Anne olmadan önce neydin?

– Anneeee… biliyormusun sen Ada’nın annesi olmadan önce de benim annemdin… peki ben doğmadan önce neydin?
(diye cıvıldayarak sordu Mira…)
– Banu’ydum, seninle birlikte Anne Banu oldum…
(dedim – iyi halt yedim)
– YAAA ama SADE Banu olmamalısın, hep benim annem olmalısın…
(dedi, gözleri çakmak çakmak oldu, doldu, yüksek sesle mızırdanmaya başladı…)
– Mira’cım sen doğmadan önce çocuğum yoktu, kimse bana anne demiyordu. Seni doğururken ben de anne oldum… yaaa… düşün ne kadar özelsin sen… seni çok seviyorum… niye bu kadar üzüldün ama? ben senin sayende anne oldum. teşekkür ederim… kem küm hem hüm…
(şeklinde durumu toparlamak üzere saçmaladım)
– Hayır ama ben özel olmak istemiyorum. annesiz doğmadım. ben doğmadan önce sen anne oldun… ben küçücük bebektim. sen zaten büyüktün, zaten bana nasıl bakacağını biliyordun, zaten anneydin. önce sen anne oldun, sonra ben doğdum… ben karnında annesiz yanlız bebek olmak istemiyorum.
(diye boncuk boncuk ağlamaya devam etti…)
– ………………….
(bir şey demeye devam edersen daha da ortalığı batıracağımın farkına vardım, sustum, sarıldım)

Öpüştük, sakinleştik, gülüştük ama bir kez daha kaş yapayım derken göz çıkarttığımı hissettim. Bir bakıma haklıydı yavruş; rahmime değil ama yüreğime bir bebek düşmesi ile anne olmuştum ben zaten…

Yine de aklım şu sade Banu olduğum zamanlara takıldı ister istemez… Geriye dönüp baktım. Etki bağı olmasa da, zamanlama olarak benim yavrulamam ile hayatımdan uzaklaşmış 1-2 arkadaşım var; yoklukları aklıma gelince kalbim hala biraz buruluyor. Ama eksikliğine çok ciddi hayıflandığım tek şey; ZAMAN… Çocuksuz değil de sorumsuz olduğum günlerimi kıskanıyorum içten içe… Ulan diyorum şimdi bir elime geçirsem; onca boş zaman ile o boş kafayı… Çok tehlikeli bir duygu bu kıskançlık; bir gün gelecek benim yavrum da farkında bile olmadan o sorumsuz günlerden geçecek ama ben özlemini duyduğum o zamanın çok farkında olacağım. O kıymetini bil(e)meyecek; benim için kıymetli olanın… İşte o gün geldiğinde tam bu noktada kendime b.k yeme otur diyebilecek kadar kendimde olabilmeyi diliyorum.

Neyse şimdi neydik, ne olduk, ne olcaz diye hayıflanamayacağım. Bakın; sade de iyiydim ama; önce orta şimdi çok şekerli oldum; artık tadımdan yenmez 🙂

Mor benim en sevdiğim renk…

Mira’ya burada kaldığımız süre için kurguladığımız tüm senaryolar, havaların bir gün iyi, ertesi gün fırtınalı olması sebebi ile elimizde patladı. Geçen seneki hava durumundan yola çıkıp, bavula yazlık kıyafetleri – babetleri – mayoları, Mira’nın aklına da sabahtan sen işine (okula) ben işime gideriz öğleden sonra da yüzeriz fikrini doldurmuştuk. Bebet ve askılılar konusunda fırtınalar bile durduramadı Mira’yı… 3 – 5 giyersin – giymem krizi, hatta Çiğdem’in Türkiye’den yetiştirdiği kilotlu çorap ve askılı fanila desteklerine rağmen ikna olmadı. Biz yağmurluk giyerken, o 3 aydır askılı elbise ve şıpıdık terlikle geziyor… Ancak mahallenin havuzu bir türlü açılamayınca, üstelik kasabadaki havuzda yıllık bakıma girince bir yüzmeye götüremedim çocuğu…

Cumartesi günkü fırtınadan sonra, Pazar azıcık açan güneş ile mahallenin havuzu da faaliyete geçmiş. Biz marketteyken akşam üstü kardeşim telefon ile haber verdi. Eve döndük; Ada kuzumun ihtiyaçları giderildi… Mayoları giydik koşarak havuza gittik. Saat 4 buçuktu. Suyun serinliğine ve en son 10 ay önce denize / havuza girmiş olmasına rağmen neredeyse balıklama dalacaktı. Saat 6yı geçiyordu zor ikna ettim çıkmaya… Bana serin geldi ya eve yürürken tutamadım kendimi, akıl vermeye başladım…

kızım bak nasıl üşüdün, dudakların mosmor oldu… çıkalım deyince çıkalım sonra yine geliriz.

