Kalabalık aile tatilimiz

Bu yazın ikinci Alaçatı çıkartmasını yaptık ve döndük. Alaçatı aynı güzellikteydi ama haftasonu kalabalıklığı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim 🙁 Bu sefer ki tatil kadromuz ise tam tekmildi… Annesi, babasının yanı sıra, anneannesi, dayısı Baha, eşi Özge, bebek Bora, diğer dayısı Suha ve kız arkadaşı, halaları Canan ile Ceren de olunca Mira için çok şenlikliydi 🙂 Üstüne haftasonu Serap’la Tayfun, Maya ve Kaya’sı ile bize katıldı. Çete tamamlandı.

Cenk ile sık sık konuşuyoruz; Mira gerçekten çok şanslı bir çocuk… Cenk’ler dört, biz ise üç kardeşiz: 2 dayısı, 2 halası, 1 amcası var. Hepsinin genç, deli ve dolu olması büyük şans! hepsi Mira kadar çocuk… Ve her buluşmada görüyorum ki, kalabalıkta çocuk büyütmek kesinlikle çok daha kolay… Harvey Karp’ın Mahallenin En Mutlu Yumurcağı kitabında yazdıkları geliyor aklıma:

Anne-baba ve çocuktan oluşan çekirdek ailenin yeni bir icat olduğunu biliyormuydunuz? Aslında bu insanlık tarihinin en büyük yapay deneylerinden biri! Bu şekilde yaşamaya sadece 100 yıl önce başladık. Bugünkü anlamıyla insanın altmış bin yıllık tarihiyle karşılaştırıldığında çok kısa bir süre! Üstelik geçen her yıl ailelerin boyutu daha da küçülüyor. Bugün modern kentlerdeki bir çok ailenin tek veya en fazla iki çocuğu var bazı ailelerde ise çeşitli nedenler ile tek ebeveyn bulunuyor.
——
Muayeneme gelen bir çok kadının kucağına aldığı ilk bebek kendilerinin ki oluyor.
——
Bizler akşam yemeğinde et yerken ilkel kültürlerden gelen kadınlar pirinç yiyor. Ama biz bebeğimizi yanlız yetiştirmeye çalışıp deliye dönerken onlar bir çok kişiyle bu sorumluluğu ve eğlenceyi paylaşıyor. Afrika kabilelerinden Efe Pigmeleri çocuklarını köyde elden ele gezdiriyor. Bir bebeğe bir günde yirmiden fazla kişi bakabiliyor. Navajo kültüründe kız kardeşler birbirlerinin bebeklerine bakıyor…
——
Küçük bir çocuğa bakmak çok zor bir iştir. Bu işi yanlız başınıza yapabileceğimizi veya yapmamız gerektiğini düşünmek insanlık tarihine tamamen aykırı!  Çocuk yetiştirmek için gerçekten koca bir köye ihtiyaç var.

Açıkçası 2 yaşına kadar ben de o modern kadınlardan biriydim. Çalışıyordum ve bakıcımın desteği ile 100% kendi kontrolümdeki bir ortamda çocuğumu büyütüyordum. Ama bu sene Hatice’nin doğum yaptığı sürede işin şekli zorunlu olarak değişti. Ben de anladım ki, kalabalık olma zorunluluğunun getirdiği bazı avantajlar da var.

En güzeli birlikte vakit geçirdikçe, senin çocuğuna yaklaşım şeklin ailenin diğer fertleri tarafından da öğreniliyor – birlikte olduğunuz zamanlarda kurallar üzerine çatışmalar kalkıyor. Aslında sen de kurallarını esnetmenin getirdiği mutluluk yansımasını gördüğünde rahatlıyorsun. Okumak, yüzmek, uyumak gibi temel tatil ihtiyaçları için özel planlamalar yapmaya gerek kalmıyor. Tatil ise gerçekten tatil gibi oluyor…

