Anne olmadan önce neydin?

– Anneeee… biliyormusun sen Ada’nın annesi olmadan önce de benim annemdin… peki ben doğmadan önce neydin?
(diye cıvıldayarak sordu Mira…)
– Banu’ydum, seninle birlikte Anne Banu oldum…
(dedim – iyi halt yedim)
– YAAA ama SADE Banu olmamalısın, hep benim annem olmalısın…
(dedi, gözleri çakmak çakmak oldu, doldu, yüksek sesle mızırdanmaya başladı…)
– Mira’cım sen doğmadan önce çocuğum yoktu, kimse bana anne demiyordu. Seni doğururken ben de anne oldum… yaaa… düşün ne kadar özelsin sen… seni çok seviyorum… niye bu kadar üzüldün ama? ben senin sayende anne oldum. teşekkür ederim… kem küm hem hüm…
(şeklinde durumu toparlamak üzere saçmaladım)
– Hayır ama ben özel olmak istemiyorum. annesiz doğmadım. ben doğmadan önce sen anne oldun… ben küçücük bebektim. sen zaten büyüktün, zaten bana nasıl bakacağını biliyordun, zaten anneydin. önce sen anne oldun, sonra ben doğdum… ben karnında annesiz yanlız bebek olmak istemiyorum.
(diye boncuk boncuk ağlamaya devam etti…)
– ………………….
(bir şey demeye devam edersen daha da ortalığı batıracağımın farkına vardım, sustum, sarıldım)

Öpüştük, sakinleştik, gülüştük ama bir kez daha kaş yapayım derken göz çıkarttığımı hissettim. Bir bakıma haklıydı yavruş; rahmime değil ama yüreğime bir bebek düşmesi ile anne olmuştum ben zaten…

Yine de aklım şu sade Banu olduğum zamanlara takıldı ister istemez… Geriye dönüp baktım. Etki bağı olmasa da, zamanlama olarak benim yavrulamam ile hayatımdan uzaklaşmış 1-2 arkadaşım var; yoklukları aklıma gelince kalbim hala biraz buruluyor. Ama eksikliğine çok ciddi hayıflandığım tek şey; ZAMAN… Çocuksuz değil de sorumsuz olduğum günlerimi kıskanıyorum içten içe… Ulan diyorum şimdi bir elime geçirsem; onca boş zaman ile o boş kafayı… Çok tehlikeli bir duygu bu kıskançlık; bir gün gelecek benim yavrum da farkında bile olmadan o sorumsuz günlerden geçecek ama ben özlemini duyduğum o zamanın çok farkında olacağım. O kıymetini bil(e)meyecek; benim için kıymetli olanın… İşte o gün geldiğinde tam bu noktada kendime b.k yeme otur diyebilecek kadar kendimde olabilmeyi diliyorum.

Neyse şimdi neydik, ne olduk, ne olcaz diye hayıflanamayacağım. Bakın; sade de iyiydim ama; önce orta şimdi çok şekerli oldum; artık tadımdan yenmez 🙂

Küçük Kuzum ve Orta Boy Koyunum :)

10 gün rötarlı olarak Ankara’ya yeni gelmiş gibi yapıyoruz. Büyükleri yeni görebildik. Bavullar yeni yeni boşaldı. Çamaşır makinası fazlaca mesai yaptı – sonunda bozuldu rahatladı. Tabii ben rahatlayamadım. Ortalık bir türlü toplanamadı. Evin halinden utandığımdan arkadaşlarımızı ekmeye devam ettim. Hatta evin dağınık ruhu bana geçti – sürekli bir şeyleri – bu şeyler arasında çocuklar da var – bir yerlerde unuttuğum paranoyasına kapılıyorum. Tekrar bir yerleşebilsem, normale döneceğim. (inşallah…)

Tabii benden önce hızlı normaleşen bazı şeyler var. Sarp Ada doğum kilosunu hemen hemen ikiye katladı. Mira daha jetlag bile atlatmadan Türkçe anlayan okulu Binbirçiçek’e mutlu mesut geri döndü. Ama asıl önemlisi ve kayıt altına alınması gerekeni; Mira’nın büyümekten ve büyük olmaktan memnun olmaya başlaması oldu 🙂 İkinci bebeğini bekleyen ve yeni doğurmuş arkadaşlara selam olsun; merak etmeyin su yolunu buluyor diyeceğim. Bu zamana kadar bir çok yaşıtının aksine, büyüdün – büyümen lazım gerekçelerini yok almayayım, ben bebeğim, küçük olmaktan mutluyum, daha küçük kalmak istiyorum diye savuşturmayı başaran kızım için çok büyük bir adım bu… 0-3 yaş ayrımının yapılmasında varmış bir keramet… gördüm, anladım.

Ada’nın doğumundan beri, elimden gelebildiğince sen abla oldun artık, büyüdün dememeye özen gösteriyordum. Zaten annem, kayınvalidem, görümcem, kardeşim, komşum, kapıcım, sütçüm hatta marketteki teyze, yoldaki amca bile iyi niyetle ister istemez ne güzel bir abla olmuşsun sen artık uslu durursun, kardeşini seversin, annene yardım edersin diyor, Mira da inadına içine Chuky kaçmış gibi davranıyordu. Çenemi yorup niye dinlemiyor beni diye stres olacağıma eksik kalmam iyi olacaktı.

