Kalabalık aile tatilimiz

Bu yazın ikinci Alaçatı çıkartmasını yaptık ve döndük. Alaçatı aynı güzellikteydi ama haftasonu kalabalıklığı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim 🙁 Bu sefer ki tatil kadromuz ise tam tekmildi… Annesi, babasının yanı sıra, anneannesi, dayısı Baha, eşi Özge, bebek Bora, diğer dayısı Suha ve kız arkadaşı, halaları Canan ile Ceren de olunca Mira için çok şenlikliydi 🙂 Üstüne haftasonu Serap’la Tayfun, Maya ve Kaya’sı ile bize katıldı. Çete tamamlandı.

Cenk ile sık sık konuşuyoruz; Mira gerçekten çok şanslı bir çocuk… Cenk’ler dört, biz ise üç kardeşiz: 2 dayısı, 2 halası, 1 amcası var. Hepsinin genç, deli ve dolu olması büyük şans! hepsi Mira kadar çocuk… Ve her buluşmada görüyorum ki, kalabalıkta çocuk büyütmek kesinlikle çok daha kolay… Harvey Karp’ın Mahallenin En Mutlu Yumurcağı kitabında yazdıkları geliyor aklıma:

Anne-baba ve çocuktan oluşan çekirdek ailenin yeni bir icat olduğunu biliyormuydunuz? Aslında bu insanlık tarihinin en büyük yapay deneylerinden biri! Bu şekilde yaşamaya sadece 100 yıl önce başladık. Bugünkü anlamıyla insanın altmış bin yıllık tarihiyle karşılaştırıldığında çok kısa bir süre! Üstelik geçen her yıl ailelerin boyutu daha da küçülüyor. Bugün modern kentlerdeki bir çok ailenin tek veya en fazla iki çocuğu var bazı ailelerde ise çeşitli nedenler ile tek ebeveyn bulunuyor.
——
Muayeneme gelen bir çok kadının kucağına aldığı ilk bebek kendilerinin ki oluyor.
——
Bizler akşam yemeğinde et yerken ilkel kültürlerden gelen kadınlar pirinç yiyor. Ama biz bebeğimizi yanlız yetiştirmeye çalışıp deliye dönerken onlar bir çok kişiyle bu sorumluluğu ve eğlenceyi paylaşıyor. Afrika kabilelerinden Efe Pigmeleri çocuklarını köyde elden ele gezdiriyor. Bir bebeğe bir günde yirmiden fazla kişi bakabiliyor. Navajo kültüründe kız kardeşler birbirlerinin bebeklerine bakıyor…
——
Küçük bir çocuğa bakmak çok zor bir iştir. Bu işi yanlız başınıza yapabileceğimizi veya yapmamız gerektiğini düşünmek insanlık tarihine tamamen aykırı!  Çocuk yetiştirmek için gerçekten koca bir köye ihtiyaç var.

Açıkçası 2 yaşına kadar ben de o modern kadınlardan biriydim. Çalışıyordum ve bakıcımın desteği ile 100% kendi kontrolümdeki bir ortamda çocuğumu büyütüyordum. Ama bu sene Hatice’nin doğum yaptığı sürede işin şekli zorunlu olarak değişti. Ben de anladım ki, kalabalık olma zorunluluğunun getirdiği bazı avantajlar da var.

En güzeli birlikte vakit geçirdikçe, senin çocuğuna yaklaşım şeklin ailenin diğer fertleri tarafından da öğreniliyor – birlikte olduğunuz zamanlarda kurallar üzerine çatışmalar kalkıyor. Aslında sen de kurallarını esnetmenin getirdiği mutluluk yansımasını gördüğünde rahatlıyorsun. Okumak, yüzmek, uyumak gibi temel tatil ihtiyaçları için özel planlamalar yapmaya gerek kalmıyor. Tatil ise gerçekten tatil gibi oluyor…

Alaçatı

Tatilde Çeşme yarımadasını mesken edindik. İlk planımız 4 gün burada kalıp, yollara düşmekti ama düşmedik. Alaçatı’da takıldık, kaldık… Burası gün geçtikçe popülerleşse de kimliğini kaybetmeyecek. Bir turizmci olarak böyle düşlüyorum. Örnek olsun diye… Nedim Attila güzelce özetlemiş… Aynen alıntılıyorum.

Sakız ve lavanta kokan serin ve eski taş evlerin korunduğu şirin bir kasabadır öncelikle burası. Alaçatı’da bulunduğunuz mekanlar da eski birer taş evden başka bir şey değildir zaten. Alaçatı ‘Küçük güzeldir’ diyenlerin, rüzgarın her çeşidini bilenlerin, sakız ağaçlarını sevenlerin yeridir… Toprağında zeytinin ve üzümün en bereketlisi, anasonun en güzeli, bademin en lezzetlisi, armudun en kokulusu, lavantanın en moru yetişir.

Arnavut kaldırımlı daracık sokakları, cumbalı evleri, yel değirmenleri, dokusu hiç bozulmamış hali ile Alaçatı, bugün de tarih kokar ve kentsel SİT ilan edilmiştir. Tarihin babası Bodrumlu hemşerimiz Herodotos’un ‘İonia’nın Dördüncü Bölgesi’ diye tanımladığı İon kentlerinden Chios (Sakız Adası) ile Erythrai’nin tam ortasında bir yerde kurulmuştur Alaçatı; o zamanki adıyla küçücük bir liman köyü olan Agrilia…

Alaçatı’ya 1800’lü yıllarda, çevresindeki bataklıkları kurutmak ve liman yapımında çalıştırılmak üzere adalardan Rum işçiler getirilmiş. Daha sonra farklı milletlerden göçmenler de gelmiş yöreye. Hepsi zaman içinde terk edip gitmiş buraları, ama yaşam tarzları kalmış geriye; hüzünleri, türküleri, aşk öyküleri gizlenmiş taş duvarların arasına… Bir de yeni yıkanmış avlularda mis gibi yemeklerin kokusu kalmış.

20 yıl önce sadece küçük bir tütüncü köyü olan Alaçatı, şimdi ülkemizin en önemli turizm merkezlerinden biri, denizden yaklaşık 2-3 kilometre içerde olmasına rağmen… Bilinçli insanların elinde gün geçtikçe daha da değerleniyor; bozulmuyor, korunuyor.

Alaçatı’nın en ayrıcalıklı yanı ise, uzun yıllardır sörfçülerin cenneti olması ve dünyanın rüzgar sörfü açısından en özel yerlerinden biri olarak kabul edilmesi… Alaçatı koyuna tepeden baktığınızda hareketliliği hemen fark edersiniz. Rüzgar sörfü yapan çok sayıda sporcu, buranın iki renkli denizinde adeta dans eder… Sörf meraklılarının 15 yıl önce keşfettiği Alaçatı ve sahilleri, bugün sadece deniz, kum ve güneşten yararlanmak isteyenlerin değil, şık ve huzurlu ortamlarda konaklamak, gürültüden uzak kafa dinlemek, yöreye özgü lezzetleri tatmak isteyen tatilcilerin de gözdesidir.

Bir yanıyla da kadınlar şehridir Alaçatı, açılan mekanların yarıdan fazlası kadınlar tarafından işletilir. Kadın eli değmiş her şey gibi güzeldir dükkanları, otelleri, lokantaları, kahveleri…

Nerede kaldık, neler neler yedik içtik, ne yaptık da sonraki yazının konusu olsun…