Döndük

Yıllar yıllar önce, “çok şansızımdır, hep aklımda bir backup plan ile dolaşmak zorunda hissediyorum kendimi” diye hayıflandığım bir müşterim başıma gelen abuk durumlara karşı tüm bakış açımı değiştirmişti… “Evet, olağanüstü şeyler yaşıyorsun ama bunların üstesinden gelmeyi de her seferinde başarıyorsun, ben buna şansızlık değil şans derim” demişti. Yaşadıkça ben de ikna oldum dediklerine… Yola çıkmadan 4 saat önce Mira’nın püskürerek kusması, günü jöle kıvamında geçirmesi, havaalanı uyuyakalması, Baha ve Özge’ye veda bile edememesi ile yine öylesi ŞANSLI başlayan bir yolculuk sonrası sağsağlim vardık memlekete… Bir araya gelebildik en nihayetinde…

Ben ayağımın tozu ile annelik dışı rollerime hızlıca geri döndüm. Bu hafta üç – beş karpuzu itire kaktıra yuvarlamaya çalışıyorum. Gelecek haftadan itibaren planım şu karpuzları bir hizaya sokmak ki annelik halimin tadını çıkarabileyim. Çocuklarımı düşünmem ile bile huzur duymama yetiyor. İyi ki Mira’yı doğurup anne olmuşum. İyi ki aynı şeyleri tekrar yaşamak isteyip bu 1001 surat Ada’mı doğurmuşum. Onlar varken, herşeyin üstesinden gelirim ben…

Abuk bir antibıdı – anestezi – yolculuk hikayesi

Bir daha yola çıkmadan bir gün önce bavulum yine hazır değil diye hayıflanmayacağım. Bavulun hazır olmaması en büyük derdim olmaya devam etsin ki, ben son dakika hazırlanma konusundaki tecrübelerime tecrübe katabileyim. Bir daha bu kadar abuk ve hazırlıksız yakalanacağım durumun, peşpeşe yaşandığı bir seyahat yapmayalım.

Önceki hafta bir türlü geçmeyen geniz akıntısının nihayi sonucu olarak, geçen Pazar ani ve şiddetli bir kulak ağrısı ile uyanmıştı Mira’mız… Orta kulak iltihabı olduğu aşikardı ama biraz ağrı kesici takviyesi ile metanetini koruyunca, Pazar kalabalığındaki bir acil yerine, Pazartesi sabah erkenden bir KBB uzmanına götürmeyi tercih ettik. Nasibimize düşen antibiyotiğimizi aldık. Mira’nın 3 yıllık ömründe ilk defa antibiyotik kullanacak olmasının hafif bir burukluğu ile eve döndük. Ama antibiyotik ile başladığı haftayı, ilk defa anestezi almakla tamamlayacağını bilsem buna da burulmazdım.

Cuma günü yapacağımız uçuş öncesi, Perşembe 2’de gittik kontrol randevusuna… “Antibiyotik 10 gün süre ile kullanılacaktı ama etkisi çok hızlı görülecekti” buna şartlanmışız anlaşılan… Kulak zarı arkasındaki sıvı birikiminin devam ettiğini ve müdahalesiz iyileşmesinin 2-3 haftayı bulabileceğini duymaya ise hiç hazırlıklı değildik. %1-2 gibi küçük bir ihtimalde olsa, bu hali ile uçuştaki her kalkış ve inişimiz kalıcı işitme kaybına yol açabilirmiş. Önlem olarak kulak zarına atılacak bir kaç milimlik bir kesik ile sıvının dışarı akması sağlanabilirmiş. Ancak bu müdahale Mira yaşındaki bir çocuğa anestezi verilerek yapılabilirmiş. Anestezi operasyonun ameliyathanede ve aç-susuz olarak yapılması gerekliymiş. Bizim ertesi sabah gibi bir şansımızın olmaması nedeni ile bir kaç saat aç ve susuz tuttuktan sonra bu işlemi yapabilirlermiş. Toplamda 3 kalkış ve 3 iniş yapacağımız bir yolculukta küçük bir oranda da olsa kalıcı işitme kaybını göze alamazdık ama çok basit bir operasyona bu kadar ani bir giriş konusunda hepimiz hazırlıksızdık.