Büyük çocuk gözü ile baktığınızda zaten bebek olmak, abla olmaktan daha güzel bir şey… Minik bebek hiç hata yapmıyor, kimse ona kızmıyor, her ortamda ilgi odağı oluveriyor, herkes ona gülümsüyor. Abla-abiye ise her zamankinden çok yapma-dur-yavaş engelleri koyuluyor. Üstüne bir de kardeşin olduğu için mutlu musun, mutlu ol diye sıkıştırılıyor. Niye mutlu olsun ki allasen 😛

Cenk’le birlikte – biraz sinsice – Mira’ya büyük olmanın avantajlarını göstermeye çalışıyoruz. Aslında zaten yaptığımız veya normal bazı şeyleri büyümüş olmasına küçük dokundurmalar ile yapıyoruz. Mutfakta Ada tezgah üzerinde şezlongda sıkılıp dururken, Mira yumurtaları kırabiliyor, su ile oynayabiliyor. Ada sadece meme emerken, Mira yemekten sonra dondurma yiyebiliyor. Yatak örtüsünün altında – karanlık çadırda – korkunç hikayeleri hiç korkmadan dinleyebiliyor. Salıncakta çok daha hızlı sallanabiliyor ve artık scootera da çok daha hızlı binebiliyor. Her gün biraz daha uzuyor etekleri – elbiseleri kısalıyor…

İşte böyle bir büyüyorum, bugün biraz daha büyüdüm, daha çok büyüyeceğim mevzuu aldı başını gidiyor bizim hanede… Geçenlerde de anneannem Mira’ya laf arasında bir yerde – annesinin kuzusu dedi. Mira da sözünü tamamlamasına izin bile vermeden – hayır ben koyunuyum deyiverdi. Biz anneannemle ne diyor diye pek şaşkın bakmış olacağız ki tamam çok büyük bir koyun değilim orta boyum sadece… ama Ada annemin küçük kuzusu ben artık orta boy koyunuyum diye açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Hala aklıma geldikçe gülüyorum; orta boy koyunum benim 🙂

Mor benim en sevdiğim renk…

Mira’ya burada kaldığımız süre için kurguladığımız tüm senaryolar, havaların bir gün iyi, ertesi gün fırtınalı olması sebebi ile elimizde patladı. Geçen seneki hava durumundan yola çıkıp, bavula yazlık kıyafetleri – babetleri – mayoları, Mira’nın aklına da sabahtan sen işine (okula) ben işime gideriz öğleden sonra da yüzeriz fikrini doldurmuştuk. Bebet ve askılılar konusunda fırtınalar bile durduramadı Mira’yı… 3 – 5 giyersin – giymem krizi, hatta Çiğdem’in Türkiye’den yetiştirdiği kilotlu çorap ve askılı fanila desteklerine rağmen ikna olmadı. Biz yağmurluk giyerken, o 3 aydır askılı elbise ve şıpıdık terlikle geziyor… Ancak mahallenin havuzu bir türlü açılamayınca, üstelik kasabadaki havuzda yıllık bakıma girince bir yüzmeye götüremedim çocuğu…

Cumartesi günkü fırtınadan sonra, Pazar azıcık açan güneş ile mahallenin havuzu da faaliyete geçmiş. Biz marketteyken akşam üstü kardeşim telefon ile haber verdi. Eve döndük; Ada kuzumun ihtiyaçları giderildi… Mayoları giydik koşarak havuza gittik. Saat 4 buçuktu. Suyun serinliğine ve en son 10 ay önce denize / havuza girmiş olmasına rağmen neredeyse balıklama dalacaktı. Saat 6yı geçiyordu zor ikna ettim çıkmaya… Bana serin geldi ya eve yürürken tutamadım kendimi, akıl vermeye başladım…

kızım bak nasıl üşüdün, dudakların mosmor oldu… çıkalım deyince çıkalım sonra yine geliriz.

sonra değil ama şimdi yüzmek istiyordum ben… hem mor benim en sevdiğim renktir Anne… ikimize de çok yakışıyor… cevabı ile ağzımın payını aldım bir kez daha…

Cenk’in – her konuda olduğu gibi – çocuklar ile ilgili konularda yaklaşım tarzı şunu yedi/yemedi – şu kadar uyudu/uyumadı gibi değil, çocuk mutlu mu – sağlıklı mı – huzurlu mu değilse konuşalım şeklindedir, detaylara karışmaz diyordum ki… Anladım; onun makro yaklaşımı, mikro işlerden sorumlu benim ruh halimi dengeliyormuş. Yanlız olunca içimdeki birbirine laf geçiremeyen iki annenin çatışmaları iyice arttı.

Bir tanesi bu çocuk 2 yaşındayken kendi kendine yiyorsa, 3 yaşında da pekala yer, dokunma diyor. Ötekisi, kaşığı kapıyor, ağzını açması için de rüşvet teklif ediyor. Birisi şeker yiyeceğine aç kalsın diyor. Diğeri ne olur ne olmaz bir lolipop atıveriyor çantasına – bir de organik bu diye birisinin vicdanını rahatlatmaya çalışıyor. Biri çocuğa aynı şeyi 30 defa söylememeli diye düşünmeye başlamışken, diğeri zaten en az 10 defa ağzına bir şey attığını görmüyorum, o tabak bitmeden yerinden kalkma, sofrada tepişmeden otur, perdeyi çekme, çocuğun üzerine atlama demiş oluyor bile… Birisi zırt pırt yapma, etme, dememeli, olumsuz eylemleri pekiştirmemeli, çocuk seni takmamaya başlayacak derken, diğeri almış başını sen beni dinliyormusun, aloo kime söylüyorum, yoksaa… bla bla diye cırlıyor… Bir tanesi ne güzel üşümüyor bu çocuk, hasta da olmuyor, keşke ben de öyle olsam diyor. Diğeri askılı elbisenin içine fanilanın giyilebileceğine ikna etmeye çalışarak saçmalıyor. Biri haydi’lerken, diğeri hadi’liyor… Bir tanesi kalk gidelim diyor, ötekisi b*ok yeme otur… Ve biri bunları yazıyor ki, diğeri okusun da utansın kendine gelsin…

Kızım kardeşli bir hayata hazırlanırken…

Bizi takip edenlerin bildiği üzere; Cenk ve ben kardeş yönünden kalabalık bir aileyiz. Çok şanslıyız Sarp Ada ve Mira’nın muhteşem 2 halası, 1 amcası, 2 dayısı var ve bizim için kardeşlerimizin yeri çok çok özel… Ancak küçük bir çocukken bu konuda aynı tutarlılıkta hissetmediğimi çok net hatırlıyorum.

