Mira’dan fantastik bir hikaye; Ejderha’nın Yavrusu

İstanbul’dan Ankara’ya dönerken, etrafında gördüklerini anlatmak Mira’yı kesmedi, kitap okuyalım (!) önerisi getirdi. Neyse ki hem araba kullanıp hem okuyamayacağımı çabuk anladı. Ama her zamanki gibi kafandan anlat o zaman diye başıma iş çıkarttı. 1-2 hikaye derken, içim bayıldı… Hadi senin hikayeni yazalım dedim. Ben hikayeye bizim evin bahçesinden başladım. O yanına kardeşini de alıp, bulutların üzerine kadar götürdü… Detayları unutulmadan kayıt altına almalıydım.

Tabii başlamadan da bir iki not düşeyim;
Hikayenin renklendirilmiş kısımları Mira tarafından uydurulmuş ve yönlendirilmiştir… Bu noktaların çoğunda hikaye uzun uzun kopup; “annesinin kurabiyeleri kokuyormuş. hem kurabiyeleri de fındıklıymış…” “peki Banu başka ne koymuş onun içine anne?” “yumurtalarını bahçeye çıkmadan önce ben kırmışım değil mi?” “pişince Zeynep’i de çağırırız” “paket yapıp arkadaşlarıma da götürebilir miyim?” gibi detaylara girildi… Şimdi yazarken buralara girmeden kısa geçmeye çalışacağım, yoksa hikayenin bütünlüğünü nasıl toparlarım bilemiyorum. Zaten canlı performansta zor topladım, hele mevsimsel tutarlılık konusunda sıfır performans gösterdim… İlkbaharın gelişi ile başlayıp, sonbahar yaprakları arasında yuvarlandırıp, yaz ortası oluşan fasulye çadırımıza oturttum ya neyse 🙂

**********

Böylesi güneşli bir günde, Mira bahçeye çıkmış. Karın bu kadar çabuk erimiş olmasına ve altından çıkan çimlerin yeşilliğine pek şaşırmış. Kış boyu beslenmeye alışmış kuşlar, Mira’yı görür görmez etrafına toplanmış. Onlara yem vermiş. Yavaş yavaş tomurcuklanan ağaçlara bakmış… Eline aldığı küreği ve tırmığı ile domates bahçesini eşelerken, mutfağın kapısının açıldığını duymuş. Burnuna annesinin pişirdiği kurabiyelerin kokusu gelmiş.

Başını kaldırdığında ise yanıbaşında kurabiye gibi kokan Ada‘yı görmüş.
(Ada = kardeşi oluyor… kurabiye gibi kokan anneyi göreceğini umarken dumur oldum. biz oğlumuza henüz isim bulamadık ama Mira onun isminin Ada olduğu konusunda çok net 🙂 )
Ada da ablası ile yeri kazmış. Topraktan çıkan solucanlar onu gıdıklamış… Kıkır kıkır gülerek kaçmış, kendini ağaçların altına birikmiş yaprakların üstüne atıvermiş. Yaprakları alıp, havalara atmaya başlamış.

Derken Ada yaprakların arasından bir yumurta bulmuş. Bu yumurta tavuk yumurtasından küçük, ama bıldırcın yumurtasından büyükmüş veeee mor renkliymiş. Ada ve Mira hiç mor renkli yumurta görmedikleri için çok şaşırmışlar hemen annelerini çağırmışlar. Annesi bunun bir kuş yumurtası olabileceğini söylemiş ama hangi kuşa ait olduğunu bilememiş. Altında buldukları ağacın yanına gitmişler… ağaca çıkıp yuvayı aramışlar. Ama hiç kuş yuvası bulamamışlar. Yumurtayı evlerine götürmüşler. Üşümesin diye odalarındaki yumuşak kuzu yastığın üzerine koymuşlar. Akşam olmuş, yemek yemişler ve çok yoruldukları için hemen uyumuşlar…

Sabah henüz çok erkenken, Mira çıt çıt diye sesler duymaya başlamış. Ada’ya çıt çıt yapmayı bırakırmısın diye seslenmiş. Ada ben yapmıyorum demiş. Yataklarından kalkmışlar çıt çıt sesinin nereden geldiğini aramaya başlamışlar. Bir de bakmışlar ki ses küçük yumurtadan geliyor. Kabuğunun üzerinde minik minik çatlaklar oluşmuş ve üstünden küçük bir parçası kırılmış. İçinden de MİNİCİK MOR BİR EJDERHA çıkmış.
(civciv, kuş falan beklerken yine dumur olduğum bir andır 🙂 )