Çeşme Yarımadası Notları

Başlamadıkça sonunu getiremeyeceğim…

Tatil öncesi, özellikle kongredeyken Mira’nın beni gördüğü anda ne dediği anlaşılmayan mızırdak bir hale dönüşmesi, üstüme ahtapot misali yapışması, olup olmadık heryerde – birazcık memememememememememe – tonunda bozuk plak gibi takılması sonucu dellenmiştim. Kararlıydım, bu emzirme işini bırakacaktım, tatil iyi bir fırsat olacaktı falan derken… Tatil başka şeylere fırsat yarattı…

Cenk’in kız kardeşi Ceren’nin yanımızda olması herşeyden önce benim kendime gelmemi sağladı. Mira Ceren’ni akranı ilan ettiğinden, peşinden ayrılmadı. Çılgınca eğlendi. Benden başka kimse ile paylaşmadığı kaka yapma seanslarında bile halasını istedi yanında… – 2 yaş çocuğunun kakası pek kıymetlidir 🙂 – Ben de tüm alıcılarımı kapattım, dinlendim, silkelendim, kendime geldim. Hatta hızımı alamadım, sörf öğrenmeye başladım. Kazma becerisinde olsam da inat ettim. Yorgunluğumu orama burama indirdiğim sörf direğininin acısı ile unuttum. – manyak mıyım neyim? – Ben rüzgar ile boğuşurken yanıbaşımdaki 6-7 yaş çocukların bize göre nasıl farklı ve kolay öğrendiklerini gördükçe, çocuk olmanın gücüne hayran kaldım, sanki Mira’yı öğrenirken izliyormuşcasına mutlu oldum.

Çocukla tatilin kalabalıkta daha keyifli olduğundan emin oldum. Mira zaten annesi gözünün önündeyken halası ve dayısının yanında olduğu için mutluluktan sarhoş gibiydi. Üstüne Alaçatı’daki arkadaşlarımız Serap ile Tayfun’nun Maya’sı ve Kaya’sı da eklenince super oldu. 2 yaş modelleri, kendinden büyük veya azcık küçük insanlara karşı kendi yaşıtlarına olduğundan daha ilgililer. Maya ile Mira çene yarıştırıp, takı toka kavgası yaparken, Kaya’nın sofradaki tüm kalanları köpekleri Blondi ile tüketmesini hayatım boyunca unutmayacağım, kocaman delikanlı olduğunda kız arkadaşlarına anlatacağım – ahanda yazıyorum 😛 –

Çocuk ve kalabalık olunca evde olmanın, otel odalarına bölünmekten daha konforlu olabileceğini gördüm. Hele benim gibi otel yorgunu olabileceğiniz bir işiniz varsa, otel tipi evlerde tatil olabilecek en konforlu opsiyon oldu. Önce geçen sene ayırıp kullanamadığımız rezervasyonumuzu değerlendirmek üzere VillaSaray‘da kaldık. Havuz başında 3 odalı bir villadaydık. Havuzun yanıbaşında olmak, bir gözün sürekli Mira’yı takip etmesi anlamına geldi. Kahvaltıları evde yaptık. Öğleni sokakta geçiştirdik. Akşam bir içeride bir dışarıdaydık. Evimiz hergün temizleniyordu, çarşaflarımız havlularımız istediğimiz zaman değiştiriliyordu. Bulaşık makinası yoktu, ama bizim ekip koordineli çalışma konusunda aslanlar gibiydi…

VillaSaray’dan sonra planımız Kuzey Ege’ye uzayıp, biraz gezinmek ve sonunda Elif Mavi ve Deniz Ali‘mizi sevmekti. Ancak Mira’nın hafif akıntılı burunu bahane oldu doğrusu miskinlik ağır bastı. Yine bir terzi kendi söküğünü dikemez performansı göstermek üzere, Perşembe akşamı haftasonu kalış için Çeşme yarımadasında yer aramaya başladık. Az daha havamızı alacaktık ki, Sailor’s Otel, EV‘de 3 odalarının müsait olduğunu söyleyince, 4. odada kalan çift için biraz endişelenmekle beraber hemen atladık. Beklenen çift gelmeyince de tüm EV bize ait oldu 🙂

