Emzirme Reformu Anketi

EMZİRME REFORMU GEREKLİ ! Çalışan Gebe ve Blogcu Anne‘ye Emzirme Reformu hareketini başlattıp, sahiplendikleri için teşekkür etmeli, daha çok kişiye duyurulmasını sağlamalı… ben bu konuda çok yazmak istememe rağmen tembellik ediyordum. Blogcu Anne herkesten cevaplamasını istemiş, benim de yazmak için bahanem oldu… (okuyanlara burada artık sadece anketler cevaplanıyor gibi gelmeye başlamıştır ama yakında düzelecektir diye not düşeyim 🙂 )

(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç?
Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98′i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar.

Durumun çok parlak olmadığını düşünüyordum ama yüzde 1.3 aklıma bile gelecek bir rakam değildi.

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?

İlk 6 ay sadece anne sütü ile besledim. 4.5 ay itibarı ile beslenme amaçlı değil ama besin tadımlarına başladık. 6. aydan sonrası ek gıdalara geçtik ve 13. ay itibarı ile bizimle aynı yemekleri yemeye başladı. Kısaca anne sütü temel besin olmaktan çıkalı çok oldu ama anne sütünün tek işlevinin karın doyurmak olmadığını da çok net anladım. Şimdi neredeyse 35 aylık ve emzirmeye devam ediyorum.

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?

Kendi işyerim olduğu için bu konuda şanslı olduğum kadar şanssızdım diyebilirim. Şanslıydım, çalışma saatlerimi nispeten kendim düzenleyebiliyordum. Şanssızdım, hep çalışmak zorundaydım – hiçbir müşterime doğum yapıyorum/yaptım bu ara sizinle ilgilenemeyeceğim diyemezdim. Eşim ve ekip arkadaşlarımın desteği ile durumu idare edebildim. Hemen hemen 2 aylıkken ilk kongremize gittik… 2.5 aylıkken de tam gün süren açık arazide bir incelemeye… Gittiğimiz çoğu yerde süt sağmam, muhafaza etmem ve odada babası tarafından beslenmesi pek mümkün olmadığından, Cenk Mira’yı gölge misali peşimden getiriyordu.

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?

Hayır… tabii şansım kendi işimi yapıyor olmam farkındayım…

(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?

İlk 3 ay, emzirmek için tuvalet tepeleri, işletme müdürünün odası, kaptan köşkü, depo vs. alternatif mekanlar yaratmak için çok çabaladım. 3 aydan sonra bunu bıraktım. Örtü ile kapanmaktan benim kadar Mira da rahatsız oluyordu ama emzirmeye uygun rahat kıyafetler veya slig ile ile kafasını bile kaldırmadan – ve pekala hiç çaktırmadan – emme işini tamamlıyordu. Emzirmek için uygun mekan bulamaya çalışarak sinirimi bozmayı bıraktım. Her yerde emzirdim. Zaten 2 yaşından sonra toplum içinde de emzirmedim.

(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?

Tabi ki desteğe ihtiyacım oldu… Öncelikle hastanedeki emzirme uzmanından, sonrasında da ilk 10 günde yaşadığımız kilo kaybında takibi yapan ve durumun normal olduğu konusunda bizi rahatlatan çocuk doktorlarından ciddi destek aldık. Tüm emzirme sürecinde en büyük destekcim ise kesinlikle eşimdi…

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?

Aslında destekten çok, kösteğim olmadığı için kızımı emzirebildim demeliyim. Özellikle ilk bir ay, Türkiye’den ve kalabalıktan uzak olmamız, emzirme işini yola koyana kadar çatlak ses duymamı engelledi. Sonrasında ise  zaten kendime güveniyordum, dış seslere pek takılmadım.

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?

Emzirme reformunu biliyorum. İlk soru ile yüzleştiğimiz, annelerin %98inin emzirmeye başlayıp, sadece %1.3ünün emzirmeye devam edebilmesi gerçeği emzirme reformu niye gereklidir sorusunun cevabını veriyor. İğneyi de, çuvaldızı da mevcut düzene batırmalı… Anneler çalışmaya başlayınca emzirmeyi sürdürebilmek için mücadele etmek zorunda kalmamalı…

(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.

