Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi

Tam Mira’yı kütüphaneye götürebilirim artık diye düşündüğüm bir dönemde, tadilata girerek kapanmıştı Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi… Nenehatun Caddesinden her geçişimde – ki hergün önünden geçiyorum – ciğerci dükkanı önündeki kedi misali bakakalıyordum. Nihayet 2 yıl gibi bir süre sonunda, Aralık ayı biterken tekrar açıldı. Cumartesi, bizim de Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi’ni görme fırsatımız oldu. Mira – ben yogadayken Hatice, Itır ve Arda ile birlikte – ilk defa kütüphaneye gitti, burada vakit geçirdi ve benim gelmem ile bir de kitap ödünç alarak çıktı…

Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi’nin Ankara için son derece kıymetli, bahçe içerisindeki iki katlı binası, emekli Vali Hamdullah Şükrü Kenanoğlu tarafından 1985 yılında Kültür Bakanlığı’na çocuk kütüphanesi olması koşulu ile bağışlanmış. Ülkemizde okuma alışkanlığının yetersiz olduğuna ve bu yetersizliğin okuma alışkanlığının küçük yaşlarda kazandırılması halinde giderilebileceğine inanan Kenanoğlu, manevi babasının anısına “Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi” adı verilmesini vasiyet etmiş.

Tadilat sonrasında kütüphanenin alt katı 3-7 yaş okul öncesi çocuklara ayrılmış. Burada kitapların yanısıra bu yaş çocukların ilgisini çekecek kuklalar, oyuncaklar, oyun hamurları olan bir köşe de mevcut… Üst katta ise 7-15 yaş için kitaplar ve dergilere yer verilmiş. Şömine önüne keyifli bir oturma – okuma alanı oluşturulmuş. Çocukların Cranium, Tabu vb. kutu oyunlarını oynayabilecekleri bir köşe yapılmış. Bir de, – bence çok da gerekli olmayan – playstation ve bilgisayar oyunlarının olduğu bir bölüm var… Kütüphane Pazar-Pazartesi kapalı, bunun dışındaki günler sabah 9:00-17:00 arası hizmet veriyor.

Bu arada, 3500 yepyeni kitapla hizmete giren kütüphanedeki eski kitaplara ne olduğunu merak ettim. Bu kitaplar evimizin yanıbaşındaki Or-an Sevgi Yılı Halk Kütüphanesine aktarılmış. Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi bir türlü açılmadı diye hayıflanırken, burnumun dibindekine gidip bakmadığım için kendime kızdım…

Curcunalı bir doğumgünü partisi…

Neslihan ile aylar önce karar vermiştik. Zeynep ile Mira’nın doğumgünlerini birlikte kutlayacaktık. Hatta hepbirlikte Zeyno’nun dedesinin minibüsüne doluşup, Kızılcahamam Çamkoru’da kartopu oynamaya gidecektik. Ben hindistancevizli bir kardan adam pastası yapacaktım… sobada kestane kızartacaktık… falan… Ancak kar yerine bol bol yağmur getiren bu kış, kartopu partisi yerine de bize çamur banyosu alternatifini sununca bu plan yattı, kaldı.

Kalabalık da olacağız evlere sığamayacağız, Mira da kendi kendine “iyi ki doğdum” şarkısı çığırta çığirta dolaşıyor, ne yapsak derken, alternatif plan yine Cenk’ten geldi. Eski bir velisinin – dostunun açtığı Curcuna Parti Evi‘nde bir kutlama yapmaya karar verdik. İyi ki de öyle karar vermişiz… Zira parti günü yaklaştıkça gördük ki… kulak ağrısı ile boğuşan Neslihan’da da, yorgunluktan balık gibi bakmaya başlayan bende de o güne çay bile demleyecek enerji kalmayacakmış. Biz iptal mi etsek diye düşünürken, Cenk hastaneden dünyanın sonu gelecekmişcesine “kattiyen olmaz” diye diretince… Cenk’in hastaneden ayağının tozu ile geldiği benim ise – hiç adetim olmayan bir şekilde – misafir gibi hazırlanıp katıldığım… sonuçta… harika olan bir gün geçirdik…

Curcuna, geniş ferah mekanı, cüce boyuna uygun kutlama masası, top havuzu, işini severek yaptığı belli olan ekibi ile 2 yaşındaki çocukların dahi doğumgünü kutlamak için oldukça güzel bir mekan… İki yaş enerjisi, konsantrasyonu, hassasiyeti ve tahamülsüzlüğü yüklenmiş çocuklarımız pek güzel vakit geçirdiler.

