Çeşme Yarımadası Notları

Başlamadıkça sonunu getiremeyeceğim…

Tatil öncesi, özellikle kongredeyken Mira’nın beni gördüğü anda ne dediği anlaşılmayan mızırdak bir hale dönüşmesi, üstüme ahtapot misali yapışması, olup olmadık heryerde – birazcık memememememememememe – tonunda bozuk plak gibi takılması sonucu dellenmiştim. Kararlıydım, bu emzirme işini bırakacaktım, tatil iyi bir fırsat olacaktı falan derken… Tatil başka şeylere fırsat yarattı…

Cenk’in kız kardeşi Ceren’nin yanımızda olması herşeyden önce benim kendime gelmemi sağladı. Mira Ceren’ni akranı ilan ettiğinden, peşinden ayrılmadı. Çılgınca eğlendi. Benden başka kimse ile paylaşmadığı kaka yapma seanslarında bile halasını istedi yanında… – 2 yaş çocuğunun kakası pek kıymetlidir 🙂 – Ben de tüm alıcılarımı kapattım, dinlendim, silkelendim, kendime geldim. Hatta hızımı alamadım, sörf öğrenmeye başladım. Kazma becerisinde olsam da inat ettim. Yorgunluğumu orama burama indirdiğim sörf direğininin acısı ile unuttum. – manyak mıyım neyim? – Ben rüzgar ile boğuşurken yanıbaşımdaki 6-7 yaş çocukların bize göre nasıl farklı ve kolay öğrendiklerini gördükçe, çocuk olmanın gücüne hayran kaldım, sanki Mira’yı öğrenirken izliyormuşcasına mutlu oldum.

Çocukla tatilin kalabalıkta daha keyifli olduğundan emin oldum. Mira zaten annesi gözünün önündeyken halası ve dayısının yanında olduğu için mutluluktan sarhoş gibiydi. Üstüne Alaçatı’daki arkadaşlarımız Serap ile Tayfun’nun Maya’sı ve Kaya’sı da eklenince super oldu. 2 yaş modelleri, kendinden büyük veya azcık küçük insanlara karşı kendi yaşıtlarına olduğundan daha ilgililer. Maya ile Mira çene yarıştırıp, takı toka kavgası yaparken, Kaya’nın sofradaki tüm kalanları köpekleri Blondi ile tüketmesini hayatım boyunca unutmayacağım, kocaman delikanlı olduğunda kız arkadaşlarına anlatacağım – ahanda yazıyorum 😛 –

Çocuk ve kalabalık olunca evde olmanın, otel odalarına bölünmekten daha konforlu olabileceğini gördüm. Hele benim gibi otel yorgunu olabileceğiniz bir işiniz varsa, otel tipi evlerde tatil olabilecek en konforlu opsiyon oldu. Önce geçen sene ayırıp kullanamadığımız rezervasyonumuzu değerlendirmek üzere VillaSaray‘da kaldık. Havuz başında 3 odalı bir villadaydık. Havuzun yanıbaşında olmak, bir gözün sürekli Mira’yı takip etmesi anlamına geldi. Kahvaltıları evde yaptık. Öğleni sokakta geçiştirdik. Akşam bir içeride bir dışarıdaydık. Evimiz hergün temizleniyordu, çarşaflarımız havlularımız istediğimiz zaman değiştiriliyordu. Bulaşık makinası yoktu, ama bizim ekip koordineli çalışma konusunda aslanlar gibiydi…

VillaSaray’dan sonra planımız Kuzey Ege’ye uzayıp, biraz gezinmek ve sonunda Elif Mavi ve Deniz Ali‘mizi sevmekti. Ancak Mira’nın hafif akıntılı burunu bahane oldu doğrusu miskinlik ağır bastı. Yine bir terzi kendi söküğünü dikemez performansı göstermek üzere, Perşembe akşamı haftasonu kalış için Çeşme yarımadasında yer aramaya başladık. Az daha havamızı alacaktık ki, Sailor’s Otel, EV‘de 3 odalarının müsait olduğunu söyleyince, 4. odada kalan çift için biraz endişelenmekle beraber hemen atladık. Beklenen çift gelmeyince de tüm EV bize ait oldu 🙂

