Mira 3 yaşında…

ve bir devrin sonuna geldiğimizi net olarak hissediyoruz. Bebeğimizi tadını çıkarta çıkarta büyüttük, artık karşımızda hiç kapanmayan çenesi, tercihleri, sevdikleri, hayalleri ile küçük bir insan var… ve ne olursa olsun görüyorum ki şahane geçecek bu 3+ yaşlar 🙂 Ömür boyu şimdi ki çocuk ruhunu ve mutlu olma enerjisini kaybetmemesi dileğim… Bir kez daha iyi ki doğmuş, iyi ki ben onun annesi olmuşum. Nice yaşlara meleğim…

İlk Sinema Deneyimi

Mira, geçtiğimiz Pazar günü ilk defa sinemaya gitti. Cenk ile sinemaya gittiğimiz bir akşam, Hatice’den “sana göre bir film geldiği zaman seni de götürürler, beraber sinemaya gideriz” diye söz koparmıştı. Ara ara sinema lafını duyar duymaz “ben ne zaman sinemaya gidebileceğim” diye bizi yokluyordu. 3 yaşını bitirmesine 1 aydan az bir zaman kalmışken muradına erdi. Bizim çocukluk kahramanlarından birinin – Ayı Yogi’nin filmine gittik. İlk sinema deneyimi için 3 boyutlu olmasını tercih etmeme rağmen, Ankara’da iki boyutlu gösterimi yoktu. Mira dert etmedi, çocuk boy gözlüğünü takıp kuruldu koltuğuna… Komik sahnelerde, Cenk’i, beni ve halası Canan’ı şaşırtacak kadar güldü… İlk yarının bitmesine az kala “çişim geldi ama biraz daha tutabilirim” dedi 🙂 arada herkes ile birlikte tuvalete koştu… Kötüleri kazanmak üzereymiş gibi gösteren finale yakın sahnelerde sesli sesli itiraz etmeye başladı, hatta gözleri doldu… Sonuçta, çok çok eğlendi… Biz de kızımızın 0-3 yaş dönemimizin aslında pek de çabuk geçtiğini, +3lü yaşların tadının farklı olacağını anladık.

Ayı Yogi filmini ilk defa sinema ile tanışacaklar için güzel bir seçenek olarak önerebilirim. Yanlız; çocukları ilk defa sinemaya götürmek için çok da aceleci davranmaya gerek yok diye bir ekleme yapmalıyım… Öncelikle sinemanın nasıl bir yer olabileceğine dair gerçekten fikir sahibi olmaları gerekiyor. Yoksa özellikle karanlık, ses, hızlı görüntü akışlarından rahatsız olmaları, korkmaları veya hipnotize olmuş gibi donmaları çok olası… Merak etmeyin o zamanlar göz açıp kapayıncaya kadar geliyor zaten…

Dilli Düdük Devri

Mira öyle kendi kendine mırıldanan bir bebek hiç olmadı. Konuşma konusunda hep pek temkinliydi. Ben bir yaş dolaylarında bayağı bayağı konuşmaya başladığım için bana çekmediği konusunda ailecek hem fikirdik… Üstüne ben neredeyse 1,5 yaşımda, Mira ise 11 aylık yürüdüğü için annem “sen ne kadar dilliysen, bu da o kadar pilli” deyip duruyordu…  ki bu iki yaş tüm ezberleri bozdu.

