Kalabalık aile tatilimiz

Bu yazın ikinci Alaçatı çıkartmasını yaptık ve döndük. Alaçatı aynı güzellikteydi ama haftasonu kalabalıklığı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim 🙁 Bu sefer ki tatil kadromuz ise tam tekmildi… Annesi, babasının yanı sıra, anneannesi, dayısı Baha, eşi Özge, bebek Bora, diğer dayısı Suha ve kız arkadaşı, halaları Canan ile Ceren de olunca Mira için çok şenlikliydi 🙂 Üstüne haftasonu Serap’la Tayfun, Maya ve Kaya’sı ile bize katıldı. Çete tamamlandı.

Cenk ile sık sık konuşuyoruz; Mira gerçekten çok şanslı bir çocuk… Cenk’ler dört, biz ise üç kardeşiz: 2 dayısı, 2 halası, 1 amcası var. Hepsinin genç, deli ve dolu olması büyük şans! hepsi Mira kadar çocuk… Ve her buluşmada görüyorum ki, kalabalıkta çocuk büyütmek kesinlikle çok daha kolay… Harvey Karp’ın Mahallenin En Mutlu Yumurcağı kitabında yazdıkları geliyor aklıma:

Anne-baba ve çocuktan oluşan çekirdek ailenin yeni bir icat olduğunu biliyormuydunuz? Aslında bu insanlık tarihinin en büyük yapay deneylerinden biri! Bu şekilde yaşamaya sadece 100 yıl önce başladık. Bugünkü anlamıyla insanın altmış bin yıllık tarihiyle karşılaştırıldığında çok kısa bir süre! Üstelik geçen her yıl ailelerin boyutu daha da küçülüyor. Bugün modern kentlerdeki bir çok ailenin tek veya en fazla iki çocuğu var bazı ailelerde ise çeşitli nedenler ile tek ebeveyn bulunuyor.
——
Muayeneme gelen bir çok kadının kucağına aldığı ilk bebek kendilerinin ki oluyor.
——
Bizler akşam yemeğinde et yerken ilkel kültürlerden gelen kadınlar pirinç yiyor. Ama biz bebeğimizi yanlız yetiştirmeye çalışıp deliye dönerken onlar bir çok kişiyle bu sorumluluğu ve eğlenceyi paylaşıyor. Afrika kabilelerinden Efe Pigmeleri çocuklarını köyde elden ele gezdiriyor. Bir bebeğe bir günde yirmiden fazla kişi bakabiliyor. Navajo kültüründe kız kardeşler birbirlerinin bebeklerine bakıyor…
——
Küçük bir çocuğa bakmak çok zor bir iştir. Bu işi yanlız başınıza yapabileceğimizi veya yapmamız gerektiğini düşünmek insanlık tarihine tamamen aykırı!  Çocuk yetiştirmek için gerçekten koca bir köye ihtiyaç var.

Açıkçası 2 yaşına kadar ben de o modern kadınlardan biriydim. Çalışıyordum ve bakıcımın desteği ile 100% kendi kontrolümdeki bir ortamda çocuğumu büyütüyordum. Ama bu sene Hatice’nin doğum yaptığı sürede işin şekli zorunlu olarak değişti. Ben de anladım ki, kalabalık olma zorunluluğunun getirdiği bazı avantajlar da var.

En güzeli birlikte vakit geçirdikçe, senin çocuğuna yaklaşım şeklin ailenin diğer fertleri tarafından da öğreniliyor – birlikte olduğunuz zamanlarda kurallar üzerine çatışmalar kalkıyor. Aslında sen de kurallarını esnetmenin getirdiği mutluluk yansımasını gördüğünde rahatlıyorsun. Okumak, yüzmek, uyumak gibi temel tatil ihtiyaçları için özel planlamalar yapmaya gerek kalmıyor. Tatil ise gerçekten tatil gibi oluyor…

Çeşme Yarımadası Notları

Başlamadıkça sonunu getiremeyeceğim…

Tatil öncesi, özellikle kongredeyken Mira’nın beni gördüğü anda ne dediği anlaşılmayan mızırdak bir hale dönüşmesi, üstüme ahtapot misali yapışması, olup olmadık heryerde – birazcık memememememememememe – tonunda bozuk plak gibi takılması sonucu dellenmiştim. Kararlıydım, bu emzirme işini bırakacaktım, tatil iyi bir fırsat olacaktı falan derken… Tatil başka şeylere fırsat yarattı…

Cenk’in kız kardeşi Ceren’nin yanımızda olması herşeyden önce benim kendime gelmemi sağladı. Mira Ceren’ni akranı ilan ettiğinden, peşinden ayrılmadı. Çılgınca eğlendi. Benden başka kimse ile paylaşmadığı kaka yapma seanslarında bile halasını istedi yanında… – 2 yaş çocuğunun kakası pek kıymetlidir 🙂 – Ben de tüm alıcılarımı kapattım, dinlendim, silkelendim, kendime geldim. Hatta hızımı alamadım, sörf öğrenmeye başladım. Kazma becerisinde olsam da inat ettim. Yorgunluğumu orama burama indirdiğim sörf direğininin acısı ile unuttum. – manyak mıyım neyim? – Ben rüzgar ile boğuşurken yanıbaşımdaki 6-7 yaş çocukların bize göre nasıl farklı ve kolay öğrendiklerini gördükçe, çocuk olmanın gücüne hayran kaldım, sanki Mira’yı öğrenirken izliyormuşcasına mutlu oldum.