Küçük bebek bir ejderhanız olsa ne yaparsınız? Tabi ki hemen karnını doyurur, biraz süt verirsiniz… Mira mutfaktan küçük bir tabağa, biraz süt almış. Bir tabağa koymuş ama ejderha nasıl içeceğini bilememiş. Onlar da Ada’nın bebeklik biberonlarından birine koymuşlar sütü… Ejderha Ada’nın elindeki biberonu emmeye başlamış, cork cork diye hemen bitirivermiş… Sütünü bitiren ejderhanın, gazını da çıkartmak lazımmış. Mira kucağına almış, yavaş yavaş sırtını sevmiş ejderhanın… Ejderha dumanlı bir gark yapmış, rahatlamış, burnunu Mira’nın koynuna sokuvermiş. Mira ejderhanın uyuduğunu anlayınca usulca kuzu yastığın üzerine bırakmış, ama bırakmasıyla ejderhanın tekrar uyanması bir olmuş. İncecik bir sesle ağlamaya başlamış. Gözlerinden yaşlar dökülüyor ve çok üzgün görünüyormuş çünkü bebek ejderhacık annesini arıyormuş…

Mira o anda bebek ejderhanın annesini bulmaları gerektiğine karar vermiş, Ada da onun bu fikrine katılmış ama nereden başlayacaklarını bilememişler. Hemen kendi annelerine sormuşlar. Anneleri odalarındaki canlı minik ejderhayı gördüğünde şaşkınlıktan küçük dilini yutacakmış. O da daha önce hiç ejderha görmemiş ki… Onu buldukları yerden başlamalarının iyi bir fikir olduğunu söylemiş. Mira ve Ada da yumurtayı ilk buldukları yere bahçeye çıkmışlar… Yaprakların altına bakmışlar, ağaçların tepesine çıkmışlar. Daha önce hiç ejderha yuvası görmedikleri için nasıl bir şey aramaları gerektiğini bilmiyorlarmış. Sonunda yorulmuşlar, ağaçtan inmişler, fasulye çadırlarına girip biraz dinlenmeye karar vermişler. (Mira, Ada ile birlikte sığabilmeleri için çadırımızı artık daha büyük yapmamız gerektiğinin üzerinde çok durdu 😛 )

Çadırın içinde otururlarken yaprakların arasından bir hışırtı duymuşlar ve aniden karşılarında parmak kadar bir fasulye cini belirmiş. Fasulye cini kendini tanıtınca, Mira ve Ada’nın şaşkınlığı birazcık geçmiş. Cin onları izlediğini, mor ejderha yumurtasını aldıklarını bildiğini söylemiş ve birden sinirlenerek “o yumurtayı yediniz mi yoksa?” diye bağırmış. Bunun üzerine Mira’yla Ada fasulye cinine; mor yumurtayı yemediklerini, eve götürdüklerini, yumuşak yastığın üzerine koyduklarını, sabah yumurtanın çatlayıp içinden minik bir mor ejderha çıktığını, ona süt verip karnını doyurduklarını, ama minik ejderhanın annesini göremediği için çok üzgün olduğunu, ejderhanın annesini bulmak istediklerini ama hiç bir yerde bulamadıklarını anlatmışlar. Fasulye cini, hikayeyi dinledikçe yüzünde kocaman bir gülümseme belirmiş ve sonunda neşe ile minik ejderhanın annesinin yerini bildiğini söylemiş bizim iki kafadara… Anne ejderha, ağaçların çok yukarısında, bulutların içindeki masal ülkesinde yaşıyormuş.