Her gün “bu lafları unutmamalıyım kayıt altına almalıyım” diyorum. – Nurturia‘nın anı defteri özelliği sayesinde en azından not alabildiğime memnunum – Ama Mira’nın “bıaaak ben çekcem” müdahaleleri sonucu bir video kaydı almam mümkün olmuyordu… Sonuçta bir kaç gece önce yattıktan hemen sonra “kakam geldi, rahatsız ediyooo” numarası ile tuvalette coşarken “hadi seni çekeyim” dedim. Sonuç budur…

Ayrı ilk gecemiz

Mira’cım doğduğundan bu yana ilk defa benden ayrı bir gece geçiriyor… Pek sistematik olduğumuz ilk 7 aydan bu yana, ilk defa – üç beş sinema kaçamağını istisna tutuyorum – emmeden uyuyacak ve aynı yatakta yatmadan tam bir gece geçirecek. Ben Antalya’dayım. O babası ile Ankara’da. Bursa’dan ayağımızın tozu ile bir de buralara sürüklemek istemedim onları… en mantıklısı buydu, duygusalaşmaya da hiç niyetim yoktu… Ama bu dilli düdük en son telefonda “annnemm uykum var ama sen geri gel işten artık…” deyince içim buruldu. Burnumun ucu sızladı… şimdi hemen uyumalıyım ki… çabuk sabah olsun… hatta hemen tekrar akşam olsun… ben kızım ile koyun koyuna uyuyabileyim.

Gece 3-6 arası “annem uzun işte…” “anneyi bulmaya gidelim” diye kalkıp babası ile oynamış. Yine de sabah erken ve mutlu uyanmış. Bugün “anne işten gelecek” demiş. Okula koşarak girmiş. Yemeğini güzelce yemiş. Öğleden sonra babaannesi ile oynamış. Akşam üstü “camdan bakalım annem gelmiş mi?” demeye başlamış. Ankara’ya indiğim saatlerde havaalanında bomba ihbarı yapılınca aracımıza ulaşmak için bir hayli vakit kaybedince, Mira’cım ben eve girmeden 10 dakika önce uyumuş. Erken yatar, erken kalkar ama arada kalan zaman da top atsan uyanmaz. Çişi gelsin de kalksın diye bekliyorum.

OİP’nin bir blogger’ın anatomisi serisini görmeyen ve görünce kopmayan kaldı mı?

Mira’cım bugün 2 yaşında oldu

Yine de bir yanım sanki daha dün doğurmuş, yatmış, kalkmış, karşısında kocaman bir çocuk bulmuş gibi şaşkın… Diğer yanım ise büyümesinin her anını içine çekmiş… gururlu… hatta hala gıdısında ilk günkü gibi cennet kokusunu duyuyor ya pek bir mutlu… huzurlu…
İyi doğdu, iyi ki beni annesi seçti… iyi ki bizi biz yaptı. Sağlıkla, huzurla nice 2lere…

Jessica’nın aşkına…

Binbir Çiçek‘te bugün;
Mira’cım “ben işe gidiyorum” dediğimde, “anne üüüü kal… kal” diye isyan bayrağını kaldırdı.
Hilal Hanım ona “Anne işe gitsin. Sen Jessica’ya havuç vermek ister misin? diye sorunca…
“isteeerem… tamam… sen git” dedi !
Jessica’nın aşkına büzük dudaklar ile çıkış vizesini aldık !

Ben gittikten sonra ağlamasa da… bir ara – kısa bir süre – içlenerek beni aramış… O an gelseydim çok duygu yüklü dakikalar yaşayabilirdik ya neyse ki gelmedim…

mükemmel zamanlama :

Ben geldiğimde keyifle yemek yiyordu. Sonrasında beni gördüğünde çok sevindi ve elimden tuttuğu gibi sınıfa götürdü… bıdı bıdı anlattı; Çınar boya yapmış, kağıdı yırtılmış, Mira Jess’e havuç vermiş, tavşan havucu ham demiş… Mira gitmesin, kalsın, anne de kalsın, oynasınlarmış…  – Ah güzel kızım isteklerimizin hepsi bir arada olamıyor ne yazık ki… – O kadar keyifle anlatmaya çalışıyordu ki bu sefer kendimi zorla çıkarttım sınıftan 🙂

Bundan sonra ki raundda kapıdan vedalaşacağız… Burasının yetişkinlerin değil, Mira ve arkadaşlarının mekanı olduğu konusunda kendi kendime telkin halindeyim.