Çocukla tatilin kalabalıkta daha keyifli olduğundan emin oldum. Mira zaten annesi gözünün önündeyken halası ve dayısının yanında olduğu için mutluluktan sarhoş gibiydi. Üstüne Alaçatı’daki arkadaşlarımız Serap ile Tayfun’nun Maya’sı ve Kaya’sı da eklenince super oldu. 2 yaş modelleri, kendinden büyük veya azcık küçük insanlara karşı kendi yaşıtlarına olduğundan daha ilgililer. Maya ile Mira çene yarıştırıp, takı toka kavgası yaparken, Kaya’nın sofradaki tüm kalanları köpekleri Blondi ile tüketmesini hayatım boyunca unutmayacağım, kocaman delikanlı olduğunda kız arkadaşlarına anlatacağım – ahanda yazıyorum 😛 –

Çocuk ve kalabalık olunca evde olmanın, otel odalarına bölünmekten daha konforlu olabileceğini gördüm. Hele benim gibi otel yorgunu olabileceğiniz bir işiniz varsa, otel tipi evlerde tatil olabilecek en konforlu opsiyon oldu. Önce geçen sene ayırıp kullanamadığımız rezervasyonumuzu değerlendirmek üzere VillaSaray‘da kaldık. Havuz başında 3 odalı bir villadaydık. Havuzun yanıbaşında olmak, bir gözün sürekli Mira’yı takip etmesi anlamına geldi. Kahvaltıları evde yaptık. Öğleni sokakta geçiştirdik. Akşam bir içeride bir dışarıdaydık. Evimiz hergün temizleniyordu, çarşaflarımız havlularımız istediğimiz zaman değiştiriliyordu. Bulaşık makinası yoktu, ama bizim ekip koordineli çalışma konusunda aslanlar gibiydi…

VillaSaray’dan sonra planımız Kuzey Ege’ye uzayıp, biraz gezinmek ve sonunda Elif Mavi ve Deniz Ali‘mizi sevmekti. Ancak Mira’nın hafif akıntılı burunu bahane oldu doğrusu miskinlik ağır bastı. Yine bir terzi kendi söküğünü dikemez performansı göstermek üzere, Perşembe akşamı haftasonu kalış için Çeşme yarımadasında yer aramaya başladık. Az daha havamızı alacaktık ki, Sailor’s Otel, EV‘de 3 odalarının müsait olduğunu söyleyince, 4. odada kalan çift için biraz endişelenmekle beraber hemen atladık. Beklenen çift gelmeyince de tüm EV bize ait oldu 🙂

Sailors EV bahçe içerisinde çok güzel bir ege evi… Konaklama oda kahvaltı… bonus olarak da beş çayı veriliyor. – lorlu kurabiyeleri bir harika – Sabah EVinizin herşeyi Havva hanım elinde malzemeleri ile geliyor, kahvaltınızı hazırlıyor. Yanındaki yardımcılar da servisinizi yapıyor. Ortalığı temizliyor, yataklarınızı topluyor, havlularınızı değiştiriyor. Ancak butik bir otelde alacağınız konforu, bir de çubuklu pijama ile evinizde otururken sunulduğunu düşünün 🙂 Bir kaç günlüğük şımarıklık… iyi geliyor gerçekten. EV’de olduğumuz sürede akşam yemekleri için dışarı gitmek bile istemedik. Mangal yakacağımızı söyleyince temizleyip bahçeye hazır bırakıyorlardı. Biz de kömürümüzü, etimizi, balığımızı alıp geliyorduk. Beyler mangal işi ile ilgilenirken, hamarat Serap’ımız babasının restoranından – işi ustalara da bırakmadığından emin olun – iki salata meze döktürüp geliyordu.

Evler dışında 3 kere dışarıda yemek yedik. Üçüde övgüyü hakkediyor. İlki Cenk’in kışın gelişlerinde keşfettiği Avrasya Ev Yemekleri; mütevazi bir esnaf lokantası görüntüsünde tekrar gidilesi bir yer… İkincisi Küçükyalı’daki Maria’nın Bahçesi‘nin Alaçatı şubesi… geçen ayki Food & Travel benzeri tüm dergiler de sahibi,şefi Maria Ekmekçioğlu’nun tarifleri boy boy yer almıştı, o kadar keyifli tariflerdi ki mekanın da aynı keyifte olacağı anlaşılıyordu. Gitmemek olmazdı. Enginar Fava Eşlemesinin tadı damağımda kaldı. Mira’nın favori kitaplarından biri Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor iken bütün bebek ahtapotları götürmesi ve başka bir şey yemeyi red ettiğinden üstüne bir tabak ahtapot daha istemek zorunda kalmamız da pek ironikti. Son olarak Alaçatı’da sokakta oturmak ama kalabalık tarafından tepeden bakılmadan, dürtülmeden yemek yiyebilmek için bir mekan ararken arka sokaklarda Gubiba‘ya denk geldik. Rezervasyon yapıp gittiğimizde ise hoş bir surpriz ile sahibinin Cenk’in ortaokul arkadaşlarından biri olduğu ortaya çıktı. Cenk zaten yıllardır Berrak’ın annesinin favasını anlata anlata bitiremezdi 🙂 Tanımama rağmen bakla sevdirebilen bir insan olarak hafızama işlemiş. O akşam da Sakızlı Cheesecake’i ile kalbimde yerini aldı 🙂

