Küçük Kuzum ve Orta Boy Koyunum :)

10 gün rötarlı olarak Ankara’ya yeni gelmiş gibi yapıyoruz. Büyükleri yeni görebildik. Bavullar yeni yeni boşaldı. Çamaşır makinası fazlaca mesai yaptı – sonunda bozuldu rahatladı. Tabii ben rahatlayamadım. Ortalık bir türlü toplanamadı. Evin halinden utandığımdan arkadaşlarımızı ekmeye devam ettim. Hatta evin dağınık ruhu bana geçti – sürekli bir şeyleri – bu şeyler arasında çocuklar da var – bir yerlerde unuttuğum paranoyasına kapılıyorum. Tekrar bir yerleşebilsem, normale döneceğim. (inşallah…)

Tabii benden önce hızlı normaleşen bazı şeyler var. Sarp Ada doğum kilosunu hemen hemen ikiye katladı. Mira daha jetlag bile atlatmadan Türkçe anlayan okulu Binbirçiçek’e mutlu mesut geri döndü. Ama asıl önemlisi ve kayıt altına alınması gerekeni; Mira’nın büyümekten ve büyük olmaktan memnun olmaya başlaması oldu 🙂 İkinci bebeğini bekleyen ve yeni doğurmuş arkadaşlara selam olsun; merak etmeyin su yolunu buluyor diyeceğim. Bu zamana kadar bir çok yaşıtının aksine, büyüdün – büyümen lazım gerekçelerini yok almayayım, ben bebeğim, küçük olmaktan mutluyum, daha küçük kalmak istiyorum diye savuşturmayı başaran kızım için çok büyük bir adım bu… 0-3 yaş ayrımının yapılmasında varmış bir keramet… gördüm, anladım.

Ada’nın doğumundan beri, elimden gelebildiğince sen abla oldun artık, büyüdün dememeye özen gösteriyordum. Zaten annem, kayınvalidem, görümcem, kardeşim, komşum, kapıcım, sütçüm hatta marketteki teyze, yoldaki amca bile iyi niyetle ister istemez ne güzel bir abla olmuşsun sen artık uslu durursun, kardeşini seversin, annene yardım edersin diyor, Mira da inadına içine Chuky kaçmış gibi davranıyordu. Çenemi yorup niye dinlemiyor beni diye stres olacağıma eksik kalmam iyi olacaktı.

Büyük çocuk gözü ile baktığınızda zaten bebek olmak, abla olmaktan daha güzel bir şey… Minik bebek hiç hata yapmıyor, kimse ona kızmıyor, her ortamda ilgi odağı oluveriyor, herkes ona gülümsüyor. Abla-abiye ise her zamankinden çok yapma-dur-yavaş engelleri koyuluyor. Üstüne bir de kardeşin olduğu için mutlu musun, mutlu ol diye sıkıştırılıyor. Niye mutlu olsun ki allasen 😛

Cenk’le birlikte – biraz sinsice – Mira’ya büyük olmanın avantajlarını göstermeye çalışıyoruz. Aslında zaten yaptığımız veya normal bazı şeyleri büyümüş olmasına küçük dokundurmalar ile yapıyoruz. Mutfakta Ada tezgah üzerinde şezlongda sıkılıp dururken, Mira yumurtaları kırabiliyor, su ile oynayabiliyor. Ada sadece meme emerken, Mira yemekten sonra dondurma yiyebiliyor. Yatak örtüsünün altında – karanlık çadırda – korkunç hikayeleri hiç korkmadan dinleyebiliyor. Salıncakta çok daha hızlı sallanabiliyor ve artık scootera da çok daha hızlı binebiliyor. Her gün biraz daha uzuyor etekleri – elbiseleri kısalıyor…

İşte böyle bir büyüyorum, bugün biraz daha büyüdüm, daha çok büyüyeceğim mevzuu aldı başını gidiyor bizim hanede… Geçenlerde de anneannem Mira’ya laf arasında bir yerde – annesinin kuzusu dedi. Mira da sözünü tamamlamasına izin bile vermeden – hayır ben koyunuyum deyiverdi. Biz anneannemle ne diyor diye pek şaşkın bakmış olacağız ki tamam çok büyük bir koyun değilim orta boyum sadece… ama Ada annemin küçük kuzusu ben artık orta boy koyunuyum diye açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Hala aklıma geldikçe gülüyorum; orta boy koyunum benim 🙂

Kızım kardeşli bir hayata hazırlanırken…

Bizi takip edenlerin bildiği üzere; Cenk ve ben kardeş yönünden kalabalık bir aileyiz. Çok şanslıyız Sarp Ada ve Mira’nın muhteşem 2 halası, 1 amcası, 2 dayısı var ve bizim için kardeşlerimizin yeri çok çok özel… Ancak küçük bir çocukken bu konuda aynı tutarlılıkta hissetmediğimi çok net hatırlıyorum.

Çok küçükken, onların atom karınca gibi koşturmalarından, kendi aralarında uydurdukları abuk subuk tekerlemeleri bağıra çağıra 300-500 defa söylemelerinden bunalıp, bahçedeki kiraz ağacının tepesine tünediğimde bile, saniyesinde benim hemen üstümdeki dallara çıkmalarına, üzerine bir de ağacı kırılacak gibi sallamalarına deli olurdum. Ama bahçedeki limon gibi kokan otları ezip anneme yemek hazırlarken (!) yemeğe biraz hareket kazandırmak için içine solucan eklememe yardım etmelerine bayılırdım. İlkokulda, en yakın kız arkadaşlarımın bize gelişinde hiç ama hiç dibimizden ayrılmayışlarına ve bizi iki kelime konuşturmamalarına da sinir olurdum. Ama babamın çocuklar nasıl oyalanır kaygısı duymadan mehtap manzarasına göre planladığı aile tatillerimizi, hiç arkadaşım yokken arkadaşım oldukları için gülümseyerek hatırlayabiliyorum. Hatta tatilde saçıma ördükleri onlarca ipli rasta ve bileklikler ile okula dönüşümde pek havalı oluyordu… Liseye geldiğimde ise, eve gelen arkadaşlarıma bir merhaba bile demeden suratsızca gezelenir durur veya kendilerini görünmez sanıp bilgisayara gömülürlerdi… ben yine uyuz olurdum onlara… Ama o tatillerimizde bikinimi giyip, plajda sadece ve sadece saksı gibi yatmadıysam, bugün dalabiliyorsam, su kayağı yapabiliyorsam, 34 yaşımda bile surf öğrenenmeye başlayabiliyorsam hep onların ön ayak olmaları sayesindedir.

