Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi

Tam Mira’yı kütüphaneye götürebilirim artık diye düşündüğüm bir dönemde, tadilata girerek kapanmıştı Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi… Nenehatun Caddesinden her geçişimde – ki hergün önünden geçiyorum – ciğerci dükkanı önündeki kedi misali bakakalıyordum. Nihayet 2 yıl gibi bir süre sonunda, Aralık ayı biterken tekrar açıldı. Cumartesi, bizim de Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi’ni görme fırsatımız oldu. Mira – ben yogadayken Hatice, Itır ve Arda ile birlikte – ilk defa kütüphaneye gitti, burada vakit geçirdi ve benim gelmem ile bir de kitap ödünç alarak çıktı…

Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi’nin Ankara için son derece kıymetli, bahçe içerisindeki iki katlı binası, emekli Vali Hamdullah Şükrü Kenanoğlu tarafından 1985 yılında Kültür Bakanlığı’na çocuk kütüphanesi olması koşulu ile bağışlanmış. Ülkemizde okuma alışkanlığının yetersiz olduğuna ve bu yetersizliğin okuma alışkanlığının küçük yaşlarda kazandırılması halinde giderilebileceğine inanan Kenanoğlu, manevi babasının anısına “Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi” adı verilmesini vasiyet etmiş.

Tadilat sonrasında kütüphanenin alt katı 3-7 yaş okul öncesi çocuklara ayrılmış. Burada kitapların yanısıra bu yaş çocukların ilgisini çekecek kuklalar, oyuncaklar, oyun hamurları olan bir köşe de mevcut… Üst katta ise 7-15 yaş için kitaplar ve dergilere yer verilmiş. Şömine önüne keyifli bir oturma – okuma alanı oluşturulmuş. Çocukların Cranium, Tabu vb. kutu oyunlarını oynayabilecekleri bir köşe yapılmış. Bir de, – bence çok da gerekli olmayan – playstation ve bilgisayar oyunlarının olduğu bir bölüm var… Kütüphane Pazar-Pazartesi kapalı, bunun dışındaki günler sabah 9:00-17:00 arası hizmet veriyor.

Bu arada, 3500 yepyeni kitapla hizmete giren kütüphanedeki eski kitaplara ne olduğunu merak ettim. Bu kitaplar evimizin yanıbaşındaki Or-an Sevgi Yılı Halk Kütüphanesine aktarılmış. Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi bir türlü açılmadı diye hayıflanırken, burnumun dibindekine gidip bakmadığım için kendime kızdım…

Orda bir köy var…

Çok da uzakda sayılmaz hatta bizim eve sadece 1 saat ötede… Kayınpederimin doğduğu dolayısıyla bizim nüfusun kayıtlı olduğu köy burası… İşin gerçeği pek gidip gelinmediği için, benim bizim köy demeye dilim varmıyor. Gidilmeden kalınmadan bizim kalan o köyler sadece şarkıda oluyor… Ankara’ya yakın olunca bu köyün ahalisi de büyük şehirin aşkına düşmüş, köyde pek kimsecik kalmamış. – kalanların da kendine hayrı tartışılır – Bir yandan da kimse köydeki evini yıkmayı, kapatmayı kendine yedirememiş ama öylesine kaderine bırakıvermiş. Gözden ırak kalan gönülden de ırak kalmış. Gel zaman, git zaman, bağlar bakılmadığından dağ olmuş.

Cenk bir süredir hayvancılık, ormancılık, tarımcılık mevzuularına vakit harcıyor. Kafa yoruyor. Bahçemize inek bağlamaktan daha öte fikirleri var. Eyleme geçmesi yakındır ki sadece kendi köyüne değil, başka yerlere de gidiyor, geliyor. Bu gidiş, gelişlerden birinde yeni doğmuş kuzuları görmüş… Önce Mira’ya kuzu sevdirelim fikrini soktu aklımıza… Sonra da bir kuzu alalım, yuvada arkadaşları ile bakarlar, severler diye uçtu. Çok şükür yuvamız da bizim kadar uçuşa hazır 🙂 Hemen bahçeyi kuzular için güvenli hale getirelim diye olaya el attılar. Kısa süre sonra biz hazırız kuzuları bekliyoruz dediler…

Böylece geçen Cumartesi günü kuzu almayı bahane ederek köyümüzün yolunu tuttuk. Mira bol bol kuzu sevdi. Tavuk kovaladı. Köpekler ile oynadı. Çiçek topladı. Ot yoldu. Atladı. Zıpladı. Koşturdu. Hani arpası fazla gelmiş derler ya… Bizimkine de oksijen fazla geldi galiba… Dönüş yolunda uyur diye beklerken hiç uyumadığı gibi bir de cırcır böceği gibi anlattı durdu.

O gün sonunda, kuzuları otla, samanla, marulla beslenebileceklerini düşünmekle ne kadar cahilce davrandığımızı anladık. Hala emerek beslenen süt kuzularını analarından ayırmaya kıyamadık. Yavruların yeri annelerinin yanı olmalı 🙂 değil mi?

