Alaçatı

Tatilde Çeşme yarımadasını mesken edindik. İlk planımız 4 gün burada kalıp, yollara düşmekti ama düşmedik. Alaçatı’da takıldık, kaldık… Burası gün geçtikçe popülerleşse de kimliğini kaybetmeyecek. Bir turizmci olarak böyle düşlüyorum. Örnek olsun diye… Nedim Attila güzelce özetlemiş… Aynen alıntılıyorum.

Sakız ve lavanta kokan serin ve eski taş evlerin korunduğu şirin bir kasabadır öncelikle burası. Alaçatı’da bulunduğunuz mekanlar da eski birer taş evden başka bir şey değildir zaten. Alaçatı ‘Küçük güzeldir’ diyenlerin, rüzgarın her çeşidini bilenlerin, sakız ağaçlarını sevenlerin yeridir… Toprağında zeytinin ve üzümün en bereketlisi, anasonun en güzeli, bademin en lezzetlisi, armudun en kokulusu, lavantanın en moru yetişir.

Arnavut kaldırımlı daracık sokakları, cumbalı evleri, yel değirmenleri, dokusu hiç bozulmamış hali ile Alaçatı, bugün de tarih kokar ve kentsel SİT ilan edilmiştir. Tarihin babası Bodrumlu hemşerimiz Herodotos’un ‘İonia’nın Dördüncü Bölgesi’ diye tanımladığı İon kentlerinden Chios (Sakız Adası) ile Erythrai’nin tam ortasında bir yerde kurulmuştur Alaçatı; o zamanki adıyla küçücük bir liman köyü olan Agrilia…

Alaçatı’ya 1800’lü yıllarda, çevresindeki bataklıkları kurutmak ve liman yapımında çalıştırılmak üzere adalardan Rum işçiler getirilmiş. Daha sonra farklı milletlerden göçmenler de gelmiş yöreye. Hepsi zaman içinde terk edip gitmiş buraları, ama yaşam tarzları kalmış geriye; hüzünleri, türküleri, aşk öyküleri gizlenmiş taş duvarların arasına… Bir de yeni yıkanmış avlularda mis gibi yemeklerin kokusu kalmış.

20 yıl önce sadece küçük bir tütüncü köyü olan Alaçatı, şimdi ülkemizin en önemli turizm merkezlerinden biri, denizden yaklaşık 2-3 kilometre içerde olmasına rağmen… Bilinçli insanların elinde gün geçtikçe daha da değerleniyor; bozulmuyor, korunuyor.

Alaçatı’nın en ayrıcalıklı yanı ise, uzun yıllardır sörfçülerin cenneti olması ve dünyanın rüzgar sörfü açısından en özel yerlerinden biri olarak kabul edilmesi… Alaçatı koyuna tepeden baktığınızda hareketliliği hemen fark edersiniz. Rüzgar sörfü yapan çok sayıda sporcu, buranın iki renkli denizinde adeta dans eder… Sörf meraklılarının 15 yıl önce keşfettiği Alaçatı ve sahilleri, bugün sadece deniz, kum ve güneşten yararlanmak isteyenlerin değil, şık ve huzurlu ortamlarda konaklamak, gürültüden uzak kafa dinlemek, yöreye özgü lezzetleri tatmak isteyen tatilcilerin de gözdesidir.

Bir yanıyla da kadınlar şehridir Alaçatı, açılan mekanların yarıdan fazlası kadınlar tarafından işletilir. Kadın eli değmiş her şey gibi güzeldir dükkanları, otelleri, lokantaları, kahveleri…

Nerede kaldık, neler neler yedik içtik, ne yaptık da sonraki yazının konusu olsun…

Bak arı ne yapmış :))

Son bir kaç haftadır, Mira ara ara gece 3’te cin gibi kalkıyor, sabah 5’e kadar coştukça coşuyor. Oyunlar kuruyor… Şarkılar uyduruyor… – hem de Türkçe, İngilizce, Miraca olmak üzere 3 ayrı dilde – Hani makul bir saatte bu coşku ile karşılaşsak, verebileceğimiz tepkiler çok farklı olabilir ama o saatte çoğu zaman kendimizi ağlamakla gülmek arasında bir tonla uyuması için yalvarırken buluyoruz 😀 Yukarıdaki manzara dün gece – sabaha karşı kalkışı değil ama gece yatmadan hemen önceki halimiz – kalkınca da kaldığı yerden devam ediyor… olay filmin sonunda kopuyor 😀