Tavşan Jessica ile kızımın kalbini kazandıklarını söylediğimde, bahara bahçeye bir kuzu, bir kaç tavuk almak gibi fikirleri olduğunu da duydum… Hala içimin çok küçük bir yanı; çalışmak durumunda olmasaydım, tüm gün kızımla birlikte olacak vaktim olsaydı, Hatice doğuracak diye apar topar yuvaya başlatmasaydım, evde hazırladığımız ortamın keyfini çıkartsaydık gibi duygusal ataklar yaparken… Eve kuzu veya tavuk alamayacağımı düşünerek pek mutlu oldum…

Bu arada fotoğraf çekmeme izin verdiler ya… raflarda hazırlanmış tepsileri, evde yapılabilecek etkinlik arayanlara fikir vermesi açısından yakından fotoğrafladım. Bir çoğunu zaman zaman evde yapıyoruz. Benim yemlik olarak adlandırdığım mutfaktaki taburenin üzerine benzer bir tepsi hazırlayıp bırakıyoruz. Bizim küçük cadı evin içinde süpürgesini arar gibi dolaşırken eninde sonunda soluğu yemlikte alıyor 🙂 sonrasında Mira huşu içinde keşiflerde bulunuyor, biz evdeki mutlak sessizliğin tadını çıkartıyoruz 🙂 ohhh…

“Yuva”landık da durulduk!

Aslında bir süredir üzerinde kafa yorduğumuz sonunda da kafayı bozup bir kenara koyduğumuz bir mevzuydu yuva meselesi… Evde kurduğumuz düzenimiz bize göre gayet güzel işliyor derken… Mira’nın Hatice Abla’sının hamile olduğunu öğrenmemiz ile düzenimizi yeniden şekillendirilmek üzere düşünmeye başlamıştık…

Hatice ile daha ben hamileyken çalışmaya başladık ve bu süreçte birlikte çok şey okuduk, yaşadık, öğrendik. Mira ile birbirlerini gerçekten çok sevdiler – ki Hatice’nin hamile kalmasında da en çok bu sevginin etkisi olduğunu düşünüyoruz – Yeni bir bakıcı arayıp, bulup, alışmaktan öte bu yaşanmış sürenin yeniden yaşanabilmesi gibi bir şansımız olmadığını, Hatice’nin zaten çok kısa bir süre sonra yeniden çalışmaya başlamak zorunda olduğunu, biz ondan o bizden memnunken birlikte çalışmaya devam etmenin en iyi karar olacağını göz önüne aldık.

Bu yüzden ilk kararımız, 2,5 – 3 yaş arasında yavaş yavaş yapmayı planladığımız yuvaya başlama işini biraz daha öne almak yönünde olmuştu.  Ancak pek romantik yaklaşıp; şapa oturduk. Yuva arayışımıza önce eve yürüme mesafesinde olsun diye başladık ama sonra çemberi genişlettik. Çember büyüdükçe, benim içim daraldı. Mira’nın değil ama benim hiç bir eğitim kurumuna hazır olmadığımı ve olamayacağımı gördüm. Aslında hiçbir bir beklenti içine olmadan dolaşmıştım yuvaları… Sonunda herbiri ile aradıklarım değil ama istemediklerim kafamda netleşmişti. Pazarlamacı kreş sahipleri… şekerleme kıvamında tornadan çıkmış gencecik öğretmenler… üstüne biz sizden daha iyi bakarız tavırları… yeşil halı kaplı bahçeler… plastik dolu oyun odaları… sadece büyük sınıflara gösterildiği söylenen eğitici videolar… matematik, fen konularında dahi olması için gerekli alt yapıyı sağlamak üzere hazırlanmış müfredatlar (!)… alternatif sistemlerin hepsini sentezledik, Türk aile yapısına uygun şekillendirdik ve bunun bedelini de size geçirmeye karar verdik politikaları… Yuva meselesini aldım, rafa kaldırdım. Yeniden indirmeye de hiç niyetim yoktu. Geçen aya kadar…

