Doğum Hikayemiz… *

__________________________________________________________________________
* Mira’cım ile tanışmamızın 3. gününde detayları unutmayayım diye yazasım gelmişti…

Pazar günüydü… Mira’nın 40. haftasını tamamlamasına 24 saat kalmıştı. Pazartesi günü doğurmak istemiyordum aslında ben hiç doğurmak istemiyordum . Aklımda türlü türlü bahaneler vardı.

Prenatal yogada geçen hafta gidemediğim için eksik kalan dersimi tamamlamak istiyordum… Türkiye’deki ofisimle bir kere daha konuşmak istiyordum… Çıkıp, geçenlerde cimrilik yapıp almadığım ince bebek battaniyelerinden almak istiyordum… Aslında dedim ya hepsi bahane… Mira’mın karnımdan kaburgalarımı tekmelemesine o kadar alışmıştım ki, ne rahatsızlık verirse versin bunu hissetmeme fikrine daha hazır değildim. Bu düşünceler ile bütün bir pazarı yerimden kıpırdamamaya çalışarak geçirdim. Çok hareket edersem neme lazım doğuruveririmdim:) Gece 11:30’de eşimin yardımları ile yatağa yerleştim. Ayağımın altında 2, başımın altında 2, bacaklarımın arasında 1 yastıkla, hafif yan dönerek, uyabildiğim tek pozisyonu aldım. Merasim ile uykuya dalmamla, uyanmam bir oldu. Nasıl yani yatak mı ıslanmış? Yok canım… Saat 00:05… Teknik olarak Pazartesi olmuş… Mira’cım ilk aylarından beri sürdürdüğü kitap gibi olma özelliğini koruyarak tam 40. haftasını doldurur doldurmaz çıkmaya karar vermiş.

Heyacan yok, heyecan yok telkinlerim ile doktorlarımı aradım… Duş aldım. Bu sırada eşim, annemle, şöförlük görevini üstlenecek kardeşimi uyandırdık. Acele etmeden yavaş yavaş hastanenin yolunu tuttuk. Saat 1:30 da hastanedeydik, hemen hemen hiç ağrım yoktu.

Gencecik bir hemsire önce kan alma bahanesi ile elimi delik deşik etti. Neyseki daha tecrübeli biri gelip kurtardı beni elinden… Ardından doktorlarımdan ilki – Dr. Zimmerman geldi. İlk kontrolde serviks açılmam 1cm kadardı. Konforlu bir hastane odasına benzeyen doğum odasına götürdüler beni. Burayı hastaneye yapmış olduğumuz hamiş turundan biliyordum zaten. Doğum anına kadar yatağımda yatabilecektim. Odamda dolaşabilecektim. Doğum başladığında ise yattığım yatak bir doğum yatağına dönüşecekti… Eşim annem yanımda olacaktı. Mira’cık ile bu odada tanışacaktık.

Beni NTS’ye bağladılar, annem ve kocacım yanımda beklemeye basladık. Bu arada benim ağrılarım yavaştan başladı, hızla arttı. Bir yandan nefes egzersizlerimi yapıyor, bir yandan kendime telkinler veriyordum.Kalktım dolaştım. Egzersiz topunun üzerine oturdum. Top üzerine oturmak bana iyi geldi ama Mira’ya iyi gelmediği söylendi. Tekrar yerime döndürüldüm. Annem ve kocamın başını ütüledim. Hiç birinin faydası olmadı. Doktorum 1 kere kontrole geldi. Onda da 1,5 cm açılma olduğunu söyledi. Bu arada annem – 32 sene önce beni epiduralle doğurduğundan – “kızım illa dayanacağım diye zorlama, çok ağrın var ise alsana şu epiduralli” diye tekrarlamaktaydı… Aslına bakarsanız ne kadar ağrı ile baş etmeye çalışırsam çalışayım; NTS’ye sürekli bağlıyken gözümü gelen sancıların şiddetinden alamıyordum. Dinlenmem gereken aralarda da bir önceki sancının değerlendirmesini yapmaya kalkıyordum.

Sabah 9:30’daki son kontrolününde doktorum açılmamın 2 cm’i ancak yeni bulduğunu, hızlandırmak için Pitocin vereceklerini söyledi. Mesaiye yeni gelen şeker hemsirem Gerry, Pitocin’den önce epidural almamın benim için daha rahat olacağını söyledi. Artık almamayı da kaldırabilecek durumda da değildim. Annemin niye bütün bir gece beni dinlemedin şeklinde söylenmeleri arasında doktorum epidurali taktı.