Hamamönü

23 Nisan’da ofisimizi kapatıp tatil yapabilmek mümkün değildi. Malesef Mira’yı günün anlam ve önemine uygun bir aktiviteye dahil edemedik. Ama en azından ailecek Hamamönünde bir kahvaltı kaçamağı yaptık. Hamamönü bölgesi, Ulus’tan Cebeci’ye doğru ilerlerken Tarihi Karacabey Hamamı‘nın hemen karşısında yer alıyor. Altındağ Belediyesi tarafından başlatılan Tarihi Kent Merkezi, Kentsel Yenileme Alanı Koruma Amaçlı Uygulama projesinin bir parçası olarak bölgedeki yüzyıllık evler restore edilmiş. Bazılarında aileler yaşamaya devam ederken bir kısmı restoran, cafe olarak hizmet veriyor. Bir kaç kitapçı, el sanatları dükkanı da dikkatimi çekti. Uzun ve meşakkatli bir süreç ile bu noktaya gelindiği hemen farkediliyor. Altındağ Belediyesinin Hamam Arkası bölgesi için de aynı projeyi gerçekleştirmek için yoğun çaba harcadıklarını biliyorum. Umarım güzel bir şekilde tamamladığını görmek nasip olur.

Biz tercihimizi Liva Hacettepe’den yana kullandık. Burası biraz da içinde bulunduğu bölgenin havasından etkilenerek, diğer Liva’lardan oldukça farklı bir menü sunuyor. Osmanlı Türk mutfağından çeşitler bulabileceğiniz kapsamlı bir öğle yemeği menüsü var. Haftasonları brunch servisi yapmadığı için benim gibi açıkbüfeden haz etmeyenlere de hoş bir alternatif…

Gorki de, hem Liva Hacettepe‘den hem de Hamamönü‘nden Yiğit’ten ayrı kendi blogunda bahsetmiş. Yaşadığımız şehirde görülesi, gidilesi bir yer Hamamönü…

Doğal ve bilinçli beslenme üzerine…

Gittik geldik ay geçti üzerinden hala yazamadım şu Singapur ve Avustralya hikayelerimizi… Duruma “dijital fotoğraf icat oldu mertlik bozuldu” diye bir mazeret sunasım var. Hele Mira ve dayısı Süha, ezkaza fotoğraf makinası ile bir araya geldiklernde durum iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Tabi bunları ayıklama düzenleme işi de benim başıma kalıyor… ki… bu konuda da sinirlerim alt üst durumda… Geçen ay uzun zamandır ertelediğim bu işe el attım – ve elimde kaldı 😛 Mira’nın doğumundan itibaren olan tüm fotoğraf ve videoları ay ve hatta gün bazında abartılı bir hassasiyet ile pek güzel düzenledim. sakınan göze çöp batar denir ya, işimin bitmesi ile çalıştığım harddisk bozuldu 🙁 Resimler zar zor kurtarıldı ama aynı şeyleri sil baştan yapmam gerektiği için salak gibi hissediyorum kendimi… Bir de sürekli Avustralya ve Singapur’u unutmadan yazmalıyım karın ağrısı ile dolaşıyorum, fotoğraf olmadan da başlayamıyorum ya… Böylece başlıkla alakasız bir giriş yapıp, içimi döküp, alakasız bir de fotoğraf koyduktan sonra konuyu toparlayım… Etraftan genetiği ile oynanmış ürünler, tarım ilacı artıkları, salgın hastalık haberlerini duydukça aklıma Avustralya geliyor. Tepelerinde dünyanın başlarına açtığı ozon tabakası deliği ile oturmalarına rağmen bu kadar mı sağlıklı ve huzurlu yaşayan bir ülke olur yani… Aklıma geldikçe kıskanıyorum, elimde değil…

Yine de burada istediğimiz gibi yaşayabilmek için kendi mikro düzenimizi yaratmaya çalışıyoruz. Şu yanda gördükleriniz annemin balkonunda yetiştirdiğimiz patateslerimiz… Organik, GDO’suz, tazecik balkon mahsülleri bunlar… Sadece balkondan aldığımız fasülyeler ile derin dondurucuyu da doldurduk ya sırtımız yere gelmez bizim. Bu yaz başında bahçede ciddi bir üretime girme hayalim vardı ama olmadı. Yine de bolca kiraz domates, frambuaz ve semizotu aldık ya… Seneye kimse beni tutamaz.

Bu sene kendi bahçemize istediğimiz ilgiyi gösteremedik ama kendimize bir köy bulduk 🙂 Haftada bir gün oradan tazecik toplanmış ürünler ile dolu kutularımızı aldık. Annem ile paylaştık. Hatta kabak üretiminin çok olduğu dönemlerde konu komşumuz bile nasiplendi bizim Güneşköy kooperatifi kutularından… Yandaki zeytinyağlı yemeğin malzemelerinin çoğu son gelen kutudan… Güneşköy ıspanaklarının kökleri, yeşil domatesler, incecik pırasalar, kızarmış biberler, kereviz, havuç… Tanıştığımızda sebze yemeyen kocamın en favori yemeklerinden biri bu oldu ya… herşey ve herkes değişebilir diyeceğim, yeter ki istensin…