Evet… tek çocuk sahibi olmayı hiçbir zaman düşünmedim. – şanslıyım Cenk de aynı fikirdeydi – Ancak yetişkin gözümdeki kardeşli olmanın değerinin, çocukluğumdaki çelişkili duygularımı hatırlamamı baskılamasına da izin vermedim. Velhasıl, küçük bir çocuk olmak zaten yeteri kadar zorken kardeşli bir çocuk olmak işi daha da zorlaştırabiliyor. Kendim küçük bir çocukken büyük abla olmanın nasıl ağır geldiğini unutmadım. Hatırlıyorum; sık sık Annneeah, babaaah bunlar benim sözümü hiç dinlemiyor diye yırtınıyordum… Hiç bir zaman kardeşlerim kadar kuduramıyordum, ablaydım, ağırbaşlı olmalıydım – hayatım boyunca hiç sarhoş olmamış, hiç ipleri koparmamış olmamın kaynağı da belki bu olabilir 🙂

Biz Mira’ya özellikle…

  • Kardeşin olmasını istermisin? gibi bir soruyu hiç sormadık. – nasıl Mira’yı sadece ben ve eşim istediğimiz için yaptıysak, ikinci çocuğu da zaten biz istediğimiz için yapıyorduk… istemem dese yapmayacakmıydık sanki… kardeş ortada yokken de bir gün senin de kardeşin olacak diyorduk, aynen kendimize bir gün iki çocuklu olacağız dediğimiz gibi…
  • Kendimiz sormadığımız gibi elimizden geldiğince de kardeşin olunca onu sevecekmisin? gibi ona bir şey ifade etmeyecek sorular ile muhattap olmasını engellemeye çalıştık. – Yaş itibarı ile duygularını uç noktalarda yaşayan, annesini çok çok çok sevdiğini söylerken, 3 dakika sonra ben seni artık hiç sevmiyorum başka bir annem olmasını istiyorum diye yaygara kopartan bir bücüre, kardeş gibi soyut bir fikri sevgi gibi kontrol edemediği bir duygu üzerinden yorumlatmaktan kaçındık.
  • Kardeş fikrini, birlikte oynayıp, çok eğleceksiniz hayalleri ile dolu kristal bir vazoda sunmamaya çalıştık. Gerçek bir bebek ile karşılaştığında kristal vazo tuzla buz olabilirdi… – Bebeğin doğduğunda saksı gibi yatmaktan başka becerisinin olmadığını, üstüne çok ilgi ve bakıma ihtiyaç duyacağını ve yavaş yavaş çok yavaş büyüyeceğini – çocuklukta zaman biz yetişkinlere göre çok daha yavaş akıyor – büyüdükçe birlikte oynamanın daha eğlenceli olacağını anlattık.
  • Bebeklerin gerçekten neye benzediğini gerek yardımcımız Hatice’nin kızı Elif’ten, gerekse yuvadaki 4-12 ay bebek sınıfından çok iyi biliyordu. Biz kardeşi olacak bebeğin diğer bebeklerden farkını üzerine çalıştık. Gelecek bebeğin annesi ve babası da biz olacaktık… Bu çok önemli bir farktı…
  • Elimizin altındaki abla adayı bir kitap kurdu olunca, en çok kitaplardan faydalandık. – kardeşli hayata dair olumsuz duygulardansa, olumlular üzerine odaklananları tercih ettik; ineğin aklına karpuz kabuğu sokmaya gerek yoktu… bir de bebekler hakkında bilgi veren – anne karnında büyürler, ilk doğduklarında çok küçüklerdir, ağlarlar, kaka yaparlar, meme emerler, vs. vs. şeklinde somut içerikli kitapları elimize aldık. Kitap seçim işi çok kolay olmadı, piyasadaki kardeş temalı kitapların hemen hepsine göz atmak durumunda kaldık, ne yazık ki en güzel kaynakları yine ingilizce kitaplar arasından bulduk. Kitapların detaylarını ayrı bir yazı ile vereyim…

Şimdi iki çocuklu hayatta 3. haftayı tamamladık. Oğlumuz sürpriz gelişi üzerine, neyseki Mira’nın tepkileri çok sürpriz değildi. Kendi evimizde olmamamız ve ilk günlerde Cenk’in yanımızda olmamasından etkilenmemesini beklemek mümkün değildi. Ancak, Mira’nın çenesinin biraz fazla açık olmasından kaynaklı, zaman zaman kendisinin henüz 3 yaşında olduğunu unuttuğumuz için ilk bir kaç günde elektriği göz göre biraz yükselttik. İlerisi için kayıt altına almak istediğim iki vukuatımız var…

Birincisi;
Hastaneden geldiğimiz ilk akşam, Ada’yı emzirirken Mira’dan telefonumu vermesini istedim. Mira da telefonu aldı bana doğru attı, telefon Ada’nın üzerinden sekti. Ada ağlamaya başladı. Benim biraz dikkat etmeliydin dememle Mira da koroya katıldı. Ağlarken söyledikleri; lohusa halime çok dokundu…
– keşke hiç kardeşim olmasaydı…
– niye öyle diyorsun şimdi Mira’cım ?
– o zaman telefon ona hiç çarpmazdı. ben de onu hiç ağlatmamış olurdum.
Büyük çocuğun küçüğüne zarar vermesinden korumak aslında büyük çocuğu da suçluluk duygusundan korumak anlamına geliyormuş ya… aklıma geldikçe ikisi yerine de ağlayasım geliyor.

İkincisi;
Ada’nın 6. gününde Baha ve Özge, Bora’yı yatırdıktan sonra arkadaşlarına bir şey bırakmaya çıkmışlardı. Ada’yı emzirmiş, Mira’yı uyutmaya hazırlanırken Bora can hıraç ağlayarak uyandı. Sakinleştirmek için odasına girdiğimde uykusu gelmiş Mira da peşimden geldi… Hemen ardından da Bora’nın bağırmasına panikleyen annem… Mira içerideyken Bora’yı sakinleştiremeyeceğimi düşündüğü için Mira’yı çıkartmak istedi. Mira da yanımdan ayrılmamakta inat etti. Bora bu sırada iyice ayıldı. Mira da üzerime iyice yapıştı. Uzatmayayım, annem çok stres oldu ama sonuçta 3 yavru da bir şekilde uyudu… Mira’nın uyumadan önce söyledikleri ise beni silkeledi…
– Özge niye gitti annne… şimdi sen Bora’nın da mı annesi olacaksın? Ada’nın annesi de sensin… Bora’nın annesi de sen olursan, benim annem kim olacak? ben annesiz bir abla olmayı hiç istemiyorum...

Bu ikinci olay beni resmen kendime getirdi… Kızım kardeşine karşı çok sevgi dolu. Onu kucağına almaya, öpmeye ve koklamaya bayılıyor. Telefon olayından sonra hareketlerinde de daha dikkatli… Ama bir gün yatıp, ertesi gün kalkıp, kendini başka bir statüde bulup, hayatının bundan sonra hiç eskisi gibi olmayacağını kabul etmek sadece küçük bir çocuk değil kimse için kolay birşey değildir. Abla olmak onun kararı değildi; bizim kararımız, bizim sorumluluğumuzdu. Tabii bu demek değil ki: kendisine adaletsizlik yapılmıştır, telafi için el üstünde tutulmalıdır. Sadece küçük adımlar ile bu süreci tamamlamasına fırsat verilmeli, yanında olmayız. anne-kız veya baba-kız, hergün kısa da olsa abartmadan eskisi gibi biraz vakit geçirmeye özen göstermeliyiz. Zaten yarım saat bile tüm ruh halini – halimizi değiştirmeye yetiyor… Ufak ufak hepberaber kuracağız yeni düzenimizi…

Eski bir hamileden, yeni hamilelere iki öneri

Daha önce de yazmıştım… Bu hamileliğimde fiziksel dönüşümlerin beni en çok zorladığı zamanlarda bile kendime bunları düşünecek fırsat yaratmadım (- yaratamadım). İçimdekinin haşhaş tohumundan balkabağına dönüşmesini, hafta hafta takip etmedim (- edemedim). Ve doğuracağım günü beklemek üzere hayatımı durdurmadım (-durduramadım). Fiziksel konforum yerinde olmasa da kafam öyle rahattı ki doğum için ruhen ve bedenen dönüşmeye hazırdım.