Epidural sonrası mucize gibiydi. Daha once doğum yapmış olan arkadaşların niye epidural ile 10 tane bile doğrulur dediklerini anladım. Uyudum ve hiç bir şey hissetmeden öglen 1:30a kadar hızla 7 cm’e ulaştık. Tam yattığım yerden doğuracağım diye bir hisse kapılmıştım ki, yine çok yavaş bir sürece girdik.

Her serviks kontrolu sonrasi Pitocin dozaji arttırıldı. Bunun üzerine artan ağrı ile baş etmeye çalışsam da, hemşiremin enerjimin hepsini ağrı ile başetmeye harcamamam yolundaki telkinleri ile epidural dozajinıda artırarak devam ettik.

Ögleden sonra saat 5’de yavaş yavaş 9cm ulaştık. Ama sonrasında herşey durdu. Annem sabahtan beri tekrarladığı “canım artık iki saate kadar Miracık doğmuş olacak” nakaratını sonunda anlamsız bulup bıraktı. Pitocin’i arttırmaya devam ettiler ama hiçbir ilerleme kaydedemedik.

Aksam 7’de doktorum Zimmerman bir kontrole daha geldi. Kendisinin ayrıldığını yerine Dr. Alvarez’in burada olacağını söyledi. Ardından tüm gün kahrımı çeken hemşirem yanında birisi ile geldi. O da merak etmememi emin ellerde olduğumu söyleyip, gitti. Yarın mesaiye geldiğiniz de ben hala burada olabilirim diye espiri yapmaya çalışsam da zoruma gitti. Zavallı kocacım, annecim hatta ara sıra eve – işe gidip gelen kardeşlerim yanımdalardı o ayrı…

Saat 8:30 gibi doktorum geldi. Biraz konuşalım dedi. Eşim ile yanımıza oturdu. Özellikle son 3 saati ele alarak, bebeğin baş aşağı durmasına rağmen, başının baktığı yön ile ilgili bir sorunumuz olabileceğini, açılmanın bundan durakladığını, tam açılmamın daha uzun sürede belki tamamlanabileceğini ama bu durumda bebeğin doğum kanalı geçişini başını doğru yöne çevirememesi nedeniyle normal olarak tamamlayamayabilecegini söyledi. Bu durumda artık bebeğin yönünü değiştirmesi, tam açılma ve itme durumuna geçebilmem icin en fazla yarım saat daha bekleyeceğimizi, bir değişme olmaz ise şimdi yapılacak bir sezaryanın benim ve bebek icin daha sağlıklı olacağını düşündüklerini söyledi. Hem böylece planlı olarak gerçekleşecek bu sezeryanda epidural anestezi ile olacaktı, böylece kocam da yanımda kalabilecekti. Duvara çarpmış gibi oldum. Böyle bir olasılık olabileceğini her zaman biliyordum ama doğum başladıktan 20 saat sonra bunları duymaya hiç hazır değilmişim demek ki…

Sevgili Joan hemşire bana ve eşime son 2 yıldır kendisinin girdiği hiçbir doğumun sezeryan ile sonuçlanmadıgını, moralimi bozmamamı herşeyin değişebileceğini telkin etmeye devam etti. Epiduraldan dolayı pelteleşmiş vucudumu hareket ettirmeme yardımcı oldu. Sabahtan beri seni rahatlatan pozisyon onu rahatsız ediyor denilen pozisyonlara beni soktu… Son olarak yan yatmama yardım etti…

Mira’cım sanki bizi duydu… 15 dakika içinde tam açılma tamamlandı, ağrılar hızlandı ve itme icin uygun aralıkları buldu. Mucize gibiydi, Mira ile tanışmaya hazırdık. Doktorum yeniden kontrol etti. Joan hemen Cenk’i de göreve aldı. Onların desteği ile itmeye başladım. Daha 2 kere itmiştim ki hemşirem doktorumu yeniden çağırdı…

Doğum öncesi yaptığım yoga, çalıştığım tüm nefes egzersizleri, ağrılar ile başetmeme hiç yetmese de, son aşamada – konsantrasyonumu bozacak şeylere karşı algılarım kapanınca – gerçekten herşeyi çok kolaylaştırdı. Doğum planımda gerektiği durumda epizyotomi yapılmasını istememe rağmen doktorum bunu ihtiyaç anını göz önüne almadan standart bir uygulama olarak görmedi. Ben iterken, o da perinal bölgeyi yoga egzerzilerinde tekrarladığım baskılara benzer bir şekilde esnettti. Çok şükür epizyotomiye gerek kalmadı. Dahası hiç yırtılmam da olmadı. Daha sonra doktorun söylediğine göre içten tek bir dikiş atmış hepsi o kadar…

Neyse başucumda annem, bir yanımda eşim, diğer yanımda Joan, önde doktor, sohbet muhabbet 10 dakikada 3 itme intervalinde Mira ile birbirimize kavuştuk… Miracım 40. haftanın bitiminde tam gününde 11 Şubat saat 21:28 de 3750gr. 56cm. çok saçlı bir bebek olarak doğdu.