Volkan pat diye patladı

Cumadan bu yana meslek hayatımın yine en karışık ve yoğun günlerini yaşamaktayım. Düzenlediğimiz toplantının kapanışı şerefine patlayan volkan, hemen hemen tüm Avrupa hava trafiğini uçuşa kapattı. Tüm dünyada bir şenlik havası yarattı. Yaklaşık 300 kadar Avrupalı – Amerikalı misafirimiz – zorunlu olarak – şenliğin Antalya ayağına katıldılar. Eh biz kanberler de eksik kalmadık… Call Center’lardan, havaalanlarından, kendi ülkelerindeki acetalarından çözüm bulamayan misafirlerimiz bizim ekibi 7-24 karşılarında kanlı canlı cevap verebilir halde görmekten pek memnun. Benim daha önce 11 Eylül 2001 gibi olağanüstü durumlarda test edilmiş bünyem az biraz hamlaşmış… ama hızlıca adapte olmakta zorlanmadım. Mira’cığım, kendisine ancak uçarken, kaçarken – ve videoda görünen mekanlarda 😛 – vakit ayırabildiğimden, ortada bir tuhaflık olduğunu anladı. Ben ise onun bu kadar bilgiyi nasıl bir araya toparlayabildiğini hiç anlamadım. Sağda solda laf dinliyor cadı…

Dilli Düdük Devri

Mira öyle kendi kendine mırıldanan bir bebek hiç olmadı. Konuşma konusunda hep pek temkinliydi. Ben bir yaş dolaylarında bayağı bayağı konuşmaya başladığım için bana çekmediği konusunda ailecek hem fikirdik… Üstüne ben neredeyse 1,5 yaşımda, Mira ise 11 aylık yürüdüğü için annem “sen ne kadar dilliysen, bu da o kadar pilli” deyip duruyordu…  ki bu iki yaş tüm ezberleri bozdu.

Her gün “bu lafları unutmamalıyım kayıt altına almalıyım” diyorum. – Nurturia‘nın anı defteri özelliği sayesinde en azından not alabildiğime memnunum – Ama Mira’nın “bıaaak ben çekcem” müdahaleleri sonucu bir video kaydı almam mümkün olmuyordu… Sonuçta bir kaç gece önce yattıktan hemen sonra “kakam geldi, rahatsız ediyooo” numarası ile tuvalette coşarken “hadi seni çekeyim” dedim. Sonuç budur…

Tuvalet konusunda yardımcılar

Dün gece Adıyaman’dan döndük. Daha önce doğuya çok gittim ama bu kadar yakından görmemiştim… bu sefer ki unutulmayacak bir tecrübe oldu. Detayları anlatacağım.

Bu arada Adıyaman seyahati ile gece bez bağlama olayını da bitirmiş bulunmaktayız. Daha doğrusu ben değil de Mira bitirdi desem yeridir. Şaşırttıcı oldu, bu gelişme… Daha gittiğimiz ilk gece inat etti bezi giymeyeceğim diye… Biraz zorladım giydirebilmek için… ağladı, bağırdı… duyan boğazlıyorum sanmıştır. kaldığımız otel dağ başında olunca, etrafta ses namına bir çıt olmayınca, bir de sıcaktan cam da açık olduğu için bağırmaları Nemrut’un tepesinden duyulmuştur, eminim… Öylece pes ettim. “sabaha çiş içinde uyanırız, otel de bunu fark edecek kadar temiz değil zaten” dedim. Sarıldık uyuduk. Gece 2 gibi oturmuş gözünü dikmiş, bana bakarken buldum. “Çiş” dedi, kucağıma almam için kollarını uzattı, tuvalete götürdüm, hemen çişini yaptı. Sabah kuru kalktı. Sonraki günlerde hiç savaşmadım. Bez de takmadık. Gece 12 – 2 arasinda bir yerlerde bir kere kalkıp, çişe götürttü kendini, sonra meme emdi ve uyudu.

Geceleri nazlı ama sabahları tuvalete önümden koşarak gidiyor. İşi bittikten sonra elini yıkamak için lavaboya doğru zıp zıplıyor. Sonra bir kilot alıp, “don, don” diye sesleniyor. Bir bacağını sokuyor ama diğerini sokarken ilk soktuğu yerinden çıkıyor. Sinir oluyor. Donu kafasına geçirip duruyor. Görünce gülmemek mümkün değil ama gülünce de kızıyor 😀 Giymeyi beceremiyor ama altında sadece bir kilot varsa kendi kendine donunu çıkartıp koşarak tuvalete gidiyor. Sanırım bitti bu iş… bu kadar çabuk, zahmetsiz ve kolay olduğu için çok memnunuz…

Tabii… gece yatmadan önce ki bu “çiş, çiş” alarmı halen yataktan kaçma bahanesi olarak halen karşımızda… biz de sazan balıkları, hala yiyoruz numarayı…

Neyse bu bezden kurtulma sırasında ve sonrasında çok faydalandıklarımızı paylaşmak istedim… Olmasalardı, biz bugünlere gelemezdik 🙂

1) Tracy Hogg – Baby Whisperer ve Blog Annelerinin Yazdıkları
Açıkçası tuvalet alışkanlığını kazandırma işini günlük rutinimizin bir parçası haline getirmeyi bu paylaşımlar  olmasa düşünemezdim bile… Özellikle de bebeğiniz küçük ise bakış açınızı değiştirebilecek aşağıdaki yazıları mutlaka okumanızı önereceğim.