sonra değil ama şimdi yüzmek istiyordum ben… hem mor benim en sevdiğim renktir Anne… ikimize de çok yakışıyor… cevabı ile ağzımın payını aldım bir kez daha…

Cenk’in – her konuda olduğu gibi – çocuklar ile ilgili konularda yaklaşım tarzı şunu yedi/yemedi – şu kadar uyudu/uyumadı gibi değil, çocuk mutlu mu – sağlıklı mı – huzurlu mu değilse konuşalım şeklindedir, detaylara karışmaz diyordum ki… Anladım; onun makro yaklaşımı, mikro işlerden sorumlu benim ruh halimi dengeliyormuş. Yanlız olunca içimdeki birbirine laf geçiremeyen iki annenin çatışmaları iyice arttı.

Bir tanesi bu çocuk 2 yaşındayken kendi kendine yiyorsa, 3 yaşında da pekala yer, dokunma diyor. Ötekisi, kaşığı kapıyor, ağzını açması için de rüşvet teklif ediyor. Birisi şeker yiyeceğine aç kalsın diyor. Diğeri ne olur ne olmaz bir lolipop atıveriyor çantasına – bir de organik bu diye birisinin vicdanını rahatlatmaya çalışıyor. Biri çocuğa aynı şeyi 30 defa söylememeli diye düşünmeye başlamışken, diğeri zaten en az 10 defa ağzına bir şey attığını görmüyorum, o tabak bitmeden yerinden kalkma, sofrada tepişmeden otur, perdeyi çekme, çocuğun üzerine atlama demiş oluyor bile… Birisi zırt pırt yapma, etme, dememeli, olumsuz eylemleri pekiştirmemeli, çocuk seni takmamaya başlayacak derken, diğeri almış başını sen beni dinliyormusun, aloo kime söylüyorum, yoksaa… bla bla diye cırlıyor… Bir tanesi ne güzel üşümüyor bu çocuk, hasta da olmuyor, keşke ben de öyle olsam diyor. Diğeri askılı elbisenin içine fanilanın giyilebileceğine ikna etmeye çalışarak saçmalıyor. Biri haydi’lerken, diğeri hadi’liyor… Bir tanesi kalk gidelim diyor, ötekisi b*ok yeme otur… Ve biri bunları yazıyor ki, diğeri okusun da utansın kendine gelsin…

Eko-nomik bir Bakış Açısı ile Bebek Alışveriş Listesi – Beslenme

Ada’mın gelişi ile ara verdiğim ihtiyaç listesi yorumlarıma kaldığımız yerden devam…
Eko-nomik bir Bakış Açısı ile Bebek Alışveriş Listesi – Giriş
Eko-nomik bir Bakış Açısı ile Bebek Alışveriş Listesi – Oda

2. BEBEĞİMİZİ BESLEYEBİLECEĞİMİZ YOLLAR

1964: İsrail'li bir anne

Bahsedeceğim şey anne sütü veya mama ile beslenmesi üzerine olmayacak. Tabi ki anne sütü erişilebilirken başka bir alternatif olamaz. Anne sütünü ulaşılabilir hale getirmek için denenecek her çaba da gereklidir. Ancak beslenme konusunda ilk günleri deneyimlemeden alışveriş yapmak çoğu zaman gereksizdir. Yaşamadan anlamadım. Mira’nın 1. ayından itibaren tam zamanlı olmasa da zaman zaman işe gidip gelmek durumunda kalacağımı bildiğim için, kendimi süt sağma – saklama – sunma konusunda tam tekmil hazırlık yapmak zorunda hissetmiştim. 2 farklı markanın biberon setini – farklı aylara yönelik başlıkları ile birlikte – henüz doğmamış Mira’nın çeyizine katıp, süt sağma pompalarının değerlendirmelerine gömülmüştüm. Neyse ki o sırada bir arkadaşım bizdekini dene beğenmezsen alırsın diye beni ikna etti. İlk sahibi ikiz annesi olan çift çekimli bir Medela Pompanın lastik kısımlarını yenileri ile değiştirdim, kendisinden faydalanan 4. anne olarak kayıtlara geçtim. Emektar pompa, Mira’dan sonra bir bebek daha büyüttü, şimdi de kısmetse tekrar Ada için kullanılacak. Biberonlara gelince deneme amaçlı aldığım 2 küçük cam Dr. Brown dışındaki hiç bir biberonu kullanmadık. Zaten onu da 7-8 aylıkken almayı bıraktı bizim Mira’mız… 8 biberon, bilimum başlıkları ile ambalajlı olarak kaldı elimizde…