Sevgili Iraz’ın blogunda anne babalar için bir Montessori etkinliği duyurusu okudum, sonrası çok ama çok hızlı oldu bizim için… Şehir dışında olacağız katılamayız herhalde derken, Mira’cık bizi sabahın 5inde ayaklandırıp Ankara’ya döndürünce, katıldık. Hem de Mira ile birlikte… Mira o gün Binbirçiçek Çocuklar Evi‘nde 18-36 ay için hazırlanmış bir sınıfta Selin öğretmen ve kendinden büyük 2 abla, 1 abi ile 4 saat o kadar iyi vakit geçirdi ki… Bizim o güne dair en büyük kazanımız da bu oldu… – diğer bir kazanımımızda Mira’nın öğle uykularını o gün rafa kaldırmasıydı ya onu anlattım zaten

Binbir Çiçek Çocuklar Evi’ne geçen haftalarda yaptığımız ilk ziyarette Mira’nın burası hakkındaki hissettiklerinin doğru olduğuna biz de inandık. Herşeyden öte ortakları Selin ve Hilal Hanım ile aynı dili konuşabileceğimizi hissettik. Ben zaten yuvanın fiziksel koşullarını: 18-36 ay ve 36-72 ay olarak ayrılan karma sınıf yapılarını, bahçelerindeki ahşap oyun parkını, kum havuzunu vs. beğenmiştim. Bu konuşmanın sonunda da doğru kişiler ile çalıştıklarına inandım. Cenk için iyi fiziksel koşullar veya uygun kişilerden daha ziyade bunların sürdürülebilirliği daha önemliydi… Bu yüzden – yuvayı bile gezmedi ama – ortaklara herhalde bugüne kadar duydukları en tuhaf soruları sordu 🙂 Öyle ki bazılarına “orası bize kalsın” deseler hiç şaşırmazdık… ama samimiyetle yanıtladılar. Sonra ki haftalarda Hilal Hanımlar, bizi yuva çocuklarının yılbaşı partisine davet ettiler ve Mira’nın o günkü parti performansı ile kararımızı verdik. Her zaman için bizim küçük bebeğimiz olarak kalacak ama ben büyüdüm duruşuna da saygı duyduk.

Mira’mızın tam 99 haftalık – yani 22,5 aylık – olduğu bu hafta; Binbir Çiçek Çocuklar Evi Montessori Önokul’una başladık. Şimdilik alışma sürecindeyiz. Son 3 gündür yarım gün yuvaya gidiyoruz. Sabah kalkma, giyinip çıkma ile ilgili bir sorunumuz yok. Normalde giyinmemek için 80 takla atan çocuk 5 dakikada hazırlanıyor. Göz yaşartıcı bir performans…

İlk gün ben çoğunlukla sınıftaydım. Cenk de ilk gününü kaçırmak istemediği için geldi ama dışarıda bekledi. Çember vakitleri dışında, çocuklar serbest takıldıkları – çalıştıkları – için Mira benim varlığımı çok da takmadan, ortalıkta dolaştı, keşfetti. Çembere ise biraz katıldı, biraz ayrıldı. Yeni katılan çocukların bir ay kadar çember zamanlarında da serbest dolaştıklarını, sonra yavaş yavaş kendilerinin katılmak istediklerini söylediler. Öğlen yemeğini arkadaşları ile yedi, hatta yine beni utandıracak kadar iyi yedi. Arkadaşları uyku odasına geçerken, Mira sınıfa döndü. Öğlenleri uyumayan bir çocukları daha olduğunu, onların o saatte serbest olduklarını öğrendim. Öğlen uykusunu bırakmalarının önemli bir adım olduğunu bunu engellemeye çalışmanın yanlış olduğunu söylemeleri hoşuma gitti. Bu arada üst sınıfta ise hala ihtiyaç duydukları için uyuyan çocuklar olduğunu onların da olması gerektiği gibi uyutulduğunu öğrendim. Mira “yook kall… bu da kal” diye inat ederken zorla çıkarttıp eve götürdük.