Pratik Anne iki çocuğuna, tamamen iki farklı yaklaşımda bulunmuş ve bunları paylaşmıştı.
Tuvalet Eğitimine Alternatif Tuvalet Alışkanlığı
Tuvalet Eğitimine Alternatif Tuvalet Alışkanlığı 1
Tuvalet Eğitimine Alternatif Tuvalet Alışkanlığı 2
Tuvalet Eğitimine Alternatif Tuvalet Alışkanlığı 3

Ada Kızın Annesi Yapıncak da Tracy’nin yöntemini ile kendi tecrübelerini özetlemişti…
Tuvalet Eğitimi 1
Tuvalet eğitimi 2

Pi-nik Kuş Erin’nin annesi Ayça’da benzer tecrübelerini paylaşmıştı…
SSS: Tuvalet

Tracy Hogg’un genel anlamda bebeğini anlamak ve onun ile iletişim kurmak üzerine kurulu bakış açısı bana çok uyuyor. Çok ince detay detay her dediğini uygulamadım – hatta okumaktan sıkıldığım bölümleri bile oldu. Ama ana fikri özümseyip hayatımıza katabildiğimiz her önerisi çok verimli oldu. O yüzden tüm anne – bebek kitaplarım arasında benim için halen en etkilisi… neyse diyeceğim şu ki… Tracy’i sevin veya sevmeyin, önerilerinden faydalanmış olun veya / hatta sinir olmuş olun, Baby Whisperer – Bebek Bakımı Sorunlarına Mucize Çözümler kitabında “Tuvalet Eğitimi” ile ilgili bölümü açın okuyun… Benim gibi erken tuvalet alışkanlığı konusunun uygulanabilirliliğine ikna olacağınıza eminim. Olmadı, daha geç dönem tuvalet eğitimi konusunda ki önerileri de işinize yarayacaktır.

2) Boon – Potty Bench
Tuvalet İletişimi (Tİ) yönteminde (Bezsiz Bebek) ve Tracy’nin önerisinde bebeğin kendi kendine lazımlığa oturmaya karar vermesini beklemeden ilgili işaretleri gördüğünüzde veya uygun zamanlamalar ile tuvalete oturtmanız öneriliyor.

Bunu için için rahat edeceği bir lazımlık – adaptör önemli diye düşünüyorum. Bu ürün bizim işimize çok yaradı.

Mira’yı daha 7 aylıkken bile üzerine son derece rahat oturtabiliyorduk. Hatta 11 aylıkken bezi çıkarttığınızda paytak ama dengeli bir şekilde kendi gidip oturuyordu.

Potty Bench’in kenarındaki iki yan haznesine, oyuncak – kitap – tuvalet kağıdı gibi konu ile ilgili aksesuarları koyabiliyorsunuz. İşi bittiğinde alt haznesi, çekmece şeklinde çıkartılıp kolaylıkla temizlenebiliyor. Hatta bu aralar Mira çekmeceyi kendi çıkartıp tuvalete dökmeye bile çabalıyor. Hijyen kaygılarıyla şimdilik bu işi yanlız yapmasına izin vermiyoruz ama yakında kendi kendine yapabilecektir.

Görüntüsünün tuvaleti andırıyor olmasının da lazımlık, adaptör, tuvalet geçişlerini kolaylaştıracağını düşünüyorum. Bu arada yurtdışında deliğinin küçük olması ile ilgili eleştiriler okudum ama bugüne kadar hiç bir dezavatajını görmedik 🙂 Tabi bu konuda çok küçük yaşta kullanmaya başlamış olmamızın etkisi olabilir.

Üst kapağı kapattığınızda 136 kg kadar taşıyabilen bir basamak – oturak haline dönüşüyor. Bu özelliği Mira için şimdilik üzerine çıkıp durduk yere sifonu çekmesine yardımcı oluyor.
Internette ararsanız bir kaç yerde birden satıldığını göreceksiniz ama sanırım Türkiye için en ucuzu şimdilik  burada…

3) Pamuklu Bezler
Ben sadece pamuklu bez kullanamadım ama kullandığım pamuklu bezlerin de tuvalet alışkanlığını erken kazanmada gerçekten etkili olduğunu düşünüyorum. Hazır bezlerin ıslaklığı hiç hissetirmemesi ve dolayısıyla bebeklerin bu durumdan hiç rahatsız olmaması günümüzde bez bırakma işinin gecikme sebeplerinden biri olarak gösteriliyor. Bebekler ilk doğduklarında altları ıslandığında tepki verirken, büyüdükçe bu duruma tepki vermemeye başlıyorlar. Hem Bezsiz Bebek hem de Tracy’nin kitabında söylendiği çok mantıklı “bebeklerimizi önce beze alıştırıyor daha sonra ise bezden kurtarmaya çalışıyoruz”

Pratik Anne geçenlerde pamuklu bez kullanımı ile ilgili bir video yayınlamış ve işin maddi olarak avantajlarını da ortaya dökmüştü. Kumaş bez kullanımı gözünüzü korkutmasın, ne temizliği ne de kullanımı zor… Hatta hazır bezlerden korkulur…