Mira’yı aç susuz tutabilmek için kaç takla attığımızı hatırlamıyorum. Bir yandan da, geçen sene tesadüf elimize geçen, Mira’nın çok sevdiği, iyi bildiği – ve hakkında daha sonra özellikle yazmak istediğim – bir hikaye ile Mira’yı ameliyathane – daha önemlisi anestezi – kavramına hızlıca hazırlamaya çalıştık. Burnundan verilen sakinleştiriciye kadar herşey yolunda gitti. Tadı ağzına gelince sakinleştirici etkisini tam tersi olarak gösterdi. Su verin bana diye inletti ortalığı 🙁 Ağzındaki tat gitsin diye tükürdü 🙁 Meme ver bana lütfen diye yalvardı 🙁 Bana sonsuz gelen 5 dakikanın sonunda sakinledi. Beraber ameliyathaneye kadar gittik… Ameliyathane kapısında doktorunun kucağına verdik. Odaya çıktık. 10 dakika sonrada tekrar almak üzere ameliyathaneye indik. Hafif ağlamaklı ayılıyordu, beni duyunca daha çok ağladı, kucağıma atladı. Doktoru bunun normal olduğunu birazdan tekrar uykuya dalacağını, bir kaç saat uyuyacağını, bundan sonraki 2 saat boyunca bir şey yiyip içmemesi gerektiğini söyledi. Ancak Mira uyumadı 🙁

Tek cümle ile özetlemek gerekirse, sabah kalkıp gitseydik farkına bile varılmayacak bir operasyon Cenk’le benim tüm soğukkanlılığımıza ve Mira’nın tüm metanetine rağmen hepimiz için biraz travmatik oldu. Neyse ki, hastaneden çıkmamızla Mira kendine geldi. Evde yemeğini yedikten sonra ise bir enerji küpüne döndü… Bir arkadaşım anestezinin bazı çocuklarda uyuma güçlüğüne yol açabileceğini söylemişti. Bizimki de o bazılarından biri olmasaydı şaşardım…

Velhasıl, evde Mira tepemizde bavulları hızlıca topladık. Bir kaç saatlik uyku ile yola çıkmaya hazır hale geldik. Ancak sürprizlerimiz bunun ile bitmedi. Annem, ben ve Mira olarak planladımız yolculuğa, annemi alanda bırakıp – bavullarını ise yanımıza alarak – çıkmayı başardık. Üzerine 10 defa konuştuğumuz ama pasaportunu elimize alıp bir kere kontrol etmediğimiz için annemin göçmen vizesinin uçuştan bir gün önce sona erdiğini fark etmemişiz 😛 Bavulları bana bağlandığı için onları geride bırakmanın, kendi bavullarımızın akibetini de bilinmeze sürükleyebileceği için peşimize bağlı 4 valiz ile yola koyulduk.

İstanbul – Chicago uçuşu müthişti. Zaten millerimi upgrade için kullanmıştım, business keyfi çattık. Mira öğle yemeğini yedi ve bir uyudu, tam uyudu… gecenin tüm acısını çıkarttı… Uyandı, tüm keyfi yerinde oyun oynadı, film izledi, hiç sıkılmadı, hiç sıkmadı, çok iyi bir yol arkadaşıydı.

Tabii bizim gibi bundan sonraki işlerin artık yolunda gitmesini bekleyebilirsiniz. Ancak uçağın gate’ten ayrıldıktan sonra İstanbul’dan kalkış için 45 dakika sıra beklemesi ile başlayan gecikmemiz, havadayken toplam 1.5 saate uzamıştı. Üzerine pasaport kontrol kuyruğundaki akıl almaz sıra ile karşılaşınca, bağlantı uçağımızı kaçırmayı başardık. Bekleme sırasında Mira’yı mıncıklamaya çalışan Türklerin sıfır ilgisi ama başka uçaktan inen bir yabancının yardımı ile 4 bavulu bir arabaya yükledik. Tepelerine de Mira’yı oturtup, gümrükten geçirdim.