Yakınlarda Ankara’da yaşayan, sağlıklı doğal ve bilinçli beslenme konusunda hassasiyet gösterenleri ve onlara uygun hassaslıkta üretenleri bir araya getirecek bir iletişim platformu kuruldu. Grubun google grup sayfasına göz atarsanız bu aracısız doğal ürün organizasyonunun katılım ve işleyiş prensiplerini görebilirsiniz. İlk üreticiler ile tanışılmaya ve siparişler verilmeye başlandı bile… Ben bu satırları yazarken grubun yöneticisi Ceyhan Temürcü‘den güzel bir mesaj düştü posta kutuma… Tam anlatmak istediklerimi güzelce toparlamış… Özetin özeti ise söyle…

…yapabileceğiniz şeyler var!

Gerçek değişim ancak yaşam pratiklerimizi değiştirmemizle mümkün olacaktır.

Sahte gıdalara olan bağımlılığımızı belki hemen ortadan kaldıramayız, ancak bir yerden başlayabiliriz:

  • Doğal ürünlerin önünüze gelmesini beklemeyin. Bunları aktif bir şekilde arayın, bulun ve edinin. Siz talep etmedikçe, erişmek için mücadele etmedikçe kimse doğal gıdaları önünüze getirip sunmayacaktır.
  • Elinizden geldiğince kendi gıdalarınızı üretin. Bir pencere önü, bir balkon, hele de bir bahçe, küçük ölçekte de olsa ailenizin ihtiyacını karşılayacak kadar yiyecek üretmenize olanak verecektir.
  • Evde yapabileceğiniz yiyeceklerin hazırlarından mümkün olduğunca kaçının. Un, şeker, pekmez, yağ, vs. gibi temel malzemelerin mümkün olduğunca doğal ve sağlıklı olanlarını tercih edin.
  • Yerel düzeyde doğal/organik üretim yapan çiftçi ve kooperatiflerden ürün temin edin. Mümkünse sezon aboneliğine geçin (Örneğin Ankara’da Güneşköy Kooperatifinin haftalık sebze kutusu uygulaması: www.guneskoy.org.tr)
  • Aracısız doğal ürün organizasyonlarına katılın ve etkin rol alın. Örneğin Ankara’daki Doğal Besin, Bilinçli, Beslenme grubu (http://groups.google.com.tr/group/dogal-bilincli-beslenme). Mutfak girdilerininizi olabildiğince bu tür organizasyonlardan sağlayın. Böylece güvenilir çiftçilerden toplu siparişler yapabilir, gerektiğinde çiftliklere ziyaretler gerçekletirebilirsiniz. Hem siz sağlıklı beslenmiş, hem de doğa dostu tarım uygulamalarını desteklemiş olursunuz.
  • Doğal (organik, ekolojik ya da güvenilir) ürünlere erişimde belirli bir maliyet artışını göze alın. Önceliklerinizi belirleyin ve bazılarını değiştirmeye hazır olun.
  • Öylesine bir Pazar günü… Opera ile tanışma… Çok sportif bebekler…

    Cumartesi gece kavuştum evime… Evimi pek seviyorum. Dönüşleri çok seviyorum ama peşi sıra gelen ıvır zıvır için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Her şey oluyor benden ama şu evin hanımı olmuyor bir türlü… Boşalttığım bavullar üzerine kocanın dönüşümüz için itina ile sakladığı çamaşırlarını görünce kaçasım geliyor dörtnala… Neyse şikayet etmeyim, zaten hiç kasmıyorum, aynen de kaçıveriyorum.

    Pazar sabah Leyla Gencer Sahnesinde Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin “Çocuklar için Öylesine Bir Dinleti” isimli müzikal oyunu vardı. Babası da kızının ilk tiyatro deneyimine gelemediği için hayıflanıp dururdu. Bari ilk defa opera ile tanışmasına eşlik edeyim dedi. Bana da şahane bahane oldu…

    Sabah kahvaltı ardından Leyla Gencer Sahnesinin olduğu Ostim Oto Pazarına doğru yola döküldük. Yolda Mira’ya abilerin ablaların sahnede şarkılar söyleyeceğini anlattık. Şarkıları var anladı ya hemen “dans ee.. dans eee” (dans da var mı?) diye sordu. Evet cevabı ile dans etmeye de başladı ve 2 dakika sonra tos diye uyudu. Çocuğum geçen hafta boyunca mini disko, dans, sonrası uyku üzerine programlanınca “aha dans da ettik, hadi uyuyalım bari” kodu devreye girdi galiba… Sahnenin önüne geldiğimizde halen uyuyordu. Cenk’e “uyanacak mı sence?” derken, arkadan “ııı ıhhh” diye cevap verdi. “abiler ablalar içeri giriyorlar” deyince ise hemen ayıldı. Cin kesildi. Koltuktan çıkartmamızla arabadan atladı. 1 dakika önce uyumak isteyen o değilmiş gibi kolumuzdan çekiştirerek soktu bizi binaya… Abiler ablara b..k yese yiyecek yaa… bu da ayrı bir yazı konusu olsun hadi…

    Yerimizi bulduğumuzda Mira’nın oturduğunda önündeki koltuktan ötesini göremeyeceğini farkettik ama bizim cüce inatla kucakta da oturmak istemedi. Bir daha ki sefere yanımızda mutlaka yükseltici bir şey taşımaya karar verdik. Ön sıralar boştu. Neyse oyun başlamadan yerimizi değiştirdik.