Bedensel dönüşüm ilk aşamaydı… Öncelikle aynı kalmaya çalıştım. İlk günden itibaren seyahat ettim… doğumun başladığı güne kadar araba kullandım… Mira’mı kucağıma almaktan hiç kaçınmadım… Hatta ufak defek olduğundan, sırtlanıp taşıdım bile… Ama hamilesin diye başlayanlara cevabım hasta değil, sadece hamileyim oldu. Günlük rutinime ek olarak, 3. ay civarlarında, bir kez daha düzenli olarak Prenatal Yoga‘ya başladım. Kadim arkadaşım Itır‘la aramızda bunu da yapmazsak, hamile havasına hiç giremeyeceğiz galiba diye dalga geçsek de ikimizde – henüz – önceki doğumlarımıza etkisini unutmayacak kadar akli selimdik. Önce Pınar Canko ile Güven Hastanesinde çalıştık – Güven’in anlamsız fiyat artırması sonrası – Yoga Şala‘da devam ettik; haftada iki gün aksatmadan… hele az çeneli – çok çalışmalı – en çok yorulmalı seansları yakalayabildiğimizde offff yerine ohhh diyerek… hatta geriye kalan 5 günde de bazı temel ve ihtiyaç duyduğumuz duruşları evde sürdürerek… Amerika’ya geldikten sonra niyetim geçen seferki gibi bir eğitmen ile devam edebilmekti. Ancak bu ara yapılan tüm seanslar Mira’nın akşam uyku hazırlık saatlerine denk geldiği için sabahları kendi programımı kendim yapmak durumunda kaldım. Her gün düzenli 50 dakikalık bir zaman ayırdım çalışmaya…

Türkiye’deki doktorum Cüneyt Genç; hayatın boyunca hiç bir fiziksel aktivite yapmadıysan, haftada bir gün laylaylom yoga yapıyorum diye gidip sohbet muhabbet bir kaç kası esnetmeye bütün doğum yükünü yükleyemezsin demişti. Doğru da söylemişti. Bir bebeğin içinde büyümesi ve doğurmak bir canlının bedensel olarak yaşayabileceği en büyük mucize… Kadınlığımızla, kendimizle ve bedenimizle gurur duymalıyız. Bedenimizin potansiyelini gösterebilmesi için de ona fırsat yaratmalı, yaşayacağı bu mucizevi değişime hazırlamalıyız. Sadece doğurabilmesi için veya bir döneme özel taş gibi durmak için değil tabi ki… Beden kendisine yapılan yatırımı tüm bir ömür size sunmaya devam edecektir.

Ruhen dönüşümüm ise doğum-doğurmak (-doğurtmak?) üzerine okuduğum bir kitap ile şekillendi. Öyle ki elimin altında tutup her göz attığımda kendimin doğumumdan başlayarak tüm öğrenmişliklerime ve tecrübelerime farklı bir gözle bakabilmemi sağladı.

İçgüdüsel Doğum; Pam England ve Rob Horowitz tarafından yazılmış ve Kuraldışı tarafından 2011 Ocak ayında yayınlanmış. Hamilelik ve doğum ile ilgili çoğu kaynak – ve uzman – ; kaç kilo alınmış, amniyotik sıvı miktarı ne kadarmış, bebek ne kadar iriymiş, kaç santimetre açılma varmış, kaç saat sancı çekmiş, ne zaman epidural alınmalıymış gibi sayısal değerler eksenine odaklanırken, bu kitap ile doğumun bir takım ölçülebilen değerlerden çok daha fazlası olduğunu görebiliyorsunuz.

Kitabın giriş yazısında söylendiği gibi; biz modern dünya insanları, başımıza gelecekleri kontrol edememe düşüncesini çok rahatsız edici buluyoruz. Herşeyi planlamaya çalışıyor, işlemediği noktalarda ise duvara çarpıyoruz. Aynen çocuğumuzu yetiştirirken her koşulu kontrol altına alamadığımız gibi doğumda da durum bu oluyor… Hamilelik sürecini doktorun ağzından çıkacak iki söze odaklanmış olarak geçirirken, farkında olmadan kontrolü kaybetme korkusu ruhumuzu sarıyor. Önlem olarak; suni sancı, epidural, derken sezaryen kapılarını açıyoruz zihnimizde… Öyle ki; kitabın yazarlarından Pam England da ilk çocuğunu uzun bir doğum süreci sonrası sezeryan ile dünyaya getirmiş. Kendisinin bir doğum hemşiresi olması munasebeti ile ailesinde doğum hakkında en fazla bilgi sahibi kişiyken ilk sezeryan olan da o olmuş… ironik değil mi? Elbette epidural de, sezaryen de hayat kurtarır yeri geldiğinde… Ama bunların olur olmaz kullanımı anneyi insani zaafları ile yüzleşmek ve aşmak olanağından yoksun bırakır. Cesur bir insanı korkularıyla yüzleşmekten, gücünü ve kavrayışını geliştirecek yollar bulmaktan da alıkoyar.

Kitap elimdeyken, doğurmak üzerine daha objektif olarak düşünmeye çalıştım. Mira’yı kucağıma almam ile ışıl ışıl bir melek tuttuğumu hissedip, öncesinde yaşadıklarımızı çok irdelememiştim. Oğlumu doğuracak olmasaydım da durumu irdeleme ihtiyacı hiç duymazdım. Kızımın doğumundan başladım düşünmeye ama düşündükçe annemin doğum tecrübelerinin de üzerimdeki etkisini anladım. İlk aklıma gelen yine 21,5 saat gibi uzun (gergin) bir bekleyiş ve üzerine son dakikada sezeryan olma ihtimali üzerine çok korktuğum oldu. Daha derinlere indiğimde ise annemin anlattığı anılarının içime işlediğimi gördüm. annemin 33-35 sene önce beni ve ortanca kardeşimi epidural ve epizyotomi ile doğururken prensesler gibi hissetmesi… en küçük kardeşimi ise 1 ay erken olarak, kendi doktoru şehir dışındayken, hiç tanımadığı bir doktorla hastanenin malzeme odasında mudahalesiz doğurmasını ise doğumun bu olduğunu bilseydim 3 çocuk sahibi olamazdım diye dillendirmesi… Her 3 hikaye de benim zihnimde vajinal doğumu epiduralsız – epizyotomisiz – müdahalesiz olamaz, olmamalı olarak şekillendirmişti.

Bu yüzdendi ki; Mira’mın doğumunda suyumun gelmesini takip eden bir kaç saat içerisinde kendimi kontrol altında olacağıma inandığım hastaneye atmam… Suni sancıyı hiç irdelemeden kabul ederken, epiduralsiz suni sancıyı bile denememem. Doğum hemşiresinin söylediklerini kendi bedeninim sesinin önüne almam… Zaten doktorlarım benim doğumumu hemşirenin yönlendirmesine göre takip ederken, benim de kendi doğumumu hemşirenin gözlerinden izlemeye kalkmam… Şanslıydım. Son hemşirem bedenimin potansiyeline benden çok inanıyordu ki kızımı doğurabilmeyi başardım. Yine de Mira’nın doğumundan sonra epiduralin uyuşturucu etkisinden tam olarak kurtulmam sabahı bulmuştu. Yorgunluktan tüm gece bebek gibi bakıma ihtiyaç duymuştum.