Çok küçükken, onların atom karınca gibi koşturmalarından, kendi aralarında uydurdukları abuk subuk tekerlemeleri bağıra çağıra 300-500 defa söylemelerinden bunalıp, bahçedeki kiraz ağacının tepesine tünediğimde bile, saniyesinde benim hemen üstümdeki dallara çıkmalarına, üzerine bir de ağacı kırılacak gibi sallamalarına deli olurdum. Ama bahçedeki limon gibi kokan otları ezip anneme yemek hazırlarken (!) yemeğe biraz hareket kazandırmak için içine solucan eklememe yardım etmelerine bayılırdım. İlkokulda, en yakın kız arkadaşlarımın bize gelişinde hiç ama hiç dibimizden ayrılmayışlarına ve bizi iki kelime konuşturmamalarına da sinir olurdum. Ama babamın çocuklar nasıl oyalanır kaygısı duymadan mehtap manzarasına göre planladığı aile tatillerimizi, hiç arkadaşım yokken arkadaşım oldukları için gülümseyerek hatırlayabiliyorum. Hatta tatilde saçıma ördükleri onlarca ipli rasta ve bileklikler ile okula dönüşümde pek havalı oluyordu… Liseye geldiğimde ise, eve gelen arkadaşlarıma bir merhaba bile demeden suratsızca gezelenir durur veya kendilerini görünmez sanıp bilgisayara gömülürlerdi… ben yine uyuz olurdum onlara… Ama o tatillerimizde bikinimi giyip, plajda sadece ve sadece saksı gibi yatmadıysam, bugün dalabiliyorsam, su kayağı yapabiliyorsam, 34 yaşımda bile surf öğrenenmeye başlayabiliyorsam hep onların ön ayak olmaları sayesindedir.

Evet… tek çocuk sahibi olmayı hiçbir zaman düşünmedim. – şanslıyım Cenk de aynı fikirdeydi – Ancak yetişkin gözümdeki kardeşli olmanın değerinin, çocukluğumdaki çelişkili duygularımı hatırlamamı baskılamasına da izin vermedim. Velhasıl, küçük bir çocuk olmak zaten yeteri kadar zorken kardeşli bir çocuk olmak işi daha da zorlaştırabiliyor. Kendim küçük bir çocukken büyük abla olmanın nasıl ağır geldiğini unutmadım. Hatırlıyorum; sık sık Annneeah, babaaah bunlar benim sözümü hiç dinlemiyor diye yırtınıyordum… Hiç bir zaman kardeşlerim kadar kuduramıyordum, ablaydım, ağırbaşlı olmalıydım – hayatım boyunca hiç sarhoş olmamış, hiç ipleri koparmamış olmamın kaynağı da belki bu olabilir 🙂

Biz Mira’ya özellikle…

  • Kardeşin olmasını istermisin? gibi bir soruyu hiç sormadık. – nasıl Mira’yı sadece ben ve eşim istediğimiz için yaptıysak, ikinci çocuğu da zaten biz istediğimiz için yapıyorduk… istemem dese yapmayacakmıydık sanki… kardeş ortada yokken de bir gün senin de kardeşin olacak diyorduk, aynen kendimize bir gün iki çocuklu olacağız dediğimiz gibi…
  • Kendimiz sormadığımız gibi elimizden geldiğince de kardeşin olunca onu sevecekmisin? gibi ona bir şey ifade etmeyecek sorular ile muhattap olmasını engellemeye çalıştık. – Yaş itibarı ile duygularını uç noktalarda yaşayan, annesini çok çok çok sevdiğini söylerken, 3 dakika sonra ben seni artık hiç sevmiyorum başka bir annem olmasını istiyorum diye yaygara kopartan bir bücüre, kardeş gibi soyut bir fikri sevgi gibi kontrol edemediği bir duygu üzerinden yorumlatmaktan kaçındık.
  • Kardeş fikrini, birlikte oynayıp, çok eğleceksiniz hayalleri ile dolu kristal bir vazoda sunmamaya çalıştık. Gerçek bir bebek ile karşılaştığında kristal vazo tuzla buz olabilirdi… – Bebeğin doğduğunda saksı gibi yatmaktan başka becerisinin olmadığını, üstüne çok ilgi ve bakıma ihtiyaç duyacağını ve yavaş yavaş çok yavaş büyüyeceğini – çocuklukta zaman biz yetişkinlere göre çok daha yavaş akıyor – büyüdükçe birlikte oynamanın daha eğlenceli olacağını anlattık.
  • Bebeklerin gerçekten neye benzediğini gerek yardımcımız Hatice’nin kızı Elif’ten, gerekse yuvadaki 4-12 ay bebek sınıfından çok iyi biliyordu. Biz kardeşi olacak bebeğin diğer bebeklerden farkını üzerine çalıştık. Gelecek bebeğin annesi ve babası da biz olacaktık… Bu çok önemli bir farktı…
  • Elimizin altındaki abla adayı bir kitap kurdu olunca, en çok kitaplardan faydalandık. – kardeşli hayata dair olumsuz duygulardansa, olumlular üzerine odaklananları tercih ettik; ineğin aklına karpuz kabuğu sokmaya gerek yoktu… bir de bebekler hakkında bilgi veren – anne karnında büyürler, ilk doğduklarında çok küçüklerdir, ağlarlar, kaka yaparlar, meme emerler, vs. vs. şeklinde somut içerikli kitapları elimize aldık. Kitap seçim işi çok kolay olmadı, piyasadaki kardeş temalı kitapların hemen hepsine göz atmak durumunda kaldık, ne yazık ki en güzel kaynakları yine ingilizce kitaplar arasından bulduk. Kitapların detaylarını ayrı bir yazı ile vereyim…

Şimdi iki çocuklu hayatta 3. haftayı tamamladık. Oğlumuz sürpriz gelişi üzerine, neyseki Mira’nın tepkileri çok sürpriz değildi. Kendi evimizde olmamamız ve ilk günlerde Cenk’in yanımızda olmamasından etkilenmemesini beklemek mümkün değildi. Ancak, Mira’nın çenesinin biraz fazla açık olmasından kaynaklı, zaman zaman kendisinin henüz 3 yaşında olduğunu unuttuğumuz için ilk bir kaç günde elektriği göz göre biraz yükselttik. İlerisi için kayıt altına almak istediğim iki vukuatımız var…

Birincisi;
Hastaneden geldiğimiz ilk akşam, Ada’yı emzirirken Mira’dan telefonumu vermesini istedim. Mira da telefonu aldı bana doğru attı, telefon Ada’nın üzerinden sekti. Ada ağlamaya başladı. Benim biraz dikkat etmeliydin dememle Mira da koroya katıldı. Ağlarken söyledikleri; lohusa halime çok dokundu…
– keşke hiç kardeşim olmasaydı…
– niye öyle diyorsun şimdi Mira’cım ?
– o zaman telefon ona hiç çarpmazdı. ben de onu hiç ağlatmamış olurdum.
Büyük çocuğun küçüğüne zarar vermesinden korumak aslında büyük çocuğu da suçluluk duygusundan korumak anlamına geliyormuş ya… aklıma geldikçe ikisi yerine de ağlayasım geliyor.