    Oyun küçük yaş grubuna özel değildi ama özellikle müzikal olması sebebi ile çok ilgilendi. Pür dikkat kesildi. Sanatçıların operalardan küçük örnekler verdiği bölümlere sallana sallana eşlik etti. Aç kaldıkları çin ağlayan mağara adamlarını görünce “abi mama üüüü” (abi acıkmış üzülüyor) demesi… Mağara adamlarından birinin avladığı koca dinazoru acıkan arkadaşlarına getirdiği bölümde ise “abii abla bak et et ham” (abilerim ablalarım buyrun et yiyin) diye bağırması… bizi dumur etmeye yetti. Cenk’in “çocuğa gizliden gizliye dinazor yediriyorsun galiba” dalgasını, “çocuk benden olsa olsa otlamayı öğrenir, karnivor genleri babasından geliyordur” diye bastırdım.

    Oyun ara ile birlikte toplamda 1,5 saat sürüyordu. Bunun çoğunu dikkatli izledi. Zaten tam çenesi düşüp, sıkılmaya başlayıp, ayağa kalktığı, sıralarda da ara verildi. Tüm çocuklar koşar adım büfeyi talan ederken, hepsinin elinde bisküviler, gofletler uçuşurken, Mira mamaları ben de çantaya hiç atıştırmalık koymadığımı farkettim. En sağlıklısı olarak sade bir çikolatayı gözümüze kestirdik. Şimdiye kadar 3-5 defa tadına baktığı çikolatadan küçük bir parçayı “çuku… hmm… çuku… hmmm” diye methiyeler düzerek götürdü.

    Mira’nın bu ikinci sahne oyunu deneyiminde; kelimelere, hareketlere, kostümlere, dekorlara dahası oyunun konusuna pek ilgi gösterdi. Anladım ki bu tiyatro, opera işini her fırsatta tekrarlamak lazım… Tabii altına bir yükseltici, çantaya da sağlıklı atıştırmalık koymayı unutmadan 🙂

    Aynı gün akşam üstü Zeynep, Ada ve Selin ile MyGym dersindeydik 🙂 Kısaca çocuklar kadar biz de kurtlarımızı döktük ve Selin gerçekten kod Munise’nin hakkını veren bir bebek diyeyim. Lafı uzatmadan dönüş yolundan bir Miralog ile bitireyim yazıyı…
    – Selii… Selii…
    – Ne oldu Selin’e?
    – üüü üüü…
    – Aaa niye ağladı Selin?
    – düsstü
    – neden düştü?
    – fuu, fuu (su su…) kay… ayy…

    Son günlerde…

    Evde bir üretim, bir hareket alıp başını gidiyor… İçimde de tuhaf bir huzur var. Bizim ailenin tipik zor zaman yaklaşımıdır; akılları boşaltabilmek için çeneler, eller, vücutlar çalışır… Annem bebekler için keçe şapka yapımına başladı… – muhteşem oldular bir ara blogu için fotoğraflarını çekmem lazım. – Babamın yatılı bakıcısı, Maya iki güne bir bol ajurlu bir kazak bitiriyor. – Kadın tam annemin ruh ikizi hiç boş durmuyor. – Halam babaannemden kalan oyalar ile bize kolyeler yapıyor. – Hergün bize gele gele o da duruma adapte oldu. – 25 yıllık emektarımız Satı Teyze sadece anneme yardımcı olabilmek için hergün yarım gün uğruyor, babamın durmaksızın yıkanan çamaşırlarını ütülüyor, bir yandan da Mira’ya incecik kazaklar örüyor. Baha ve Özge işlerini de getirdiler, Türkiye’den çalışıyorlar… Süha akşamın dokuzunda 5 km koşuya çıkıyor… Cenk’in de çenesine vurdu, kimsenin modunu düşürmemek için kendisi seyircisi bol seyyar standupçı modunda… Ben de işte pek yoğunum ama gece kendimi mutfak terapisine alıyorum… Dondurma yapmaya verdim kendimi… Yapıyorum, yediyorum. Il Laboratorio del Gelato‘nun Türkiye şubesi gibiyim 😛 – Bir ara fotoğraf çekip yazayım tarifleri… –

    Bu koşturmaca ve kalabalıkda Mira çok mutlu… Gerçekten de size hayat veren bir canlıyı uğurlarken, sizin hayat verdiğiniz bir canlı, size güç öyle bir veriyor ki şaşıp kalıyorsunuz… En can acıtıcı zamanlarda annemin metanetine, ortalığı çekip çevirmesine hayranlıkla karışık hayretler içerisinde kalıp “İyimisin… Nasıl bu kadar güçlü oluyorsun?” diye defalarca sormuşumdur. O da her seferinde “İyiyim tabi anne olursan sen de anlarsın” derdi. – laftaki ince kinayeye dikkat – Neyse anladım sonunda annecim…