Destekledim… Destekliyorum…

Ben de bunu okuyan tüm blog yazarlarından ankete ses vermelerini istiyorum. Yukarıdaki soruları yanıtladıktan sonra, veri takibi yapabilmek açısından yazınızın linkini bilgi@emzirmereformu.com adresine göndermeniz isteniyor..

Doğal ve bilinçli beslenme üzerine…

Gittik geldik ay geçti üzerinden hala yazamadım şu Singapur ve Avustralya hikayelerimizi… Duruma “dijital fotoğraf icat oldu mertlik bozuldu” diye bir mazeret sunasım var. Hele Mira ve dayısı Süha, ezkaza fotoğraf makinası ile bir araya geldiklernde durum iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Tabi bunları ayıklama düzenleme işi de benim başıma kalıyor… ki… bu konuda da sinirlerim alt üst durumda… Geçen ay uzun zamandır ertelediğim bu işe el attım – ve elimde kaldı 😛 Mira’nın doğumundan itibaren olan tüm fotoğraf ve videoları ay ve hatta gün bazında abartılı bir hassasiyet ile pek güzel düzenledim. sakınan göze çöp batar denir ya, işimin bitmesi ile çalıştığım harddisk bozuldu 🙁 Resimler zar zor kurtarıldı ama aynı şeyleri sil baştan yapmam gerektiği için salak gibi hissediyorum kendimi… Bir de sürekli Avustralya ve Singapur’u unutmadan yazmalıyım karın ağrısı ile dolaşıyorum, fotoğraf olmadan da başlayamıyorum ya… Böylece başlıkla alakasız bir giriş yapıp, içimi döküp, alakasız bir de fotoğraf koyduktan sonra konuyu toparlayım… Etraftan genetiği ile oynanmış ürünler, tarım ilacı artıkları, salgın hastalık haberlerini duydukça aklıma Avustralya geliyor. Tepelerinde dünyanın başlarına açtığı ozon tabakası deliği ile oturmalarına rağmen bu kadar mı sağlıklı ve huzurlu yaşayan bir ülke olur yani… Aklıma geldikçe kıskanıyorum, elimde değil…

Yine de burada istediğimiz gibi yaşayabilmek için kendi mikro düzenimizi yaratmaya çalışıyoruz. Şu yanda gördükleriniz annemin balkonunda yetiştirdiğimiz patateslerimiz… Organik, GDO’suz, tazecik balkon mahsülleri bunlar… Sadece balkondan aldığımız fasülyeler ile derin dondurucuyu da doldurduk ya sırtımız yere gelmez bizim. Bu yaz başında bahçede ciddi bir üretime girme hayalim vardı ama olmadı. Yine de bolca kiraz domates, frambuaz ve semizotu aldık ya… Seneye kimse beni tutamaz.

Bu sene kendi bahçemize istediğimiz ilgiyi gösteremedik ama kendimize bir köy bulduk 🙂 Haftada bir gün oradan tazecik toplanmış ürünler ile dolu kutularımızı aldık. Annem ile paylaştık. Hatta kabak üretiminin çok olduğu dönemlerde konu komşumuz bile nasiplendi bizim Güneşköy kooperatifi kutularından… Yandaki zeytinyağlı yemeğin malzemelerinin çoğu son gelen kutudan… Güneşköy ıspanaklarının kökleri, yeşil domatesler, incecik pırasalar, kızarmış biberler, kereviz, havuç… Tanıştığımızda sebze yemeyen kocamın en favori yemeklerinden biri bu oldu ya… herşey ve herkes değişebilir diyeceğim, yeter ki istensin…

Yakınlarda Ankara’da yaşayan, sağlıklı doğal ve bilinçli beslenme konusunda hassasiyet gösterenleri ve onlara uygun hassaslıkta üretenleri bir araya getirecek bir iletişim platformu kuruldu. Grubun google grup sayfasına göz atarsanız bu aracısız doğal ürün organizasyonunun katılım ve işleyiş prensiplerini görebilirsiniz. İlk üreticiler ile tanışılmaya ve siparişler verilmeye başlandı bile… Ben bu satırları yazarken grubun yöneticisi Ceyhan Temürcü‘den güzel bir mesaj düştü posta kutuma… Tam anlatmak istediklerimi güzelce toparlamış… Özetin özeti ise söyle…

…yapabileceğiniz şeyler var!

Gerçek değişim ancak yaşam pratiklerimizi değiştirmemizle mümkün olacaktır.