Bir sonraki uçağın 3 saat sonra olmasına ise sadece şükretmekle yetinebildim. Hatta bunun üzerine Pratik Annem kalkıp havalanına gelince gerçekten uçağı kaçırdığımıza sevindim bile… Kıpırcan ve Kımılnaz’ı göremedim ama rahat rahat sohbet edecek fırsatımız oldu. Son bineceğimiz uçağın kalkmasına 1 saat kalmışken, Mira’nın pili tamamen bitti. Kucağımda uyuyakaldı ve ben yanıma Mira’nın puseti almayarak ne büyük salaklık yaptığımı o an farkettim… Burcu’nun yardımı ile uçacağımız terminale gittik. Ancak güvenlik kontrolünden itibaren yanlızdık. Bir elimde çekçek, sırtımda sırt çantası, kucağımda Mira, karnımda kıpırdak Ada ile tüm engelleri aştım 🙂  O ana kadar soran herkese yorulmadım demiştim. Sonunda onun da acısı çıktı diyeyim…

Mira, Raleigh’e inene kadar hatta evde yatağına yatırdığımda bile hiç uyanmadı. Amerika saatine tam adapte ertesi güne başladı. Ben Ankara’daki evden çıkışımız ile buradaki eve varışımız arasında geçen 26 saat sonrası halen kendime gelmeye çalışıyorum.

Yola çıkma arifesinde…

Bu blogu Mira’ya hamileyken tutuyor olsaydım, hamileliğim hakkında şimdiye kadar sayfalarca yazmış olacağımı tahmin ediyorum. Şimdi ise Nurturia‘ya girmesem, oradaki iki yıldız arası gebelik haftasını görmesem, hepten unutacağım, kaçıncı haftada olduğumu… İkinci çocukta daha rahat bir anne olursunuz derler ya, hamilelik için de geçerli bu durum; detaylar daha az önemsendiğinden değil, önceliklerimizin değişmesinden kaynaklı… Evet, 32 haftalık kocaman bir hamileyim ve niyetim doğurup ayrıntıları unutmadan önce bu hamileliğimi uzun uzun paylaşmak ama biraz bekleyecek o yazı… Şimdi uzun yola çıkma arifesindeyiz. Yarın sabah Mira ve ben 3 aylığına Amerika’ya gidiyoruz.

Gitme kararımızı biraz son dakikada netleştirebildiğimiz için şimdi iki ayağımız bir papuçta… ama ortada hazır bir bavul bile yok 😛 Neyse ki oraya gittiğimizde, tempomuz yarı yarıya inecek… Mira yarım gün okula giderken, ben de sadece yarım gün çalışabileceğim 🙂 Yine kardeşim, Özge’miz, Bora’mız, annem ile kalabalık olacağız. Hepimiz sınırlı-süreli komün hayatı nimetlerinden faydalanacağız. Ve Mira o kadar heyecanlı ki, doğumgününden beri her sabah gözünü “bugün gidiyor muyuz?” diye açıyor. Zaman aralığı daraldıkça da sabırsızlığı artıyor. Öyle ki; bu hafta her sabah “hayır Mira’cım şu kadar gün kaldı gitmemize” dediğimde “ama bugün gidelim” diye gözünden boncuk boncuk yaşlar dökülerek çıkabildik hep evden…