Sailors EV bahçe içerisinde çok güzel bir ege evi… Konaklama oda kahvaltı… bonus olarak da beş çayı veriliyor. – lorlu kurabiyeleri bir harika – Sabah EVinizin herşeyi Havva hanım elinde malzemeleri ile geliyor, kahvaltınızı hazırlıyor. Yanındaki yardımcılar da servisinizi yapıyor. Ortalığı temizliyor, yataklarınızı topluyor, havlularınızı değiştiriyor. Ancak butik bir otelde alacağınız konforu, bir de çubuklu pijama ile evinizde otururken sunulduğunu düşünün 🙂 Bir kaç günlüğük şımarıklık… iyi geliyor gerçekten. EV’de olduğumuz sürede akşam yemekleri için dışarı gitmek bile istemedik. Mangal yakacağımızı söyleyince temizleyip bahçeye hazır bırakıyorlardı. Biz de kömürümüzü, etimizi, balığımızı alıp geliyorduk. Beyler mangal işi ile ilgilenirken, hamarat Serap’ımız babasının restoranından – işi ustalara da bırakmadığından emin olun – iki salata meze döktürüp geliyordu.

Evler dışında 3 kere dışarıda yemek yedik. Üçüde övgüyü hakkediyor. İlki Cenk’in kışın gelişlerinde keşfettiği Avrasya Ev Yemekleri; mütevazi bir esnaf lokantası görüntüsünde tekrar gidilesi bir yer… İkincisi Küçükyalı’daki Maria’nın Bahçesi‘nin Alaçatı şubesi… geçen ayki Food & Travel benzeri tüm dergiler de sahibi,şefi Maria Ekmekçioğlu’nun tarifleri boy boy yer almıştı, o kadar keyifli tariflerdi ki mekanın da aynı keyifte olacağı anlaşılıyordu. Gitmemek olmazdı. Enginar Fava Eşlemesinin tadı damağımda kaldı. Mira’nın favori kitaplarından biri Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor iken bütün bebek ahtapotları götürmesi ve başka bir şey yemeyi red ettiğinden üstüne bir tabak ahtapot daha istemek zorunda kalmamız da pek ironikti. Son olarak Alaçatı’da sokakta oturmak ama kalabalık tarafından tepeden bakılmadan, dürtülmeden yemek yiyebilmek için bir mekan ararken arka sokaklarda Gubiba‘ya denk geldik. Rezervasyon yapıp gittiğimizde ise hoş bir surpriz ile sahibinin Cenk’in ortaokul arkadaşlarından biri olduğu ortaya çıktı. Cenk zaten yıllardır Berrak’ın annesinin favasını anlata anlata bitiremezdi 🙂 Tanımama rağmen bakla sevdirebilen bir insan olarak hafızama işlemiş. O akşam da Sakızlı Cheesecake’i ile kalbimde yerini aldı 🙂

Çeşme rüzgarından da nasibimizi aldık, 2 gün fırtına vardı. Ama yarımada olunca bir koy eserken, arkasına düşen esmiyordu. Sadece Mira’yı önce Ilıca’da, suya sokunca Alaçatı’da denize girmeyi red etti. Sıcak denize gidelim, vazgeçtim soğuk denize gidelim… şeklinde direktifler yağdırdı durdu. Antalya’da kongredeyken oradaki bir arkadaşının kolluklarını Mira’ya vermesi ile kollukla yüzmeyi denemişti. Kolluk avantajı ile suda kendine güvenmeye başladı… Ancak kolluk yüzme anatomisine tamamen aykırı olduğu için kullanmak istemiyorum. Su üzerinde durmak için biz ciğerlerimizi kullanırız. Normalde yüzerken bizi kollarımızdan yukarı çeken bir aparat yoktur. Kollukla yüzmeye alıştığı zaman kendini omuzlarından yukarıda tutan bir destek arayışında oluyor, önce kolluğa alıştırıp sonra ondan vazgeçirmeye çalışıyoruz. Çeşme’ye giderken kollukları tamamen yok ettik. İçine şişen yastıklar konulan şu mayoyu kullandık. 12-24 ay yazıyor ama askıları cırtcırtlı olduğu için sanırım 3-4 yaşa kadar kullanılabilinir. Yastıklarını dalga durumuna göre biraz fazla şişirdik, sakin sularda biraz indirdik. Yavaş yavaş indirilerek yüzmeyi öğrenebileceğini düşünüyorum.