Türkiye’de pamuklu bez üreten iki firma biliyoruz: Baby Nap ve Baby Neo
Ben denemedim ama deneyenler yorum yaparsa sevinirim…

4) Alıştırma kilotları
Alıştırma kilotlarının bebek için değil ama asıl anne için rahatlatıcı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta %100 sıvıyı içeride tutmuyorlar ama paçalarından aşağıya akmasını da engelliyorlar. Evde değil ama dışarıya çıkmaya onlar ile cesaret edebildik. Biz Mothercare’den aldık, memnun kaldık ama çok uzun süre kullanmadık. fazla durunca bu sıcaklarda poposu terliyordu 🙂

5) Potette Portatif Lazımlık & Tuvalet Adaptörü
Bezi takmadan sokaklarda dolaşabiliyorsak bunu en çok bu portatif alete borçluyuz 🙂 Katlandığında gerçekten küçücük oluyor ve çok az bir yer kaplıyor. Açıldığında lazımlık, dahası tuvalet adaptörü olarak da kullanılabiliyor.

Tuvalet adaptörü olabilmesi benim en çok beğendiğim özelliği… Sayesinde bulunduğumuz mekandaki tuvaletin hijyenine karşı paranoya geliştirmeden durabiliyorum.

Lazımlık olarak kullanırken kendi özel poşetlerinin içinde özel emici bir yüzey var ama arazide poşetsiz kullandığımız da oldu.

Bizim potette dayısı tarafında Amerika’lardan getirildi ama Türkiye’de mothercare ve joker mağazalarında satılıyor.

Hoşgeldin küçük şempanze (mağara adamı mı desem ?)

Geçen sene, tam da bu zamanlarda, Kitubi’de parmaklığa veda ve genç yatağına geçiş yazılarını okumuştum. Yerde yuvarlanan 5 aylık bebeğime bakınca Ilgaz pek büyük gelmişti gözüme ve daha çoook zamanımız var diye düşünmüştüm. Oysa zaman denilen şey – hele ki bebekli yaşama geçişten sonra – dünyadaki en nankör şey…

MIRA – jump in to the fire from banu akman on Vimeo.

Bir yaşını geçtikten bir süre sonra Mira, yatağının parmaklığına tırmanmaya başlayınca, o zamanki halimi hatırlayıp kendi kendime güldüm. Bir yanım bu kadar çabuk büyümüş olmasına inanmak istemedi ama diğer yanım ilgili hazırlıkları yapmaya başladı… Mira’nın yatağı da Ikea’nın Gulliver serisinden olduğu için Damla’nın parmaklık önerisi bize aynen uydu 🙂 Sağolsun Çiğdem, o günlerde, İstanbul’daydı, aldı gönderdi… (malum hala Ankara’da bir Ikea yok 🙁 )

Parmaklığı çıkartmak üzere teknik donanım tamam ama ruhsal donanım yeterli değildi… Gerçi Archi*Sugar’ın “Bebekler için Montessori” yazısını gecikmeli olarak okuduğumdan bu yana Mira’yı baştan beri bir yer yatağında yatırmaya alıştırmış olsam nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyordum. Ama parmaklıklara alışan bir bebeğin de nasıl yatmaya ikna edilebileceğini gözümde canlandıramıyordum.

Neyse bu ruhsal hazırlık süreci dün akşam hızlıca tamamlandı 🙂  Artık yatağa koyduğumuz anda canı istemiyorsa kendini öyle bir hızla dışarı atıyor ki parmaklık güvenlik amacını yitirip tehlike arz etmeye başladı. Yukarıdaki izlediğiniz kayıdı almak 4. atlayışında geldi aklıma…

İlk geceki uyuma süresi bir hayli uzadı… “Yatağına hadi kendin çık” dedik. “Nen nenn” diyerek hemen çıkıp, attı kendini, yastığının üzerine… Sonra, son haftalarda her akşam yaptığı gibi, öncelikle yumuşak oyuncak takımından seçtiği, yatak içi mangasının yoklamasını gerçekleştirdi.
– Gugu?
-kuzu burada Mira’cım o da uyuyor, eee eee yapıyor…
– Ayııı?
– burada ayı da eee eee yapıyor…
– Okkooo?
– Okko’nun da çok uykusu gelmiş… eee eee eee
– Tata?
– ooo tavşan çoktan uyudu…
– Kugu?
– Kara kuzunda uyumuş…
– Babba?
– Balıklar kendi yataklarında yatıyorlar, hmmm baktım onlar da çoktan uyumuşlar…

(Aslında başlarda, yatarken dikkatini çekmesin diye yanına oyuncak vermiyordum ama bir iki derken yatakta bir bir manga oyuncak toplandı… Okkoo ise Mira’nın kendi seçip aldığı ilk oyuncak 🙂 DR’da National Geographic’in yumuşak oyuncaklarını uzaktan görüp, “Okkoo” diye bağıra çağıra yanına gitti. Yeşil bir peluş papağanı annemin “Rokko”suna benzettip sarıldı)