Sailors EV bahçe içerisinde çok güzel bir ege evi… Konaklama oda kahvaltı… bonus olarak da beş çayı veriliyor. – lorlu kurabiyeleri bir harika – Sabah EVinizin herşeyi Havva hanım elinde malzemeleri ile geliyor, kahvaltınızı hazırlıyor. Yanındaki yardımcılar da servisinizi yapıyor. Ortalığı temizliyor, yataklarınızı topluyor, havlularınızı değiştiriyor. Ancak butik bir otelde alacağınız konforu, bir de çubuklu pijama ile evinizde otururken sunulduğunu düşünün 🙂 Bir kaç günlüğük şımarıklık… iyi geliyor gerçekten. EV’de olduğumuz sürede akşam yemekleri için dışarı gitmek bile istemedik. Mangal yakacağımızı söyleyince temizleyip bahçeye hazır bırakıyorlardı. Biz de kömürümüzü, etimizi, balığımızı alıp geliyorduk. Beyler mangal işi ile ilgilenirken, hamarat Serap’ımız babasının restoranından – işi ustalara da bırakmadığından emin olun – iki salata meze döktürüp geliyordu.

Evler dışında 3 kere dışarıda yemek yedik. Üçüde övgüyü hakkediyor. İlki Cenk’in kışın gelişlerinde keşfettiği Avrasya Ev Yemekleri; mütevazi bir esnaf lokantası görüntüsünde tekrar gidilesi bir yer… İkincisi Küçükyalı’daki Maria’nın Bahçesi‘nin Alaçatı şubesi… geçen ayki Food & Travel benzeri tüm dergiler de sahibi,şefi Maria Ekmekçioğlu’nun tarifleri boy boy yer almıştı, o kadar keyifli tariflerdi ki mekanın da aynı keyifte olacağı anlaşılıyordu. Gitmemek olmazdı. Enginar Fava Eşlemesinin tadı damağımda kaldı. Mira’nın favori kitaplarından biri Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor iken bütün bebek ahtapotları götürmesi ve başka bir şey yemeyi red ettiğinden üstüne bir tabak ahtapot daha istemek zorunda kalmamız da pek ironikti. Son olarak Alaçatı’da sokakta oturmak ama kalabalık tarafından tepeden bakılmadan, dürtülmeden yemek yiyebilmek için bir mekan ararken arka sokaklarda Gubiba‘ya denk geldik. Rezervasyon yapıp gittiğimizde ise hoş bir surpriz ile sahibinin Cenk’in ortaokul arkadaşlarından biri olduğu ortaya çıktı. Cenk zaten yıllardır Berrak’ın annesinin favasını anlata anlata bitiremezdi 🙂 Tanımama rağmen bakla sevdirebilen bir insan olarak hafızama işlemiş. O akşam da Sakızlı Cheesecake’i ile kalbimde yerini aldı 🙂

Çeşme rüzgarından da nasibimizi aldık, 2 gün fırtına vardı. Ama yarımada olunca bir koy eserken, arkasına düşen esmiyordu. Sadece Mira’yı önce Ilıca’da, suya sokunca Alaçatı’da denize girmeyi red etti. Sıcak denize gidelim, vazgeçtim soğuk denize gidelim… şeklinde direktifler yağdırdı durdu. Antalya’da kongredeyken oradaki bir arkadaşının kolluklarını Mira’ya vermesi ile kollukla yüzmeyi denemişti. Kolluk avantajı ile suda kendine güvenmeye başladı… Ancak kolluk yüzme anatomisine tamamen aykırı olduğu için kullanmak istemiyorum. Su üzerinde durmak için biz ciğerlerimizi kullanırız. Normalde yüzerken bizi kollarımızdan yukarı çeken bir aparat yoktur. Kollukla yüzmeye alıştığı zaman kendini omuzlarından yukarıda tutan bir destek arayışında oluyor, önce kolluğa alıştırıp sonra ondan vazgeçirmeye çalışıyoruz. Çeşme’ye giderken kollukları tamamen yok ettik. İçine şişen yastıklar konulan şu mayoyu kullandık. 12-24 ay yazıyor ama askıları cırtcırtlı olduğu için sanırım 3-4 yaşa kadar kullanılabilinir. Yastıklarını dalga durumuna göre biraz fazla şişirdik, sakin sularda biraz indirdik. Yavaş yavaş indirilerek yüzmeyi öğrenebileceğini düşünüyorum.