Çeşme rüzgarından da nasibimizi aldık, 2 gün fırtına vardı. Ama yarımada olunca bir koy eserken, arkasına düşen esmiyordu. Sadece Mira’yı önce Ilıca’da, suya sokunca Alaçatı’da denize girmeyi red etti. Sıcak denize gidelim, vazgeçtim soğuk denize gidelim… şeklinde direktifler yağdırdı durdu. Antalya’da kongredeyken oradaki bir arkadaşının kolluklarını Mira’ya vermesi ile kollukla yüzmeyi denemişti. Kolluk avantajı ile suda kendine güvenmeye başladı… Ancak kolluk yüzme anatomisine tamamen aykırı olduğu için kullanmak istemiyorum. Su üzerinde durmak için biz ciğerlerimizi kullanırız. Normalde yüzerken bizi kollarımızdan yukarı çeken bir aparat yoktur. Kollukla yüzmeye alıştığı zaman kendini omuzlarından yukarıda tutan bir destek arayışında oluyor, önce kolluğa alıştırıp sonra ondan vazgeçirmeye çalışıyoruz. Çeşme’ye giderken kollukları tamamen yok ettik. İçine şişen yastıklar konulan şu mayoyu kullandık. 12-24 ay yazıyor ama askıları cırtcırtlı olduğu için sanırım 3-4 yaşa kadar kullanılabilinir. Yastıklarını dalga durumuna göre biraz fazla şişirdik, sakin sularda biraz indirdik. Yavaş yavaş indirilerek yüzmeyi öğrenebileceğini düşünüyorum.

Son olarak Alaçatı’da Cumartesi geçiriyorsanız Alaçatı pazarı tavaf edilmezse olmaz… En son iki sene önce gitmiştim, iki senede iki katına çıkmış pazar alanı… Neyseki Serap’ın rehberliğinde nokta vuruşu yaptık tezgahlara… Mira için sezon ürünlerinden, etiketleri üzerinde, parça başı 5 liraya öyle şeyler buldum ki artık uzun süre baktığım her şey çok pahalı gözükecek gözüme…

Hmmm emzirmeyi bırakma işine ne mi oldu? Bir sonraki dellenme anıma kadar rafa kaldırıldı. Babası 3 yaşına kadar hatta annesi kardeşine hamileyken de emmiş, kardeşi olduğu zaman kendiliğinden bırakmış. Bu da elbet bir gün bırakmaya hazır olacak. Benim heyheylerim gelmeden kendi kendine bırakması temennim 🙂

Alaçatı

Tatilde Çeşme yarımadasını mesken edindik. İlk planımız 4 gün burada kalıp, yollara düşmekti ama düşmedik. Alaçatı’da takıldık, kaldık… Burası gün geçtikçe popülerleşse de kimliğini kaybetmeyecek. Bir turizmci olarak böyle düşlüyorum. Örnek olsun diye… Nedim Attila güzelce özetlemiş… Aynen alıntılıyorum.

Sakız ve lavanta kokan serin ve eski taş evlerin korunduğu şirin bir kasabadır öncelikle burası. Alaçatı’da bulunduğunuz mekanlar da eski birer taş evden başka bir şey değildir zaten. Alaçatı ‘Küçük güzeldir’ diyenlerin, rüzgarın her çeşidini bilenlerin, sakız ağaçlarını sevenlerin yeridir… Toprağında zeytinin ve üzümün en bereketlisi, anasonun en güzeli, bademin en lezzetlisi, armudun en kokulusu, lavantanın en moru yetişir.

Arnavut kaldırımlı daracık sokakları, cumbalı evleri, yel değirmenleri, dokusu hiç bozulmamış hali ile Alaçatı, bugün de tarih kokar ve kentsel SİT ilan edilmiştir. Tarihin babası Bodrumlu hemşerimiz Herodotos’un ‘İonia’nın Dördüncü Bölgesi’ diye tanımladığı İon kentlerinden Chios (Sakız Adası) ile Erythrai’nin tam ortasında bir yerde kurulmuştur Alaçatı; o zamanki adıyla küçücük bir liman köyü olan Agrilia…

Alaçatı’ya 1800’lü yıllarda, çevresindeki bataklıkları kurutmak ve liman yapımında çalıştırılmak üzere adalardan Rum işçiler getirilmiş. Daha sonra farklı milletlerden göçmenler de gelmiş yöreye. Hepsi zaman içinde terk edip gitmiş buraları, ama yaşam tarzları kalmış geriye; hüzünleri, türküleri, aşk öyküleri gizlenmiş taş duvarların arasına… Bir de yeni yıkanmış avlularda mis gibi yemeklerin kokusu kalmış.

20 yıl önce sadece küçük bir tütüncü köyü olan Alaçatı, şimdi ülkemizin en önemli turizm merkezlerinden biri, denizden yaklaşık 2-3 kilometre içerde olmasına rağmen… Bilinçli insanların elinde gün geçtikçe daha da değerleniyor; bozulmuyor, korunuyor.

Alaçatı’nın en ayrıcalıklı yanı ise, uzun yıllardır sörfçülerin cenneti olması ve dünyanın rüzgar sörfü açısından en özel yerlerinden biri olarak kabul edilmesi… Alaçatı koyuna tepeden baktığınızda hareketliliği hemen fark edersiniz. Rüzgar sörfü yapan çok sayıda sporcu, buranın iki renkli denizinde adeta dans eder… Sörf meraklılarının 15 yıl önce keşfettiği Alaçatı ve sahilleri, bugün sadece deniz, kum ve güneşten yararlanmak isteyenlerin değil, şık ve huzurlu ortamlarda konaklamak, gürültüden uzak kafa dinlemek, yöreye özgü lezzetleri tatmak isteyen tatilcilerin de gözdesidir.

Bir yanıyla da kadınlar şehridir Alaçatı, açılan mekanların yarıdan fazlası kadınlar tarafından işletilir. Kadın eli değmiş her şey gibi güzeldir dükkanları, otelleri, lokantaları, kahveleri…

Nerede kaldık, neler neler yedik içtik, ne yaptık da sonraki yazının konusu olsun…

Orda bir köy var…

Çok da uzakda sayılmaz hatta bizim eve sadece 1 saat ötede… Kayınpederimin doğduğu dolayısıyla bizim nüfusun kayıtlı olduğu köy burası… İşin gerçeği pek gidip gelinmediği için, benim bizim köy demeye dilim varmıyor. Gidilmeden kalınmadan bizim kalan o köyler sadece şarkıda oluyor… Ankara’ya yakın olunca bu köyün ahalisi de büyük şehirin aşkına düşmüş, köyde pek kimsecik kalmamış. – kalanların da kendine hayrı tartışılır – Bir yandan da kimse köydeki evini yıkmayı, kapatmayı kendine yedirememiş ama öylesine kaderine bırakıvermiş. Gözden ırak kalan gönülden de ırak kalmış. Gel zaman, git zaman, bağlar bakılmadığından dağ olmuş.