    Babamın durumu aynı… 13. gün oldu bilinci kapalı… Doktorları ile konuşmaya çalışıyoruz. Babamı bu hastalıkla bu kadar uzun süre – dahası bu kadar kaliteli – yaşatan doktorların ağızlarından bu günlerde cımbızla kelime kelime laf alabiliyoruz. Çok ama çok sinir bozucu… Onlar için biraz acayip olabiliriz çünkü daha çok bilmek istiyoruz. Yanlış bir şeyler yapmadığımızdan, babamızı rahat ettirdiğimizden emin olmak istiyoruz. Türkiye’de babamın durumundaki hastalar için bir yardım bakım hizmeti yok ne yazık ki… Bir kaç huzurevinde bu konuda kısmi çalışmalar varmış. Onun dışında hasta yakınlarını psikiyatriste yönlendiriyorlar, hepsi bu… Babama 9 sene önce bir yıllık survive rate’i %5 olan bir kanser teşhisi konulduğunda zaten hepimiz bir profesyonel terapi sürecinden geçmiştik. Yine de yaşamadan hazır olmuyormuş insan… Amerika’da, İngiltere’de başlamış, son 30 yılda da tüm dünyada  yaygınlaşmış – buna Zimbawe, Kenya, Nairobi’de dahil – “Hospice” adı verilen bir hizmet var. Terminal süreçteki hasta ve hasta yakınlarına fiziksel ve psikolojik olarak profesyonel yardım sağlıyorlar. İyileşecek hastasına bakamayan bir ülke, ölmekte olan hastasına nasıl baksın diyen olabilir. Ama bir sürü işsiz halk sağlığı uzmanı, pratisyen hekim, sosyal hizmetler uzmanı, psikolog varken bir şekilde bizim ülkemizde de uygulanabilmeli… Bir web sitesi buldum ölümle yüz yüze hasta ve hasta yakınları için gerçekten rahatlatıcı bilgiler var… Kimsenin okumak için ihtiyacı olmasa diyeceğim ama…

    Neyse ben aslında bu can sıkıcı şeyleri yazmak için oturmadım… Bir kaç haftadır gerçekleştirdiğimiz yeni bir aktivite var, haftasonu bitmeden, daha da gecikmeden ondan bahsetmek istiyordum.

    Ankara Panora Alışveriş Merkezi’nin bahçesine her cumartesi pazar saat 3ten sonra bir midilli getiriyorlar… Çocukları bindirip tur attırabiliyorsunuz. Tavsiye ederim. Mira midilliyi ilk gördüğünde herzaman ki gibi korkusuz ama temkinliydi. Yelelerini severken baktık rahatladı… Önce “üzerine oturtalım gel seni” sonrada “bir de tur at bakalım” dedik. İlk turdan sonra ise indiremedik. İkinci turu da tamamladı. Midillinin üzerindeyken annemden duyduğu şekilde “dıgı dıgı” diyor 🙂 Evimizin yanı başında olunca artık her haftasonu bir tur atıp gelmeye başladık…

    Hafta içinde de Mira aklına geldikçe kapıya dayanıp “dıgı dıgı” demeye başlayınca Canberk Amcası, Çankaya Belediyesinin Ahlatlıbel tesislerinde de Pony Club açıldığını söyledi… Biz de sonraki ilk “dıgıdıng”ı  duyduğumuzda soluğu orada aldık… Ahlatlıbel girişinde biraz şok yaşadık. Kocaman bir pankart asılıydı kapıya… Çankaya Belediyesi bizim için çalışıyordu. Bu yüzden otopark girişini kapatmışlardı. Yolun kenarında da park yeri yasağı olduğu için jandarma trafik ceza kesiyordu. İnat ettik karşılarda bir yerde park yeri bulduk girdik içeri…

    Çankaya Pony Club’da midilliler yok; sadece büyük ve küçük atlar var. Panora’nın önündeki yere göre çok daha güzel. Ağaçların altında küçük bir parkur yapmışlar. Etraf ve atlar tertemiz… Burada, çocuğun ilgi ve motor becerilerine bağlı olarak, 3 yaşından sonra binicilik dersi de veriliyor. Ders olmadığı zamanlarda minikleri parkurda at ile dolaştırabiliyorlar. Çankaya Pony Club’un yetkilisi Kaan Bey, aslında çocukların atlar ile tanışması için büyük atların daha uygun olduğunu… Büyük atlara eğersiz binebileceklerini böylece at ile birbirlerini daha iyi hissedebileceklerini… Bu atlarında sırtları geniş olduğu için düşmeyeceklerini söyledi…

    En kısa sürede tekrar görüşmek üzere ayrıldık oradan ama bir daha görüşemedik… Sonraki günlerde Çankaya Belediyesi Ahlatlıbel tesislerine yaya girişini de yasakladı. Tadilat bahane… Eski yönetimin Çankaya Spor Kulübüne vermiş olduğu kullanım hakkını, yeni Çankaya Belediyesi yönetimi uygun görmemiş, Klübü tesislerden çıkartmaya çalışıyormuş, ama olan bize olmuş. Neyse dün itibarı ile yeniden kapıları açıyorlardı. Belki bugün bir ara “dıgı dıgı” yapmaya kaçarız biz…