Son olarak Alaçatı’da Cumartesi geçiriyorsanız Alaçatı pazarı tavaf edilmezse olmaz… En son iki sene önce gitmiştim, iki senede iki katına çıkmış pazar alanı… Neyseki Serap’ın rehberliğinde nokta vuruşu yaptık tezgahlara… Mira için sezon ürünlerinden, etiketleri üzerinde, parça başı 5 liraya öyle şeyler buldum ki artık uzun süre baktığım her şey çok pahalı gözükecek gözüme…

Hmmm emzirmeyi bırakma işine ne mi oldu? Bir sonraki dellenme anıma kadar rafa kaldırıldı. Babası 3 yaşına kadar hatta annesi kardeşine hamileyken de emmiş, kardeşi olduğu zaman kendiliğinden bırakmış. Bu da elbet bir gün bırakmaya hazır olacak. Benim heyheylerim gelmeden kendi kendine bırakması temennim 🙂

Alaçatı

Tatilde Çeşme yarımadasını mesken edindik. İlk planımız 4 gün burada kalıp, yollara düşmekti ama düşmedik. Alaçatı’da takıldık, kaldık… Burası gün geçtikçe popülerleşse de kimliğini kaybetmeyecek. Bir turizmci olarak böyle düşlüyorum. Örnek olsun diye… Nedim Attila güzelce özetlemiş… Aynen alıntılıyorum.

Sakız ve lavanta kokan serin ve eski taş evlerin korunduğu şirin bir kasabadır öncelikle burası. Alaçatı’da bulunduğunuz mekanlar da eski birer taş evden başka bir şey değildir zaten. Alaçatı ‘Küçük güzeldir’ diyenlerin, rüzgarın her çeşidini bilenlerin, sakız ağaçlarını sevenlerin yeridir… Toprağında zeytinin ve üzümün en bereketlisi, anasonun en güzeli, bademin en lezzetlisi, armudun en kokulusu, lavantanın en moru yetişir.

Arnavut kaldırımlı daracık sokakları, cumbalı evleri, yel değirmenleri, dokusu hiç bozulmamış hali ile Alaçatı, bugün de tarih kokar ve kentsel SİT ilan edilmiştir. Tarihin babası Bodrumlu hemşerimiz Herodotos’un ‘İonia’nın Dördüncü Bölgesi’ diye tanımladığı İon kentlerinden Chios (Sakız Adası) ile Erythrai’nin tam ortasında bir yerde kurulmuştur Alaçatı; o zamanki adıyla küçücük bir liman köyü olan Agrilia…

Alaçatı’ya 1800’lü yıllarda, çevresindeki bataklıkları kurutmak ve liman yapımında çalıştırılmak üzere adalardan Rum işçiler getirilmiş. Daha sonra farklı milletlerden göçmenler de gelmiş yöreye. Hepsi zaman içinde terk edip gitmiş buraları, ama yaşam tarzları kalmış geriye; hüzünleri, türküleri, aşk öyküleri gizlenmiş taş duvarların arasına… Bir de yeni yıkanmış avlularda mis gibi yemeklerin kokusu kalmış.

20 yıl önce sadece küçük bir tütüncü köyü olan Alaçatı, şimdi ülkemizin en önemli turizm merkezlerinden biri, denizden yaklaşık 2-3 kilometre içerde olmasına rağmen… Bilinçli insanların elinde gün geçtikçe daha da değerleniyor; bozulmuyor, korunuyor.