Pastadan sonra kimseyi daha fazla yormamak, uzatmamak ve ortalığı dağıtmamak için hediye açma merasiminin büyük kısmını eve sakladık. İyi ki de öyle yapmışız! 2-3 yaş çok çocuklu kutlamalar için fena halde tahsiye olunur. Gerçekçi olmak gerekirse birlikte oynama merfumları tam oturmadan birlikte hediye açalım gibi bir şey de olmuyor. Sonuç çoğunlukla kıskançlık ve gözyaşı ile bitiyor. Mira evde her paketi tek tek keyifle açtı. Hem paket ve içinden çıkanlarla uzun uzun ilgilendi. İşi bitince “hadi kaldır, yeni hediye açalım” dedi. Yeni bir paket getirdi. Bazen bu işten sıkıldı, kalktı, oynadı. Kendi temposu ile 3 gün, 3 gece hediye açtı. “işte son paket bu” dedikten sonra da hiç başka diretmedi. Hala “bunu bana Çınar aldı, bunu Halam aldı, bunu iyi ki doğdu” aldı diye salınıyor ortalarda… Bir de geçen eline geçirdiği bir oyuncağı satın almam için ısrar ederken, “Mira’cım onu bırak, Canberk sana doğumgününde alır” dediğimde, bilmiş bilmiş “tamam o zaman unutma Canberk’e söle” dedikten sonra dudağını bile büzmeden yerine koydu ya… taşları yerine oturdu.

O parti gününün sonunda anladım ki; geçen sene sadece “iyi ki doğurmuşum” ben kutlaması yapmışken bu bir yılda ne çok şey değişmiş… Büyüdükçe bizim aksimize bu kutlamaların tadını çok daha fazla çıkartacaklar… Yine anladım ki; kutlamalar – kısa, sade ve çocukları merkeze alarak planlandığı sürece – çocukların sosyal güvenlerini geliştirme de etkili…

Partiye katılan Ada, Arda, Arda Demir, Çınar, Yiğit, Ela, Nilsu, Emre Alp, Arda ve Karya‘ya… ve bir şekilde katılamayan tüm arkadaşlarına Mira ve Zeyno adına teşekkürler 🙂 onlar olmasaydı bu partiyi yapmanın bir anlamı da olmayacaktı. son teşekkür de – biraz gecikmeli olarak – o en zor haftada uzaklardan gönderdiği paket ile hem Mira’yı hem de beni gülümseten Naile‘ye 🙂

Öylesine bir Pazar günü… Opera ile tanışma… Çok sportif bebekler…

Cumartesi gece kavuştum evime… Evimi pek seviyorum. Dönüşleri çok seviyorum ama peşi sıra gelen ıvır zıvır için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Her şey oluyor benden ama şu evin hanımı olmuyor bir türlü… Boşalttığım bavullar üzerine kocanın dönüşümüz için itina ile sakladığı çamaşırlarını görünce kaçasım geliyor dörtnala… Neyse şikayet etmeyim, zaten hiç kasmıyorum, aynen de kaçıveriyorum.