Oraya nasıl gidebileceklerini bulmak için Mira ve Ada kafa kafaya verip düşünmeye başlamışlar. Önce uçakla gitmeyi önermişler… ama fasulye cini “uçakların bulutların üzerinden uçtuğunu” söylemiş. Balonla gidelim demişler… ama fasulye cini “balonun bulutların içinden geçemeyeceğini” söylemiş. Helikopter olmaz mıymış? fasulye cini onun da “kanatları ile bulutları dağıtacağını” söylemiş. Bizimkilerin kafalarının iyice karıştığını gören fasulye cini nihayet “masal ülkesine ancak masalsı bir yolla gidilebilir” demiş. Cebinden 2 tane sihirli fasulye tanesi çıkartmış, birini Mira’ya birini Ada’ya vermiş. Onlar da hemen toprağı kazmışlar, fasulyeleri dikmişler ve sulamışlar… ama hiç bir şey olmamış. Fasulye cini “sabırlı olun, güneş toprağı biraz ısıtmalı, fasulyeleri uykusundan uyandırmalı” demiş ve ortadan kaybolmuş. Güneş yükseldikçe toprakta kıpırtılar başlamış. Güneş tam tepeye geldiğinde ise fasulyeleri diktikleri yerde önce iki küçük fasulye yaprağı ile ince iki fide belirmiş. Sonra ikisi de aniden ağaç gibi kalınlaşıp, bulutların tepesine kadar uzamış.

Mira ve Ada dev fasulye ağacına tırmanmaya başlamışlar. Çıkmışlar, çıkmışlar… sonunda bulutların arasındaki masal ülkesine varmışlar. Orada kırmızı burunlu bir dev piknik yapmaktaymış, bizimkileri görünce çok sevinmiş. Adı Billy’imiş. (bu kısım Miki Fare’nin Klüp Evi’nden araklandı 🙂 ) Mira ve Ada’ya çilek ve süt ikram etmiş. Bizimkiler bir yandan yerken, diğer yandan başlarından geçenleri birbir anlatmışlar. (burada Mira hikayeyi tekrar anlatıyor 🙂 ) Yanlız, ara ara uzaklardan gelen acıklı bir uğultu yüzünden hikayelerini kesmek durumunda kalıyorlarmış. Mira deve sormuş; “bu ses nereden geliyor?” Dev; “yumurtasını kaybeden anne ejderhanın sesi bu…” demiş. “Sizden gelen haberleri duyunca çok sevinecektir” diye eklemiş.

Devden yolu tarif etmesini istemişler ama dev onları sırtına alarak götürmeyi teklif etmiş. Mira, Ada ile birlikte devin sırtına tırmanmış. Ancak dev yürümeye başlayınca, bir o yana, bir bu yana sallanmışlar. Düşecek gibi oluyorlarmış. Bunu farkeden dev onları kafasının üzerine koymuş, onlar da devin saçlarını sıkıca tutmuşlar. Masal ülkesini dev adımları ile bir uçtan diğer uca geçmişler… Yolda Kırmızı Başlıklı Kız, Fareli Köyün Kavalcısı ve Pamuk Prenses‘in evlerini de görmüşler. Sonunda anne ejderhanın evine varmışlar. Anne ejderha o kadar üzgünmüş ki; burnundan ateş yerine sular akıyormuş. Hüngür hüngür ağlıyormuş. Dev, üzülme artık diye seslenmiş mor ejderhaya… bak bu küçük arkadaşlarımızın sana güzel haberleri var… demiş. Mira yumurtayı bulduklarını, içinden bebek bir ejderha çıktığını, ona süt verdiklerini, gazını çıkarttıklarını, şimdi evde annesini beklediğini anlatmış. Ejderha yavrusunu iyi olduğunu duyunca çok mutlu olmuş… Mira ve Ada’ya çok teşekkür etmiş, hemen yavrusunun yanına gitmek istemiş. Bizimkileri sırtına almış, deve el sallamışlar ve uçarak Mira’ların bahçesine inmişler. Koşarak eve girmişler, minik ejderhayı alıp annesine getirmişler. Minik ejderha annesini görünce, memesini emmek istemiş. Karnı doyunca da sevinçten şarkılar söylemeye başlamış. Anne ejderha Mira ve Ada’ya bir kez daha teşekkür etmiş, kanatlarını açmış ve yavrusu ile birlikte masal ülkesine dönmüş.