Ben bu doğum hikayeme başlarken, suda doğum yapabileceğim bir doğumevi hatta evde doğum gibi alternatifleri de araştırmış olsam da ilaçla kontrol altında tutulabilen gebelik diyabetim varken bebeğimin doğum sonrası kontrolleri için tam teşekküllü bir hastaneden öte bir alternatifim yoktu. Aynı doktor, aynı hastanede, suyun gelmesi ile aynı tip bir başlangıç yapmış olsam da artık benim zihnimdeki doğumun köşeleri de yoktu. İstediği şekle girebilecek yumuşak bir hamur gibiydi, benim de ondan şeklen bir beklentim yoktu. Ümitsizliğe düşmem bile spot – ama daha farkında – gelişti. Bu sefer hemşirem öyle yapmamı söylediği için değil kendim zamanı geldiğini düşündüğüm için istedim epidurali… belki ondan epidural kasılmış kaslarımı gevşeterek işimi kolaylaştırdı… öyle ki doğum odasından yürüyerek bile çıkabilirdim, nitekim yeni odama geçmemle ayağa kalkmam bir oldu.

Daha uzatmayayım. Mira’nın kardeşi doğmadan önceki son incilerinden biri ile kapatayım bu yazıyı;

Annecim kız olmak çok güzel… hem etek, hem pantalon giyebiliyorsun. Uzun çorap, babet ve bot da giyebiliyorsun. Erkekler sadece pantalon ve bot giyebiliyor. Etek de giyemiyor, uzun çorap da, babet de ! Kızların büyünce karnında bebek olabiliyor hatta memeleriyle bebeğe süt verebiliyor. Babaların karnında bebek olamıyor, memesi de boş… Keşke kardeşim de kız olsaydı, benim gibi… onun için ne güzel olurdu…

3 yaşındaki kızım bile farketmiş durumda kadın olmanın ayrıcalığını 🙂 Hepimizin farkına varması dileğiyle…

Küçük Ada-mın doğum hikayesi

Hamileliğim ilk – iki trimesteri zaman zaman ayaklarımı yerinden kestiğinden, son haftalarda Humphy Dumhy’ye dönüşüp yuvarlanarak kırılacağımdan emindim. Çok şükür, bir kez daha yanıldım. Gün geçtikçe kendimi fazlasıyla iyi hissetmeye başlamıştım. – ikinciye benim gibi zor başlayanlara moral olsun 🙂 – Elim ayağım şişmemiş, uyku pozisyonu alabilmek için dört dönmeye başlamamıştım. Pelvik kemik ağrılarım yerini korkunç bir esnekliğe bırakmış, hatta burada 3 katlı bir evde sayısız in-çık ile yaşamama rağmen tık nefes kalışlarım da kaybolmuştu. Sadece akşamları Mira’ya sarılıp onun ile birlikte uyuyakalıyor ve gecenin bir yarısı ise uykum kaçıp geri kalkıyordum – ki bunların da hacıyatmaza döneceğim şu günlere bünyemi hazırladığına inanıyordum. 1 Nisan gecesi de yine Mira ile uyuyakaldım ve 2 Nisan saat 1de ise hafif bir ıslaklık ile uyandım. Ne olduğunu düşünmeme bile gerek yoktu… Telefonu alıp, kendimi tuvalete attım. Cenk’e haber verirken ağlamaklıydım ama o bak iyi ki doğuran sensin, her türlü değişikliğe süper hızlı adapte olursun temalı gaz verici bir konuşma yapınca toparladım kendimi…

2 gün sonra yani Pazartesi çalışmaya başlayacağım doula – doğum koçunun gönderdiği notlara ve Perşembe günü doktorlarımla paylaşacağım doğum planıma göz attım. Hatta üzerine sevdiğim bir kaç güzel doğum hikayesini tekrar okudum… Hızlıca hastaneye götüreceğim bir – kaç parça eşyayı çantama koyarken de durumu içime sindirdim.

Mira’ya işlediğimiz akış planı; babasının uçağa binip buraya geleceği, sonra Ada’nın doğmak için hazır olduğunu bana söyleyeceği, Mira bizi Özge veya anneanne ile evde beklerken, babası ile benim hastaneye gideceğimiz, orada benim vücudumda yavaş yavaş açılacak özel bir kapıdan Ada’nın çıkacağı, Mira’nın bizi görmeye geleceği ve hepbirlikte Ada’yı da kucağımıza alıp eve döneceğimiz şeklindeydi. Gerçi Nurturia dostlarım biliyor; bir süredir aklımdaki tilkiler ya Cenk gelmeden doğurursam diye çalıştığından Mira’ya da bir sürpriz yaşayabileceğimizden bahsetmiştim… ama yine de o yine de bu yazdığım senaryoya pek adapteydi ve onun gözünde baba gelmeden Ada gelemezdi ! Ben de Mira’nın uyandığında yanında olmak, dolayısıyla program değişikliğini kendim anlatıp öyle gitmek istiyordum.

Bir kaç gün önceki doktor kontrolüm, Mira’nın doğumunda ilk kontrollerimi yapan ve sonraki 19 saat boyunca takip eden Dr. Zimmerman ile idi… suyun gelmesi üzerine hastaneye gitmenin zamanlaması üzerine konuşmuştuk. Eğer anormal veya farklı bir sıkıntım yok ise hastaneye gitmekte çok acele etmeye gerek olmadığı, onlara haber verip, biraz sancı hissedene kadar evde vakit geçirebileceğimi söylemişti. Kliniğin telesekreter mesajından o gecenin nöbetcisinin de Dr. Zimmerman olduğunu öğrendiğimde işlerin yolunda gideceğini düşünmeye başladım. Kendisine notumu bıraktım. Kızımın yanına döndüm ve uyudum 🙂 .

Sabaha doğru Dr. Zimmerman aradı… Bebeğin hareketlerini hissediyor olduğumu, kanama vs. olmadığı gibi hiç sancı da olmadığını öğrendikten sonra evde vakit geçirebileceğimi, ne zaman istersem hastaneye gelebileceğimi söyledi. Bunu duyacağımı biliyordum ama rahatladım, tekrar Mira’ya sarıldım ve yine uyudum 🙂 .

Sabah 7:30 gibi hafif hafif sancılar ile uyandım. Duş aldım, giyindim. Mira’yı kaldırdım, emzirdim… Yavaş yavaş senaryodaki değişikliği anlattım. Gözleri doldu, bozuldu… Bugün gelmese babamı azıcık daha beklese dedi. Ada’nın geçeceği kapının açıldığını tekrar kapanamayacağını söyledim. O zaman arayalım babamı hemen şimdi gelsin dedi. Benim de babasının da bunu çok istediğini ama uçakda yer bulsa da buraya gelmenin sabah kahvaltısı – öğle yemeği – akşam yemeğini uçakta yiyip uçakta uyuyacak kadar uzun sürdüğünü, babası gelene kadar Ada’nın zaten gelmiş olacağını anlattım. Beklediğimin aksine ağlamadı, tamam o zaman sonra ne olacak diye akıllı akıllı anlattırdı neler yaşayabileceğimizi… Oysa buraya geldiğimizden her küçük olaya mağara adamı gibi yırtınarak tepki veriyordu, o sabah üzerine bir ablalık gelmiş gibiydi, şaşırdım…

Hep birlikte uzun rahat bir kahvaltı ettik… – çok açtım ama abartmadım 🙂 Kahvaltı sonrası minik kuzen Bora sabah uykusuna yattı, ayaklandıktan sonra sancıları hiç hissetmemeye başlamama rağmen Mira için evden çıkmamızın doğru zamanı olacağını düşündüm. Böylece Baha annem ile beni hastaneye götürürken, Özge de Mira ile rahat vakit geçirebilecekti. Mira Shrek izlemek için koltukta yerini aldı… Bana da kocaman – ve ıslak – bir güle güle öpücüğü kondurdu.