Alaçatı’nın en ayrıcalıklı yanı ise, uzun yıllardır sörfçülerin cenneti olması ve dünyanın rüzgar sörfü açısından en özel yerlerinden biri olarak kabul edilmesi… Alaçatı koyuna tepeden baktığınızda hareketliliği hemen fark edersiniz. Rüzgar sörfü yapan çok sayıda sporcu, buranın iki renkli denizinde adeta dans eder… Sörf meraklılarının 15 yıl önce keşfettiği Alaçatı ve sahilleri, bugün sadece deniz, kum ve güneşten yararlanmak isteyenlerin değil, şık ve huzurlu ortamlarda konaklamak, gürültüden uzak kafa dinlemek, yöreye özgü lezzetleri tatmak isteyen tatilcilerin de gözdesidir.

Bir yanıyla da kadınlar şehridir Alaçatı, açılan mekanların yarıdan fazlası kadınlar tarafından işletilir. Kadın eli değmiş her şey gibi güzeldir dükkanları, otelleri, lokantaları, kahveleri…

Nerede kaldık, neler neler yedik içtik, ne yaptık da sonraki yazının konusu olsun…

Trik Trak Trik Trak

Haziran ayı boyunca çok çalışmak zorundaydım… Burnumun ucunu görecek halim kalmadı. Mira’cım kapanın elinde kaldı. Bunun için vicdan azabı çekemeyecek kadar da yorgundum.

Bu dönemde… Mira’yı manyakça severek şımartan babaannesi, halaları, dayısı, amcası ve onların arkadaşları, bakıcı ablası Hatice, komşu kızlarımız Elif, Zeynep ve mahallenin çocukları, hatta köpekleri ve kedileri için şükrettim. En az 2 saat rötarla, Mira’yı can hıraç yuvadan almaya çalışırken telefon açıp – Mira dinleneceğim deyip uyudu, acele etmeyin, hatta öğleden sonra tiyatroya-doğumgününe-ona-buna-şuna kalsın – şeklindeki vicdanımı rahatlatıcı önerileri tam zamanında sunan Binbirçiçek kaptanları Selin ve Hilal’e şükranlarımını sundum. Herşeyden öte k..mı toplama işini tam performans üstlenen Cenk ile gurur duydum. Hiç bir şeye mudahil olabilecek veya müdahale edebilecek halim olmayınca, dünyanın benim iteklemelerim olmadan da döndüğünü tamamen kabul ettim. Hatta bu duruma öyle alıştım ki, gelen tüm önerilere son derece konformist bir yaklaşım ile bakmaktayım.

Kısaca Gri Banu olarak gitmiştim, Ak Banu olarak döndüm 🙂

Bu tempo ile Ankara’da gün içinde pek görüşemezsek de yuva yolunda araba muhabbetlerimiz ve akşamları uyku hazırlığı için geçirdiğimiz bi yarım saat, üstüne sarmaş dolaş uyumamız ikimiz için de çok şeyi değiştiriyormuş. Kongre için Antalya’da bulunduğumuz 10 gün süresince, değil Mira’yı görecek, yatağı bulacak vakti zor buldum. Günlerce hepi topu 2 saat uyuyunca, üzerine sahne (!) makyajı ile ancak insana benziyordum. Mira’cım ilk bir kaç gün babasının animasyonları ile benim yokluğumu çok umursamıyor gibi görünse de ilerleyen günler de beni görür görmez öyle bir mızırdak hale dönüşüyordu ki – çok özlemiş olmama rağmen – benim dahi içimi bayıyordu. Ben onu anlamamakta ısrarcı olunca, dönerken patlattı bombayı… Ankara’ya dönerken, benim evi, okulu, ıvırı, zıvırı özledin mi geyiklerim karşısında – yoook hiçbirini öslemdim, ben sadece annemi ösledim. ben sadece seni çok ösledim. sen budaydın ama ben seni hiç göremedim – diye lafımı ağzımı tıkaladı. Kaldım öylece…

Neyse ki sayılı gün çabuk geçti. Yoğun günler göz açıp kapayana kadar bitti. Bizim de eve geri dönmemiz ile çıkmamız bir oldu. Soluğu gerçek anlamda bir tatil için Çeşme yarımadasında aldık. Hasret giderdik. Tazelendik döndük. Hoş tazelendik derken; bende sörf direği kaynaklı çeşitli ezik ve çürükler, Cenk’in de bir gözünde %40 görme kaybı mevcuttur. Ruhen tazelendik diyeyim. Tatil detaylarına sonra gireyim…