Son olarak Alaçatı’da Cumartesi geçiriyorsanız Alaçatı pazarı tavaf edilmezse olmaz… En son iki sene önce gitmiştim, iki senede iki katına çıkmış pazar alanı… Neyseki Serap’ın rehberliğinde nokta vuruşu yaptık tezgahlara… Mira için sezon ürünlerinden, etiketleri üzerinde, parça başı 5 liraya öyle şeyler buldum ki artık uzun süre baktığım her şey çok pahalı gözükecek gözüme…

Hmmm emzirmeyi bırakma işine ne mi oldu? Bir sonraki dellenme anıma kadar rafa kaldırıldı. Babası 3 yaşına kadar hatta annesi kardeşine hamileyken de emmiş, kardeşi olduğu zaman kendiliğinden bırakmış. Bu da elbet bir gün bırakmaya hazır olacak. Benim heyheylerim gelmeden kendi kendine bırakması temennim 🙂

Alaçatı

Tatilde Çeşme yarımadasını mesken edindik. İlk planımız 4 gün burada kalıp, yollara düşmekti ama düşmedik. Alaçatı’da takıldık, kaldık… Burası gün geçtikçe popülerleşse de kimliğini kaybetmeyecek. Bir turizmci olarak böyle düşlüyorum. Örnek olsun diye… Nedim Attila güzelce özetlemiş… Aynen alıntılıyorum.

Sakız ve lavanta kokan serin ve eski taş evlerin korunduğu şirin bir kasabadır öncelikle burası. Alaçatı’da bulunduğunuz mekanlar da eski birer taş evden başka bir şey değildir zaten. Alaçatı ‘Küçük güzeldir’ diyenlerin, rüzgarın her çeşidini bilenlerin, sakız ağaçlarını sevenlerin yeridir… Toprağında zeytinin ve üzümün en bereketlisi, anasonun en güzeli, bademin en lezzetlisi, armudun en kokulusu, lavantanın en moru yetişir.

Arnavut kaldırımlı daracık sokakları, cumbalı evleri, yel değirmenleri, dokusu hiç bozulmamış hali ile Alaçatı, bugün de tarih kokar ve kentsel SİT ilan edilmiştir. Tarihin babası Bodrumlu hemşerimiz Herodotos’un ‘İonia’nın Dördüncü Bölgesi’ diye tanımladığı İon kentlerinden Chios (Sakız Adası) ile Erythrai’nin tam ortasında bir yerde kurulmuştur Alaçatı; o zamanki adıyla küçücük bir liman köyü olan Agrilia…

Alaçatı’ya 1800’lü yıllarda, çevresindeki bataklıkları kurutmak ve liman yapımında çalıştırılmak üzere adalardan Rum işçiler getirilmiş. Daha sonra farklı milletlerden göçmenler de gelmiş yöreye. Hepsi zaman içinde terk edip gitmiş buraları, ama yaşam tarzları kalmış geriye; hüzünleri, türküleri, aşk öyküleri gizlenmiş taş duvarların arasına… Bir de yeni yıkanmış avlularda mis gibi yemeklerin kokusu kalmış.