    Sosyalleştik biz

    İşler yoğun ve zor… Gün geçtikçe beter bir hal alıyor. Hani şu önce varlığı red edilen, sonra teğet, en nihayetinde sürtünerek geçeceği söylenen mesele bizi, derince deldi ama geçemedi… Bir de üzerine “hamili kart yakinimdir” desteği olmadan devletimin dairesinde işlerimizi halletme gibi ütopya yaşamaya kalktık. Günlerce sabah memurlardan önce oradaydık, mesai bitiminde boş döndük. Gelinen nokta dedim ya; ütopya… Sabah Hatice kapıdan girince ben bacadan kaçar gibi işe gidiyorum. Akşam ise ben kapıdan o bacadan… İşte aklım yüz parça bir şeyler yapıyorum. Yüz parçayı da bir an önce bir araya getirmem lazım. Vaktim dar… Dün Görkem uğradı onu mu yetiştirecem, bunu mu derken iki kelam konuşamadım. – Gorki kusura bakma lütfen – Kaçarcasına eve geliyorum ve dünyam değişiyor. Ama yarım anne, yarım eş, yarım iş, yarım evlat… bugünlerin özeti budur.

    Aslında bu yazdıklarım “ondan şikayet, bundan şikayet” durumu değil… Kabullendim ben bunu… Bugünlerin böyle geçmesi gerekiyor. – anahtar kelime “geçecek” olması – Nefes alınacak en küçük kaçamağı değerlendiriyoruz, elimizden geldiğince… Özellikle hafta sonları derin derin nefes alıyoruz, hafta içi dişimizi sıkmak için…

    Önceki haftasonu arkadaşlarımız Funda, Ercan, bir numaraları Defne ve yeni numaraları Deniz ile çok güzel dolu dolu bir gün geçirdik. Önce Çıtır Simit’te kahvaltı ettik. Sonra Bilkent mezunlar panayırına gittik. Biz pek tanıdık birilerini göremedik ama Mira yeni arkadaşlar ile tanıştı. Ve günün sonunda da Panora Zıkkım’da yemek yedik.

    Çıtır Simit, Yıldız Turan Güneş Bulvarında MSB Lojmanları karşısında… arkasında ise Gönül Bahçesi adlı bir küçük cennet var. Tabi çocuklarınızın ördeklerin, tavukların, tavus kuşlarının peşinde koşarken sulara dalmasına, çamurlara bulanmasına takarsanız cennet benzetmem anlamsızlaşır… Pazar günleri modaya uymuşlar açıkbüfe brunch veriyorlar. Bir daha Pazar günü gitmeyi düşünmüyorum. Ama zaman zaman brunch olmayan günleri seçip (Cumartesi mesela) fırından sıcak simit, peynir, çay üçlemesine hakkını vermek lazım… Mira’cım da gönlünce pislenir bu arada… Ev yakın ya ona güveniyorum (ehe ehe)

    Zıkkım, bizim evin yanıpaşındaki Panora alışveriş merkezinde… Yiyecekleri meyve kasaları, kovalar içerisinde servis ediyorlar ve espirili bir menüsü var. Ancak yiyecekleri sunumu kadar başarılı bulmadık. Yine de ortalama üstü diyebiliriz. Yanlız çaldıkları müzikler de gündüz gece ayrımı yapmaları şart… Mira’cım, Defne ile ona ortak ısmarladığımız köftelere pek rağbet etmeyerek Cenk’in okyanus tabağındaki karides ve kalamaraları yemeyi tercih etti. Yemek sonrasında 3 yaşındaki Defne ile bir mini çete oluşturdular. Masa altı, tezgah altı gibi deliklere girip oturdular. Köşedeki papağan ile muhabbet ettiler. Masanın üzerindeki balığın suyunu içmeye çalıştılar 🙂 Bir de Mira’nın 3 aylık minik Deniz’i gösterip gösterip “bebe” demesine çok güldüm. Kendisi büyüdü ya…

    Geçen hafta sonu ise önce Burcu‘nun önerisi ile ODTÜ’de büyüüük bebek buluşmasına katıldık. İlk defa açık havada bu kadar çok bebek – aslında artık bebek demeye de dilim varmıyor – ve anne bir araya geldik. İki kelam konuşamadık. Çocukları bir araya toplayamadık. Herbiri ayrı bir özgür ruh dağıldılar etrafa… Biz de peşlerinde… Ama hakkını vermem lazım Mira’cım pek sakin ve usluydu. Hem de kendisini o sabah bahçede sulama işlerinde çalıştırdığım için çok yorgun olmasına ve öğlen de doru dürüst uyumamasına rağmen… ODTÜ’de de bir şeyi kaçırır mıyım korkusuyla uyumadı ama gelip gelip kucağımda yattı. Özlemiştim bu duyguyu… Bu arada yeni anneler ve çocuklar ile tanıştık pek mutlu olduk. Buluşmanın sonunda Cenk geldi.