Ardından yine her akşam olduğu gibi yakın aile, eş, dost, akrabanın halini hatırını sordu…
– Baba?
– Baban içeride, o da uyuyacak sonra…
– Dadda?
– Suha dayın evinde…
– Dadda?
– Baha dayın da evinde…
– Ama?
– Amca evinde…
– Annii?
– Anneanne evinde…
– Annnniii?
– Benim anneannem de evinde…
– Hatce?
– Evinde…
– Dedde?
evinde
– Abi?
– Tuna abi çoktan uyumuş…
– Aba?
– Zeynep abla da uyumuş…
– Anne?
– Buradayım ya ben Miracım…
– Ceeeeee (espiri yapıyor ya…)

– Baba? Okko? Gugu? Hatce?… Sar başa, sar başa… her ismi tekrar tekrar saydı… Ben artık cevap vermediğim kendi cevabını kendisi verdi. Bazılarına “gittiii”, bazıları için “nen… nenn”… Yerimden kalkıp içeri gitmeye çalışırsam da hemen kalkıp peşimden geldi… Akşam 9:20 de başladığımız bu sürece, inat etmeme rağmen, saat 23:00’e kadar ancak dayandım. Hala uyumamıştı. Peşimden görevi Cenk devraldı. Benim yerime babasını görünce bir iki mızıklandı 10 dakika bile sürmeden melekler gibi uyumuştu… Gece bir kaç defa kalktı ama hiç yataktan çıkıp evin içinde dolaşmadı. Her zamanki gibi kalkıp ışığı yakıp “Annneee” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Zaten sabaha doğru son kalkışında, ben tembelliğimden – her sabah olduğu gibi – yanımıza aldım, birlikte uyandık 🙂 Bugün sabah kahvaltısından, öğle yemeğine kadar hiç bahçeden içeri girmeyince, öğlen tık demeden uyudu. Hala da uyuyor… Darısı bu akşama…

Bu aralar Dr. Harvey Karp’in “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı” (The Happiest Toddler on the Block) kitabına göz atıyorum. Mira yeni doğduğunda da Pratik Anne’nin önerisi ile “The Happiest Baby on the Block” videosunu izlemiştim. Çok ama çok işime yaramıştı. Onun için vakti gelince işime yarayacağından emin olduğum “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı”nı da alıp atmıştım bir köşeye… Karp; 1- 4 yaş çocukları mağara adamlarına benzetmiş 🙂 Onları minyatür çocuklar gibi görmeden, “sen Tarzan, ben Anne” şeklinde bir diyalog kurmayı anlatıyor. Bu mağara adamı benzetmesi bu aralar bizim cadıya pek uyuyor… Evimizde diz yüksekliğinde bir neandertal yaşıyor. Nereye gitti bizim minik bebeğimiz diye bizi şaşırtıyor. Neyse kitabı bitirince bir özet geçerim… Şimdi kaçıyorum, Mira uyanmadan, “Frozen Yogurt” yapacağım…

Yola çıkış, Portekiz ve Evora

Gittik geldik hatta Oslo yolları bile gözüktü ufukta… Ama hala anlatamamıştım Portekiz ve İspanya günlerimizi… En sonunda çektiğimiz fotoğrafları da topladım. Başlayabilirim anlatmaya…

Uçuşumuz sabah 6’da olunca, evden 3:30 gibi çıkmamız gerekiyordu. Bunun için Mira’cıma geceden yol pijamalarını giydirdim ve yatırdım. Maksat uykusunu bölmeden yola çıkabilmekti… Tabi benim ince planlar her zaman ki gibi işlemedi 🙂 Mira hemen peşimiz sıra uyanıp, pıtır pıtır yanımıza geldi… Havaalanı yolu boyunca ve uçağa binene kadar bıcır bıcır anlattı, koşturdu, hiç durmadı…

Rotamız Lufthansa ile Ankara – Münih – Lizbon şeklindeydi. Lufthansa’nın bebek yolcuya ilgi konusunda gördüğüm en başarılı havayolu olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Daha uçağa biner binmez hostes ablalar, koşarak getirdikleri minik kumaş kitap ile Mira’nın gönlünde taht kurdular. Kitabın yanına daha sonradan bebek bingo kartlari ve Leylek Lu eklendi. Hosteslerin ellerindeki oyuncak kutusunda boyama kalemleri, kitaplar, kart oyunları da gördüm. Her yaş çocuk, hele ki bebekler için bir kaç çeşit oyuncak bulunuyor olmasını taktirle karşıladım. Mira’cım uçakta ideal bir yolcu oldu. Yemek servislerinde uyandı. Geri kalan zamanlarda ise uyudu… Lizbon’a vardıktan sonra, Evora’ya bir buçuk saatlik bir otobüs yolculuğu ile ulaştık. Gece 03:30’de başlayan seyahatimiz 16:00’da Evora’da sonlandı. Son yarım saat dışında Mira’yı oyalamak tahmin ettiğimden çok daha kolay oldu. Özellikle Playskool’un Renkli Varilleri ile 40 dakika kesintisiz oynadı. İçi içe geçirdi. Yanımızdaki iri plastik boncukları birinden diğerine aktardı. Son yarım saati de meme gücü ile sessiz sedasız atlatmayı başardık…