20 yıl önce sadece küçük bir tütüncü köyü olan Alaçatı, şimdi ülkemizin en önemli turizm merkezlerinden biri, denizden yaklaşık 2-3 kilometre içerde olmasına rağmen… Bilinçli insanların elinde gün geçtikçe daha da değerleniyor; bozulmuyor, korunuyor.

Alaçatı’nın en ayrıcalıklı yanı ise, uzun yıllardır sörfçülerin cenneti olması ve dünyanın rüzgar sörfü açısından en özel yerlerinden biri olarak kabul edilmesi… Alaçatı koyuna tepeden baktığınızda hareketliliği hemen fark edersiniz. Rüzgar sörfü yapan çok sayıda sporcu, buranın iki renkli denizinde adeta dans eder… Sörf meraklılarının 15 yıl önce keşfettiği Alaçatı ve sahilleri, bugün sadece deniz, kum ve güneşten yararlanmak isteyenlerin değil, şık ve huzurlu ortamlarda konaklamak, gürültüden uzak kafa dinlemek, yöreye özgü lezzetleri tatmak isteyen tatilcilerin de gözdesidir.

Bir yanıyla da kadınlar şehridir Alaçatı, açılan mekanların yarıdan fazlası kadınlar tarafından işletilir. Kadın eli değmiş her şey gibi güzeldir dükkanları, otelleri, lokantaları, kahveleri…

Nerede kaldık, neler neler yedik içtik, ne yaptık da sonraki yazının konusu olsun…

Orda bir köy var…

Çok da uzakda sayılmaz hatta bizim eve sadece 1 saat ötede… Kayınpederimin doğduğu dolayısıyla bizim nüfusun kayıtlı olduğu köy burası… İşin gerçeği pek gidip gelinmediği için, benim bizim köy demeye dilim varmıyor. Gidilmeden kalınmadan bizim kalan o köyler sadece şarkıda oluyor… Ankara’ya yakın olunca bu köyün ahalisi de büyük şehirin aşkına düşmüş, köyde pek kimsecik kalmamış. – kalanların da kendine hayrı tartışılır – Bir yandan da kimse köydeki evini yıkmayı, kapatmayı kendine yedirememiş ama öylesine kaderine bırakıvermiş. Gözden ırak kalan gönülden de ırak kalmış. Gel zaman, git zaman, bağlar bakılmadığından dağ olmuş.

Cenk bir süredir hayvancılık, ormancılık, tarımcılık mevzuularına vakit harcıyor. Kafa yoruyor. Bahçemize inek bağlamaktan daha öte fikirleri var. Eyleme geçmesi yakındır ki sadece kendi köyüne değil, başka yerlere de gidiyor, geliyor. Bu gidiş, gelişlerden birinde yeni doğmuş kuzuları görmüş… Önce Mira’ya kuzu sevdirelim fikrini soktu aklımıza… Sonra da bir kuzu alalım, yuvada arkadaşları ile bakarlar, severler diye uçtu. Çok şükür yuvamız da bizim kadar uçuşa hazır 🙂 Hemen bahçeyi kuzular için güvenli hale getirelim diye olaya el attılar. Kısa süre sonra biz hazırız kuzuları bekliyoruz dediler…

Böylece geçen Cumartesi günü kuzu almayı bahane ederek köyümüzün yolunu tuttuk. Mira bol bol kuzu sevdi. Tavuk kovaladı. Köpekler ile oynadı. Çiçek topladı. Ot yoldu. Atladı. Zıpladı. Koşturdu. Hani arpası fazla gelmiş derler ya… Bizimkine de oksijen fazla geldi galiba… Dönüş yolunda uyur diye beklerken hiç uyumadığı gibi bir de cırcır böceği gibi anlattı durdu.

O gün sonunda, kuzuları otla, samanla, marulla beslenebileceklerini düşünmekle ne kadar cahilce davrandığımızı anladık. Hala emerek beslenen süt kuzularını analarından ayırmaya kıyamadık. Yavruların yeri annelerinin yanı olmalı 🙂 değil mi?