Cenk bir süredir hayvancılık, ormancılık, tarımcılık mevzuularına vakit harcıyor. Kafa yoruyor. Bahçemize inek bağlamaktan daha öte fikirleri var. Eyleme geçmesi yakındır ki sadece kendi köyüne değil, başka yerlere de gidiyor, geliyor. Bu gidiş, gelişlerden birinde yeni doğmuş kuzuları görmüş… Önce Mira’ya kuzu sevdirelim fikrini soktu aklımıza… Sonra da bir kuzu alalım, yuvada arkadaşları ile bakarlar, severler diye uçtu. Çok şükür yuvamız da bizim kadar uçuşa hazır 🙂 Hemen bahçeyi kuzular için güvenli hale getirelim diye olaya el attılar. Kısa süre sonra biz hazırız kuzuları bekliyoruz dediler…

Böylece geçen Cumartesi günü kuzu almayı bahane ederek köyümüzün yolunu tuttuk. Mira bol bol kuzu sevdi. Tavuk kovaladı. Köpekler ile oynadı. Çiçek topladı. Ot yoldu. Atladı. Zıpladı. Koşturdu. Hani arpası fazla gelmiş derler ya… Bizimkine de oksijen fazla geldi galiba… Dönüş yolunda uyur diye beklerken hiç uyumadığı gibi bir de cırcır böceği gibi anlattı durdu.

O gün sonunda, kuzuları otla, samanla, marulla beslenebileceklerini düşünmekle ne kadar cahilce davrandığımızı anladık. Hala emerek beslenen süt kuzularını analarından ayırmaya kıyamadık. Yavruların yeri annelerinin yanı olmalı 🙂 değil mi?

Hamamönü

23 Nisan’da ofisimizi kapatıp tatil yapabilmek mümkün değildi. Malesef Mira’yı günün anlam ve önemine uygun bir aktiviteye dahil edemedik. Ama en azından ailecek Hamamönünde bir kahvaltı kaçamağı yaptık. Hamamönü bölgesi, Ulus’tan Cebeci’ye doğru ilerlerken Tarihi Karacabey Hamamı‘nın hemen karşısında yer alıyor. Altındağ Belediyesi tarafından başlatılan Tarihi Kent Merkezi, Kentsel Yenileme Alanı Koruma Amaçlı Uygulama projesinin bir parçası olarak bölgedeki yüzyıllık evler restore edilmiş. Bazılarında aileler yaşamaya devam ederken bir kısmı restoran, cafe olarak hizmet veriyor. Bir kaç kitapçı, el sanatları dükkanı da dikkatimi çekti. Uzun ve meşakkatli bir süreç ile bu noktaya gelindiği hemen farkediliyor. Altındağ Belediyesinin Hamam Arkası bölgesi için de aynı projeyi gerçekleştirmek için yoğun çaba harcadıklarını biliyorum. Umarım güzel bir şekilde tamamladığını görmek nasip olur.

Biz tercihimizi Liva Hacettepe’den yana kullandık. Burası biraz da içinde bulunduğu bölgenin havasından etkilenerek, diğer Liva’lardan oldukça farklı bir menü sunuyor. Osmanlı Türk mutfağından çeşitler bulabileceğiniz kapsamlı bir öğle yemeği menüsü var. Haftasonları brunch servisi yapmadığı için benim gibi açıkbüfeden haz etmeyenlere de hoş bir alternatif…

Gorki de, hem Liva Hacettepe‘den hem de Hamamönü‘nden Yiğit’ten ayrı kendi blogunda bahsetmiş. Yaşadığımız şehirde görülesi, gidilesi bir yer Hamamönü…

AVUSTRALYA – Canberra

Canberra Avustralya’nın başkenti ! Başkent olmasına 1908 yılında karar verilmiş ve Chicago’lu 2 mimar tarafından 1913 yılında tasarlanmış. Bana Atatürk döneminde başkent olmak üzere tasarlanan Ankara’mızı anımsattı; farkı ise onların plana halen sadık olması…

Benim işim Australian Institute of Sport – Avustralya Spor Enstitüsü Kampüsündeydi. Canberra’ya vardığımızda; Hayri ile ben direk kampüse gittik. Mira, Cenk, annem ve Suha ise otelimize doğru yola devam etti. Bizim toplantı programımıza bağlı olarak, o akşamı yemekte ayrı geçireceğimizden emindik. Ama 6:30’da açılış kokteyli ile tamamlanan program güzel bir sürpriz oldu. 6:45’te oteldeydim ve çılgın gibi yağmur yağıyordu. Karanlıkta ve yağmurda nokta vuruşu yapmak daha mantıklı olacağı için Cenk bir sonraki akşam için belirlediği restoranları aramaya başladı. 7:30’a kadar açtığımız her telefonda dolu cevabı alırken, o saatten sonra bir saat içinde – 8:30’da – mutfağın kapandığı cevabını almaya başladık (!) En nihayetinde aradığımız bir yer hemen gelebilirmisiniz dedi. Otelin bir arka sokağında olduğu için 7:40’da oradaydık. Küçücük bir yerdi ve tek masa kalmıştı. O da bizim içeri girmemiz ile tatlı siparişini verdi. Kalkmaları ile meydanı boş bulan Mira coştu 🙂 Mira çalışanları oyalarken de, biz rahat rahat yemeğimizi yedik, şarabımızı içtik. Saat 9’a doğru kalktığımızda yağmur dinmişti. Ertesi güne hazırlık olsun, bari arabayla dolaşarak oryantasyon yapalım dedik ama evlerin ışıklarının bile söndüğünü görünce hızla otele döndük. Sanırım bütün Canberra 9:30 gibi uyuyordu 🙂 Annem kendi uyku temposuna göre yaşayan bir şehir görünce duruma çok hoşnut kaldı. Ertesi sabah erkenden kalktığımızı düşünüp, kahvaltı yapabileceğimiz bir yere gittik. 7:30 gibi zorla oturacak bir yer bulduk ve 8 gibi herkes işe gitti 🙂 O gün öğrendik ki Canberra’da büyük alışveriş merkezleri bile 9’da açılıyor ve 5:30’da (!) kapanıyor.