Sahte gıdalara olan bağımlılığımızı belki hemen ortadan kaldıramayız, ancak bir yerden başlayabiliriz:

  • Doğal ürünlerin önünüze gelmesini beklemeyin. Bunları aktif bir şekilde arayın, bulun ve edinin. Siz talep etmedikçe, erişmek için mücadele etmedikçe kimse doğal gıdaları önünüze getirip sunmayacaktır.
  • Elinizden geldiğince kendi gıdalarınızı üretin. Bir pencere önü, bir balkon, hele de bir bahçe, küçük ölçekte de olsa ailenizin ihtiyacını karşılayacak kadar yiyecek üretmenize olanak verecektir.
  • Evde yapabileceğiniz yiyeceklerin hazırlarından mümkün olduğunca kaçının. Un, şeker, pekmez, yağ, vs. gibi temel malzemelerin mümkün olduğunca doğal ve sağlıklı olanlarını tercih edin.
  • Yerel düzeyde doğal/organik üretim yapan çiftçi ve kooperatiflerden ürün temin edin. Mümkünse sezon aboneliğine geçin (Örneğin Ankara’da Güneşköy Kooperatifinin haftalık sebze kutusu uygulaması: www.guneskoy.org.tr)
  • Aracısız doğal ürün organizasyonlarına katılın ve etkin rol alın. Örneğin Ankara’daki Doğal Besin, Bilinçli, Beslenme grubu (http://groups.google.com.tr/group/dogal-bilincli-beslenme). Mutfak girdilerininizi olabildiğince bu tür organizasyonlardan sağlayın. Böylece güvenilir çiftçilerden toplu siparişler yapabilir, gerektiğinde çiftliklere ziyaretler gerçekletirebilirsiniz. Hem siz sağlıklı beslenmiş, hem de doğa dostu tarım uygulamalarını desteklemiş olursunuz.
  • Doğal (organik, ekolojik ya da güvenilir) ürünlere erişimde belirli bir maliyet artışını göze alın. Önceliklerinizi belirleyin ve bazılarını değiştirmeye hazır olun.
  • Yemek konusunda 6 büyük hata

    Bir kaç ay önce kardeşimin eşi NY Times’tan bir yazı paylaşmıştı… “Anne babaların yemek konusunda yaptıkları 6 hata” başlıklı bu yazıyı şöyle bir okumuş, yemek ile ilgili herşeye bu kadar meraklı biri olarak bu hataların hiçbirini zaten yapmayacağımdan pek bir emin olmuştum. Mira’cımın sağlıklı yemek alışkanlıklarını doğallığıyla geliştireceğine inancım sonsuzdu. Ancak geçen zaman bana annelikte hiç bir şeyden çok emin olmamam gerektiğini gün ve gün öğretiyor. 

    Mira’cım 10 aylık oldu. 4.-5. aylarda 1-2 kaşık tadımlık olarak ek gıdalar başladı. 6. ayda miktarları arttırdık. Ana besinimiz hala anne sütüydü ama Mira’cım bizim yediğimiz gibi yemeye inanılmaz hevesliydi. İleride sofra alışkanlığı sorunsuz olsun, bizi izlesin öğrensin diye yemeklere de hep beraber oturuyorduk. Yemek yemeye ve yapmaya ilgili bir aileyiz ya… Mira’nın da yemek konusunda hiçbir zaman sorun yaşamayacağını düşünüyorduk.

    Ancak yeni şeyleri yemeye de pek meraklı olan Mira’cımın yemeklere olan ilgisi 8. ayda azaldı. Çok aç ise sadece ilk 3-4 kaşığı yemeye başladı. Hatta çoğu zaman daha ilk kaşığı bile püskürttü, sonra da bize güldü. Bu durumu şaka olarak algılamasın, gülmeyelim, yemek konusunda da hiç ısrar etmeyelim dedik. Nasıl olsa çok acıkırsa yiyecektir diye düşündük. Ancak geçen ayki doktor kontrolümüzde sadece 100gr aldığı ortaya çıktı. Doktorumuz bunun az olduğunu belirtti. Zaten o aya kadar gelişimi %95lerde ilerlerken, kilo önce %75’e geriledi… Hatta en son doktor kontrolümüzde ise kilonun %50ye kadar gerilediğini gördük. Gerçi doktorumuzun söylediğine göre Türk bebeklerin büyüme eğrisi ilk aylarda daha dik bir rota izlerken, sonradan bu eğri daha yatay bir yol çiziyormuş.