İkincisi;
Ada’nın 6. gününde Baha ve Özge, Bora’yı yatırdıktan sonra arkadaşlarına bir şey bırakmaya çıkmışlardı. Ada’yı emzirmiş, Mira’yı uyutmaya hazırlanırken Bora can hıraç ağlayarak uyandı. Sakinleştirmek için odasına girdiğimde uykusu gelmiş Mira da peşimden geldi… Hemen ardından da Bora’nın bağırmasına panikleyen annem… Mira içerideyken Bora’yı sakinleştiremeyeceğimi düşündüğü için Mira’yı çıkartmak istedi. Mira da yanımdan ayrılmamakta inat etti. Bora bu sırada iyice ayıldı. Mira da üzerime iyice yapıştı. Uzatmayayım, annem çok stres oldu ama sonuçta 3 yavru da bir şekilde uyudu… Mira’nın uyumadan önce söyledikleri ise beni silkeledi…
– Özge niye gitti annne… şimdi sen Bora’nın da mı annesi olacaksın? Ada’nın annesi de sensin… Bora’nın annesi de sen olursan, benim annem kim olacak? ben annesiz bir abla olmayı hiç istemiyorum...

Bu ikinci olay beni resmen kendime getirdi… Kızım kardeşine karşı çok sevgi dolu. Onu kucağına almaya, öpmeye ve koklamaya bayılıyor. Telefon olayından sonra hareketlerinde de daha dikkatli… Ama bir gün yatıp, ertesi gün kalkıp, kendini başka bir statüde bulup, hayatının bundan sonra hiç eskisi gibi olmayacağını kabul etmek sadece küçük bir çocuk değil kimse için kolay birşey değildir. Abla olmak onun kararı değildi; bizim kararımız, bizim sorumluluğumuzdu. Tabii bu demek değil ki: kendisine adaletsizlik yapılmıştır, telafi için el üstünde tutulmalıdır. Sadece küçük adımlar ile bu süreci tamamlamasına fırsat verilmeli, yanında olmayız. anne-kız veya baba-kız, hergün kısa da olsa abartmadan eskisi gibi biraz vakit geçirmeye özen göstermeliyiz. Zaten yarım saat bile tüm ruh halini – halimizi değiştirmeye yetiyor… Ufak ufak hepberaber kuracağız yeni düzenimizi…

Sarp Ada’mız doğdu :)

Sarp Ada oğlumuz 2 Nisan 2011 saat 18:18 de 3150gr 53 cm olarak doğdu ve ailemizi resmen 4 kişi yaptı…

Anneannesi ve babası – ki ikisi de ankesörlü cep telefonu olsa onu tercih edecek kadar teknoloji ile ilgililerdir –  kendilerini aşıp, doğum sırasında Skype üzerinden canlı bağlantı kurdular… Cenk’in elini hissedemesem de yanımda olduğunu bilmek güzeldi. Anneanne Mira’nın yanına eve döndü… Ben ise Ada ve kocamın gönderdiği çiçekler ile başbaşayım. Biraz yorgun, mutlu ve çok huzurluyum 🙂

Asayiş Berkamal

Yarı zamanlı çalışır gibi yaparken daha sık yazabileceğimi düşünüyordum ama kalan zamanda ev çalışanı olacağımı atlamışım. Arayı açmadan bir özet geçeyim…

Nazar değmesin; Mira okula alıştı 🙂 Kapıda ıslak mı, kuru mu öpeyim diye soruyor. Islak için dudaklarını güzelce yalayıp cork diye öpüveriyor, daha etkili olsun diye bir de üzerine üflüyor 🙂 bye mommy derken resmen kıçını dönüp giriveriyor içeri… Hatta geçen gün ben peşisıra bakakalınca… sınıftan geri döndü, kapıyı açtı, sen gitsene artık diye beni dışarı çıkarttı. Bu hızlı girişlerindeki keramet, sınıf kapısının direk dışarı açılmasında mıdır diye düşünmeden edemiyorum. Sınıfı görünce beni unutuveriyor… çok şükür…

Sınıfında 5-6 yaşlarında iki Amerikalı çocuk var. Açıkçası adaptasyonunda öğretmeninden daha çok onlar yardımcı oldular. Sayıları çok az olduğu zamanlarda hepsini büyük olan sınıfa topluyorlar. Gördüm ki, kalabalık da o kadar korktuğum gibi olmuyormuş. Hatta o günleri pek bir keyifle anlatıyor…

Ms. Mary dışında öğretmenlerinin isimini öğrenemedi – ben de öğrenemedim… – ama hepsine bir şey uydurmuş… Uzun siyah saçlı abla öğretmenim, Beni sakinleştiren öğretmenim, Koca popolu siyah suratlı öğretmenim 😛 Sonuncusuna öyle dememesi gerektiğini anlatıyoruz ama kötü bir şey söylediğinin farkında bile değil… 3 ayda bu öğretmenin adını öğrenebilmesini, yoksa İngilizceyi söküp kendisine uydurduğu lakabı söylememesini ümit ediyorum… rezil olacağız Amerikalılara 😛

Özellikle akşam saatlerine doğru, hele eve Bora geldikten sonra Baha ve Özge’nin de ilgisini çekmek için içine Chuky kaçmış gibi davranıp, beni çileden çıkartsa da tüm değişikliklere iyi adapte oldu. Uyumlu yavrum… Babasını, evini, halasını, dayısını, babaannesini, amcasını, Hatice’sini, Türkçe konuşan öğretmenlerin de olduğu okulunu (!), oradaki arkadaşlarını çok çok özledi… Gün içinde bunlardan hiç bahsetmezken, gece 4 sularında cin gibi kalkıp keşke onları da buraya getirsek diye anlatıyor da, anlatıyor… beni cin çarpmışa çeviriyor.