Kahvaltı sonrası ailecek benim katıldığım kongrenin düzenlendiği Australian Institute of Sport – Avustralya Spor Enstitüsü (AIS) Kampüsü’ne gittik. Burası aynı zamanda Canberra’da nereleri gezmeli diye baktığınız da karşınıza ilk çıkan yerlerden biri… AIS’de 29 branşta birinci sınıf yüzlerce sporcu eğitiliyor. Spor tesislerinin mükemmel olmasının ötesinde bilim adamları burada kas ölçümlerinden, psikolojiye, beslenmeden, mayo tasarımına kadar aklınıza gelebilecek her konuda sporculara destek olmak için çalışıyorlar. Antremanlar esnasında yapılan ölçümler anında antrenörler ile paylaşılıyor. Antrenörler uygulama sonuçlarını gerçek anlamda değerlendirerek program yapıyorlar. Türkiye için ütopik bir durum diye adlandırabilirim. Avustralyalılar burası ve sporcuları ile gurur duyuyor. Duyulmayacak gibi de değil. Kampüs halka açık. Çocuklar için dersler mevcut. Bir de belli saatlerde ücretli olarak rehberli geziler düzenliyorlar. Rehberliği de kampüse burslu olarak kabul edilen geleceğin dünya-olimpiyat şampiyonu sporcuları yapıyor. 1,5 saat süren bu turun sonunda hepi topu 20 milyon nüfuslu Avustralya’nın olimpiyatlarda neden en çok madalya alan ülkelerden biri olduğu anlaşılıyor… bu arada Avustralyalılar için olimpiyatlardaki en büyük rakibin İngiltere olduğunu da eklemem gerekiyor. 2006 Pekin olimpiyatlarında İngiltere’nin kendilerinden fazla madalya alması hükümeti sarsacak kadar önemli bir konu olmuş… o kadar yani… Burada yaşayan çocukların sporu hayatlarının bir parçası olarak almaları öyle kendiliğinden gelişebilen bir şey ki Mira için de böyle olabilmesini dilerdim. Ama ne yazık ki Türkiye’de çocuk yetiştirirken, herşey için olduğu gibi, bunun için de özel bir çaba harcamak lazım…

Kampüsü gezdikten sonra ben kongre merkezine giderken, bizimkiler de kendilerini Avustralya’nın olimpiyat ruhuna kaptırarak kampüste kaldılar 🙂 Benim işimin bitmesiyle, Canberra’nın AIS kampüsünden sonra gezilmesi önerilen Black Mountain Tower‘a gittik. Kuleye de çıktık ama çılgın esen rüzgar nedeni ile gözlem balkonuna çıkamadık. Erkenden otele döndük. Erkenden bir restoranda rezervasyon yaptık… Erkenden otelden çıktık. Restorana vardığımızda en son gelen masanın yine biz olduğumuzu anladık… bir de restoran tercihimizin pek de çocukla gitmeye uygun olmadığını 😀 Mira ağılıklı olarak orta yaş çiftlerinin bulunduğu bu restoranda biraz moleküler mutfak örneklerinin tadına bakmış bulundu… Benim kadehimden su içmeye çabaları ise garsonun endişeli müdahalesi ile sekteye uğradı. Mira’nın oyalanmakta olduğu kadehin 80 dolarlık olduğunu söyledikten sonra yerine verdiği kadeh bizim kızın sosyetesine hitap edemedi ki daha fazla ilgilenmedi. Neyse ki hesap kadeh kadar astronomik gelmedi ve saat 9a gelmeden yemeğimizi bitirdik yine de kalan en son masa olarak restorandan ayrıldık. Annemin standartlarına göre felekten bir gece çaldığımız geceyi saat 10da yatağa konarak tamamladık.

Sonraki gün sabahın köründe uyanmamızla, annemin artık Canberra’lı olmakla kalmayıp, bizim yönetimi de ele aldığını gördük. Tabi kaldığımız otelin bir apart otel olmasının, hepbirlikte kaldığımız dairenin de çamaşır kurutma makinasından, mikrodalgaya tam teşekküllü olmasının da adaptasyonunu hızlandırmadaki etkisini yabana atmamalı… Bir yanda kirliler haldur huldur yıkanırken, diğer yanda kahvaltımızı yaptık. Ardından ben toplantıya kaçtım. – resmen kaçtım – Bizimkiler de ben dönene kadar odada domestik hayatlarına devam ettiler. Öğleden sonra döndüğümde tüm kirliler yıkanmış, ütülenmiş bavullar yeniden hazırlanmış mis gibi bekliyordu. Annem – akşam yemeği hazırlıklarını da bahane ederek – kendisini bir alışveriş merkezine atmayı istedi. Suha da evin küçük oğlu kontejanından faydalanarak – 30 yaşında olması durumu hiç bir şekilde değiştirmiyor –  National Zoo – Canberra Hayvanat Bahçesine çita sevmeye gitti… Mira 1,5 metreden uzun, 12 yaşından büyük olsaydı biz de peşinden giderdik ama mevcut koşullarda çita sevmenin bedeli bizim çekirdek aile bütçemizi aşıyordu. Sydney’e tekrar döndüğümüzde gezmeyi planladığımız diğer hayvanat bahçelerini – ve giriş ücretlerini – göz önüne alarak, annem ile akşam yemeği alışverişini tamamladık. Odaya döndük. Herhangi bir restoranda almaya kalksak bize oldukça tuzluya mal olacak iddaalı – ama vidalı kapaklı – Avustralya şaraplarımız eşliğinde akşam yemeğimizi yedik.