Bu Mira ile Portekiz’e ikinci gidişimiz. Bana, diktatörlükle yönetildiği 30 yıl boyunca zamanın durduğunu sonrasında kaldığı yerden yaşamaya tekrar başladığını düşündüren bir ülke burası…

Evora başkent Lizbon’a 130 km. uzaklıkta 56000 nüfuslu küçük bir şehir… UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine alınmış. Romalılar döneminde kurulmuş ve 15. yüzyılda altın çağını yaşamış. Portekiz krallarına ev sahipliği yapmış. Daracık sokaklarında dolaştıkça burada zamanın çok daha önce durduğunu hissediyorsunuz.

Şehri gezebilmek için yarım yamalak iki günümüz vardı. En boş olduğumuz günde müzeler kapalı idi. Ama şehirin kendisinin başlıca bir müzeydi zaten… Hava da çok güzel olunca kendimizi sokaklara vurduk. Sokakta bu kadar vakit geçirmek iki günde Mira’ya çok yaradı. Arnavut kaldırımları üzerinde yaptığı yürüme antremanları, düz yollarda koşturma şeklinde etkisini gösterdi. Bu arada gördüğü her tür çiçeğe “çiç… çiç” diye koşturarak yanına gidip gösterdi. Gördüğü tüm kuşları “ku… kuu…” diye kovaladı. Bir de elleri pislendiğinde pehlivan gibi ellerini çırparak temizlemeye başladı ki… Pek komik…

Genellikle Mira’nın hızına ayak uyarak tüm tarihi merkezi adım adım gezdik ve kendimizi surların dışında bulduğumuz noktada da bir çocuk parkı keşfettik. Bu parkı o kadar çok sevdik ki burası hakkında ayrı bir yazı yazacağım. Buranın keşfi ile birlikte Cenk ve Mira benden ayrı oldukları saatleri burada geçirdiler…

Yediğin içtiğin senin olsun; gezip gördüğünü anlat denir ama ben fotoğraflar gezdiğimiz yerleri anlatsın, izin verin nerelerde neler yediğimizden de bahsedeyim diyeceğim… Portekiz’de başlayan ve İspanya’da sonlanan bu seyahat Mira’cım için de bir dönüm noktası oldu. Seyahatin sonuda topu topu 6 dişi ile bir pirzola yiyebilir kıvama geldi. Zaten uzun zamandır bizim yediklerimizden yiyordu ama sonunda tam anlamıyla biz ne yiyorsak onu yemeye başladı. Lezzetini beğenmediği şeyleri red edip yerine kendi tercih ettiklerinden talep etmeye başladı.

Bizim tüm mutfak kültürlerine açık bir damak zevkimiz olmasına rağmen yola çıkmadan önce bu seyahatte Mira’ya ne yedireceğiz diye düşünmeden edememiştik. Açıkçası ek gıdalara başladığımız dönemde bile bunu dert etmemiştik. Ne de olsa adı üzerinde anne sütü dışında alacakları ek gıdaydı… Portekiz ve İspanya mutfaklarında bol bol bulabileceğimiz balık ürünlerine ve her ülkede rahatça bulunan makarna çeşitleri ile İtalyan mutfağına güvenerek çıktık yola… Ek bir önlem olarak da hava almayan bir poşet içerisinde bayatlamadan durabilecek yumurtasız kurabiyeler yaptım. Bir kaç kavanoz Hipp meyve püresini ne olur ne olmaz attım çantaya… Ama hiç endişelendiğim gibi olmadı. Her yerde bizim yediklerimizden yiyecek bir şeyler bulduk – buldu. Bu arada portatif mama sandalyemizi de tepe tepe kullandık.

Mira’cım ilk gittiğimiz akşam, gayri resmi bir iş yemeğinde bize eşlik etti. Benim pek de lezzetli olmayan codfish’imden hatırı sayılır miktarda yedi ama daha çok balığın yanındaki ev tipi kızartılmış lezzetli patatesleri götürdü. Gruba tüm şirinlik numaralarını peşpeşe sıraladı. Yol yorgunluğuna rağmen o kadar usluydu ki, grupça ondan daha huysuzduk diyebilirim. Sonra ki akşam ise benim katılmam gereken bir kokteyl tam Mira’nın akşam yemeği saatine denk geldi. Önce beni kokteyle bıraktılar. Sonra babası Mira’ya şehir meydanında yeşil sebzeli lazanya ısmarladı. Çıkıştada beni almaya geldiler. Gün batımından sonra mavi zamanı kullanarak fotoğraf çekmek için biraz dolaştık. Mavi saatler sona erip hava kararınca Mira pusetinde derin bir uykuya daldı.