Aynı boncuk boncuk yaşlar arada benden de dökülüyor. Bazen; Mira’nın “cici abla, kardeşinle ne güzel oynarsın sen…” gibi gıcık yaklaşımlara verdiği “o annemin karnından çıktığında oynayamayacak kadar küçük olacak, büyümesini beklememiz gerekecek” gibi bir bilmiş cevapta… Hatta Itır‘la Kıtır’da Bira-Patates-Kokoreç eşliğinde muhabbetimiz sonrası (arada epidural ve sünnet mevzularına girilmiş olsa da 😛 ) kendimi hala çıtır hissederken, dönüşte Cenk ile ilk Kıtır’a ne zaman gittiğimizi ve aslında çıtırlığın falan kalmadığını farketmemde… Ama en çok da Nurturia‘dan tanıdığım güzel kadınların, bizi yolcu etmek üzere apar topar bebelerini, kocalarını satıp geldikleri akşam yemeğinde verdikleri bu iki kolye ucuna baktığımda… Şaka maka iki çocuk annesi oluyorum ben diye idrak ettiğimde…

Neyse daha yığınla iş bizi bekler; keseyim, güle güle gidiyoruz diyeyim, vardığımızda yazarım 🙂

İlk ay…

İlk ayımızda en önemli olayımız Miracım ile emme, emzirmeyi öğrenmemizdi. Doğumdan önce emzirme ile ilgili olumsuz hikayelerin hepsine kulaklarımı kapattım. Hastanenin emzirme eğitimine gidemedim ama emzirme ile ilgili çok okudum. Bu noktada blog yazarı arkadaşlara çok çok teşekkürler…
Pratik Anne‘nin emzirme üzerine super dosyası…
Açalya’nın anne sütü üzerine döktürdükleri… IIIIII
Archi*Sugar Esra’nın “Anne sütünü ne arttırır?” yazısı
Pi-nik Kuş‘un annesi Ayça o zamanlar henüz yazmamıştı tecrübelerini, sonradan iyi ki yazdı…
Hala da okuyorum, sağolun 🙂

Herşeyden önce Mira’cımı emzirmek için hazırdım, hatta sabırsızlanıyordum. Teoride çok şey biliyordum ama Mira’cımı ilk elime aldığımda aslında hiçbir şey bilmediğimi anladım. O kadar küçüktü ki… Ben de o kadar şaşkındım ki… Hemşirem hemen olaya el attı.
Öncelikle klasik , beşik pozisyonunda emzirmemin uygun olmadığını, Mira’nın henüz bunun için çok küçük olduğunu söyledi. Futbol topu pozisyonu ikimiz içinde ilk günlerde daha rahat olurmuş.
Yatağımı dikleştirdi. Sağ kolumun altına bir yastık koydu.
Mira’yı, yastığın üzerine, ayakları kol altıma, başı sağ göğsüme gelecek şekilde yerleştirdi.
Ben elimle başını destekledim.
Böylece Mira’cım memeden kopmadan emebildi… Ağzını küçükcük balık gibi açtı, bende elimle başını yönlendirerek doğru hedefi bulmasını sağladım. başardık bu işi 🙂

O akşam 40 saattir hiç uyumamasına rağmen Cenk yanımda, gece 12den sonra Mira’cım nursery’de kaldı. Her 2 saatte Miramızı yanımıza getirdiler. Her seferinde 5 dakika emiştik, bakıştık, Mira’cım uyuya kaldı. Hemşire dinlenin çok ihtiyacınız var diye götürdü, getirdi, geçti gece…

Ertesi gün sabah başka bir hemşire aşağıdaki tablo ile yanımıza geldi. Tracy Hogg‘un tablosunu andırıyordu ve rutini takip edebilmem açısından son derece mantıklı geldi.

Tabloda hedefimiz de verilmişti. Her 24 saatte 7 – 9 kere iyi beslenme… 4. günden sonra her gün en az 3 kakalı, 6 çişli bez… İyi beslenmenin tanımı da verilmiş: bir göğsün yumşaması ve bebişin durumdan memnuniyeti 🙂
Bunun dışında kakanın rengini de takip edecektik.