Canberra’daki son günümüzde rahat bir kahvaltı sonrası, aracımızı yerleştirdik. Öğlene kadar AIS kampüsündeydik. Kapanış töreni ardından, Hayri’yi otobüs terminaline yolcu ettik. Sydney’in altını üstüne getirmek üzere yola çıktık.

devamı gelecek…

AVUSTRALYA – biraz Sydney

İçimde ukde kaldı. Fotoğrafsız olmaz diye diye bir türlü yazamadım… Singapur fotoğraflarını kolayca ayıkladım diye gaz almışken “annemin benim niye hiç resmim yok” dediği kadar vahim bir durum ile karşı karşıya kaldım 🙂 Ama sonunda Suha’nın kendisini National Geographic fotoğrafçısı sanarak çektiği 1500 kadar çita, kanguru, devekuşu, koala, papağan vs. vs. resmi arasından kendi resimlerimizi çıkartmayı becerdim. Yeni yıla 2009’a dair güzel anıları taşıyacağım demiştim ya… Şöyle bir geri döneyim. 21 – 28 Eylül 2009’da dünyanın tam öteki tarafında Avustralya’daydık diye başlayayım…

Singapur’dan Sydney’e akşam kalkan Qantas uçağı ile yola çıktık. Bu uçak bugüne kadar gördüğüm en büyük uçaktı. Bu uçak nasıl dolar, nasıl boşalır, biz binene – inene kadar bizim çocuk çatlar diye düşünürken o kadar hızlı yerimize yerleştik ki… Dahası uçaktaki herkes o kadar hızlı bindi ve yerleşti ki bunca yıldır uçarım yine de şaştım. Daha gitmeden karar verdim; bu kıta dünyanın heryerine uzak olduğu için halkı da mecburiyetten seyahat konusunda profesyonelleşmiş. Mira’cım da Singapur’da o gün pek doğru düzgün uyumamasına rağmen uçağa benim kadar şaşırıp CİN kesildi… Azdı… azdı… azdı…

Onun azması bizi sarstı ama Qantas hostu sanki bu durumu öngörüyormuşcasına küçük bir sırt çantası içerisinde bugüne kadar gördüğüm en güzel çocuk oyalayıcı ekipmanları verdi. – ki biz safça nasıl olsa uyur diye uyku ekibi dışında fazla bir oyalayıcı oyuncak almamıştık yanımıza… – İçinde tam eline uygun küçük bir manyetik karalama tahtası bile vardı. Qantas önce kooocaman uçağı sonra da çocuk yolcu seti ile Mira’nın kalbini kazandı ama asıl gelen çocuk menüsü ile benim kalbimi kazandı. Ana yemek tabağındaki sebze çeşitlerinden öte, taze meyve, elma suyu, kuru üzüm kutusu hepsinin organik olduğu belirtilmiş ve üzerlerine gururla yazmışlar “Avustralya üretimi” diye… Qantas’ın çocuk yolcular için faydalı bilgiler veren sayfalarına şuna ve buna tıklayarak göz atmanızı öneririm. Bir kez daha hissettim, bizim milli havayolumuzun çocuk bebek dostu olabilmesi için daha kırk fırın ekmek yemesi gerekiyor…

Velhasıl Mira inmemize 15 dakika kala sanki fişi bir anda çekilmiş gibi TOS diye uyudu ve biz 8,5 saatlik uçusu sıfır uyku ve tam perişan tamamlayarak sabahın köründe Sydney’e indik. Bizim tosbağa külçe gibi uyumaya devam ettiği için bavullar ile birlikte kendisini de otele taşıdık. O kadar kucaktan kucağa, arabadan taksiye attık bana mısın demedi bir kere bile gözünü aralamadı !

Sabahın 7sinde maaile lobideydik. Kaldığımız otel Westin’in kokoşluğuna bizim o anki pejmurdeliğimizin uymamasından olsa gerek; odalarımızdan birini hemen verdiler. Lobide uyacağımızdan korktular galiba… Böylece Sydney’deki ilk günümüzün büyük bir kısmını annem, Suha, Cenk, Ben ve Mira bir oda – 2 yatakta uyuyarak geçirdik. Yattığımız yeri pek beğendik 🙂 Hatta annemin “ikinci odayı tutmaya gerek yokmuş, bakın pekala sığabiliyormuşuz” yorumu durumun konforunu anlatacaktır. Canberra’ya geçmeden önceki Sydney’deki tek günümüzü uyuyarak tamamlamak istemediğimiz için zor bela attık kendimizi sokaklara…

Ne olduğunu bile hatırlamadığım bir şeyler yedik. Sydney’in en güzel yerlerinden biri olan Darling Harbour – Liman bölgesine yürüdük. Limanı dolaşırken Mira’nın tekrar uykunun tatlı kollarına doğru süzüldüğünü görünce Avustralya’yı sadece geceleri göreceğiz endişelenmeye başladık. Ani bir karar ile Mira için bizden daha heyacan verici olduğunu bildiğim balıkları görmek üzere yine Darling Harbour’da yer alan Sydney Aquarium‘a girdik.