Karnımdakine gelince… Ablasının üzerindeki tüm müdahalelerine rağmen keyfi yerinde, hissediyorum 🙂 Zaman zaman o kadar kuvvetli hareket ediyor ki, dışarıdan ayak, dirsek geçirmelerini rahatlıkla görebiliyorum. Mira da çok kıpırdaktı ama bu uzakdoğu sporlarına daha bir yatkın seziyorum. Mira tekmeyle beni uyandırır, babasını da dürterdi ama bunun şimdiden tekmeleyerek kütük gibi uyuyan ablasını uyandırmışlığı bile oldu. Bunun üzerine Mira’nın ertesi sabah ki…
– anne Ada dün akşam senin karnından çıkmaya çalışıyordu. Ben ona dur bekle daha babam gelmedi dedim. O da tamam ablacım dedi

…yorumu aklıma geldikçe ağzım kulaklarıma varıyor.

Bu arada geçen Perşembe kontrolümde 1cm açıklık olduğunu öğrendim; dünkünde de bunun çok da önemli olmadığını… İkisinin arasında da ya Cenk gelmeden doğurursam nasıl bir organizasyon yaparım konusunda paranoya yaptım. Mira’nın doğumunda 9.5 saatte hepi topu 1 cm açılana kadar canım çıkmıştı. Bunun rahat ve kolay bir doğum olacağını düşlüyorum. Hatta şu gebelik diyabetim olmasa Ada’yı evde bile doğurabilirmişim gibi geliyor. İşime gelirdi sanırım…

Diyabet deyince… İnsulin ile olan ilişkimiz kendisi sabah ölçümlerime hiç etki etmeyince bitti çok şükür… Günde 9 defa parmağımı delmek mesele değildi de, sonuçlara göre kullanıp kullanmama kararını vermekten stres olmaya başlamıştım. Şimdi gece yatarken bir hap çakıyorum. Sabaha mis gibi kalkıyorum 🙂

Annem de Cumartesi günü buraya gelebildi… Böylece kendime görev edindiğim günün yemeği mevzuunu da kendisine satmış oldum. Bu 3 haftalık toplu yemek pişirme ve yeme serüvenimizde, hem burada, hem de Türkiye’de bulunan hatırı sayılır sayıdaki yemek kitabımızın hakkını vermeye başladık diyeyim. Aslında Mira büyüdükçe, burası daha çok benim alanım haline dönüşüyor, Ada da gelince tası tarağı toplayıp yeni bir bloga mı taşınsam diyorum. Hem şu denediklerimi de hafızamızı taze tutmak için kayıt altına almış olurum…

Buradaki toplu istilamız ile evsahiplerimize yarattığımız sıkıntı kadar nefes alabilecekleri anlar da yaratmak istiyoruz. Bora’yı büyütürken, 10 aydır, yanlızken yapamadıklarını bizim varlığımızda yerine getirebilsinler. Vee nihayet geçen Cuma, Baha ile Özge bir arkadaşlarına gitti, ilk defa Mira ve Bora yanlız kaldım evde… Onlar, Bora’nın gece yatış rutinini tamamladı, uyuttu. Sonrasında da ben iki çocuklu hayat pratiği yaptım. Önce Bora, ardından Mira uyandı… her iki atağı da başarı ile tamamlayınca ikisi aynı anda uyandı… İkisini de susturup, göbeğim, Bora ve Mira koltukta sallanırken, kucağımda iki bebeğim ile bir üçüncüyü hamileyken düşledim kendimi… Tatlı düşümden Mira’nın horlaması, Bora’nın içlenmesinin geçmemesi ile uyandım. Mira’yı dizimde sektirip, usuldan yere indirdim. Bora’yı 2 dakika yatağına bırakıp, yerdekini en yakın yatak odasına taşıdım. Yatağa bırakılmasına içerleyen Bora’yı tekrar sakinleştirdim ama velakin oğluş her geçen dakika cinleşmeye devam edince anne-babasını çağırmak zorunda kaldım. İlk babysitter’lık deneyimim başarısızla sonuçlandı böylece :S Ama yılmadık…

Pazar akşamı bizimkiler bir konsere giderken, uyku rutini dahil iş başa  düştü… İkisini birden kuvette güzelce yıkadım. Öyle eğlendiler ki, Ada beklemesin, hemen doğsun büyüyüversin diye aklımdan geldi geçti… Annem Mira’nın saçını kuruturken, yerlerde yuvarlanarak Bora’yı giydirdim… Mira annem ile Toy Story gecesi yaparken de, Bora’yı besleyip, uyuttum. 7de Bora, 8:30da da Mira uyumuştu 🙂 ikiside deliksiz uyurken, her zaman 2 gece önceki kadar aktif bir gece geçirmeyeceğimizi düşlettiler… Tabii düş dediğin de hepi topu sabah 3’e kadar sürebildi. Bora’ya annesi müdahale ederken, ben de tavandaki dev pervanenin gölgesi ile odamızı arılar bastı diye feryat figan koparan Mira’mı sakinleştirmeye çalışıyordum. Sabah olana ikna olamadı, görmemek için de yorganın altında göbeğime sarılıp bekledi… Çok korktu, beni de korkuttu, ama çok şükür tekrarlamadı…

Dar zamanda yeni başlangıçlar

Bir hafta oldu geleli ve ayağımızın tozunu hiç yerde bırakmadık. Haftayı benim doktor, klinik, hastane kayıtlarım, Mira’nın da yuva kayıdı ve doktor kontrolleri ile tamamladık… Mira o kadar keyifli – iştahlı – neşeli ki müdahaleye rağmen kulaktaki sıvı birikiminin ciddi şekilde devam etmesini konduramıyorum. Artı bir on gün daha, bu sefer daha kuvvetli bir antibiyotik kullanacak. Doktordan, bu tedavi ile büyük ihtimalle çözüm sağlanacağını ancak kulaktaki enfeksiyonun 6 haftadan uzun sürmesi durumunda tüp takılmasını gündeme getirmeleri gerektiğini duymak son derece rahatsız etti beni… Mira’nın hali ruhiyesi kadar olumlu düşünerek iyi şeyler duymayı bekliyorum…