İlk kaka mekonyum denilen koyu yeşil renkli – tecrübe ile sabittir ki son derece kötü kokan – yapışkan bi şey… Sonra yavaş yavaş kahverengi ve 3üncü günde içinde beyaz pütürcükler olan parlak sarı renge döndü… Tabloya istenildiği şekilde kaka rengini de not ettik. (Kızım ileride bunları okuduğunda kaka rengini de yazılır mı ya anne deme, benim annem hiç hatırlamıyordu, ilk kakanı görünce benim kadar şaşırdı, ben unutmak istemiyorum)

Yeterli emzirme sayısı, yeterli çişli bez, kakada doğru rengi tuturduğumuzda bu emzirme işinde doğru yoldayız demekti…

Gece doğurduğum için emzirme uzmanı ile ilk görüşmeme kadar Mira ile bir hayli emme, emzirme pratiği yapmış olduk. Hastanenin emzirme uzmanı ilk gündüzümüzde bizi iki kere ziyarete geldi. Mira ile beni izledi. Sonunda inek gibi olmamı sağlayacak güzel önerilerde bulundu.

Şu anda gelmekte olan kolostrum bir kaç gün içinde yerini süte bırakacak. Bunun olduğu ilk bir kaç gün göğüslerin çok şiş ve daha hassas olacak. Fazla sütü pompa ile alabilirsin.

Bebeğin göğüsünü mümkün olduğu kadar geniş kavramasını sağlamaya çalış, tahriş olmayı azaltacak, süt üretimi için uyarıyı arttıracaktır.

Her emzirmeden sonra Lanolin’li bir kremi göğüs uçlarına uygula.

Bebeğin emiyor olmasını gluk gluk yutma hareketlerinden takip edeceksin ama asıl önemli olan günde 6 – 7 çişli bez…

Saatte takılma her istediğinde meme ver. Ama uyanmadığı zaman gündüzleri en fazla 2-3 saatte bir geceleri en fazla 3-4 saatte bir emzir. Uzun gece uykuları için şimdiden gece ve gündüz arasında bir ayrım yapmakta fayda var.

Sütün artması için sadece bol bol su iç ve salata – yeşillik ye…

Fenugreek – bildiğimiz çemen ve Stinging Nettle – ısırgan otu süt üretimini arttıracaktır

İkinci ziyaretinde Mira’cım emmemiyor, benim sütüm gelmiyor… En azından ben öyle hissediyordum. Hiç panik yok dedi. Mira’nın üstünü ve benim üstümü çıkarttık. Göğsüme yattı Miracım, teni tenimde, sıcacık, yumuşacık, masumcuk… Dünyaya bu an için gelmiş olmalıyım diye düşündüm. Öylece durdu zaman…Derken Miracım başını çevirdi, ağzını kocaman açtı, ben hiç bir şey yapmadan, son derece tecrübeli bir şekilde kendi kendine hop memeyi yakaladı. Gluk gluk sesleri ile eşliğinde hayatımın en güzel dakikalarını yaşadım.

4. gün kontrolümüz için çocuk doktoruna gittiğimizde randevularda bir karışıklık olduğu ve randevu almış olduğumuz doktorun o gün izinli olduğunu ortaya çıktı 🙁 Ardından ölçümleri yapan hemşire Mira’nın 226gr. kaybetmiş olduğunu söyledi 🙁 Bunun normal olup olmadığını, doktorunuz ile konuşursunuz diye kestirip çıktı odadan… Neyseki bizimle ilgilenmek üzere başka bir doktor hemen geldi. İlk 4 günde doğum kilosunun %10’una kadar kilo kaybının son derece normal olduğunu, 7inci günde doğduğu kiloyu bulması durumunda hiç bir sorun görmediklerini söyleyerek içimize serin sular serpti… Biz de incelesin diye kendisine tutmakta olduğumuz excel tablosunun bir çıktısını verdik. Süper, herşey yolunda dedi. Biz de aferin almış çocuklar gibi sevindik. Tablonun kendisinde kalıp kalamayacağını sordu, eşinin herşeyi spreadsheet’ler de tutmaya meraklı olduğunu bu tabloyu mutlaka ona göstermek istediğini söyledi. Akşama bak senden de delileri var diye gösterecekti galiba 🙂