Daha girmemizle bizimkinin gözleri açıldı. Su ile ilişkili her türlü canlının bir arada bulunduğu bu bina limanda olmasından öte kısmen deniz üzerinde yüzüyor. Mira “baba bak baba” (baba bak balık) demekten helak oldu 🙂 Düşünün ilk sözcüğü “anne”den sonra balıklara “baba” demeye başlamıştı bu çocuk… O zamanlar, etrafta heyacanla “baba, baba” diye dolaşırken, “babaya düşkünüz galiba” diyen yabancılara, Cenk’in kayıtsız bir bakış ile “yok balıklardan bahsediyor” demesi de bundandı… Neyse Sydney Aquarium bizim için de bile çok ilginçti…

Dugong ve Platypus gibi Avustralya’ya özgü ilginç bir kaç hayvan gördük ama bunların ötesinde biz bu kıtada evrimin farklı geliştiği izlenimini uyandırdı. National Geographic izler gibi olduk. Farklı bir dünya burası… Yanlız tünellerden küçük okyanusu izlerken bir çoğunun yaralı olduğunu fark ettik. Tam buna takmaya başlamışken ise bu canlıların büyük bir kısmının doğada yaşamaya devam edemeyecek kurtarılmış hayvanlar olduğunu öğrendik. Bu da bizim için bir ilk oldu… Ama daha sonra aynı durumu gezdiğimiz hayvanat bahçelerinde de gözlemledik. Bu hayvanlara ikinci bir şans yaratılmış. Üstelik doğal ortamlarını aratmayacak her türlü ince detay düşünülmüş.

Akvaryumdan çıktık. Yine Darling Harbour’u gezelim. Uyandığından beri kuru kayısı, kuru üzüm’den başka hiçbir şey yememiş Mira’ya bir şeyler yedirelim dedik ama çıkamızla “memme” diye kıyameti koparttı. – ki en son Oslo’da böyle yaygara çıkartmıştı, onun dışında huzurlu mutlu gidiyor hala emzirme hikayemiz – Liman manzarasına karşı emzirdikten sonra en yakındaki yere girip birşeyler yiyelim dedik ama Mira 100 m. bile gitmeden yine külçe gibi uyudu. Otel döndük. Artık bu cadının gecenin bir körü bizi ayağa kaldıracağından emin olduğumuz için güç toplamak üzere yattık, uyuduk.

Sabah erkendi uyandığımızda 🙂 ve Mira hala uyuyordu. Fırsattan istifade bilgisayarımı açıp 3-5 mail okurum derken araç kiralama firmasından gelen mail ile şok oldum. Kiraladığımız – hatta sigortası ve parasını ödediğimiz araç malesef elimizde kalmadı diye bir sebep ile iptal olmuştu. Malum bizim aile 4 yetişkin + 1 velet + üzerine o gün bize katılacak Hayri + bavullar derken normal bir arabaya sığmamız mümkün değil. Cenk ile Suha sabah sabah risk almayalım deyip, şehir içindeki rent a car firmalarının toplandığı William Street’e doğru yola koyuldular. Hayri, ben, annem ve Mira lobide kahvaltı taklidi yapacak bir şeyler yerken ellerinde genişçe ama normal bir araba ile geri döndüler. Öğrendik ki Sydney’deki son kiralık araba buymuş. Westin otel görevlilerinin şaşkın bakışları ile Cenk o arabayı öyle milimetrik yerleştirdi ki… Mira’nın oto koltuğundan da ödün vermeden 5,5 kişi tüm eşyalarımız ile sığdık 🙂 Türküz biz işte…

Sardalya kutusunda yaptığımız 4 saatlik yolculuğun sonunda Canberra‘ya geldik.

Devamı gelecek…

Endorfin takviyesi…

Önceki hafta St.Christoph’taydık. Geçen sene de aynı toplantıya katılmıştık. O zaman yeni yeni ayaklanmaya başlayan Mira ile bir kayak merkezinde ne yapılabilir ki diye pek endişeli yola çıkmıştım. Ama toplantı Ski Austria Academy diye profesyonel bir kayak eğitim merkezinde olunca disiplinle düzenlenmiş saatler Mira’nın doğal rutinine pek iyi uymuştu. Sabah 7 – 8 arası kahvaltı, 9 – 12 arası kayak dersleri, 12 – 13 arası öğle yemeği, 14 – 18 arası toplantılar, 18:30 – 20 arası da akşam yemeği… Ben toplantıdayken, Mira’nın sorumluluğunu üstlenen Cenk’e daha fazla kazık atmamak için sabah ücretsiz sunulan kayak derslerini ona bırakmıştım. Böylece Mira sabahları anası ile kudurarak, öğleden sonraları da babası gözetiminde uyuyup, oynayarak harika vakit geçirmişti(k). Aşağıdaki videodaki gibi tatlı anılar ile çıktık yola… Ancak gördük ki sahne aynıydı ama geçen seneki bizi mutlu etmek için deliren bebek rolünü artık bizi hiçbir şekilde iplemeyen bir cadıya devretmişti.


Black Dog – The Babysitter from banu akman on Vimeo.

