Öylesine bir Pazar günü… Opera ile tanışma… Çok sportif bebekler…

Cumartesi gece kavuştum evime… Evimi pek seviyorum. Dönüşleri çok seviyorum ama peşi sıra gelen ıvır zıvır için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Her şey oluyor benden ama şu evin hanımı olmuyor bir türlü… Boşalttığım bavullar üzerine kocanın dönüşümüz için itina ile sakladığı çamaşırlarını görünce kaçasım geliyor dörtnala… Neyse şikayet etmeyim, zaten hiç kasmıyorum, aynen de kaçıveriyorum.

Pazar sabah Leyla Gencer Sahnesinde Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin “Çocuklar için Öylesine Bir Dinleti” isimli müzikal oyunu vardı. Babası da kızının ilk tiyatro deneyimine gelemediği için hayıflanıp dururdu. Bari ilk defa opera ile tanışmasına eşlik edeyim dedi. Bana da şahane bahane oldu…

Sabah kahvaltı ardından Leyla Gencer Sahnesinin olduğu Ostim Oto Pazarına doğru yola döküldük. Yolda Mira’ya abilerin ablaların sahnede şarkılar söyleyeceğini anlattık. Şarkıları var anladı ya hemen “dans ee.. dans eee” (dans da var mı?) diye sordu. Evet cevabı ile dans etmeye de başladı ve 2 dakika sonra tos diye uyudu. Çocuğum geçen hafta boyunca mini disko, dans, sonrası uyku üzerine programlanınca “aha dans da ettik, hadi uyuyalım bari” kodu devreye girdi galiba… Sahnenin önüne geldiğimizde halen uyuyordu. Cenk’e “uyanacak mı sence?” derken, arkadan “ııı ıhhh” diye cevap verdi. “abiler ablalar içeri giriyorlar” deyince ise hemen ayıldı. Cin kesildi. Koltuktan çıkartmamızla arabadan atladı. 1 dakika önce uyumak isteyen o değilmiş gibi kolumuzdan çekiştirerek soktu bizi binaya… Abiler ablara b..k yese yiyecek yaa… bu da ayrı bir yazı konusu olsun hadi…

Yerimizi bulduğumuzda Mira’nın oturduğunda önündeki koltuktan ötesini göremeyeceğini farkettik ama bizim cüce inatla kucakta da oturmak istemedi. Bir daha ki sefere yanımızda mutlaka yükseltici bir şey taşımaya karar verdik. Ön sıralar boştu. Neyse oyun başlamadan yerimizi değiştirdik.

Oyun küçük yaş grubuna özel değildi ama özellikle müzikal olması sebebi ile çok ilgilendi. Pür dikkat kesildi. Sanatçıların operalardan küçük örnekler verdiği bölümlere sallana sallana eşlik etti. Aç kaldıkları çin ağlayan mağara adamlarını görünce “abi mama üüüü” (abi acıkmış üzülüyor) demesi… Mağara adamlarından birinin avladığı koca dinazoru acıkan arkadaşlarına getirdiği bölümde ise “abii abla bak et et ham” (abilerim ablalarım buyrun et yiyin) diye bağırması… bizi dumur etmeye yetti. Cenk’in “çocuğa gizliden gizliye dinazor yediriyorsun galiba” dalgasını, “çocuk benden olsa olsa otlamayı öğrenir, karnivor genleri babasından geliyordur” diye bastırdım.

Oyun ara ile birlikte toplamda 1,5 saat sürüyordu. Bunun çoğunu dikkatli izledi. Zaten tam çenesi düşüp, sıkılmaya başlayıp, ayağa kalktığı, sıralarda da ara verildi. Tüm çocuklar koşar adım büfeyi talan ederken, hepsinin elinde bisküviler, gofletler uçuşurken, Mira mamaları ben de çantaya hiç atıştırmalık koymadığımı farkettim. En sağlıklısı olarak sade bir çikolatayı gözümüze kestirdik. Şimdiye kadar 3-5 defa tadına baktığı çikolatadan küçük bir parçayı “çuku… hmm… çuku… hmmm” diye methiyeler düzerek götürdü.

Mira’nın bu ikinci sahne oyunu deneyiminde; kelimelere, hareketlere, kostümlere, dekorlara dahası oyunun konusuna pek ilgi gösterdi. Anladım ki bu tiyatro, opera işini her fırsatta tekrarlamak lazım… Tabii altına bir yükseltici, çantaya da sağlıklı atıştırmalık koymayı unutmadan 🙂

Aynı gün akşam üstü Zeynep, Ada ve Selin ile MyGym dersindeydik 🙂 Kısaca çocuklar kadar biz de kurtlarımızı döktük ve Selin gerçekten kod Munise’nin hakkını veren bir bebek diyeyim. Lafı uzatmadan dönüş yolundan bir Miralog ile bitireyim yazıyı…
– Selii… Selii…
– Ne oldu Selin’e?
– üüü üüü…
– Aaa niye ağladı Selin?
– düsstü
– neden düştü?
– fuu, fuu (su su…) kay… ayy…