon’nun 3lü seti oldu. İlk gördüğümde Mira biberon işini bırakmıştı. O yüzden 3lü set almamış, emzikli aşamayı direk atlamıştık. Pipetli suluğu kaybetmemiş olsaydık halen kullanabilirdi.
  • Diş Kaşıyıcı >> İçi sulu buzdolabında soğutulabilen bir – iki tane almak yeterlidir.
  • Meyve Filesi >> Annelerimiz bir tülbentin içine bağlar verirlermiş. Modernize versiyonu da bu oluyor 🙂 Tülbent işi sizi açmaz ise kendi kendine yemeyi öğrenmesinin ilk aşamasında çok kullanışlı gelecektir.

Gereksizler

  • Beslenme robotu, besin hazırlayıcı >> Bebekler ilk 6 ay yanlızca anne sütü ile beslendikten sonra, 4-6 ay arasında katı gıdalar ile tanışmaya başlayabilir ve 1 yaşını geçtiği zaman bizim yediğimiz herşeyi yiyebilir – diş sayısından bağımsız çiğneyebilir. Gerçekten biraz benim rahatlığım, biraz da doktorumuzun yönlendirmesi ile Mira 1 yaşından sonra bizimle oturup kemikli pirzola dahil herşeyi yiyebiliyordu. Robot hiç kullanmadık ve çatal ile iyice ezmek yeterlidir noktasından başlamıştık. Bu tecrübeden sonra, bir çatalla bile yapılabilecek bir iş için hepi topu 6 ay kullanma ihtiyacı hissedlecek bir makinaya yatırım yapmak anlamsızlaşıyor.

Not : Görseller LIFE dergisinin arşivinden…