Sabah 4’te evden çıkarak başladığımız, Ankara-Munih-Zürih uçuşunu takiben 2,5 saat araba kullanarak yaptığımız yolculuğun büyük kısmını Mira uyuyarak tamamladı. Mira uyanık kaldığı her an ise göz hapsi prensibimizi aşarak peşinden koşturdu. Cenk’in duruma müdahale etmesine daha gürültülü tepkiler verdiği için yakalama devriyesi görevi de benim üzerime kaldı… Tabi yakalanacağını anladığı anda da “Mia yoruldu burada uyu” diye yere yapıştı. Açıkçası daha önce böyle yere yapıştığı zamanlarda sakince başında “hadi burada uyunmaz kalk” diyerek bekliyordum. Ancak bu sefer kendini yere attığı yerler arasında bir umumi tuvalet bile olunca öyle sakin makin kalamadım. O yapıştı, ben yerden kazıdım. Kucağımdaki “annemm, bıııak benii, bıııak diyoum” yakarışları etraftakileri pek güldürse de benim canıma okudu. Öyle ki bu yolculuğun onu da etkileyeceğini düşünemeyecek kadar yoruldum. Yorgunluktan iyice salaklaştım. Şaşırdım.

Hele akşam yemeğinde Mira’nın çiğnediği fasülyeyi elime tükürüp “annnee yapıştııır, lüüütfen” diye yalvarmalarınının bir kaç saniye içinde “banuuu bana baaaak, yapıştııııııır” şeklinde böğürmelere dönüşmesine tek kelime edemeden, hatta ağzım açık hayret ile bakakaldım… hele bu sırada kendisini 3 aylıktan bu yana tanıyan bazı arkadaşların yanımıza gelip “hello… sweet Mira… she is gorgeous… Is she babbling now?” (merhaba tatlı Mira… göz kamaştırıyorsun… Şu anda bebekçe sesler mi çıkartıyor?) diye saf saf sormalılarına en uygun yanıt “uzaktan davulun sesi hoş gelir” olurdu ya… Neyse o gece nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum. Zaten Mira’nın nasıl uyuduğunu da hiç hatırlamıyorum. Tek bildiğim; deniz seviyesinden yaklaşık 2000m yükseklikte olmamızın da etkisiyle geceyi hepbirlikte bol bol uyanarak geçirdik…

Yine de sabah keyifli kalktık diyebilirim. Mira “anne kallk güneş var kapat” diye mızırdanarak gözünü açtıysa da ayılmasıyla camdan yansıyan karı farkedince “aaa kar var… bi sürü kar yağıyor…” diye pek sevindi. “baba kalllk… bakk… kadan adam yap havuc tak” demesiyle günün tüm akışını değiştirdi. Cenk kızı ile kardan adam yapma hayallerine dalarken, ben sabah güneşi kapat direktifinin devamının geleceği korkusunu üzerimden pek de atamadım. Baktık baba kız bensiz daha iyi performans gösterecek, ben attım kendimi dışarı…

Kayakla ilk tanışmam değildi ama kendisiyle en son buluşmamızın üzerinden 25 yıl geçmişti. Ama daha ilk dakikalarda anladım ki kasların da hafızası var 🙂 3 gün boyunca sabahtan çıktım, vurdum kendimi dağlara… Öğlene yoruldum döndüm…. çok ama çok iyi geldi. Endorfinin etkisiyle öyle sakinleştim ki hepimize dışarıdan bakabildim. Gördüm ki; o büyüdü ama limitlerini öğrenmek istiyor… ben klavuzluğu karga gibi yapınca da işler sarpa sarıyor.

Artık sadece bizim tarafımızdan anlaşılmak onu kesmiyor… İstiyor ki; Elif de anlasın, Ata da anlasın, Petek Hanım, Hayri Amca da anlasın… zaten o yüzden önce en yakın gördüğüne; Elif’e sardı.
– Elif önünü kapa !
– Elif yemek ye…
– Elif dikkat düşeceksin !
– Elif bekle !
– Elif hadi kay…
Elif belki de çocukluğundan bu yana bu kadar müdahaleye uğramamıştır ama sabırla cevap verdi kendisine…
– Mira’cım burası sıcak, dışarı çıkınca kapatacağım.
– Tamam oldu!

Nihayetinde Mira’nın tüm kendini ifade etme çabaları yerini buldu. Bunlardan en akılda kalıcısı da; kendi kendine “how i wonder what you are” diye mırıldanmasını bizden başka kimse anlamazken, 10 yaşındaki Ata karşısında “Twinkle Twinkle” diye başlayıp dilinin dönmediği yerleri söylemesi oldu… Tabi Ata bunun üzerine “Ata abi gel… bak… beni bekle… Ata abiii” şeklinde nasibini de aldı.

Dönüşümüz zamanlama açısından gidişten beterdi. – nasıl bu saatlere bilet aldın diye sormayın tamamen benim dışında gelişti – Mira’ya akşam yatarken, uyandığında havaalanında olacağını, oradan uçağa bineceğimizi, eve, oyuncaklarına, Canberk’e gideceğimizi tekrarlaya tekrarlaya anlattık. Zürih’ten uçağımız sabah 7de kalktığı için gecenin 2sinde ayrıldık St. Christoph’tan… Mira’yı uyandırmadan giydirdik, indirdik arabaya… Gözünü açtığında Zürih’teydi. Şu son fotoğraf anın yakalanamadığı bir foto olmuş ama zaten tüm seyahat boyunca 5-10 fotoğraf çekmişiz ya bu da boşa gitmesin diye ekledim. İşin aslı sabah 5te herkes balık gibi bakarken o bagaj arabasının üzerinde dans ediyordu ya hiç yakalayamamışız.

Havaalanlarında kahkahalar ile oynadı. Uçaklarda uyudu. Sanki gidişte başka çocukla dönüşte başka çocukla seyahat ettik deyip işin içinden sıyrılamak var ama… işin sırrı gidişteki ben ile dönüşteki ben arasındaki farkta…

Bence “ne oluyoruz ya… bebeğim gitti yerine başka bir şey geldi…” dediniz noktada biraz atın kendinizi dışarı… spor yapın… tempolu yürürün… koşun… bu sırada salgılanan endorfinin etkisini yabana atmayın… Yavrum iki yaş krizlerine girdi diyenlere tavsiye olunur 🙂