Pazar sabah Leyla Gencer Sahnesinde Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin “Çocuklar için Öylesine Bir Dinleti” isimli müzikal oyunu vardı. Babası da kızının ilk tiyatro deneyimine gelemediği için hayıflanıp dururdu. Bari ilk defa opera ile tanışmasına eşlik edeyim dedi. Bana da şahane bahane oldu…

Sabah kahvaltı ardından Leyla Gencer Sahnesinin olduğu Ostim Oto Pazarına doğru yola döküldük. Yolda Mira’ya abilerin ablaların sahnede şarkılar söyleyeceğini anlattık. Şarkıları var anladı ya hemen “dans ee.. dans eee” (dans da var mı?) diye sordu. Evet cevabı ile dans etmeye de başladı ve 2 dakika sonra tos diye uyudu. Çocuğum geçen hafta boyunca mini disko, dans, sonrası uyku üzerine programlanınca “aha dans da ettik, hadi uyuyalım bari” kodu devreye girdi galiba… Sahnenin önüne geldiğimizde halen uyuyordu. Cenk’e “uyanacak mı sence?” derken, arkadan “ııı ıhhh” diye cevap verdi. “abiler ablalar içeri giriyorlar” deyince ise hemen ayıldı. Cin kesildi. Koltuktan çıkartmamızla arabadan atladı. 1 dakika önce uyumak isteyen o değilmiş gibi kolumuzdan çekiştirerek soktu bizi binaya… Abiler ablara b..k yese yiyecek yaa… bu da ayrı bir yazı konusu olsun hadi…

Yerimizi bulduğumuzda Mira’nın oturduğunda önündeki koltuktan ötesini göremeyeceğini farkettik ama bizim cüce inatla kucakta da oturmak istemedi. Bir daha ki sefere yanımızda mutlaka yükseltici bir şey taşımaya karar verdik. Ön sıralar boştu. Neyse oyun başlamadan yerimizi değiştirdik.

Oyun küçük yaş grubuna özel değildi ama özellikle müzikal olması sebebi ile çok ilgilendi. Pür dikkat kesildi. Sanatçıların operalardan küçük örnekler verdiği bölümlere sallana sallana eşlik etti. Aç kaldıkları çin ağlayan mağara adamlarını görünce “abi mama üüüü” (abi acıkmış üzülüyor) demesi… Mağara adamlarından birinin avladığı koca dinazoru acıkan arkadaşlarına getirdiği bölümde ise “abii abla bak et et ham” (abilerim ablalarım buyrun et yiyin) diye bağırması… bizi dumur etmeye yetti. Cenk’in “çocuğa gizliden gizliye dinazor yediriyorsun galiba” dalgasını, “çocuk benden olsa olsa otlamayı öğrenir, karnivor genleri babasından geliyordur” diye bastırdım.

Oyun ara ile birlikte toplamda 1,5 saat sürüyordu. Bunun çoğunu dikkatli izledi. Zaten tam çenesi düşüp, sıkılmaya başlayıp, ayağa kalktığı, sıralarda da ara verildi. Tüm çocuklar koşar adım büfeyi talan ederken, hepsinin elinde bisküviler, gofletler uçuşurken, Mira mamaları ben de çantaya hiç atıştırmalık koymadığımı farkettim. En sağlıklısı olarak sade bir çikolatayı gözümüze kestirdik. Şimdiye kadar 3-5 defa tadına baktığı çikolatadan küçük bir parçayı “çuku… hmm… çuku… hmmm” diye methiyeler düzerek götürdü.

Mira’nın bu ikinci sahne oyunu deneyiminde; kelimelere, hareketlere, kostümlere, dekorlara dahası oyunun konusuna pek ilgi gösterdi. Anladım ki bu tiyatro, opera işini her fırsatta tekrarlamak lazım… Tabii altına bir yükseltici, çantaya da sağlıklı atıştırmalık koymayı unutmadan 🙂

Aynı gün akşam üstü Zeynep, Ada ve Selin ile MyGym dersindeydik 🙂 Kısaca çocuklar kadar biz de kurtlarımızı döktük ve Selin gerçekten kod Munise’nin hakkını veren bir bebek diyeyim. Lafı uzatmadan dönüş yolundan bir Miralog ile bitireyim yazıyı…
– Selii… Selii…
– Ne oldu Selin’e?
– üüü üüü…
– Aaa niye ağladı Selin?
– düsstü
– neden düştü?
– fuu, fuu (su su…) kay… ayy…