Saat 11:30’da hastaneye vardığımızda, halen hiç sancı hissetmiyordum. NTS’de ise düzensiz ve hafif sancılar olduğu gözüküyordu. Serviks kontrolümde 3cm açıklık vardı. Mevcut koşullarda halen gönül rahatlığı ile evde sancıların biraz daha artmasını bekleyebilirmişim. Ama hastaneye bir kere giriş yapınca doğurmadan çıkartılmadığımız için doğum öncesi vakit geçireceğimiz ve doğumun da gerçekleşeceği odaya alındık. Mira’nın doğduğu odaya alındığımı farketmek çok hoş bir tesadüf oldu. İki bebeğimi de aynı hastanede, aynı odada, Dr. Zimmerman ile doğurmaya başlıyordum. Yanlız Mira ile işimiz uzayınca, Zimmerman ve 1. ekibin mesaisi bitmiş, Alvarez ve 2. bir ekip ile doğumu gerçekleştirebilmiştik. Zimmerman’a bu sefer uzmayacağını, kendisi ile bu doğumu yapacağımı söyledim 🙂 .

Odadaki ilk hemşiremiz uyuzun teki idi. Yanlış yerden giriyorsun, buradan daha önce de bulunamadı diye uyarmama rağmen damarımı parçaladı. Öyleki o koldan tansiyon bile ölçülemez hale geldi. Tansiyonu ölçmeye kalktıklarında alt kolum dev kolu gibi şişiyordu. Sonuçta, sol koluma buz doldurulmuş plastik bir eldiven ile tampon yaptı. Sağ kolum da serum girişi ve tüm ölçüm aletlerinin yükünü üstlenip, bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi kablo ve hortumlar ile donandı. Burnumu kaşırken bile bir kaç aleti devre dışı bırakabiliyordum… Velhasıl, sonrasında da her hareketimde, bebeğin bu posiyonda kalp atışı düşüyor diye beni yatağa sabitlemeye çalıştı. Zimmerman’a hemşireyi değiştirmeyi istediğimi söylemeyi planlarken sanırım o da elektriğimizin tutmadığını hissetti ki giriş işlemlerimi tamamlayan genç bir hemşire ile yerlerini değiştiler. Yeni hemşirem benim yaşlarımdaydı ve daha girişte sohbet ederken tam Mira ile yaşıt bir kızı olduğunu öğrenmiştim. Hareketli olma isteğime çok olumlu yaklaştı. İlk hemşirenin aksine, bebeğin pozisyon değiştiğinde kalp atışının düşmesine değil, hafif bir düşüş olsa bile çok hızlı toplanmasını önemsedi. Konuşmaları ile gözümün dolayısıyla aklımında NTS’ye takılıp kalmasından kurtardı beni…

Saat 13:30 gibi halen çok garip aralıklar ile gelen sancımsı şeyler vardı, benim de bunların düzene gireceğine dair ümidim yavaş yavaş sona eriyordu. Doktorum, küçük bir doz pitocin vermeye başlayalım dedi. Bu sancıları hızla düzene soktu. Sonraki, bir buçuk saat sancılar çok kuvvetli ve düzenliydi. Aralarında kendimi dinlendirebiliyordum. Dalgalarda ise sadece alıp verdiğim nefesime odaklanarak veya özellikle hiçbirşeye odaklanmamak üzerine çalışarak rahat rahat geçiriyordum. Sağ kolumda bu kadar cihaz takılı olmasaydı, örgü bile örecektim – ciddi ciddi yanımda da getirmiştim 🙂

Saat 3’ten sonra ise pitocinin güzide etkileri canıma okumaya başladı. Bana kendimi toparlama fırsatı vermeyen sabit bir ağrı ve bunun üzerine sık aralıklı gittikçe şiddetlenen dalgalar yaşıyorduk. Her sancı ile oğlumun bana yaklaştığını düşünüyor ama sadece benim değil, onun da çok zorlandığını hissediyordum. Ve saat 4:30 da yapılan serviks kontrolünde hepi topu 4cm açıklıkta olduğumu duyunca gün bitmeden Sarp Ada’yı kucağıma alacağıma dair inancım neredeyse sıfırlandı. Epidural almak istedim.

Epidurali – yine – Zimmerman kendisi taktı. Sancıların kuvvetlenerek geldiğini hissetmeye devam ediyordum ama en azından belimdeki büyük baskı kalkmıştı, bacaklarımı da rahat rahat oynatabiliyordum. Sancı artık beni zorlamıyordu. Kendime geldim, biraz uyukladım. Epidural alalı hemen hemen 40 dakika olmuştu ki önce bir kusma isteği ardından da büyük bir baskı ile ıkınma ihtiyacı hissetmeye başladım. Hemşirem kontrol ettiğinde 10cm açıldığımı ve itmeye hazır olduğumu söyledi 😀 – halen bu kadar hızla o noktaya geldiğimize inanmakta güçlük çekiyorum –

Yatak doğum yatağı haline dönüştürüldü. Doktorum çağırıldı. Annemi Iphone üzerinden Skype ile Cenk’e bağladık. Annem, doktorum ve hemşirem ile birlikte doğum ekibimize canlı yayında Cenk de katıldı 🙂 İlk 3 itme sonrası, sancı aralığım biraz uzadı, itme ihtiyacım da durdu. Bu sırada perde arkasından birisi doktoruma yan odadaki hastasının da doğuma hazır olduğu haberini verdi. Doktorumun çıkmasından bir süre sonra tekrar itmemi söyleyen ağrılarım geri geldi. Hemşirem çok baskı var biliyorum, her nefeste oğlun biraz daha yaklaşıyor sana gibi moral ve cesaret verici konuşurken bir yanda doktor geri gelene kadar itmemi durduracak şekilde beni yönlendiriyordu. Neyse ki Zimmerman yan odada bir kız bebek doğumunu müjdeleyerek hemen geri geldi. İtmeye başladık. Epizyotomi için gerekli tüm malzemelerin yanında hazır oluğunu görebiliyordum, ihtiyaç olup olmayacağını sordum. Doktorum, perine mesajı ile destek verirken hiç gerek olmayacağı söyledi. Oğlumun başını hissetim, saçlarına dokundum. Bir kaç saniye içinde dünyaya merhaba dedi küçük Ada’m…

Hemen göğsüme verdiler. Ağlamayı bıraktı, gözlerini kocaman açıp bakmaya başladı. Kordondaki kalp atışı da durdu. Göbek bağımız kesildi. Plesenta da perde arkasından usulca verildiği kordon kanı bankasının yolunu tuttu. Zimmerman hiç yırtık veya kesik olmadığını söyledi.

Minik yavrum doğduktan sonra benim doktorum tüm işini tamamlayana kadar uzun süre kucağımda kaldı. Sonra kısaca sadece kilosu ölçüldü ve tekrar kucağıma verildi. Doğumdan 15 dakika sonra emzirmeye başladım. Bir saate yakın vakit bu şekilde geçirdikten sonra yenidoğan hemşiresi oğlumu aldı. Diğer ölçümlerini ve kontrollerini yanımda yapmaya başladı. Bu sırada benim hemşirem de bağlı bulunduğum serum, epidural vs. den beni kurtardı. Hemşiresi Ada’nın vücudunu sildi, berberlik kıvamdaki saçlarını da yıkadı. Benden dolayı risk altında olduğundan, şeker ölçümleri yapacağı topuk kanını almak için bile izin istedi. Doğum planımı baştan paylaşamamış olamama rağmen herşey gönlümdeki gibi oldu. Huzurlu ve sakin… Tek eksiğimiz Cenk’in sadece ses ve görüntü ile değil fiziksel olarak da bizimle olabilmesiydi.