Gerçi olumlu hali ruhiye dedim de halt ettim… Geçen Cumartesi Mira ilk defa kontrol edilemeyen bir nöbet (tantrum) yaşadı – yaşadık. Yol boyu son derece keyifliyken, park yerinde Bora’nın arabasının tekerinin inik olmasını farketmemiz, saçının rüzgar ile dağılması, at kuyruğunun biraz tepede toplanması, kucağımda taşıyamam demem, alacağımız buzkalıbının sarı değil pembe olmasını istemesi, pembe seçeneğinin olmaması, kendini toplasın diye verdiğim lolipopun içinden hava boşluğu ile oluşmuş minik bir delik çıkması (bu son noktaydı)… en son 3-4 aylıkken gaz sancısı ile bu kadar ağladığını – bağırdığını hatırlıyorum. Sakinleştirmek için çıktığımız açık havada kucağımda hıçkırmaktan nefesi kesilirken “ama tutamıyorum kendimi, çok ağlamak geliyor içimden…” demesi ise bana en koyduğu andır. Annesi biraz mankafa olunca çocuk mecbur kalıyor duygularını en açık şekilde ifade etmeye… Umarım ilk ve son olmuştur bu kriz anı… onun çaresizliğinde daha çaresiz hissediyor insan kendini…

Yeni haftamızın aksiyon haberi ise Mira’nın burada yeni bir yuvaya başlaması… Hepi topu 3 ay burada kalacağız ama 3 ayı kıçkıça geçirip, Türkiye’ye döndüğümüzde kardeş evdeyken “sen hadi bakalım okula yallah” şeklinde başımızda atıyormuşuz gibi hissetmesini hiç istemedim. Zaten ben o kadar dip dibe olmaya alışmamışım, burada benden ayrı geçireceği bir kaç saat ikimize de iyi gelecekti. Eve hemen 3 dakika uzaklıkta çok sıradan bir Montessori okulunda yer bulduk. En azından mekan düzenlemesinin Mira’nın alışkın olduğu bir ortam olmasının avantajlı olacağını düşünüyorduk. Sadece 3-6 yaş 30 çocuğun tek sınıfta olmasından biraz ürkmüştüm. Şansımıza binalarının hemen bitişiğindeki dükkanı da okula dahil ederek yeni bir sınıf açmışlar. Mira şu anda bu sınıftaki 7 öğrenciden biri oldu. Bu sınıf daha küçük olduğu için 20 kişi ile kayıtları kapatacaklar ama zaten 20 kişiyi doldurana kadar Mira’nın okula adaptasyonu haydi haydi tamamlanacaktır.

Pazartesi okuldaki ilk günüydü ve hiç bir şey korktuğum gibi olmadı… Sınıfa birlikte girdik. Mira’nın adı kendisine ait raflara yazılmıştı bile… Öğretmeni eşyaları koyacağı yerleri gösterdi. Ben bir saat kadar köşede oturdum. Hiç yanıma gelmedi. Heyecanla tepsilerini aldı, çalışmalarını yaptı. Sınıfta Montessori çevresi konusunda deneyimli olduğu rahatlıkla gözlenebiliyordu. Her işi bitirdiğinde uyarılmadan topladı… Hatta toplamayanları da “Miss Mary, clean up yapması gerekiyordu” diye şikayet etti 😀 Sanki kırk yıldır o okula gidiyormuş gibiydi – öyleki evde bu düzenli çocukla hiç ilgisi yoktur diye açıklama yapma ihtiyacı hissettim. Yaşça büyük bir öğretmeni kendi çocuklarının da Montessori okullarından mezun olduklarını ve aynen bu şekilde olduklarını söyledi – Günün çalışması olarak da kilim açma ve rulo olarak geri toplamayı gösterdiler ve Mira’yı bunu arkadaşların göstermesi için teşvik ettiler. Bizimki pek gururlandı.

Sınıfta bana yüz vermese de, Line time sonunda sınıftan çıkmaya kalktığımda, kıyameti koparttı. Cumartesi yaşadığımızın endişesi ile karşıdaki Lübnan kahvesinde biraz kendimi yedim. Döndüğümde çıkmam ile sustuğunu, herşeyin yolunda olduğunu öğrendim. Kapıda beni görünce bir iki gözyaşı daha döktü ama daha okuldan çıkmamız ile o yaşlar yerini kıkırdamalara çevirdi… Umarım yarın da bugün kadar kolay geçer diyeyim… Karnımdakinin  ayaklarını boğazıma doğru esnetme çalışmalarında daha fazla başarı sağlamasına izin vermeden gidip yatayım…

Mira’dan fantastik bir hikaye; Ejderha’nın Yavrusu

İstanbul’dan Ankara’ya dönerken, etrafında gördüklerini anlatmak Mira’yı kesmedi, kitap okuyalım (!) önerisi getirdi. Neyse ki hem araba kullanıp hem okuyamayacağımı çabuk anladı. Ama her zamanki gibi kafandan anlat o zaman diye başıma iş çıkarttı. 1-2 hikaye derken, içim bayıldı… Hadi senin hikayeni yazalım dedim. Ben hikayeye bizim evin bahçesinden başladım. O yanına kardeşini de alıp, bulutların üzerine kadar götürdü… Detayları unutulmadan kayıt altına almalıydım.