Hamamönü

23 Nisan’da ofisimizi kapatıp tatil yapabilmek mümkün değildi. Malesef Mira’yı günün anlam ve önemine uygun bir aktiviteye dahil edemedik. Ama en azından ailecek Hamamönünde bir kahvaltı kaçamağı yaptık. Hamamönü bölgesi, Ulus’tan Cebeci’ye doğru ilerlerken Tarihi Karacabey Hamamı‘nın hemen karşısında yer alıyor. Altındağ Belediyesi tarafından başlatılan Tarihi Kent Merkezi, Kentsel Yenileme Alanı Koruma Amaçlı Uygulama projesinin bir parçası olarak bölgedeki yüzyıllık evler restore edilmiş. Bazılarında aileler yaşamaya devam ederken bir kısmı restoran, cafe olarak hizmet veriyor. Bir kaç kitapçı, el sanatları dükkanı da dikkatimi çekti. Uzun ve meşakkatli bir süreç ile bu noktaya gelindiği hemen farkediliyor. Altındağ Belediyesinin Hamam Arkası bölgesi için de aynı projeyi gerçekleştirmek için yoğun çaba harcadıklarını biliyorum. Umarım güzel bir şekilde tamamladığını görmek nasip olur.

Biz tercihimizi Liva Hacettepe’den yana kullandık. Burası biraz da içinde bulunduğu bölgenin havasından etkilenerek, diğer Liva’lardan oldukça farklı bir menü sunuyor. Osmanlı Türk mutfağından çeşitler bulabileceğiniz kapsamlı bir öğle yemeği menüsü var. Haftasonları brunch servisi yapmadığı için benim gibi açıkbüfeden haz etmeyenlere de hoş bir alternatif…

Gorki de, hem Liva Hacettepe‘den hem de Hamamönü‘nden Yiğit’ten ayrı kendi blogunda bahsetmiş. Yaşadığımız şehirde görülesi, gidilesi bir yer Hamamönü…

Şeker bayramımız…

Bayrama, arkadaşımız Haldun’nun bir süredir beklediği iş haberini, hiç beklemediği bir anda almasıyla başladık. Arife günü geldi haber; bayramın 2. günü Dubai’ye bekleniyor. Haldun ile vedalaştık. Burcu’yu da çok yakında yanına uğurlayacağız. Özleyeceğiz onları… Ama çok değil 🙂 Mira en kısa sürede arkadaşı Burcu’yu görmeye Dubai’ye gidecek. Tabi ki annesi ve babası da…

Bu bayram, benim için, eşim için, ziyarete gittiğimiz herkes için, hepimiz için çok özel. Önceki yıllarda edi büdü gittiğimiz bayram ziyaretleri, şimdi daha bir anlamlı… Şekerimiz yanımızda…

Bayrama babaanne ve dedesinde kahvaltı ile başladık. Mira’cımın ilk bayram harçlığı cebine koyuldu 🙂 Evde sofrada bizim ile oturmaya alışan Mira’mızı kahvaltı masasından uzakta veya masada kucakta tutabilmek mümkün değildi. Portatif bir mama sandalyesinin çok faydalı bir gereç olduğuna karar verdik. En kısa sürede, arabada taşımak üzere bir tane edineceğiz. (Bkz. Pratik Anne’den Pratik Ürünler…) Ardından benim anneanneme gittik. Anneannem, herzamanki gibi Mira’yı “yavrumun, yavrusunun, yavrusu” diye diye mıncıkladı… Dayım, yengem, kuzenler, komşular, bol ikram ve bangır bangır muhabbet ile günümüzü tamamladık. Mira’cım bol bol kucak ve öpücük bombardımanına uğradı…

Bu bayramda da uzaklaşmak istemedik. Ankara’yı bekleyelim, sakinliğinin tadını çıkartalım dedik. Tabi ziyaretlerin ardından evde de durmayalım,
gezelim, güzel havaları kaçırmayalım dedik. Ama itiraf ediyorum, Cenk’in soğuk algınlığını yeteri kadar önemsemedik…