**********

İtiraf edeyim bu hikayeyi Mira ile birlikte uydururken onun kadar ben de eğlendim. Tabi uzun bir araba yolculuğunda, bağlı olmamızın hikayenin bu kadar detaylanmasına katkısı büyüktür. Evde olsak, ikimizin de bu kadar yerimizde oturamayacağımız garantidir. Yine de evde oynamak için 20 dakikalık bir hikaye kurgulayarak deneme yapmak istiyorum.

Bu arada yol maceralarımızı anlatırken farkına varmıştım; bu yazdığımız hikaye bir şekilde Rol Yapma Oyunları‘nın temelini oluşturuyor. Tabii; bizim kurallarımız ve oyuncunun hareketlerinin sonucunu etkileyen zarımız yoktu. Ama “rol yapma asıl çocukluğun doğasında var, küçük yaşlar için de hazırlanmış rol yapma oyunları olmalı” diye düşünürken, yanılmadığımı gördüm. Göz atmak isterseniz; Teaching Kids to Roleplay is Only Natural, A Starter Guide to Roleplaying with Kids

Yılsonu aktiviteleri…

2010 biterken ne diyeceğimi bilemiyorum. Başlarken çok bir şey beklemiyordum. 2010 iyimiydi mi? Kötü müydü? Sadece tuhaf bir yıl oldu diyeyim 🙂 Artık 2011’i ve bize getireceği oğlumuzu bekliyoruz… – sahi oğlumuz olacağını da yazmamıştım değil mi? kısa zamanda bir hamilelik durum değerlendirmesi yapsam iyi olacak 🙂 – Aralık ayını karla bütünleştiren aklımın bir oyunu mu; bilmiyorum ama kesinlikle krismısıydı/yılsonuydu/yılbaşıydı hiçbir havaya girememiş bulunmaktayım. Neyseki yıl bitmeden aklım başıma geldi… İlk sebebimiz malum; okulundaki yeniyıl ruhunu her fırsatta eve taşıyan ve dün sabah gözünü açar açmaz…
– annnneee noel babanın vediği kırmızı oyuncak baston değil şekermiş… biliyomusun, beni kandırmıştın… ama noel baba yine gelince ben o şekeri yiyebilir miyim?
…diye taaaa geçen krismas Amerika’da ailesi yemek yemekte olan bir noel babanın kendisine verdiği şekeri ve benim yememesi için yaptığım numarayı kafama kakan tatlı cadım Mira’m… İkinci sebebim ise sürpriz oldu… dışarıda parlayan güneşe inat, eve giren büyülü Bir Kar Masalı…

Üç güzel insan; Nurturia’da buluştu, bir hayal kurdu… Biri yazdıBiri çizdiBiri uyguladı… Çocuklarımıza çok keyifli bir yılbaşı hediyesi yaptılar. Ucundan kıyısından biliyorduk ama onca işlerinin güçlerinin arasında böylesi bir çalışma da beklemiyordum.

Pek yakında IPhone için uygulaması da çıkacak, böylece ilk defa IPhone’da Türkçe içerikli bir masal uygulaması olacak…

Kitabı okumak için: BİR KAR MASALI e-kitap
Kitabın fan sayfası için: BİR KAR MASALI Facebook Fan sayfası

Aralık ayında Mira’nın, okulda kar, kış, soğuk, yeniyıl, krismas ruhuna yakışır aktiviteler ile vakit geçirdiği belli oluyordu. Ruhsuzluğumuzdan müzdarip bizim olmadığımız bir akşam Hatice’ye ağacı kurmayı teklif etmiş; kurup, süslemişler. Benim onu şaşırtmam gerekirken, ışıldayan ağaçla o beni şaşırttı 🙂 Peşimi bırakmadı… Yıldızlar kırpalım mı anne? Babaanneme, dayıma, anneanneme, amcama, halama, büyük anneanneme, hebele, hübele hediye yapalım anne? Yılbaşı ağacımıza süs yapalım anne? şeklinde tacizlerine istikrarlı bir şekilde devam etti.