    Neyse her ne kadar bu büyüme eğrilerini kafama takmayacağım diye kendime telkinde bulunsam da, sonuçta içimden yükselen bebeğimi besleyemiyorum dürtüsünü baskılayamadım ve “teklif var, ısrar yok” politikamıza devam edemedim.

    Bir baktım, Mira’cım yeter ki yesin diye küçük bir kap yemeği 45 dakika – 1 saat arası bin bir numara ve oyun ile yedirmeye çalışıyorum. Bunalıyorum, geriliyorum. Mira da bunalıyor bu durumdan ve yemeğin sonuna doğru kendi lehcesi ile “annne” “memme” diye ağlamaya başlıyor. Yemek sonrası meme vermemem gerekiyor. Doktorumuz katı gıdalar ilk başladığımız günlerde buna dikkat etmemizi söylemişti. Mama gitti, meme gelecek diye bir ritüel oluşturmasın demişti. Ama bu ara hiç bir şey yemedi bari biraz süt alsın diye bu kuralı bile göz ardı edebiliyorum. Böyle devam ederse bir lokma yesin diye elinde kaşık çocuğun peşinde koşturan bir anneye dönüşme potansiyeli sergilemekteyim. Şimdi derin derin nefes alıyorum. Sakinliğimi yitirmemeye çalışıyorum. Takip ettiğim bir gruptaki arkadaşların dediği gibi bunun da geçici bir dönem olduğunu, her bebeğin böyle bir süreçten geçtiğini kendi kendime tekrarlıyorum…

    İşte Mira ile böyle bir dönem yaşarken aklıma NYTimes’daki makale geldi. Bu sefer daha dikkatli okudum. Kendi çıkarttığım sonuçları da buradan paylaşmak istedim.

    Hata No 1 – Çocuklar mutfaktan uzaklaştırmak – Bir çok anne mutfağın çocukları için tehlikeli olduğunu düşünerek mutfağa girmelerini engelliyor. Benim bir arkadaşım da oğlunun girmesini önlemek için mutfak kapısına çit yapmıştı. Oysa yemek hazırlığına eşlik eden çocuklar yeni lezzetler denemeye daha açık oluyorlarmış. Çocuklarımızı hayatın içinde büyütmekten yanayım, sadece oratmı onlar için daha güvenli hale getirmeye özen göstermek gerekir.

    Hata No 2 – Yemesi için baskı yapmak – Çocuklar yedikleri taktirde ödüllendirildikleri yiyeceklere karşı tepki geliştiriyorlarmış. “sebzeni yersen, çizgi film izleyebilirsin” veya “sütünü içersen, oyuncağı alabilirsin” gibi bir yaklaşımda bulunmamak gerekirmiş. Tüketmesini istediğimiz yiyecekleri ulaşabilecekleri yerlere koyarak denemesi teşvik edici hale getirmeliyiz. Yemediği zaman söylenmemeli, denediği için övmemeliymişiz. Bu öneri Montessori yaklaşımındaki ödül veya ceza olmamasını getirdi aklıma…

    Hata No 3 – Abur cuburları ulaşamayacakları yerlerde saklamak – Yasaklar her zaman daha cazip gelir ya… Çocukların yemesini istemediğimiz abur cuburları saklamak sadece daha çok istemelerine yol açıyormuş. Hatta bu konuda bir deney yapmışlar. Birinci grup çocuğa rahatça ulaşabilecekleri tabaklar içinde sundukları kurabiyeleri, ikinci grup için cam bir kavanozda masanın ortasına koymuşlar ve 10 dakika sonra yiyebileceklerini söylemişler. İkinci grup, birinci gruba göre 3 kat daha fazla kurabiye yemiş. Tabi en güzeli evde sadece sağlıklı atıştırmalıklar bulundurmak ve bunları çocuklarında ulaşabilecekleri yerlerde saklamak oluyor.

    Hata No 4 – Çocukların önünde yemek seçmek ve diyet yapmak – Okul öncesi çocukların anne – babalarının yemediği – sevmediği yiyecekleri yemedikleri gözlenmiş. Başka bir araştırmada ise özellikle annesi yemek seçen kız çocuklarında yemek seçmeye daha meyilli olduğu sonucuna varmışlar. Yine büyük konuşmamayım ama herşeyi yiyen bir anne olarak buradan durumu kurtarabilirim sanırım.