    Cenk’in de tebdil-i mekana ihtiyaç duyduğu bir gündü… Gerçi benim bıdı bıdılarım ile oyalandık biraz ama en nihayetinde yola koyulduk. Uzunca bir zamandır Mira’cımızı atlı karıncaya bindirmek istiyorduk. Ama bir atlı karınca bulamamıştık. Cepa’nın önüne yapılıyor bir tane ama bekleyemedim. Cenk, taaa Sincan’daki lunaparkta olduğunu öğrenmiş. Gitmişken “Harikalar Diyarı“nı da görürüz dedi. Koyulduk yola öteki mahalleye (!) doğru… Harikalar Diyarının otoparkını geçerken boş gibi görünce pek kalabalık değildir diye düşündük ve az ileride park halindeki sayısız otobüslerden hiç şüphelenmedik. Ana girişten Masal Adası’na doğru yürürken çok ama çok yanıldığımızı anladık. Düzce’den, Kırıkkale’den ve bir çok yakın ilden otobüsler dolusu ilkokul öğrencisi gelmişti. Yani en çok bu kadar çok çocuğu bir arada nerede gördüm hiç hatırlamıyorum. Bu durumu 2 yıl önce kabus gibi diye adlandırabilirdim. Ama şimdilerde o kadar da rahatsız olmadım.  Şu annelik nelere kadir…

    Harikalar diyarı büyük bir yatırım… Hiç bir şeyin ortasında bir yere yoktan yere var edilmiş. İyi olmuş çocuklar eğleniyor. Masal adası bölümünde Red Kit’ten Şirinlere, Tarkan’dan Pamuk Prenses’e bir çok çizgi film, çizgi roman ve masal kahramanın maketleri yerleştirilmiş. Özellikle bunları izlemiş dinlemiş çocuklar için çok etkileyici. Ancak bir çok güvenlik görevlisi olmasına rağmen maketlerden bazıları kırılmış, yerinden sökülmüş, üzerine yazılar yazılmış… Joe Daltonu kim niye söküp götürmüş anlam vermek zor. Vandallarla var bir yerden akrabalık ! Masal Adası dışında içerisinde su bisikletleri ile dolaşılabilen kocaman bir havuz ve bol bol mangallı piknik yeri mevcut. Ağaçlar dikilmiş ama varlıklarını hissetmek için daha yıllarca beklemek lazım. Açıkçası biz bir daha haftasonu gitmeyiz. Ama baharda güzel bir günde hafta içi erkenden giderek tekrar bir değerlendirme yapabiliriz.

    En nihayetinde Lunapark’a, oradan da Atlıkarınca‘ya ulaştık. Mira’cımdan başka binen çocuk yoktu. Ciddi ciddi oturdu. Ben de yanında yürüdüm. Turun sonunda indirmeye kalktığımızda, bastı yaygarayı… İndiremedik. Tur atmaya devam ettik. Bu sefer “babba babba” diye el salladı… At ile birlikte sallandı… pek şekerdi…

    Güzel anılar depolamalı soluklanacak… Hepsini yazamıyorum ama yaşarken derin derin nefes alıyorum.

    ____________________
    Alıcılarınızın ayarı ile oynamayın 🙂 Tüm fotoğraflar cep telefonumdan alınmıştır. Önce otomatik netlemesi bozulan makinam iyice kullanılamaz hale geldi… Ankara’da Nikon servisi olmadığından, ben de başıma ne geleceğinden pek korktuğumdan öyle durdum kaldım. Sonunda korkunun ecele faydası yok dedim götürdüm bir bilene… Neyse ki gövdesi sağlammış, objektifte diyafram kulakçıklarından biri düşmüş. Yeni bir lens almam lazımmış. Daha kötü senaryolar kurunca buna sevindim. Ne almalı diye Mehmet‘in kafasını ütülüyordum. Aynı şeyleri 10 farklı şekilde anlatmaktan ağzında tüy bitti arkadaşımın. Neyse bu akşam verdim siparişimi; Nikon 50mm f/1.8D AF Nikkor Lens yola çıktı. Bu arada “baba“da aynı lensi önermiş. içim daha da bir rahatladı…
    .

    At Pazarı, Koyun Pazarı, Saman Pazarı…

    Havalar ısındı… Ağaçlar çiçek açtı… Günler daha uzun… Bir de hava aydınlıkken işten çıkıyoruz ya… kıpır kıpır ortalık… Bugün soğuyan havaya, dün ortalığı kasıp kavuran yağmura rağmen içimden bir an önce şıpıdık terlikler ile dolaşmak geçiyor… Bahar resmen gelmiştir.

    Bir yanda herşey altüst hayatımızda… Aile, sağlık, iş, para ile ilgili herşey zor, hatta çok zor… Zorlamayan iki şey var birincisi aydınlık havalar, ikincisi de tabi ki Mira’cım… Bu kadarı herşeyi kolaylaştırmaya yetiyor… Daha önce olmayı bilmediğim kadar mutluyum… Öyle ki bazı anları dondurup, hep orada kalmak istiyorum.