7. gün… Yine çocuk doktorundayız… Hemşire Mira’yı tarttı. Mira’cımız olmuş 3800gr. Doğduğu kilodan 50gr fazla. Doktorumuz gelir gelmez biz yine aferin alırız diye tablomuzu verdik. Ama yerine hiç beklemediğimiz bir tepki aldık. “Bırakın onu… Tablo görevini bitirdi. Bunu dolduracağınız d
akikayı bile bebeğiniz ile geçirin. O kadar çabuk büyüyecek ki, kaçırdığınız dakikaların telafisi olmayacak. Bebeğiniz doğum kilosunu aşmış durumda, beslenmesi ile ilgili hiç bir sorun yok. Rahat olun, bugünlerin tadını çıkartın” dedi. Ben özellikle konu rahatıma geliyorsa, çok güzel söz dinlerim. Doktordan çıkınca, tablo ile beraber, sütüm yetiyor, yetmiyor paranoyasını da bir kenara bıraktım… Rahatladım…

Veee ikinci önemli olayımız; göbeğin düşme daha doğrusu düşememe meselesi 🙂 Hastaneden, Mira’yı göbeği düşene kadar yıkamamamız, bezini göbeğin üzerine gelmeyecek şekilde kıvırarak bağlamamız, günde bir kaç defa alkol ile silmemiz tembihlenerek – hatta bunun bize anlatıldığını onaylamak için imza attırılarak – ayrıldık. Söylenenleri tabi ki harfiyen yerine getirdik. Okuduk ki ortalama 1 hafta – 10 günde düşermiş. Göbek kurudu, taş kesti, ama düşmedi. 4 – 7 – 21 günlükken yapmış olduğumuz doktor ziyaretlerinde doktorlar gayet rahattı. Sorun yok, düşecek bekleyin dediler. Mira’yı ıslak havlular ile sildim ama yıkamadım, yıkayamadım. 1 aylıkken Türkiye’ye dönecektik. Artık Türkiye’de yıkarız diye düşünürken tam 24’üncü günün sonunda göbeği düştü… Şimdi her yere Mira’cımın yanısıra ayrılamadığı göbeğini de götürüyorum. Ama göbeğe kıyıp bir yere bırakamıyorum…

Üçüncü mühim olayımız; Miracım ile 1 aylıkken ilk kıtalararası seyahatimiz… Türkiye’ye dönüşümüz 🙂 Anne, baba, anneanne ve küçük dayıdan oluşan 4 yetişkin, 1 bebek, 11 dev valiz, 9 el çantası, 1 bebek arabası ve 1 bebek yatağı ile yolculuğumuzun en zor kısmı evden havaalanına ulaşmamızdı. Diğer kardeşim ve eşinin gidişimiz ardından, aylar sonra sessizliğe kavuşan evlerinde derin bir oh çektiklerine eminim. Yolculuğun kendisi ise son derece rahattı… Yolculuk süresince Mira’cımın düzenini hiç değiştirmedik. Nerede olursak olalım istediği zaman veya saatinde emzirdim. Alt değiştirme ünitesi bulamadığım Raleigh havaalanında babişinin kucağında altını değiştirdim. Kalkış ve inişlerde emzirmeye özellikle dikkat ettim. Pratik Anne sayesinde Chicago – Istanbul uçuşunda, 3 hafta önceden paravanın hemen arkasındaki 26. sırada yer ayırtmamız ve bu sayede kalkıştan hemen sonra paravana takılan bassinet’de Mira’cığın mışıl mışıl uyuması rahat seyahatimizin atlanmaması gereken detaylarından…

Yine uzun bir yazı oldu. İnsan hem geveze olup, hem de altı ay bekleyince böyle oluyor galiba… Daha toparlanıp buraya eklenecek çok şey var. Sabırla okuyanlara teşekkürler 🙂