Mira’cım uyuyunca hemen otele dönelim diye düşünsek de… Serap Teyze‘sinin ödünç verdiği Maclaren Quest pusetin yatış pozisyonunda Mira son derece rahattı. Hızlı ama güzel bir yemeğin ikimize de iyi geleceği konusunda birbirimizi ikna ettik. Herkesin ısrarla tavsiye ettiği Fialho Restoran‘a gitmeye karar verdik. Fialho’ya vardığımızda kapı duvardı. İçeriden sadece ince bir ışık yanıyordu. Dükkan sahibi olduğunu düşündüğümüz bir kişi bizi kapının önünde kasap kedisi gibi görünce dışarı çıktı. Portekizce Pazartesi kapalı olduğunu anlattı. Biz de ona tarzanca tavsiye edebileceği bir yeri sorduk. Adamcağız dükkanı kapattı bizim ile sokak başına kadar yürüdü. Karşı caddede çıkmaz bir sokağı gösterdi. Biz restoranın adını anlamayınca bir kağıda yazdı. S.Domingos’u böylece bulduk. Burası küçük bir mahalle lokantası – birahanesiydi. Tabi ki ingilizce bilen biri ve ingilizce menü yoktu… Menüdeki inanılmaz ucuz fiyatları ve masaya konulan muessesinin ikramı koç yumurtasından (!) mezeyi görünce kesinlikle turistik olmayan bir mekanda olduğumuzdan iyice emin olduk. Uzun zaman sonra ilk defa Cenk ile iki sevgili başbaşa bir yemek yedik. Şarap içtik. Sohbet ettik. Arada masanın altında uyuyan yavrumuza bakıp pek mutlu olduk. O gece anladım ki tebdili mekanda ferahlık vardır. Belliydi ki bu seyahat iyi gelecekti hepimize…

Ertesi gün benim için işle ilgili biraz yoğunluğum vardı. Ona rağmen sabah erken 1 saatliğine kaçıp Cenk ve Mira’nın fayton sefasına katılma fırsatı buldum. Faytona binmeden önce atları severken ve bindiğimiz ilk on dakika Mira pek bir şen şakraktı. Ancak bir süre sonra arnavut kardırımları üzerinde tındırdayan tekerlek sesleri Mira’cıma ninni gibi geldi ve tatlı tatlı uyuklamaya başladı. Akşam Lizbon’dan hareket edecek yataklı Madrid trenimize ulaşmak için bu sefer otobüs yerine banliyö trenini tercih ettik. Elimdeki bilgilere göre yataklı trenimiz banliyö trenin vardığı istasyondan kalkıyordu. Öncesinde bir gece önceki güzel yemek için teşekkür etmek üzere Fialho’ya uğradık. Hep birlikte erken bir akşam yemeği yedik. Yataklı trene kolay ulaşma konusunda yaptığım planlarda aksilik çıkınca, bu yemek çok işimize yaradı.

Ters başlayıp pek güzel giden tren yolculuğumuz ile ilgili detaylar ve Madrid günlerini yazmaya devam edeceğim. Bu arada Evora’da dolaşırken Türkiye’nin Unesco Dünya Kültür Mirası Listesindeki yerlerini düşündüm. Döner dönmez de baktım. Geçici listede bile bekleyen çok önemli yerler var. Bu mirasa gerektiği gibi sahip çıkabiliyor muyuz? Mira’nın herşeyi yemeye başlamasından daha derin bir konu bu… bir dokun bin ah işit vesselam…


Faytonda from banu akman on Vimeo.

Yeni beceriler için yeni oyunlar… (bölüm 1)

Hatırlıyorum… Yaşım 30’u geçip, çocuk sahibi olmamız fikri aklıma düşmeden çok çok önceleri, ne bebek, ne de çocuklar ile vakit geçiremezdim… Sıkılıyorlarmış gibi gelirdi ama itiraf ediyorum aslında sıkılan bendim. Karşımda gördüğüm sadece benim sıkılgan psikolojimin bir yansımasıydı.

Amazon’dan 4 al 3 öde kampanyası ile hamileyken aldığım kitaplardan biri idi :
The 2,000 Best Games and Activities… Sadece 344 sayfada bebeklikten – 8 yaşa kadar aktivitelerin anlatıldığını okuyunca kitabının kapsam ve içeriğinden kuşku duymuştum. Bebeklik dönemine ait fazla bir şey bulamayacağımı, diğer yaşların ise çok yüzeysel geçildiğini düşünmüştüm. Kampanya kapsamında alacak 4. kitabı bulamayınca nasıl olsa bedavaya gelecek diyerek almıştım. Mira aramıza katıldıktan sonra bu kitap hakkındaki fazla ön yargılı yaklaştığımı düşündüm. Şimdiler de ise çok çok önyargılı yaklaşmışım, iyi ki almışım diyorum.

Yazarı, çocuklarımızın yaşam boyu ihtiyaç duyacakları ve bebekliklerinden itibaren oynarken geliştirebilecekleri 7 beceriyi seçmiş. Kitabın ön sözünde de; oyun oynarken bir veya bir kaç beceriye odaklanabileceğimizi ama çocukların da büyükler gibi aynı anda bir çok beceriyi kullanabileceğini unutmamamız gerektiğini belirtmiş.