    Hata No 5 – Sebzeler sıkıcı şekilde sunmak – Sağlıklı yiyecek derken sebzeleri sürekli aynı şekilde sunmak çocuklarda iştahsızlık yaratıyormuş. Kim vitamini kaybolmayacak diye sürekli buharda pişirilmiş sebze yiyebilir ki? Bebeklerimizin katı gıdalara alıştığı bu dönemde bile biraz yaratıcı olmakta fayda var diye düşünüyorum. Nacizane fikrim; besleyici olacak derken karman çorban bulamaçları, saman tadında sebzeleri, hergün aynı karışımları sunmamak gerekiyor…

    Hata No 6 – Vazgeçmek – Asla “ne yaparsam yapayım onu yemez” deyip vazgeçmemek gerekiyormuş. Bebek ve çocukların yemek tercihleri zaman içerisinde değişme gösterirmiş. Aylar sonra belki de 10. defa sunulduğunda yemeyi tercih edebilirmiş. Yediği sebze – meyvelerin renkleri – tatlarını göz önüne alarak “yiyecek köprüleri” oluşturulabilir demişler. Örneğin, tatlı patates-havuç-balkabağı veya mısır-bezelye-fasülye.. gibi…

    Bu arada aklıma takıldı… annemin gençliğinde pazarda tatlı patates satılırken şimdi yok… Türkiye’de tatlı patates yetiştirilmiyor mu artık? Neden? Biz Mira’nın zihni sinir annesi ve anneannesi olarak saksıda kırmızı kabuklu patates yetiştirme çalışmalarımızdan sonra tatlı patates de yetiştirmeye başladık. Başarı ile sonuçlandırabilirsek yaza bahçede üretime geçeceğiz 🙂

    Beşinci ay…

    Mira’cım dördüncü ayını bitirince oturma işini bir hayli ilerletti. Dengesini yüzde yüz koruyamasa bile kendi kendine oturuyor. Oyuncaklarını seçiyor. Elini uzatıp, istediği oyuncağı tutup, alıyor. Elinden alırsak, bize kızıyor. İstemediği bir şeyi uzattığımızda reddediyor. Keçi gibi inatçı olacak kızım, belli…

    Doktorumuzun önerisi ile farklı tatlar ile tanıştırmaya başladık Mira’mızı… Özellikle mevsim sebze ve meyvelerini tatmasını söyledi. Kayısının en güzel zamanında, kayısı ile tanışsın. Şeftali yesin… Yoksa ilk kayısısını, ilk şeftalisini neredeyse 1,5 yaşında görecek, “nereden çıktı bu” diye reddebilir. Çok mantıklı geldi.

    “Yoğurt da verebilirsiniz” dedi. “Kendimiz mi mayalayalım mı?” dedim. “Siz kendi yoğurdunuzu mayalıyor musunuz?” dedi. “Bazen” dedim. “Siz nasıl yiyorsanız, öyle yiyebilir.” dedi. Biz bu aralar Ankara’da Ayrancı’da her pazar kurulan organik pazardan bu yoğurdu alıyoruz. Mira bayılıyor.

    Tabi şimdilik herşey sadece tadımlık.. Bir kaç kaşık hepsi o… Kesinlikle doymak için değil. Memeden hemen önce veya hemen sonra değil. Şeftali bitti, meme gelecek, meme gitti, şeftali gelecek diye bir rutin oluşturmamalı. Azıcık pütürüklü bırakıyoruz, “hmmhmm” diye ağzının içinde çevirmeyi öğrensin.

    Henüz tüm proteinleri sindirmeye hazır olmadığı için et ve peynirden, allerji yapabileceği için çilek, böğürtlen, kivi gibi kırmızı ve tropik meyvelerden uzak duruyoruz. Ama dayanamayıp bahçede yetiştirdiğimiz frambuazdan ağzına bir parça veriyoruz. Ekşi geliyor, yüzünü buruşturuyor.

    Akşam yemeklerinde hep birlikte sofrada oturuyoruz. Mira için de biraz yoğurt, alıyoruz yanımıza. Mira’cım bizi izlerken, ağzını kuş gibi açıyor, yemek istiyor. Ağzında bir şey varken, memnuniyet dolu mırıltılar çıkartıyor… nımnım nım…