Ben katlamasına yardım ettim, o yıldızları kırptı; camlarımıza kar taneleri kondu… Kozalakları boyadı, üzerlerine pomponlar yapıştırdı; herkese hediye oldular… Amaçsızca biriktirip durduğum tuvalet kağıdı rulolarından da birlikte ağacımıza süs yaptık. Mira sayesinde yılbaşı havası bizim eve de girdi … bir de kurabiye kokusu yakıştı bu havaya… ama onun tarifini de bir sonraki yazıda vereyim bari 🙂

Waldorf Üzerine Kısa Notlar ve Uyku Bebeği Yapımı

Waldorf pedagojisine göre çocuğunuzun ilk yılı için gerekli tüm oyuncaklar…
(Toymaking with Children – Freya Jaffke)

Mayıs’ta bir haftasonu, Cumartesi’yi Yeşilöz’de, Pazar gününü ise Binbirçiçek’te Waldorf Eğitimcisi Meral Geylani’nin tecrübelerini paylaşarak geçirmiştik. 2 gün diye başlandı ama hızımızı alamadık, sonuna bir de Binbirçiçek’te başlayıp, ekipman avantajı ile annemin evinde devam eden bir bebek yapım atölyesi ekledik. Uzun zaman geçti üzerinden… O günlerde yazmaya fırsat bulamamıştım. Dün arşivimi toplarken uyku bebeği yapımı sırasında çektiğimiz fotoğrafları gördüm. Meral’e cömert paylaşımları için bir kez daha teşekkür etmenin en güzel yolu, daha çok paylaşmak diye düşündüm.

Meral, tam 17 yıl Yeni Zellanda’da yaşamış. Burada Waldorf /Rudolf Steiner ve Okul Öncesi diplomalarını tamamlamış. Özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklar ile birlikte Camphill Köyü benzeri bir Antroposofik Yaşam Köyü olan Hohepa da yaşamış. Bu köyde ev anneliği yapmış, okulunda ve sanat atölyelerinde çalışmış. Yine bir waldorf yuvası olan Awetea’da bulunmuş. Ahşap oyuncaklar yapmış, fuarlara katılmış. Türkiye’ye dönmüş. Ülkemizde Waldorf eğitimini tanıtmak amacı ile sunumlar ve atölye çalışmaları yapıyor. Datça’da yaşıyor…

Waldorf eğitiminde (ve çocuk odaklı tüm eğitim sistemlerinde) bazı şeylerin en başta aileler tarafından yaşam tarzı haline gelmesi, içselleştirilmesi gerekiyor.

Waldorf eğitimi felsefesi de doğal yaşam pratiklerine, doğal beslenme, adil paylaşım gibi değerlere önem veriyor. Yaşamın doğal ritmine çok büyük saygı duyuyor. Özelikle hayatın ilk 7 yılında, aşırı uyarıcılardan çocukları yumuşakca koruyor… Bilmediği, görmediği, dokunmadığı şeyleri öğretmiyor.

Duyuları sadece görmek, duymak, tatmak, koklamak ve hissetmek ile sınırlamıyor…
Beden ait (alt duyular) – Dokunma, Yaşadığını hissetme, Hareket etme, Denge
Çevre (orta duyular) – Koku alma, Tat alma, Görme, Isı algısı
Ruhsal (üst duyular) – Duyma, Dil, Düşünme/Anlama, Benlik

şeklinde 12ye ayırıyor. Ancak bunlara da  keskin filtreler koymuyor. Herşeyi müzikle, resimle, sanatla, doğayla, güzelliklerle harmanlıyor ve öyle sunuyor.

Waldorf eğitiminin, çocukları gerçek dünyanın acımasızlığına hazırlamadığı ve bu kadar sanatla yoğurulmuş bir eğitimin daha teknik alanlara yönelik alt yapıyı hazırlayamadığı düşünülebilinir. Ancak mezunları arasında yapılmış çalışmalara bakıldığında durumun böyle olmadığı açıkça görünüyor.

Waldorf eğitimin müfredatı bütünüyle gelişim evrelerine uygun olarak planlanmış. Hatta çocuğun ilk süt dişini kaybetmesi resmi eğitime başlamaya hazır olmasının bir işareti olarak görülüyor. Müfredat her ders için 3-5 hafta süren blok dersler ile işleniyor. Yani 3 hafta boyunca her sabah sadece matematik çalışılıyor, sonraki haftalarda tarih, fizik, edebiyat… hepsine sıra geliyor ve öğrendikleri ile kendi ders kitaplarını kendileri hazırlıyorlar.