Hemen kucağıma verdiler. Kordonu da hemen kesmediler. Miracım bu sırada hiç ağlamadı. Hatta hemen gözlerini açtı, pür dikkat bakınmaya başladı. “hadi bakalım, geldik de, ne var buralarda?” der gibiydi. Boyuna bosuna bakmadan cin gibi bakıyordu. Hepimizi çok güldürdü, bu durum… Temizlemek ve kontrol etmek için benden aldılar. Bu kadar uzun bir günün sonrasında çok çok yorgun ve çok heyacanlıydık. Etrafımızda bir şeyler oluyor ama biz televizyon ekranından izliyor gibiydik.

Sonunda tanışabilmek için 20 saat geçirdiğimiz odadan ayrıldık. Eşim ve Mira diğer kontroller için bakım odasına giderken bende hastane odasına doğru yol almaya başladım.  Annem ve kardeşlerim eve döndüler. Biz üçümüz başbaşa kaldık…

Mira sürekli alarm durumunda, sanki etrafında olup biten herşeyin farkında… Kendi ihtiyaçları ile ilgili kararları kendisi alıyor ve bana yaptırıyor gibi geliyor. Sonuçta bir bebeğe nasıl bakılır, ben bilmiyorum, o ne yapacağımı öğretiyor.

İlk iki günü özetlersek… 5 en fazla 10 dakika emiyor, tırtıl gibi kırvılıyor, gazı var galiba derken koca adam gibi bir gark sesi geliyor, pırt yapıyor, rahatlıyor, dikkatlice etrafına bakınıyor, sonra uyuyor… Aynı perde tekrar oynuyor… Yorgunum ama bir anını bile kaçırmak istemiyorum, korkuyorum, uyuyamıyorum. Bu arada Miracım hiç ağlamıyor, mutlu mutlu bakıyor 🙂

Bugun 3. günümüz, artık evdeyiz ve sütümün bir anda hızla çoğalması ile göğüslerim çok agriyor. Mira’cık ise bugün uyuyor. Biz ne yaparsak yapalim, uyandıramıyoruz, sadece o kendisi uyanmak istediğinde uyanıyor ve emmek istiyor. Melek gibi ışıldıyor 🙂

Bloglansak mı? Bloglanmasak mı?

… derken Mira’cım neredeyse 6 aylık oldu. Artık daha fazla gecikmek istemiyorum. Henüz küçük bir yumurtayken başlamak istediklerime, Mira’cım tatlı bir cadıya dönüşmeden başlamalıyım. Notları, resimleri, tarihleri bir araya toparlamalı, öncelikle geçtiğimiz 6 ayı hemen özetlemeliyim. Peki “Yaa bloglanalım… Yok yok bloglanmayalım…” derken nereden çıktı bu acele… işte şuradan…

Dün Mira’cım ellerimden tutarak adımlamaya başladı. Astronot gibi ayaklarını kaldıra kaldıra… Zaten yuvarlanıyor, göğsünü kaldırıyor, bi şeyi gözüne kestirince tırtıl gibi kıvrılıyor. Ancak göbişini yerden kaldırıp emeklemiyor. Gideceği yere yuvarlanarak gitmeyi tercih ediyor. Ellerimi tutunca kendini kaldırıyor. Ağırlığını bana verdiğine emin olunca da, işte hiç beklemediğimiz o kocaman kocaman astronot adımlarını atıyor.

Annem bu manzarayı görür görmez. “Bunları yazıyorsun değil mi? Hemen not al bugünün tarihini… Sahi nereye yazıyorsun sen bunları?” diye bir sorgulama olayına girişti ve aklımı başıma getirdi. Zaman o kadar çabuk geçiyor ki, bir bakmışım Mira’cım 6 aylık olmuş bile… Bu günlere tekrar tekrar bakabilmek ve paylaşabilmek lazım. En güzeli bloglamaya başlamak lazım…