Tabii başlamadan da bir iki not düşeyim;
Hikayenin renklendirilmiş kısımları Mira tarafından uydurulmuş ve yönlendirilmiştir… Bu noktaların çoğunda hikaye uzun uzun kopup; “annesinin kurabiyeleri kokuyormuş. hem kurabiyeleri de fındıklıymış…” “peki Banu başka ne koymuş onun içine anne?” “yumurtalarını bahçeye çıkmadan önce ben kırmışım değil mi?” “pişince Zeynep’i de çağırırız” “paket yapıp arkadaşlarıma da götürebilir miyim?” gibi detaylara girildi… Şimdi yazarken buralara girmeden kısa geçmeye çalışacağım, yoksa hikayenin bütünlüğünü nasıl toparlarım bilemiyorum. Zaten canlı performansta zor topladım, hele mevsimsel tutarlılık konusunda sıfır performans gösterdim… İlkbaharın gelişi ile başlayıp, sonbahar yaprakları arasında yuvarlandırıp, yaz ortası oluşan fasulye çadırımıza oturttum ya neyse 🙂

**********

Böylesi güneşli bir günde, Mira bahçeye çıkmış. Karın bu kadar çabuk erimiş olmasına ve altından çıkan çimlerin yeşilliğine pek şaşırmış. Kış boyu beslenmeye alışmış kuşlar, Mira’yı görür görmez etrafına toplanmış. Onlara yem vermiş. Yavaş yavaş tomurcuklanan ağaçlara bakmış… Eline aldığı küreği ve tırmığı ile domates bahçesini eşelerken, mutfağın kapısının açıldığını duymuş. Burnuna annesinin pişirdiği kurabiyelerin kokusu gelmiş.

Başını kaldırdığında ise yanıbaşında kurabiye gibi kokan Ada‘yı görmüş.
(Ada = kardeşi oluyor… kurabiye gibi kokan anneyi göreceğini umarken dumur oldum. biz oğlumuza henüz isim bulamadık ama Mira onun isminin Ada olduğu konusunda çok net 🙂 )
Ada da ablası ile yeri kazmış. Topraktan çıkan solucanlar onu gıdıklamış… Kıkır kıkır gülerek kaçmış, kendini ağaçların altına birikmiş yaprakların üstüne atıvermiş. Yaprakları alıp, havalara atmaya başlamış.

Derken Ada yaprakların arasından bir yumurta bulmuş. Bu yumurta tavuk yumurtasından küçük, ama bıldırcın yumurtasından büyükmüş veeee mor renkliymiş. Ada ve Mira hiç mor renkli yumurta görmedikleri için çok şaşırmışlar hemen annelerini çağırmışlar. Annesi bunun bir kuş yumurtası olabileceğini söylemiş ama hangi kuşa ait olduğunu bilememiş. Altında buldukları ağacın yanına gitmişler… ağaca çıkıp yuvayı aramışlar. Ama hiç kuş yuvası bulamamışlar. Yumurtayı evlerine götürmüşler. Üşümesin diye odalarındaki yumuşak kuzu yastığın üzerine koymuşlar. Akşam olmuş, yemek yemişler ve çok yoruldukları için hemen uyumuşlar…

Sabah henüz çok erkenken, Mira çıt çıt diye sesler duymaya başlamış. Ada’ya çıt çıt yapmayı bırakırmısın diye seslenmiş. Ada ben yapmıyorum demiş. Yataklarından kalkmışlar çıt çıt sesinin nereden geldiğini aramaya başlamışlar. Bir de bakmışlar ki ses küçük yumurtadan geliyor. Kabuğunun üzerinde minik minik çatlaklar oluşmuş ve üstünden küçük bir parçası kırılmış. İçinden de MİNİCİK MOR BİR EJDERHA çıkmış.
(civciv, kuş falan beklerken yine dumur olduğum bir andır 🙂 )

Küçük bebek bir ejderhanız olsa ne yaparsınız? Tabi ki hemen karnını doyurur, biraz süt verirsiniz… Mira mutfaktan küçük bir tabağa, biraz süt almış. Bir tabağa koymuş ama ejderha nasıl içeceğini bilememiş. Onlar da Ada’nın bebeklik biberonlarından birine koymuşlar sütü… Ejderha Ada’nın elindeki biberonu emmeye başlamış, cork cork diye hemen bitirivermiş… Sütünü bitiren ejderhanın, gazını da çıkartmak lazımmış. Mira kucağına almış, yavaş yavaş sırtını sevmiş ejderhanın… Ejderha dumanlı bir gark yapmış, rahatlamış, burnunu Mira’nın koynuna sokuvermiş. Mira ejderhanın uyuduğunu anlayınca usulca kuzu yastığın üzerine bırakmış, ama bırakmasıyla ejderhanın tekrar uyanması bir olmuş. İncecik bir sesle ağlamaya başlamış. Gözlerinden yaşlar dökülüyor ve çok üzgün görünüyormuş çünkü bebek ejderhacık annesini arıyormuş…

Mira o anda bebek ejderhanın annesini bulmaları gerektiğine karar vermiş, Ada da onun bu fikrine katılmış ama nereden başlayacaklarını bilememişler. Hemen kendi annelerine sormuşlar. Anneleri odalarındaki canlı minik ejderhayı gördüğünde şaşkınlıktan küçük dilini yutacakmış. O da daha önce hiç ejderha görmemiş ki… Onu buldukları yerden başlamalarının iyi bir fikir olduğunu söylemiş. Mira ve Ada da yumurtayı ilk buldukları yere bahçeye çıkmışlar… Yaprakların altına bakmışlar, ağaçların tepesine çıkmışlar. Daha önce hiç ejderha yuvası görmedikleri için nasıl bir şey aramaları gerektiğini bilmiyorlarmış. Sonunda yorulmuşlar, ağaçtan inmişler, fasulye çadırlarına girip biraz dinlenmeye karar vermişler. (Mira, Ada ile birlikte sığabilmeleri için çadırımızı artık daha büyük yapmamız gerektiğinin üzerinde çok durdu 😛 )

Çadırın içinde otururlarken yaprakların arasından bir hışırtı duymuşlar ve aniden karşılarında parmak kadar bir fasulye cini belirmiş. Fasulye cini kendini tanıtınca, Mira ve Ada’nın şaşkınlığı birazcık geçmiş. Cin onları izlediğini, mor ejderha yumurtasını aldıklarını bildiğini söylemiş ve birden sinirlenerek “o yumurtayı yediniz mi yoksa?” diye bağırmış. Bunun üzerine Mira’yla Ada fasulye cinine; mor yumurtayı yemediklerini, eve götürdüklerini, yumuşak yastığın üzerine koyduklarını, sabah yumurtanın çatlayıp içinden minik bir mor ejderha çıktığını, ona süt verip karnını doyurduklarını, ama minik ejderhanın annesini göremediği için çok üzgün olduğunu, ejderhanın annesini bulmak istediklerini ama hiç bir yerde bulamadıklarını anlatmışlar. Fasulye cini, hikayeyi dinledikçe yüzünde kocaman bir gülümseme belirmiş ve sonunda neşe ile minik ejderhanın annesinin yerini bildiğini söylemiş bizim iki kafadara… Anne ejderha, ağaçların çok yukarısında, bulutların içindeki masal ülkesinde yaşıyormuş.