Türk eğitim sistemini az biraz bilen anne-baba olarak, bir Waldorf ilk-orta okulunun Türkiye’de açılmasının bürokratik zorluğunu görebiliyoruz. Ancak bizim Waldorf müfredatından kendi adımıza çıkarttığımız sonuç, çocuğumuzun kendi hızında gelişmesine fırsat yaratabileceğimiz ortamları her yaşında artırmamız gerektiği oldu. Böyle bir çabanın sonuçsuz kalmayacağını da biliyoruz.

Waldorf eğitimi çocukların akademik başarısından ziyade…
– duygusal, estetik, sosyal farkındalığa,
– başladığı işi tamamlayacak irade gücüne,
– doğru ve yanlış arasında net bir duruş sağlayacak ahlaki değerlere
sahip olması üzerine odaklanmış durumda… Başarı kriterleri kişiden kişiye değişebilir ama böylesi değerlere sahip bir birey hayatta ne yaparsa başarılı olacaktır, bu kesin…

Waldorf hakkında bir çok şey duymuş, göz gezdirmiştim ancak havada uçuşmaktan öteye gitmemişlerdi. Meral sayesinde Waldorf pedagojisi hakkında o güne kadar uçuşmakta olan bilgilerimin ayakları yere bastı, nereden başlayabileceğimizi anladım. Sadece içselleştirebileceklerimiz ile yaratabileceğimiz farklılıkları düşünüp heyecanlandım.

Lafı başladığım yere geri döndürüyorum. Meral’in Hilal’in eski kazağı ile gerçekleştirdiği uyku bebeği yapım detayları fotoğrafları ile aşağıda…

B.E.Ö. Doğadaki Dönüşüm – Fasulye Çadırı

Bahçeye Mira için bir oyun evi yapma fikrimiz hep vardı. Bu sene en kolayından küçük bir kızılderili çadırı ile işe başladık. Çadırımızın sopalarını hazırladığımız noktada ise Artful Parent‘tan aldığımız ani ilham ile çadırı kumaş yerine fasulye ile kaplamaya karar verdik. Mira fasulyelerini dikti… suladı… topraktan çıkışlarını izledi… yavaş yavaş büyümesine şahit oldu… Sonunda içine girip oturabileceği küçük bir çadırı oldu.

Şimdi yavaş yavaş fasulyelerinin ürün vermesini izliyor. Çiçek açtılar. Pek yakında yemek için fasulyelerini toplanabilecek.

Kış yaklaştıkça, ürün vermesinin bitmesine, yavaş yavaş yapraklarını dökerek fasulye bitkisinin kurumasına da şahit olacak. Bitkiyi sökeceğiz ve çadırı gelecek seneki ekim için hazırlayacağız.

Anneannenin bebekleri

Geçen sene Mira’nın ilk yaşını kutlamaya hazırlanırken yıllar sonra bakıp “bunu benim için yapmışlar” diyebileceği bir hediye vermek istemiştik. İlk yaş için ben tığdan bir bebek örmüştüm. İkinci yaşı için ise Waldorf bebeklerinden esinlenerek bir bez bebek yapmayı istedim. Ben işimi garantiye almak için hazır bir kalıp bulur muyum diye ümitsizce aranırken, neyseki annem olaya el attı. Gerçi yapılış aşamasında gördük ki kalıp hazır olsa da göründüğü kadar kolay değilmiş… Anneanne Fazilet ve arkadaşı Serap, bir derken iki derken tam üç tane bebek yaptılar Mira’ya…

Aslında diğer iki bebek başkaları için yapılmıştı ama annem bize göstermek için getirdiğinde Mira’nın son zamanlardaki “annesi, babası, yavrusu” kutsal üçleme takıntısından nasiplerini aldılar. “bakk annesi gelmiş, yasassın” “aah babasını çok özlemissti, o da gelmis yaasasın” deyince kıyamadık.

Jessica’nın aşkına…

Binbir Çiçek‘te bugün;
Mira’cım “ben işe gidiyorum” dediğimde, “anne üüüü kal… kal” diye isyan bayrağını kaldırdı.
Hilal Hanım ona “Anne işe gitsin. Sen Jessica’ya havuç vermek ister misin? diye sorunca…
“isteeerem… tamam… sen git” dedi !
Jessica’nın aşkına büzük dudaklar ile çıkış vizesini aldık !