Son günlerde…

Evde bir üretim, bir hareket alıp başını gidiyor… İçimde de tuhaf bir huzur var. Bizim ailenin tipik zor zaman yaklaşımıdır; akılları boşaltabilmek için çeneler, eller, vücutlar çalışır… Annem bebekler için keçe şapka yapımına başladı… – muhteşem oldular bir ara blogu için fotoğraflarını çekmem lazım. – Babamın yatılı bakıcısı, Maya iki güne bir bol ajurlu bir kazak bitiriyor. – Kadın tam annemin ruh ikizi hiç boş durmuyor. – Halam babaannemden kalan oyalar ile bize kolyeler yapıyor. – Hergün bize gele gele o da duruma adapte oldu. – 25 yıllık emektarımız Satı Teyze sadece anneme yardımcı olabilmek için hergün yarım gün uğruyor, babamın durmaksızın yıkanan çamaşırlarını ütülüyor, bir yandan da Mira’ya incecik kazaklar örüyor. Baha ve Özge işlerini de getirdiler, Türkiye’den çalışıyorlar… Süha akşamın dokuzunda 5 km koşuya çıkıyor… Cenk’in de çenesine vurdu, kimsenin modunu düşürmemek için kendisi seyircisi bol seyyar standupçı modunda… Ben de işte pek yoğunum ama gece kendimi mutfak terapisine alıyorum… Dondurma yapmaya verdim kendimi… Yapıyorum, yediyorum. Il Laboratorio del Gelato‘nun Türkiye şubesi gibiyim 😛 – Bir ara fotoğraf çekip yazayım tarifleri… –

Bu koşturmaca ve kalabalıkda Mira çok mutlu… Gerçekten de size hayat veren bir canlıyı uğurlarken, sizin hayat verdiğiniz bir canlı, size güç öyle bir veriyor ki şaşıp kalıyorsunuz… En can acıtıcı zamanlarda annemin metanetine, ortalığı çekip çevirmesine hayranlıkla karışık hayretler içerisinde kalıp “İyimisin… Nasıl bu kadar güçlü oluyorsun?” diye defalarca sormuşumdur. O da her seferinde “İyiyim tabi anne olursan sen de anlarsın” derdi. – laftaki ince kinayeye dikkat – Neyse anladım sonunda annecim…

Babamın durumu aynı… 13. gün oldu bilinci kapalı… Doktorları ile konuşmaya çalışıyoruz. Babamı bu hastalıkla bu kadar uzun süre – dahası bu kadar kaliteli – yaşatan doktorların ağızlarından bu günlerde cımbızla kelime kelime laf alabiliyoruz. Çok ama çok sinir bozucu… Onlar için biraz acayip olabiliriz çünkü daha çok bilmek istiyoruz. Yanlış bir şeyler yapmadığımızdan, babamızı rahat ettirdiğimizden emin olmak istiyoruz. Türkiye’de babamın durumundaki hastalar için bir yardım bakım hizmeti yok ne yazık ki… Bir kaç huzurevinde bu konuda kısmi çalışmalar varmış. Onun dışında hasta yakınlarını psikiyatriste yönlendiriyorlar, hepsi bu… Babama 9 sene önce bir yıllık survive rate’i %5 olan bir kanser teşhisi konulduğunda zaten hepimiz bir profesyonel terapi sürecinden geçmiştik. Yine de yaşamadan hazır olmuyormuş insan… Amerika’da, İngiltere’de başlamış, son 30 yılda da tüm dünyada  yaygınlaşmış – buna Zimbawe, Kenya, Nairobi’de dahil – “Hospice” adı verilen bir hizmet var. Terminal süreçteki hasta ve hasta yakınlarına fiziksel ve psikolojik olarak profesyonel yardım sağlıyorlar. İyileşecek hastasına bakamayan bir ülke, ölmekte olan hastasına nasıl baksın diyen olabilir. Ama bir sürü işsiz halk sağlığı uzmanı, pratisyen hekim, sosyal hizmetler uzmanı, psikolog varken bir şekilde bizim ülkemizde de uygulanabilmeli… Bir web sitesi buldum ölümle yüz yüze hasta ve hasta yakınları için gerçekten rahatlatıcı bilgiler var… Kimsenin okumak için ihtiyacı olmasa diyeceğim ama…

Neyse ben aslında bu can sıkıcı şeyleri yazmak için oturmadım… Bir kaç haftadır gerçekleştirdiğimiz yeni bir aktivite var, haftasonu bitmeden, daha da gecikmeden ondan bahsetmek istiyordum.