Kitapta oyunlar öncelikle bu becerilere göre, daha sonra ise bebekler – yeni yürüyenler (toddler) – 3 yaş – 4 yaş – anaokulundan 3. sınıfa diye yaşlara göre sınıflandırılmış. Çoğu oyun için 5 – 10 dakika gibi kısa bir süre yeterli… Oyunların bazıları bilindik ama bazıları değişik… hangi oyunun, nasıl bir beceriyi geliştirebileceği konusunda düşündürmesi ise kitabı benzerlerinden ayırıyor.

Kitapta yer alan becerileri anlatacağım hatta bu becerilere yönelik bebek – toddler oyunlarından örnekler vereceğim.

1)   İletişim (communication)

Çocuklarımızın dil kullanımı ve kelime bilgisi yönünden en hızlı gelişim gösterdikleri zaman erken çocukluk dönemi diye adlandırılan 3 – 4 yaş arası… Çocuklarımızın iyi iletişim kurmayı öğrenebilmeleri için onlara dil yönünden zengin bir çevre sağlamamız ve oyunlar ile iletişim kurmalarını teşvik etmeliyiz.

Kutuya Konuş Oyunu (bebekler için)
Süre: 5 – 10 dakika
Malzemeler: Elinizde tutabileceğiniz küçük bir kutu
Kutuyu ağzınıza yaslayıp, bebeğinize seslenin. Kutudan gelen ekolu sesiniz bebğinizin ilgisini çekecektir.
Ek öneriler: Değişik bir kaç kutu ile farklı sesler çıkartabilirsiniz. Kutuyu bebeğinize uzatıp onunda kutuya ses çıkartmasını teşvik edebilirisiniz. İki ayrı kutu kullanıp bebeğiniz ile karşılıklı kutulara konuşabilirsiniz. Oyuncak bir telefon ile telefonda konuşma alıştırmaları yapabilirisiniz.

Parmak Adam (yeni yürüyenler için)
Süre: 10 – 15 dakika
Malzemeler: Renkli resimli bir kitap
Kitabın sayfasında bir obje seçin. “bir …. görüyorum” dedikten sonra parmaklarınızı yürüterek sayfadaki resmin üzerine gelin ve “işte buradaymış!” diye seslenin.
Ek öneriler: Çocuğunuz parmak yürüyüşü yapabilir. Birlikte parmaklarınızı yürütebilirsiniz.

Videoda Mira henüz 2 aylık, İzmir havaalanında…  Mira’cım iş arkadaşım Sibel Teyzesi ile muhabbet halinde… İleride bu çocuk yollarda büyüdü dersem ispatı çok 🙂  İletişimden söz edince aklıma geldi, ekleyeyim dedim.

2) Konsantrasyon (concentration)

Konsantrasyon becerisinin küçük çocuklarda doğal olarak gelişmesi pek nadir görülüyor. Oysa çocuğumuz konsantre olarak bir görevi tamamlayabilme becerisine, sadece okulda değil, yaşamının her alanında ihtiyaç duyacaktır. Bu beceriyi geliştirmeleri uzun bir süreç ama bu sürecin ilk yıllardan başladığını göz ardı etmemek gerekiyor. Çocukların konsantre olma yeteneklerini geliştiren oyunların net bir başlangıcı, gelişmesi ve sonu olmalı. Çocuk bir görevi – oyunu bitirmenin keyfini almalı ki tekrar tekrar oynasın…

Spagetti Yakala (bebekler için)
Süre: 5 – 10 dakika
Malzemeler: Bir miktar pişmiş spagetti
Mama sandalyesinin tepsisine veya bir tabağa bir kaç tane spagetti koyun. Bebeğinizin bunları teker teker parmakları ile yakalamaya çalışmasını ve ağzına götürmesini izleyin. Gerekirse spagettileri kolay yutabilmesi için bir kaç parçaya bölün.
Ek öneriler: Spagettileri bir plastik bir kabı ters çevirerek altına saklayın, bebeğinizin onları bulup yemesini izleyin. “Bir tane de bana ver” diyerek bebeğinizin elinden yiyin.

Nehiri Geçelim (yeni yürüyenler için)
Süre: 5 – 10 dakika
Malzemeler: İnce mukavva veya kalın kağıt, makas, bant
25 – 30 cm. çapında daireler kesin. Yere yakın aralıklar ile düz bir çizgi oluşturacak şekilde yapıştırın. Sanki nehirdeki taşlara basarak karşıya geçiyormuş gibi yapın, çocuğunuzun sizi taklit etmesini teşvik edin.
Ek öneriler: Daireleri düz çizgi yerine biraz kavisli yerleştirebilirsiniz. Çocuğunuz daireleri geçerken -dur -devam diye yönlendirebilirsiniz. Çocuğunuza sen bana yol göster deyip, onu takip edebilirsiniz. Müzik temposuna göre dairelere basabilirsiniz.

arkası yarın 🙂