Sarp Ada’m da doğumu kadar huzurlu ve sakin bir bebek… Geceleri hastanede yanlız ikimiz başbaşa kaldık, gündüzleri ise Mira’mız da bize katıldı. Doğumdan 24 saat sonra hastaneden çıkabiliyorduk ancak bizim 24. saatimiz Pazar akşamına denk gelince ikinci bir gece daha kaldık. Pazartesi günü Sarp Ada, Mira ve ben eve geçtik. Hepimiz için yepyeni bir hayata başladık…

Sabırsız oğlum yola çıktı :)

Gece suyum geldi. 37+5. günümüzdeyiz ve bu gün sonlanmadan Sarp Ada’mız yanımda olacak. Cenk’in uçuşuna hepi topu 6 gün kalmışken gelmeye karar verdiği için bir yanım eksik… Bir de Mira’nın doğumunda da kaburgalarımın tekmelenmesini özleyeceğim diye düşünüyordum ama bunda içim daha da bir buruk. Biraz son kez tekmelenecek olma ihtimalimden, belki de bu kadar da erken beklemiyor olmamdan…

Neyse sabah Mira’yı emzirdim ve Ada’nın geleceğini söyledim. Hep birlikte kahvaltı ettik. Aklım arkada kalmadı. Yavaştan hastaneye doğru yola çıkıyoruz… Bir an önce iyi haberler ile dönmeyi diliyorum.

Asayiş Berkamal

Yarı zamanlı çalışır gibi yaparken daha sık yazabileceğimi düşünüyordum ama kalan zamanda ev çalışanı olacağımı atlamışım. Arayı açmadan bir özet geçeyim…

Nazar değmesin; Mira okula alıştı 🙂 Kapıda ıslak mı, kuru mu öpeyim diye soruyor. Islak için dudaklarını güzelce yalayıp cork diye öpüveriyor, daha etkili olsun diye bir de üzerine üflüyor 🙂 bye mommy derken resmen kıçını dönüp giriveriyor içeri… Hatta geçen gün ben peşisıra bakakalınca… sınıftan geri döndü, kapıyı açtı, sen gitsene artık diye beni dışarı çıkarttı. Bu hızlı girişlerindeki keramet, sınıf kapısının direk dışarı açılmasında mıdır diye düşünmeden edemiyorum. Sınıfı görünce beni unutuveriyor… çok şükür…

Sınıfında 5-6 yaşlarında iki Amerikalı çocuk var. Açıkçası adaptasyonunda öğretmeninden daha çok onlar yardımcı oldular. Sayıları çok az olduğu zamanlarda hepsini büyük olan sınıfa topluyorlar. Gördüm ki, kalabalık da o kadar korktuğum gibi olmuyormuş. Hatta o günleri pek bir keyifle anlatıyor…

Ms. Mary dışında öğretmenlerinin isimini öğrenemedi – ben de öğrenemedim… – ama hepsine bir şey uydurmuş… Uzun siyah saçlı abla öğretmenim, Beni sakinleştiren öğretmenim, Koca popolu siyah suratlı öğretmenim 😛 Sonuncusuna öyle dememesi gerektiğini anlatıyoruz ama kötü bir şey söylediğinin farkında bile değil… 3 ayda bu öğretmenin adını öğrenebilmesini, yoksa İngilizceyi söküp kendisine uydurduğu lakabı söylememesini ümit ediyorum… rezil olacağız Amerikalılara 😛

Özellikle akşam saatlerine doğru, hele eve Bora geldikten sonra Baha ve Özge’nin de ilgisini çekmek için içine Chuky kaçmış gibi davranıp, beni çileden çıkartsa da tüm değişikliklere iyi adapte oldu. Uyumlu yavrum… Babasını, evini, halasını, dayısını, babaannesini, amcasını, Hatice’sini, Türkçe konuşan öğretmenlerin de olduğu okulunu (!), oradaki arkadaşlarını çok çok özledi… Gün içinde bunlardan hiç bahsetmezken, gece 4 sularında cin gibi kalkıp keşke onları da buraya getirsek diye anlatıyor da, anlatıyor… beni cin çarpmışa çeviriyor.

Karnımdakine gelince… Ablasının üzerindeki tüm müdahalelerine rağmen keyfi yerinde, hissediyorum 🙂 Zaman zaman o kadar kuvvetli hareket ediyor ki, dışarıdan ayak, dirsek geçirmelerini rahatlıkla görebiliyorum. Mira da çok kıpırdaktı ama bu uzakdoğu sporlarına daha bir yatkın seziyorum. Mira tekmeyle beni uyandırır, babasını da dürterdi ama bunun şimdiden tekmeleyerek kütük gibi uyuyan ablasını uyandırmışlığı bile oldu. Bunun üzerine Mira’nın ertesi sabah ki…
– anne Ada dün akşam senin karnından çıkmaya çalışıyordu. Ben ona dur bekle daha babam gelmedi dedim. O da tamam ablacım dedi

…yorumu aklıma geldikçe ağzım kulaklarıma varıyor.

Bu arada geçen Perşembe kontrolümde 1cm açıklık olduğunu öğrendim; dünkünde de bunun çok da önemli olmadığını… İkisinin arasında da ya Cenk gelmeden doğurursam nasıl bir organizasyon yaparım konusunda paranoya yaptım. Mira’nın doğumunda 9.5 saatte hepi topu 1 cm açılana kadar canım çıkmıştı. Bunun rahat ve kolay bir doğum olacağını düşlüyorum. Hatta şu gebelik diyabetim olmasa Ada’yı evde bile doğurabilirmişim gibi geliyor. İşime gelirdi sanırım…

Diyabet deyince… İnsulin ile olan ilişkimiz kendisi sabah ölçümlerime hiç etki etmeyince bitti çok şükür… Günde 9 defa parmağımı delmek mesele değildi de, sonuçlara göre kullanıp kullanmama kararını vermekten stres olmaya başlamıştım. Şimdi gece yatarken bir hap çakıyorum. Sabaha mis gibi kalkıyorum 🙂

Annem de Cumartesi günü buraya gelebildi… Böylece kendime görev edindiğim günün yemeği mevzuunu da kendisine satmış oldum. Bu 3 haftalık toplu yemek pişirme ve yeme serüvenimizde, hem burada, hem de Türkiye’de bulunan hatırı sayılır sayıdaki yemek kitabımızın hakkını vermeye başladık diyeyim. Aslında Mira büyüdükçe, burası daha çok benim alanım haline dönüşüyor, Ada da gelince tası tarağı toplayıp yeni bir bloga mı taşınsam diyorum. Hem şu denediklerimi de hafızamızı taze tutmak için kayıt altına almış olurum…