Ankara Panora Alışveriş Merkezi’nin bahçesine her cumartesi pazar saat 3ten sonra bir midilli getiriyorlar… Çocukları bindirip tur attırabiliyorsunuz. Tavsiye ederim. Mira midilliyi ilk gördüğünde herzaman ki gibi korkusuz ama temkinliydi. Yelelerini severken baktık rahatladı… Önce “üzerine oturtalım gel seni” sonrada “bir de tur at bakalım” dedik. İlk turdan sonra ise indiremedik. İkinci turu da tamamladı. Midillinin üzerindeyken annemden duyduğu şekilde “dıgı dıgı” diyor 🙂 Evimizin yanı başında olunca artık her haftasonu bir tur atıp gelmeye başladık…

Hafta içinde de Mira aklına geldikçe kapıya dayanıp “dıgı dıgı” demeye başlayınca Canberk Amcası, Çankaya Belediyesinin Ahlatlıbel tesislerinde de Pony Club açıldığını söyledi… Biz de sonraki ilk “dıgıdıng”ı  duyduğumuzda soluğu orada aldık… Ahlatlıbel girişinde biraz şok yaşadık. Kocaman bir pankart asılıydı kapıya… Çankaya Belediyesi bizim için çalışıyordu. Bu yüzden otopark girişini kapatmışlardı. Yolun kenarında da park yeri yasağı olduğu için jandarma trafik ceza kesiyordu. İnat ettik karşılarda bir yerde park yeri bulduk girdik içeri…

Çankaya Pony Club’da midilliler yok; sadece büyük ve küçük atlar var. Panora’nın önündeki yere göre çok daha güzel. Ağaçların altında küçük bir parkur yapmışlar. Etraf ve atlar tertemiz… Burada, çocuğun ilgi ve motor becerilerine bağlı olarak, 3 yaşından sonra binicilik dersi de veriliyor. Ders olmadığı zamanlarda minikleri parkurda at ile dolaştırabiliyorlar. Çankaya Pony Club’un yetkilisi Kaan Bey, aslında çocukların atlar ile tanışması için büyük atların daha uygun olduğunu… Büyük atlara eğersiz binebileceklerini böylece at ile birbirlerini daha iyi hissedebileceklerini… Bu atlarında sırtları geniş olduğu için düşmeyeceklerini söyledi…

En kısa sürede tekrar görüşmek üzere ayrıldık oradan ama bir daha görüşemedik… Sonraki günlerde Çankaya Belediyesi Ahlatlıbel tesislerine yaya girişini de yasakladı. Tadilat bahane… Eski yönetimin Çankaya Spor Kulübüne vermiş olduğu kullanım hakkını, yeni Çankaya Belediyesi yönetimi uygun görmemiş, Klübü tesislerden çıkartmaya çalışıyormuş, ama olan bize olmuş. Neyse dün itibarı ile yeniden kapıları açıyorlardı. Belki bugün bir ara “dıgı dıgı” yapmaya kaçarız biz…

Sosyalleştik biz

İşler yoğun ve zor… Gün geçtikçe beter bir hal alıyor. Hani şu önce varlığı red edilen, sonra teğet, en nihayetinde sürtünerek geçeceği söylenen mesele bizi, derince deldi ama geçemedi… Bir de üzerine “hamili kart yakinimdir” desteği olmadan devletimin dairesinde işlerimizi halletme gibi ütopya yaşamaya kalktık. Günlerce sabah memurlardan önce oradaydık, mesai bitiminde boş döndük. Gelinen nokta dedim ya; ütopya… Sabah Hatice kapıdan girince ben bacadan kaçar gibi işe gidiyorum. Akşam ise ben kapıdan o bacadan… İşte aklım yüz parça bir şeyler yapıyorum. Yüz parçayı da bir an önce bir araya getirmem lazım. Vaktim dar… Dün Görkem uğradı onu mu yetiştirecem, bunu mu derken iki kelam konuşamadım. – Gorki kusura bakma lütfen – Kaçarcasına eve geliyorum ve dünyam değişiyor. Ama yarım anne, yarım eş, yarım iş, yarım evlat… bugünlerin özeti budur.