Ben gittikten sonra ağlamasa da… bir ara – kısa bir süre – içlenerek beni aramış… O an gelseydim çok duygu yüklü dakikalar yaşayabilirdik ya neyse ki gelmedim…

mükemmel zamanlama :

Ben geldiğimde keyifle yemek yiyordu. Sonrasında beni gördüğünde çok sevindi ve elimden tuttuğu gibi sınıfa götürdü… bıdı bıdı anlattı; Çınar boya yapmış, kağıdı yırtılmış, Mira Jess’e havuç vermiş, tavşan havucu ham demiş… Mira gitmesin, kalsın, anne de kalsın, oynasınlarmış…  – Ah güzel kızım isteklerimizin hepsi bir arada olamıyor ne yazık ki… – O kadar keyifle anlatmaya çalışıyordu ki bu sefer kendimi zorla çıkarttım sınıftan 🙂

Bundan sonra ki raundda kapıdan vedalaşacağız… Burasının yetişkinlerin değil, Mira ve arkadaşlarının mekanı olduğu konusunda kendi kendime telkin halindeyim.

Tavşan Jessica ile kızımın kalbini kazandıklarını söylediğimde, bahara bahçeye bir kuzu, bir kaç tavuk almak gibi fikirleri olduğunu da duydum… Hala içimin çok küçük bir yanı; çalışmak durumunda olmasaydım, tüm gün kızımla birlikte olacak vaktim olsaydı, Hatice doğuracak diye apar topar yuvaya başlatmasaydım, evde hazırladığımız ortamın keyfini çıkartsaydık gibi duygusal ataklar yaparken… Eve kuzu veya tavuk alamayacağımı düşünerek pek mutlu oldum…

Bu arada fotoğraf çekmeme izin verdiler ya… raflarda hazırlanmış tepsileri, evde yapılabilecek etkinlik arayanlara fikir vermesi açısından yakından fotoğrafladım. Bir çoğunu zaman zaman evde yapıyoruz. Benim yemlik olarak adlandırdığım mutfaktaki taburenin üzerine benzer bir tepsi hazırlayıp bırakıyoruz. Bizim küçük cadı evin içinde süpürgesini arar gibi dolaşırken eninde sonunda soluğu yemlikte alıyor 🙂 sonrasında Mira huşu içinde keşiflerde bulunuyor, biz evdeki mutlak sessizliğin tadını çıkartıyoruz 🙂 ohhh…

B.E.Ö. – Yeni Yıl Lapbook

Bir kaç hafta önce yılbaşı ağacımızı çıkarttık. Geçen sene Mira’nın uzanamayacağı şekilde kıyıya köşeye sakladığımız ağacı bu sene başköşeye oturttuk. Aydınlatmalar dışındaki tüm süsleri de Mira’cım elleri ile astı 🙂 Bazılarının yerini beğenmedi, çıkarttı, taktı, “bu son… bu son…” diye diye tekrar tekrar yerleştirdi. En sonunda memnun kaldı ki bir daha süslere ilişmedi. Akşamları bizim eve dönmemizle ağacın başına geçip “ışııık yak” diyerek ışıklarını yaktırdı. Ancak, ben – her akşam ışıldayan Mira ve ağacına rağmen – koşturmaktan ve o koşturmalar arası stres olmaktan yeni yıl havasına girememiştim. Nihayetinde yılın son gününden bir gün önce bunun için hayıflanmayı bırakıp havamı değiştirmeye karar verdim. Eskiden olsa bu karar sonrasında, hemen kendimi yeni yıl için süslenmiş ışıltılı bir alışveriş merkezine atıp ülke ekonomisine katkıda bulunabilirdim 🙂 Ama Mira’dan sonra, Mira’lı işlerin pozitif enerjisi herşeyden daha etkili oluyor.