Oraya nasıl gidebileceklerini bulmak için Mira ve Ada kafa kafaya verip düşünmeye başlamışlar. Önce uçakla gitmeyi önermişler… ama fasulye cini “uçakların bulutların üzerinden uçtuğunu” söylemiş. Balonla gidelim demişler… ama fasulye cini “balonun bulutların içinden geçemeyeceğini” söylemiş. Helikopter olmaz mıymış? fasulye cini onun da “kanatları ile bulutları dağıtacağını” söylemiş. Bizimkilerin kafalarının iyice karıştığını gören fasulye cini nihayet “masal ülkesine ancak masalsı bir yolla gidilebilir” demiş. Cebinden 2 tane sihirli fasulye tanesi çıkartmış, birini Mira’ya birini Ada’ya vermiş. Onlar da hemen toprağı kazmışlar, fasulyeleri dikmişler ve sulamışlar… ama hiç bir şey olmamış. Fasulye cini “sabırlı olun, güneş toprağı biraz ısıtmalı, fasulyeleri uykusundan uyandırmalı” demiş ve ortadan kaybolmuş. Güneş yükseldikçe toprakta kıpırtılar başlamış. Güneş tam tepeye geldiğinde ise fasulyeleri diktikleri yerde önce iki küçük fasulye yaprağı ile ince iki fide belirmiş. Sonra ikisi de aniden ağaç gibi kalınlaşıp, bulutların tepesine kadar uzamış.

Mira ve Ada dev fasulye ağacına tırmanmaya başlamışlar. Çıkmışlar, çıkmışlar… sonunda bulutların arasındaki masal ülkesine varmışlar. Orada kırmızı burunlu bir dev piknik yapmaktaymış, bizimkileri görünce çok sevinmiş. Adı Billy’imiş. (bu kısım Miki Fare’nin Klüp Evi’nden araklandı 🙂 ) Mira ve Ada’ya çilek ve süt ikram etmiş. Bizimkiler bir yandan yerken, diğer yandan başlarından geçenleri birbir anlatmışlar. (burada Mira hikayeyi tekrar anlatıyor 🙂 ) Yanlız, ara ara uzaklardan gelen acıklı bir uğultu yüzünden hikayelerini kesmek durumunda kalıyorlarmış. Mira deve sormuş; “bu ses nereden geliyor?” Dev; “yumurtasını kaybeden anne ejderhanın sesi bu…” demiş. “Sizden gelen haberleri duyunca çok sevinecektir” diye eklemiş.

Devden yolu tarif etmesini istemişler ama dev onları sırtına alarak götürmeyi teklif etmiş. Mira, Ada ile birlikte devin sırtına tırmanmış. Ancak dev yürümeye başlayınca, bir o yana, bir bu yana sallanmışlar. Düşecek gibi oluyorlarmış. Bunu farkeden dev onları kafasının üzerine koymuş, onlar da devin saçlarını sıkıca tutmuşlar. Masal ülkesini dev adımları ile bir uçtan diğer uca geçmişler… Yolda Kırmızı Başlıklı Kız, Fareli Köyün Kavalcısı ve Pamuk Prenses‘in evlerini de görmüşler. Sonunda anne ejderhanın evine varmışlar. Anne ejderha o kadar üzgünmüş ki; burnundan ateş yerine sular akıyormuş. Hüngür hüngür ağlıyormuş. Dev, üzülme artık diye seslenmiş mor ejderhaya… bak bu küçük arkadaşlarımızın sana güzel haberleri var… demiş. Mira yumurtayı bulduklarını, içinden bebek bir ejderha çıktığını, ona süt verdiklerini, gazını çıkarttıklarını, şimdi evde annesini beklediğini anlatmış. Ejderha yavrusunu iyi olduğunu duyunca çok mutlu olmuş… Mira ve Ada’ya çok teşekkür etmiş, hemen yavrusunun yanına gitmek istemiş. Bizimkileri sırtına almış, deve el sallamışlar ve uçarak Mira’ların bahçesine inmişler. Koşarak eve girmişler, minik ejderhayı alıp annesine getirmişler. Minik ejderha annesini görünce, memesini emmek istemiş. Karnı doyunca da sevinçten şarkılar söylemeye başlamış. Anne ejderha Mira ve Ada’ya bir kez daha teşekkür etmiş, kanatlarını açmış ve yavrusu ile birlikte masal ülkesine dönmüş.

**********

İtiraf edeyim bu hikayeyi Mira ile birlikte uydururken onun kadar ben de eğlendim. Tabi uzun bir araba yolculuğunda, bağlı olmamızın hikayenin bu kadar detaylanmasına katkısı büyüktür. Evde olsak, ikimizin de bu kadar yerimizde oturamayacağımız garantidir. Yine de evde oynamak için 20 dakikalık bir hikaye kurgulayarak deneme yapmak istiyorum.

Bu arada yol maceralarımızı anlatırken farkına varmıştım; bu yazdığımız hikaye bir şekilde Rol Yapma Oyunları‘nın temelini oluşturuyor. Tabii; bizim kurallarımız ve oyuncunun hareketlerinin sonucunu etkileyen zarımız yoktu. Ama “rol yapma asıl çocukluğun doğasında var, küçük yaşlar için de hazırlanmış rol yapma oyunları olmalı” diye düşünürken, yanılmadığımı gördüm. Göz atmak isterseniz; Teaching Kids to Roleplay is Only Natural, A Starter Guide to Roleplaying with Kids