Aslında bu yazdıklarım “ondan şikayet, bundan şikayet” durumu değil… Kabullendim ben bunu… Bugünlerin böyle geçmesi gerekiyor. – anahtar kelime “geçecek” olması – Nefes alınacak en küçük kaçamağı değerlendiriyoruz, elimizden geldiğince… Özellikle hafta sonları derin derin nefes alıyoruz, hafta içi dişimizi sıkmak için…

Önceki haftasonu arkadaşlarımız Funda, Ercan, bir numaraları Defne ve yeni numaraları Deniz ile çok güzel dolu dolu bir gün geçirdik. Önce Çıtır Simit’te kahvaltı ettik. Sonra Bilkent mezunlar panayırına gittik. Biz pek tanıdık birilerini göremedik ama Mira yeni arkadaşlar ile tanıştı. Ve günün sonunda da Panora Zıkkım’da yemek yedik.

Çıtır Simit, Yıldız Turan Güneş Bulvarında MSB Lojmanları karşısında… arkasında ise Gönül Bahçesi adlı bir küçük cennet var. Tabi çocuklarınızın ördeklerin, tavukların, tavus kuşlarının peşinde koşarken sulara dalmasına, çamurlara bulanmasına takarsanız cennet benzetmem anlamsızlaşır… Pazar günleri modaya uymuşlar açıkbüfe brunch veriyorlar. Bir daha Pazar günü gitmeyi düşünmüyorum. Ama zaman zaman brunch olmayan günleri seçip (Cumartesi mesela) fırından sıcak simit, peynir, çay üçlemesine hakkını vermek lazım… Mira’cım da gönlünce pislenir bu arada… Ev yakın ya ona güveniyorum (ehe ehe)

Zıkkım, bizim evin yanıpaşındaki Panora alışveriş merkezinde… Yiyecekleri meyve kasaları, kovalar içerisinde servis ediyorlar ve espirili bir menüsü var. Ancak yiyecekleri sunumu kadar başarılı bulmadık. Yine de ortalama üstü diyebiliriz. Yanlız çaldıkları müzikler de gündüz gece ayrımı yapmaları şart… Mira’cım, Defne ile ona ortak ısmarladığımız köftelere pek rağbet etmeyerek Cenk’in okyanus tabağındaki karides ve kalamaraları yemeyi tercih etti. Yemek sonrasında 3 yaşındaki Defne ile bir mini çete oluşturdular. Masa altı, tezgah altı gibi deliklere girip oturdular. Köşedeki papağan ile muhabbet ettiler. Masanın üzerindeki balığın suyunu içmeye çalıştılar 🙂 Bir de Mira’nın 3 aylık minik Deniz’i gösterip gösterip “bebe” demesine çok güldüm. Kendisi büyüdü ya…

Geçen hafta sonu ise önce Burcu‘nun önerisi ile ODTÜ’de büyüüük bebek buluşmasına katıldık. İlk defa açık havada bu kadar çok bebek – aslında artık bebek demeye de dilim varmıyor – ve anne bir araya geldik. İki kelam konuşamadık. Çocukları bir araya toplayamadık. Herbiri ayrı bir özgür ruh dağıldılar etrafa… Biz de peşlerinde… Ama hakkını vermem lazım Mira’cım pek sakin ve usluydu. Hem de kendisini o sabah bahçede sulama işlerinde çalıştırdığım için çok yorgun olmasına ve öğlen de doru dürüst uyumamasına rağmen… ODTÜ’de de bir şeyi kaçırır mıyım korkusuyla uyumadı ama gelip gelip kucağımda yattı. Özlemiştim bu duyguyu… Bu arada yeni anneler ve çocuklar ile tanıştık pek mutlu olduk. Buluşmanın sonunda Cenk geldi.