Bayramın ikinci günü soluğu Gölbaşı’nda Mogan Park’da aldık… Daha önce hiç gitmemiştik. Ankara’da kimsenin kalmaması nedeniyle çok sakindi. Girişten piknik alanına kadar uzun bir yürüyüş yaptık. Piknik alanına gelmeden, göl kenarında bir banka kurulup, termosumuzdan çay içtik. Aslında bize bakmayın, illaki termos ile çay taşımaya gerek yok. Parkın girişinden başlayarak çok sayıda kafe ve restoran var… Tabi Büyükşehir Belediyesi’nin tüm parkları gibi içki yasak… Tüm yiyecek içecek yerlerinin önünde de çocuk oyun alanları mevcut. İyi organize edilmiş, şık döküm mangalları olan bir piknik alanı var. Gölün kıyısında 2,5 kmlik ahşap yürüyüş bantı uzanıyor. Park içerisinde küçük bir tren çalışıyor. Biz bir uçtan, diğer uca yürüdükten sonra, üşenince, girişe tren ile döndük. Kapalı kort dahil olmak üzere tüm tenis kortları, spor alanları ücretsiz… Küçük bir lunapark ve gokart pisti var, ücretli… Mogan Park, Ankara’nın diğer gölü Eymir kadar yeşillik değil ve eminim normal bir haftasonunda da çok kalabalık oluyordur. Ama biz kışın, açık güzel havalarda, sabah saatlerinde gitmek üzere programımıza aldık.

Bayramın son günü, uzunca bir rota çıkarttık… Abant’tan kardeşimi almaya, oradan da daha önce hiç gitmediğimiz Yedigöller’e gitmeye karar verdik. Piknik sepetimizi hazırladık. Haldun’u Dubai’ye gönderen Burcu’yu aldık. Erkenden diye niyetlenmemize rağmen 2 saat rötarla yola düştük. 1,5 saat sonra Abant’ta annemlerin evindeydik. Evden almayı unuttuğum, peçete bardak gibi eksiklerimizle birlikte kardeşimi aldık, yolumuza devam ettik. Yedigöller yolunu ararken, Bolu içerisinde 1 saat kadar kaybolduk ve ancak 2 saat sonra Yedigölleri bulduk. Ben böyle anlatınca uzak gibi gözükse de, dolaşmadan ve kaybolmadan gidilirse Yedigöller Ankara’ya sadece 2,5 saat uzaklıkta bir cennet… Biz bu kadar gecikmenin üzerine, yanlızca kısa bir yürüyüş ve hızlı bir piknikle yetinmek durumunda kaldık. Gerçi kısa sürede, yeşilin her tonuna doyduk… Orman bakanlığının evlerini keşfettik… Bir haftasonu gelip kalmaya, yedi gölün yedisini de görmeye niyet ettik…

Bu yazıya Yedigöller linki ararken buldum. Yiğit’in annesi Gorki, Yedigöller mevzuunda tecrübeliymiş… Keşke gitmeden önce sorsaymışım yolu 🙂

Bol oksijen ile geçirilen iki mükemmel günün sonunda eve döndüğümüzde Cenk’in soğuk algınlığı belirtilerinden eser kalmamıştı. Ama ertesi gün bir yerlerde, hata yaptığımı düşünmeye başladım. Önce benim, daha sonra Mira’nın burnu akmaya başladı… Neyse ki acil müdahale ile hızlı atlattık…

Not:
Araya nezle savaşımız girince, y
azıp fotoğrafsız geçmeme inandım yüzünden, bu zavallı yazı günlerce benim fotoğraflarını eklememi bekledi. Kınıyorum kendimi…
Kurban bayramına gelmeden fotoğrafları bir araya getirmeyi başardım. Tebrik ediyorum, kendimi 😛