İkinci gün, ilk günkü performansa güvenerek, biraz içeride, biraz sınıfın dışında bekledim ama, Mira ikide bir ağlamaklı bir halde dışarı çıkıp beni kontrol etti. Çembere katılmayı hiç istemedi. Oyuncaklara az ama sünger ve maşa ile aktarma, boyama gibi aktivitelere daha çok ilgi gösterdi. Kaygılı ve huysuzdu. İlk günkü performansının ilk güne özel olduğunu ve alışma sürecinin öyle iki günden ibaret bir iş olmadığını bir güzel anlattı. Kapının dışında bekliyorum demenin pek de iyi bir fikir olmadığına karar verdik.

Üçüncü gün – yani bugün – daha erken gittik. Kahvaltıya yetiştik. Ben yanındayken arkadaşları güzelce yedi. Sınıfa girdik, ben çembere katılırken, o kenarda bekledi. Bir süre sonra yastığını alıp yanımıza geldi ama sonra sıkıldı gitti 🙂

Bugün sınıfta her oyuncaktan bir tane olduğu gibi elişi etkinliklerini de bireysel çalıştıklarını öğrendim. Söyle ki; tek kişilik malzeme çıkartılıyor – ilk çocuk çalışmasını bitirince – diğeri malzemeleri alıp, çalışıyor. Mira hemen yapmak için acele edince, kendisine ikinci bir set malzeme çıkartıldı. Mira dışındaki tüm çocuklar hiç şikayet etmeden diğerinin işinin bitmesini bekledi. Bu arada daha büyük yaş çocukları aynı durumda, gidip başka işler ile ilgileniyorlarmış. Ama bu yaş grubu masadan ayrılmadan birbirini bekliyordu, çok tatlılardı…

Mira iyice ısınmışken işe gidip geleceğimi söyledim, öptüm ve çıktım. Camdan bana el salladı, gittiğimi gördü. 45 dakika kadar sonra geri döndüm. Ben gittikten sonra ne ağlamış, ne de beni hiç sormuş! Zaten geldiğimde de sormadığı belli idi. Bahçeden yeni dönmüşlerdi… Keyfi yerindeydi ama ben geldikten bir süre sonra yine mızırdandı, nazlandı. Yemek de yemedi. “bitti… eve… eve…” feryatları eşliğinde evin yolunu tuttuk…

Pazartesi için planımız… Güne yine birlikte başlamak… Sonra benim işe (!) gitmem… Bu sefer biraz daha uzun dolaşıp geri dönmem… Gelir gelmez de Mira’yı alıp eve götürmem… şeklinde… hayırlısı…

bÜYÜK kÜÇÜK

Bizim dut yemiş bülbül yavrumuz gün geçtikçe daha yüksek sesle şakımaya başladı. Daha önce hafızaya aldığı bir çok sözcük, doğru yer ve zamanda tıkır mıkır dökülüyor ve bizi dumur ediyor. Kendi kendine geyik espiriler yapıp, bunlara çok gülüyor ve güldürüyor.

Geçtiğimiz haftadan benim kayıt altına almam gereken 3 küçük hikaye var…

1. HİKAYE

Bir kaç hafta önce Pazar günü il sınırlarını aşmayınca, rutini yakaladık. Cenk işe, biz anneanneme şeklinde klasik programı yaptık. Sabah sabah “hepbirlikte oynayalım” diye direnen patrona programı anlatmaya başladık:

– Mira’cım şimdi giyiniyoruz. Arabaya biniyoruz. Baba işe gidiyor. biz anneanneye gidiyoruz…
– Baha?
– … (Hatlar karıştı yine… Baha’yı nereden çıkarttı diye düşünürken boş boş bakıyorum)
– Ozzge?
– … (Baha’yı Özge’ya bağladı ama konuyu buraya nasıl bağladı, hala çözemiyorum… bakıyor benden bir tepki yok, açıklamaya devam ediyor)
– Anneanne Baha evde… Mia Baha Ozge oyna…
– Ah Mira’cım o küçük anneanne… biz büyük anneanneye gidiyoruz. Büyük anneannede kedi var, kuş var. Orada oynarsın.
– Yok yok… BÜYÜK anneanne uçak bindi. Baha evde… burda yok, orda oyna…
– Yok kızım o küçük anneanne… Küçük anneanne uçağa bindi. Baha’nın evinde…
– Yoook… Yokkk… Büyük… Büyük… uçak bin…
(kriz geliyorum diyor ya… ben geri çekiliyorum…
)
–  Tamam… büyük anneanne uçağa bindi, Baha’nın evine gitti. Özge, Baha, anneanne evde… O zaman küçük anneanne nerede?
– KÜÇÜK anneanne evde, otur… kedi oyna… kuş oyna…
– …

Cenk de devreye giriyor, yok kızım o büyük anneanne falan diyoruz ama… uzatmaya gerek yok, Mira için annem BÜYÜK anneannem KÜÇÜK 🙂 Eh anneannem de geçirdiği ameliyatların da etkisi ile enine boyuna neredeyse annemin üçte ikisi 🙂 Haklı çocuk…

2. HİKAYE

Mira’yı bebekliğinde zırt pırt ofise taşıyordum. Zaten uyuyordu veya hopidik hopidik kucaklarda geziyordu. Mira masanın ortasında uyurken toplantı yapmışlığım bile vardır. Tabi ayaklanmaya başlaması ile ofisi ziyaret etme aralıkları açılmaya başladı. Velhasıl geçen hafta çalışma arkadaşlarımın ısrarı ile Mira’yı öğle yemeğinde ofiste ağırladık. Bizim ki duvarda asılı kocaman National Geographic dünya haritasını görünce heyecanla seslendi…

– annnneee bak dünya… Büyük dünya…
– evet Mira’cım dünya o…
– aaa aaaaaa bak küççük dünya…
– yok Mira küçük değil o… BÜYÜK…
– yok küçük… minik dünya…
– hayır canım BÜYÜK KOCAMAN dünya…
– yoook minik… küçücük… bebek… YAVRU YAVRU…
– ya ne yavrusu, ne bebeği yaa… Mira’cım hatlar karıştı galiba… Gel kucağıma göster bakalım.
– YAVRU bebek bebek küçükcük…

Yavrum meğer haritanın yanında yer alan ısı dağılımını falan gösteren küçük dünyaları gösteriyormuş. Biz yetişkin gözler ile görememişiz ki çocuk anlatmak için yırtınıyor…

3. HİKAYE

Çiğdem, geçenlerde Haydi Oynayalım blogunda çorapları eşleştirme diye güzel bir oyun yazmıştı. Harika bir pratik hayat etkinliği… Cenk olaya biraz heyacan katıp bizimkileri de öğretmeye karar verdi. benim hemen hemen tüm çoraplarım siyah – gri… Cenk’inkiler de aynı… benim ayak 37, Cenk’inkiler 45 olmasına rağmen çoraplarımız sık sık birbirine giriyor. “Mira bu işi çözerse bundan sonra hep o yapar rahat ederiz” diyor ve elindeki çorapları Mira’ya anlatıyor.

– Bak en küçük çorap Mira’nın… bak annenin ki daha büyük… peki en büyük çorap kimin?

Bizimki koşarak içeri gidiyor… ve elinde Noel çorabı ile seslenerek geri dönüyor…

– NOEL DEDENİN !

Bu arada Noel Baba da demiyor. Madem saçlı sakallı beyazlamış dede olacak efendim 🙂