Cenk’in de tebdil-i mekana ihtiyaç duyduğu bir gündü… Gerçi benim bıdı bıdılarım ile oyalandık biraz ama en nihayetinde yola koyulduk. Uzunca bir zamandır Mira’cımızı atlı karıncaya bindirmek istiyorduk. Ama bir atlı karınca bulamamıştık. Cepa’nın önüne yapılıyor bir tane ama bekleyemedim. Cenk, taaa Sincan’daki lunaparkta olduğunu öğrenmiş. Gitmişken “Harikalar Diyarı“nı da görürüz dedi. Koyulduk yola öteki mahalleye (!) doğru… Harikalar Diyarının otoparkını geçerken boş gibi görünce pek kalabalık değildir diye düşündük ve az ileride park halindeki sayısız otobüslerden hiç şüphelenmedik. Ana girişten Masal Adası’na doğru yürürken çok ama çok yanıldığımızı anladık. Düzce’den, Kırıkkale’den ve bir çok yakın ilden otobüsler dolusu ilkokul öğrencisi gelmişti. Yani en çok bu kadar çok çocuğu bir arada nerede gördüm hiç hatırlamıyorum. Bu durumu 2 yıl önce kabus gibi diye adlandırabilirdim. Ama şimdilerde o kadar da rahatsız olmadım.  Şu annelik nelere kadir…

Harikalar diyarı büyük bir yatırım… Hiç bir şeyin ortasında bir yere yoktan yere var edilmiş. İyi olmuş çocuklar eğleniyor. Masal adası bölümünde Red Kit’ten Şirinlere, Tarkan’dan Pamuk Prenses’e bir çok çizgi film, çizgi roman ve masal kahramanın maketleri yerleştirilmiş. Özellikle bunları izlemiş dinlemiş çocuklar için çok etkileyici. Ancak bir çok güvenlik görevlisi olmasına rağmen maketlerden bazıları kırılmış, yerinden sökülmüş, üzerine yazılar yazılmış… Joe Daltonu kim niye söküp götürmüş anlam vermek zor. Vandallarla var bir yerden akrabalık ! Masal Adası dışında içerisinde su bisikletleri ile dolaşılabilen kocaman bir havuz ve bol bol mangallı piknik yeri mevcut. Ağaçlar dikilmiş ama varlıklarını hissetmek için daha yıllarca beklemek lazım. Açıkçası biz bir daha haftasonu gitmeyiz. Ama baharda güzel bir günde hafta içi erkenden giderek tekrar bir değerlendirme yapabiliriz.

En nihayetinde Lunapark’a, oradan da Atlıkarınca‘ya ulaştık. Mira’cımdan başka binen çocuk yoktu. Ciddi ciddi oturdu. Ben de yanında yürüdüm. Turun sonunda indirmeye kalktığımızda, bastı yaygarayı… İndiremedik. Tur atmaya devam ettik. Bu sefer “babba babba” diye el salladı… At ile birlikte sallandı… pek şekerdi…

Güzel anılar depolamalı soluklanacak… Hepsini yazamıyorum ama yaşarken derin derin nefes alıyorum.

____________________
Alıcılarınızın ayarı ile oynamayın 🙂 Tüm fotoğraflar cep telefonumdan alınmıştır. Önce otomatik netlemesi bozulan makinam iyice kullanılamaz hale geldi… Ankara’da Nikon servisi olmadığından, ben de başıma ne geleceğinden pek korktuğumdan öyle durdum kaldım. Sonunda korkunun ecele faydası yok dedim götürdüm bir bilene… Neyse ki gövdesi sağlammış, objektifte diyafram kulakçıklarından biri düşmüş. Yeni bir lens almam lazımmış. Daha kötü senaryolar kurunca buna sevindim. Ne almalı diye Mehmet‘in kafasını ütülüyordum. Aynı şeyleri 10 farklı şekilde anlatmaktan ağzında tüy bitti arkadaşımın. Neyse bu akşam verdim siparişimi; Nikon 50mm f/1.8D AF Nikkor Lens yola çıktı. Bu arada “baba“da aynı lensi önermiş. içim daha da bir rahatladı…
.