Buradaki toplu istilamız ile evsahiplerimize yarattığımız sıkıntı kadar nefes alabilecekleri anlar da yaratmak istiyoruz. Bora’yı büyütürken, 10 aydır, yanlızken yapamadıklarını bizim varlığımızda yerine getirebilsinler. Vee nihayet geçen Cuma, Baha ile Özge bir arkadaşlarına gitti, ilk defa Mira ve Bora yanlız kaldım evde… Onlar, Bora’nın gece yatış rutinini tamamladı, uyuttu. Sonrasında da ben iki çocuklu hayat pratiği yaptım. Önce Bora, ardından Mira uyandı… her iki atağı da başarı ile tamamlayınca ikisi aynı anda uyandı… İkisini de susturup, göbeğim, Bora ve Mira koltukta sallanırken, kucağımda iki bebeğim ile bir üçüncüyü hamileyken düşledim kendimi… Tatlı düşümden Mira’nın horlaması, Bora’nın içlenmesinin geçmemesi ile uyandım. Mira’yı dizimde sektirip, usuldan yere indirdim. Bora’yı 2 dakika yatağına bırakıp, yerdekini en yakın yatak odasına taşıdım. Yatağa bırakılmasına içerleyen Bora’yı tekrar sakinleştirdim ama velakin oğluş her geçen dakika cinleşmeye devam edince anne-babasını çağırmak zorunda kaldım. İlk babysitter’lık deneyimim başarısızla sonuçlandı böylece :S Ama yılmadık…

Pazar akşamı bizimkiler bir konsere giderken, uyku rutini dahil iş başa  düştü… İkisini birden kuvette güzelce yıkadım. Öyle eğlendiler ki, Ada beklemesin, hemen doğsun büyüyüversin diye aklımdan geldi geçti… Annem Mira’nın saçını kuruturken, yerlerde yuvarlanarak Bora’yı giydirdim… Mira annem ile Toy Story gecesi yaparken de, Bora’yı besleyip, uyuttum. 7de Bora, 8:30da da Mira uyumuştu 🙂 ikiside deliksiz uyurken, her zaman 2 gece önceki kadar aktif bir gece geçirmeyeceğimizi düşlettiler… Tabii düş dediğin de hepi topu sabah 3’e kadar sürebildi. Bora’ya annesi müdahale ederken, ben de tavandaki dev pervanenin gölgesi ile odamızı arılar bastı diye feryat figan koparan Mira’mı sakinleştirmeye çalışıyordum. Sabah olana ikna olamadı, görmemek için de yorganın altında göbeğime sarılıp bekledi… Çok korktu, beni de korkuttu, ama çok şükür tekrarlamadı…

İkinci kere hamile olmak

Gördüm ki artık 34 haftalık olmuşum. Doğurup hafızayı sıfırlamadan, hamileliğim üzerine bir kaç satır yazmalıyım.

En baştan ele alırsak; olsun-olmasın, şu zaman-bu zaman diye uzun uzun düşünmedik. Çocuğumuzun tek olmasını istemiyorduk dolayısıyla ikinci çocuk bizim için sürpriz de değildi. Zaten hali hazırda 50’lerimizi bir ergenin ana babası olarak geçirecekken, ikinci bir tane için çok fazla beklememek gerekiyordu. 2011 ise iş yoğunluğumuz yönünden yeni bir bebek ile vakit geçirebileceğim güzel bir yıl olarak göz kırpıyordu – iş yok stresi ile kendimi yiyeceğime bari çocuk yapayım gibi… 😛 Mira’mız da böyle bir yılda doğmuş, ilk aylarımızda doya doya koklayabilmiştim… Zamanla artan iş tempoma da hep birlikte adapte olabilmiştik. Yoksa kendi işini yaparken yasal doğum ve süt izinlerimi kullanıyorum deme gibi bir lüksünüz olmuyor. Bu seferki işimiz daha çetrefilli olacak ama bir nefeslikte olsa zamanım olabilecek biliyorum. Aslına bakarsanız, eğer aklınızın bir köşesinde iki çocuklu olmak gibi bir düşünce var ise bunun üzerine fazla düşünmemek gerekiyor. Ben tüm mantıklı gelen gerekçeleri sonradan düşününce buldum 🙂 İkinci çocuğu olup keşke… diyen birini de görmedim, duymadım.

Bu sefer ilk haftalardan itibaren tuvalet ile nasıl akraba olunabiliyormuş anladım. Hatta birinci trimesterin tsunami etkisinden, resmen 3. trimestere girmeden az önce kurtuldum. Yani o hamileliğin en güzel ayları olan 2. trimester yalan oldu. Mide bulantılarım ve yorgunluğum bana hamileliğimi hiç unutturmamayı başardı. Mira da hiç böyle şeyler yaşamadığım için duruma adapte olmakta zorlandım ve anladım ki çocukların şahsına münhasırlığı ana rahmine düşmesi ile başlıyor. Şimdi geçtiği için tuzum kuru iyi ki bunu da böyle yaşamışım diyebiliyorum. Yoksa eminim hepten unutacaktım hamile olduğumu; kendi kendimin canına okuyacaktım…

2. hamilelikte vucudunuzun verdiği bazı tepkilere ön görülü yaklaşabileceğinizi düşünüyorsunuz. Ama benim tepkilerim daha çok nasıl yani ben hiç böyle bir şey hatırlamıyorum, sahi ilkinde de böyle mi olmuştu şeklinde gerçekleşti. Karnımın hiç belli olmadığı, hamileliğin sadece gıdıma yerleştiği dönemde dahi çiş torbamın üzerine yastık koyulmuş gibi hissetmem… Tazı gibi geçtiğim yollarda, iki adımda tık nefes kalıvermem… Alt tarafı yerimden kalkıp, iki adım ötedeki çalan telefonu açtığımda dahi, dörtnala koşmuşum gibi nefes nefes kalmam… Şu günlerde ise hızla büyüyen karnımın zaman zaman üst derimden öte içimi yırtacak kadar canımı acıtması… Doktorum ile bunları paylaştığımda aldığım cevaplar;

  • ilkinde de bunları yaşadığım ancak hafızanın doğum sonrası bunları yumuşattığı – balık hafızalı anne –
  • ikincisinde vücudundaki fiziksel değişimlerin ilkine göre daha hızlı gerçekleştiği ve hissedildiği – fil hafızalı kaslar –
  • ilk hamileliğimden bu yana neredeyse 4 yaş daha yaşlı olmam – doktorun halt etmesi 😛 –

Tabi ki bunların hepsi mantıklı ama en önemli sebeplerden biri de bu hamileliğe kucağımdan inmemekte ısrarcı artı bir 13 kilo ile başlamış olmam sanırım… Üstelik yerinde durmayan, çenesi kapanmayan cinsinden… Daha önce öncelikleriniz değişiyor demiştim ya kendini dinlemek – dinlendirmek için ayırabileceğin vakit lüks geliyor. Çocuksuzken ne çok vaktimiz varmış, hunharca harcamışız, ona yanıyorum…

Bir de gebelik diyabeti mevzuum var tabii… Mira’da da başıma gelen, bunda da gelmesine hazırlıklı olduğum ancak diyetle tam bir çözüme ulaşamayınca pek bozulduğum. Bu konu hakkında daha sonra tekrar yazayım. Şimdi usul usul kızımı okuldan almaya gitmek için çıkayım 🙂

Abuk bir antibıdı – anestezi – yolculuk hikayesi

Bir daha yola çıkmadan bir gün önce bavulum yine hazır değil diye hayıflanmayacağım. Bavulun hazır olmaması en büyük derdim olmaya devam etsin ki, ben son dakika hazırlanma konusundaki tecrübelerime tecrübe katabileyim. Bir daha bu kadar abuk ve hazırlıksız yakalanacağım durumun, peşpeşe yaşandığı bir seyahat yapmayalım.