    Cumartesi günü hava muhteşemdi. Mira’cım ile ben bahçede eşelenirken Cenk daha cazip bir teklif ile aradı… Erken çıkacakmış, kalede dolaşsak dedi… En son ben Mira’ya hamileyken gitmiştik kale civarına, yine bir Cumartesi’ydi, yine hava bu kadar güzeldi… Bir sürü güzel fotoğraf çekmiştim. Yolda Cenk ağzından baklayı çıkarttı. Fotoğraf çekmeden önce… Meşhur Dönerci Köfteci Dursun Usta‘dan döner yiyecekmişiz. Onun için gidiyormuşuz Kale’ye… Şaşırmadım 😉

    Biz gidene kadar kapanmasın diye acele acele vardık kaleye… Ama mümkün olmadı Dursun Usta’dan döner yemek. Kendisi döneri bittiği zaman dükkanı kapatıp gidiyormuş. Saat 3:30 – 4 gibi de döner kalmazmış.

    Kaleye kadar gelmişken Mira ile biraz yürüyelim dedik. Arabayı; Kale Kapısının yakınında eskiden at satışı yapıldığı için At Pazarı denilen şimdilerde ise bakliyat satılan adlandırılan bölgeye bağladık – park ettik… Harap bir halde iken Koç ailesi tarafından restore edilerek müzeye dönüştürülen Çengelhan ve bugünlerde butik otele dönüştürülmek üzere restorasyon çalışmaları devam eden Çukurhan‘nın önünden kendimizi Koyunpazarı Sokağı‘na bıraktık… Mira daha sokağın başındaki bir yüncünün kapısında yatan kediyi görünce “pedi” diye koşturdu. Kedi canhavliyle kendini dükkanın içine attı, bizim ki de peşinden… Sokak boyu hediyelik eşya dükkanları, nalburlar, yüncüler, keçeciler iç içe… Biz de dükkanlarda kısa kısa molalar verdik. Anneme bir iki keçe çiçek ve eve bir şimşir kaşık aldık… Cenk şimşir tarak sordu 🙂 Sokağın hatırı sayılır diklikteki yokuşu ve arnavut kaldırımları ile Mira’cımın baş edemeyeceğini, kucağımıza almamız gerektiğini düşünsek de o bizi şaşırtıp tek başına yürüyerek inmekte ısrarcı oldu. Benim bile yürümükte zorlandığım bu yokuştaki performansı gözlerimi doldurdu – anne olduktan sonra her bir şeye bu kadar hislenmem ayrı bir yazı konusu olabilir… Hiç düşmedi… Zorlanacağını veya güvende olmadığını hissettiği anlarda babasına yapıştı. Aşağıdaki Saman Pazarı‘na kadar yürüdük.

    Tabi bugünlerde yukarıdaki At Pazarı’nda at satılmadığı gibi aşağısındaki Saman Pazarı‘nda da saman satılmıyor. Yerini sepetçilere ve hediyelik eşya dükkanlarına bırakmış durumda… Kendimi kaybedip eve gereksiz bir sepet daha almadan hızlıca önlerinden geçtik. Cenk ile Mira’cım yumuşak güneş altında oyalanırken ben Yöre Mağazası’nda kısa bir mola verdim. Yine çok güzel dokumalardan gzölerimi alamadım. Harika oyalar vardı; sırası 8 liradan – 50 liraya kadar değişen fiyatlarda… Gözüm oyalarda kaldı ama alıp da ne yapacağımı bilemediğimden elim boş çıktım…

    Koyunpazarı sokağının paraleli olan sağlı sollu antikacıların dizildiği Can Sokağı‘ndan tekrar yukarı At Pazarına doğru yürümeye devam ettik. Taaa ki bir antika dükkanının önündeki kedileri görene kadar… Dükkan sahipleri bizim kızın heyecanını görünce “bırakın bizim kediler kendilerini sevdirirler” dedi. “Pedi, edi, miyav” diye koşmaya başlayan Mira’cım bu sefer daha temkinli yaklaştı. Kapı önünde mama yiyen en küçük kediyi gözüne kestirdi. Yavaştan yanına çöktü. Biz onunla beraber yerdeki mamaları da yiyecek diye biraz endişe ettik ama o sadece kediyi sevdi. Yerdeki mamaları alıp ona yedirmeye çalıştı. Dükkanın içinde güneşlenen diğer kedilere “gel gel” dedi… Cenk ile ben ise “bebeğimiz ne çabuk büyüyor diye…” kalakaldık. Ama hemen toparlandık. Büyüdüğünü kabul etmenin hepimiz için daha eğlenceli günlerin başlangıcı olacağından konuştuk…

    Kedileri sevdikten hemen sonra az ilerideki Selçuklu dönemi Ali Şerafettin (Arslanhane) Camisi‘nde küçücük bir mola verdik. Mola dediysek Mira’cımın kedili ellerini yıkadık; hepsi o 🙂 Yol sonunda At Pazarı’ndaki arabamıza ulaştık… Arka koltuktan yol boyunca miyavlayan Mira’cım ile konuşa konuşa evimize döndük…