Demet’in Deniz’e yaptığı lapbooktan esinlenerek, ofiste iki arada bir derede ekran karşısında boş kaldıkça, internet ve MSWord desteği ile Mira’nın bu aralar çok sevdiği eşleştirme – sıralama – yapıştırma oyunlarını yeniyıl teması etrafında hazırladım. Bu oyunları kırmızı kartondan bir lapbook yaparak, üzerinde birleştirmeyi planlarken, o akşam neredeyse A4 boyutuna yakın kocaman bir yılbaşı tebrik kartı çıktı karşıma… Hem de Noel Babası, geyiği, kardan adamı, pengueni, ayısı, kırmızı kadifeli dokusu ile tam Mira’nın bayılacağı cinsten…

Ertesi gün – 31 Aralık’ta da ofisi kapatmadan hemen önce, ofisteki arkadaşlarımın baskı alma, kesme, biçme, lamine etme konularındaki destekleri ile yılbaşı kartımızı 1 saat içinde yeni yıl temalı bir lapbook haline dönüştürdük. Eve geldiğimde Mira elimdeki lapbook’a resmen bayıldı. Gece de elinden düşürmedi. Yanlız benim alelacele – pek de kuralına uymadan – yaptığım zarflar yerinden çıkıp,  elinde kaldı. 1 Ocak sabahı – huyum kurusun ne zaman biraz içsem ve geç yatsam sabahın köründe hortlarım – Esra’nın lapbook çalışmaları ile ilgili verdiği linklerdeki şablonları inceledim ve tüm zarfları yeniledim. Bir de Meraklı Minik dergisinin muhteşem çizerlerinden Pino’nun “Santa Giydirmece!” oyununu da lapbookun arkasına ekledim. Pino’nun oyununa uygun zarfları yapmak için Noel Baba’yı photoshopta giydirmek sureti ile olayı biraz abarttım 🙂 ama sabahın o saatinde yapacak daha iyi bir iş de bulamadım açıkçası…

Mira da sabah kalkar kalkmaz “yeniyığ kitap… yeni yıığ kitap” diye dolaşmaya başladı. Noel babayı ise giydirip, giydirip, soyuyor…
– “bakk… noel dede çıppak (çıplak)… komik… donu geyik var… komik…”

Bir de laminasyondan geçirdiğim çam ağacını süslemek üzere koyduğum çıkartmaları burnuna da yapıştırıyor. Madem Noel Dede, Kardan Adam ve Geyiğin burunları kırmızıymış ya Mira’nın ki de öyle olacakmış 🙂

Lapbook’un içinde kullandığım kardan adam ve penguen eşleştirme kartlarını buradan…
Pino’nun “Santa Giydirmece !” oyununu şuradan…
veee benim… Clipartlar ile düzenlediğim zarflar ve diğer parçaları ise buradan…
indirebilirsiniz… basabilirsiniz…

Pop-Up Kartın nasıl yapılabileceğine de buradan bakabilirsiniz.

B.E.Ö. – Cumhuriyet

Atatürk’ün gülümseyen fotoğraflarından oluşan “Gülen ve Gülümseyen Türkiye” sergisi Ankara Anadolu Ajansı Sanat Galerisi’nde açıldı. 29 Ekim’de Mira’yı bu sergiye götürmeyi istedim ama olmadı. Sergi 7 Kasım’a kadar açık olacakmış. Mutlaka ziyaret edeceğiz.

Çocukken ilk defa Atatürk’ün gülümseyen bir resmini gördüğümde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. O yıllarda heryerde sadece ciddi bakışlı smokinli yada kalpaklı Atatürk fotoğrafları vardı. Atatürk’ün gülümseyebileceğini hiç düşünememiştim. Bu sergi bana kendi şaşkınlığımı hatırlattı ve Mira’nın öncelikle Atatürk’ün neşeli yüzünü tanımasını istedim.

Bunun için sergideki gülümseyen Atatürk fotoğraflarından Mira için eşleştirme kartları hazırladım. Kartların arkasına da Türk Bayraklı bir görsel yerleştirdim. Şu sıralar Mira’nın gazetelerde, dergilerde, paralarda, piyangolarda çeşitli şekillerde gördüğü Atatürk ve Türk Bayrağı resimlerini heyecanla “atatüü” ve “bayyak”  diye göstermesinden etkinliğimizin başarılı sonuçlandığını düşünüyorum.

Bizim gülümseyen Atatürk kartlarından isterseniz… Buyrun TIK’layın 🙂

Kartlar eşleşmiyor diyorsanız; Sermin eşleştirme çalışmaları ile ilgili çok detaylı bilgilendirici bir yazı hazırlamıştı… TIK’layın 🙂