Önceki hafta bir türlü geçmeyen geniz akıntısının nihayi sonucu olarak, geçen Pazar ani ve şiddetli bir kulak ağrısı ile uyanmıştı Mira’mız… Orta kulak iltihabı olduğu aşikardı ama biraz ağrı kesici takviyesi ile metanetini koruyunca, Pazar kalabalığındaki bir acil yerine, Pazartesi sabah erkenden bir KBB uzmanına götürmeyi tercih ettik. Nasibimize düşen antibiyotiğimizi aldık. Mira’nın 3 yıllık ömründe ilk defa antibiyotik kullanacak olmasının hafif bir burukluğu ile eve döndük. Ama antibiyotik ile başladığı haftayı, ilk defa anestezi almakla tamamlayacağını bilsem buna da burulmazdım.

Cuma günü yapacağımız uçuş öncesi, Perşembe 2’de gittik kontrol randevusuna… “Antibiyotik 10 gün süre ile kullanılacaktı ama etkisi çok hızlı görülecekti” buna şartlanmışız anlaşılan… Kulak zarı arkasındaki sıvı birikiminin devam ettiğini ve müdahalesiz iyileşmesinin 2-3 haftayı bulabileceğini duymaya ise hiç hazırlıklı değildik. %1-2 gibi küçük bir ihtimalde olsa, bu hali ile uçuştaki her kalkış ve inişimiz kalıcı işitme kaybına yol açabilirmiş. Önlem olarak kulak zarına atılacak bir kaç milimlik bir kesik ile sıvının dışarı akması sağlanabilirmiş. Ancak bu müdahale Mira yaşındaki bir çocuğa anestezi verilerek yapılabilirmiş. Anestezi operasyonun ameliyathanede ve aç-susuz olarak yapılması gerekliymiş. Bizim ertesi sabah gibi bir şansımızın olmaması nedeni ile bir kaç saat aç ve susuz tuttuktan sonra bu işlemi yapabilirlermiş. Toplamda 3 kalkış ve 3 iniş yapacağımız bir yolculukta küçük bir oranda da olsa kalıcı işitme kaybını göze alamazdık ama çok basit bir operasyona bu kadar ani bir giriş konusunda hepimiz hazırlıksızdık.

Mira’yı aç susuz tutabilmek için kaç takla attığımızı hatırlamıyorum. Bir yandan da, geçen sene tesadüf elimize geçen, Mira’nın çok sevdiği, iyi bildiği – ve hakkında daha sonra özellikle yazmak istediğim – bir hikaye ile Mira’yı ameliyathane – daha önemlisi anestezi – kavramına hızlıca hazırlamaya çalıştık. Burnundan verilen sakinleştiriciye kadar herşey yolunda gitti. Tadı ağzına gelince sakinleştirici etkisini tam tersi olarak gösterdi. Su verin bana diye inletti ortalığı 🙁 Ağzındaki tat gitsin diye tükürdü 🙁 Meme ver bana lütfen diye yalvardı 🙁 Bana sonsuz gelen 5 dakikanın sonunda sakinledi. Beraber ameliyathaneye kadar gittik… Ameliyathane kapısında doktorunun kucağına verdik. Odaya çıktık. 10 dakika sonrada tekrar almak üzere ameliyathaneye indik. Hafif ağlamaklı ayılıyordu, beni duyunca daha çok ağladı, kucağıma atladı. Doktoru bunun normal olduğunu birazdan tekrar uykuya dalacağını, bir kaç saat uyuyacağını, bundan sonraki 2 saat boyunca bir şey yiyip içmemesi gerektiğini söyledi. Ancak Mira uyumadı 🙁

Tek cümle ile özetlemek gerekirse, sabah kalkıp gitseydik farkına bile varılmayacak bir operasyon Cenk’le benim tüm soğukkanlılığımıza ve Mira’nın tüm metanetine rağmen hepimiz için biraz travmatik oldu. Neyse ki, hastaneden çıkmamızla Mira kendine geldi. Evde yemeğini yedikten sonra ise bir enerji küpüne döndü… Bir arkadaşım anestezinin bazı çocuklarda uyuma güçlüğüne yol açabileceğini söylemişti. Bizimki de o bazılarından biri olmasaydı şaşardım…

Velhasıl, evde Mira tepemizde bavulları hızlıca topladık. Bir kaç saatlik uyku ile yola çıkmaya hazır hale geldik. Ancak sürprizlerimiz bunun ile bitmedi. Annem, ben ve Mira olarak planladımız yolculuğa, annemi alanda bırakıp – bavullarını ise yanımıza alarak – çıkmayı başardık. Üzerine 10 defa konuştuğumuz ama pasaportunu elimize alıp bir kere kontrol etmediğimiz için annemin göçmen vizesinin uçuştan bir gün önce sona erdiğini fark etmemişiz 😛 Bavulları bana bağlandığı için onları geride bırakmanın, kendi bavullarımızın akibetini de bilinmeze sürükleyebileceği için peşimize bağlı 4 valiz ile yola koyulduk.

İstanbul – Chicago uçuşu müthişti. Zaten millerimi upgrade için kullanmıştım, business keyfi çattık. Mira öğle yemeğini yedi ve bir uyudu, tam uyudu… gecenin tüm acısını çıkarttı… Uyandı, tüm keyfi yerinde oyun oynadı, film izledi, hiç sıkılmadı, hiç sıkmadı, çok iyi bir yol arkadaşıydı.

Tabii bizim gibi bundan sonraki işlerin artık yolunda gitmesini bekleyebilirsiniz. Ancak uçağın gate’ten ayrıldıktan sonra İstanbul’dan kalkış için 45 dakika sıra beklemesi ile başlayan gecikmemiz, havadayken toplam 1.5 saate uzamıştı. Üzerine pasaport kontrol kuyruğundaki akıl almaz sıra ile karşılaşınca, bağlantı uçağımızı kaçırmayı başardık. Bekleme sırasında Mira’yı mıncıklamaya çalışan Türklerin sıfır ilgisi ama başka uçaktan inen bir yabancının yardımı ile 4 bavulu bir arabaya yükledik. Tepelerine de Mira’yı oturtup, gümrükten geçirdim.

Bir sonraki uçağın 3 saat sonra olmasına ise sadece şükretmekle yetinebildim. Hatta bunun üzerine Pratik Annem kalkıp havalanına gelince gerçekten uçağı kaçırdığımıza sevindim bile… Kıpırcan ve Kımılnaz’ı göremedim ama rahat rahat sohbet edecek fırsatımız oldu. Son bineceğimiz uçağın kalkmasına 1 saat kalmışken, Mira’nın pili tamamen bitti. Kucağımda uyuyakaldı ve ben yanıma Mira’nın puseti almayarak ne büyük salaklık yaptığımı o an farkettim… Burcu’nun yardımı ile uçacağımız terminale gittik. Ancak güvenlik kontrolünden itibaren yanlızdık. Bir elimde çekçek, sırtımda sırt çantası, kucağımda Mira, karnımda kıpırdak Ada ile tüm engelleri aştım 🙂  O ana kadar soran herkese yorulmadım demiştim. Sonunda onun da acısı çıktı diyeyim…

Mira, Raleigh’e inene kadar hatta evde yatağına yatırdığımda bile hiç uyanmadı. Amerika saatine tam adapte ertesi güne başladı. Ben Ankara’daki evden çıkışımız ile buradaki eve varışımız arasında geçen 26 saat sonrası halen kendime gelmeye çalışıyorum.