Anladım ki; eğer doğum sonrası en az 6 ay evde olacağınızı biliyorsanız, emzirme ve beslenme ürünlerine baştan hiç yatırım yapmamak, benim gibi hızla işe döneceğinizi biliyorsanız da yatırımı minimumda tutmak en mantıklısıymış. Merak etmeyin beslenme listesindeki her kalemin evde tam tekmil hazır olmasına hiçbir zaman ihtiyaç duymuyorsunuz. Gerektikçe alabilirsiniz.

Beslenme konusunu; emzirme, biberon, katı gıdalar olarak 3’e ana bölüme ayırarak ihtiyaçların üzerinden geçmeye çalışacağım. Eklemek istediklerinizi söylerseniz sevinirim.

A view of wet nurses feeding babies.
1940: Emziren süt anneler (wet wifes)

EMZİRME

Gereklilikler

  • Göğüs Bakım Kremi >> Özellikle ilk haftalarda bebek ve anne doğru kavrama pozisyonunu yakalayabilene kadar yaralar oluşabiliyor. Bana hastanedeki emzirme uzmanı önlemek için yara oluşmadan ilk emzirme ile birlikte bir göğüs ucu kremi kullanmamı önermiş – bir miktar da örnek vermişti. Hiç acı olmadı diyemeyeceğim ama yara yapmadan atlatabildik. Mustela kullanmıştım ama Lansinoh da çok tercih edilen markalardan biri ve emzirme konusunda doğum çantanızda ilk yer alması gereken ürünlerden biri… Bu arada, ben denemedim ama doğumdan bir süre önce, göğüs uçlarına E vitamini kapsülü uygulamaya başlamanın işe yarayacağına da inanıyorum.
  • Emzirme Sütyeni >> Eğer küçük göğüslü iseniz balensiz elastik bir sütyen de işinizi görecektir. Emzirme sütyeninde rahat edeceğiniz bir beden çok önemli; dar veya bol gelmeyecek, pamuklu cildin nefes alabileceği modelleri öneririm. Hamilelik süresince göğüsler büyümüş olsa da, doğum sonrası ilk haftada bedende büyük değişimler olabiliyor. Bu sebeple çok miktarda veya pahalı bir yatırım yapmak gerekli değil. Alınabilecek marka ve yer tespit edilip, sütün geldiği takiben ilk haftada gidilip alınabilir.
  • Göğüs kalkanı>> Emzirmediğiniz zamanlarda göğüs uçlarının çamaşıra temasını tamemen kesip, delikli yapısı ile hava almasını sağlıyor. Böylece göğüs uçlarının yara olmasını engelliyor. İçine biriken sütlerde kullanılabiliyor. Emzirmeye yeni başlandığı dönemde göğüs pedinden çok daha kullanışlı… Emzirmeye başlanan ilk günlerde el altında olmasında fayda var
  • Göğüs pedleri >> Süt akışının düzene girdiği dönemler için kullanışlı… ben ilk önce Medela’nın tek kullanımlık olanları ile başlamış daha sonraki zamanlarda ise organik yıkanabilir bir ürüne terfi etmiştim. Ayrıca stoklarım tükendiğinde günlük pedleri 2ye 3e kesmek sureti ile göğüs pedi olarak kullandığım da çok olmuştur.
  • Tülbent >> Fışkıran, kusulan sütleri silmek, gaz çıkartırken omuz bezi yapmak, dişlere mesaj yapmak, dikkatin dağıldığı dönemlerde emzirme örtüsü gibi kullanmak… emzirirken tülbentin kullanım alanı sınırsız, mutlaka el altında bulunmalı…

Güzellikler

  • Göğüs koruyucu >> Bir arkadaşım ödünç vermişti ancak kullanma ihtiyacı hissetmedik. Göğüslerinde yara-çatlak olan ve göğüs ucu yapısı sıkıntılı bir kaç arkadaşım ise bir süre göğüs koruyucu kullanarak emzirdiler, çok memnun olduklarını biliyorum. Medela, Avent, Nuby, Chicco gibi bir çok markanın ürünü Türkiye’de de satılıyor. Anne kokusunu alabilmeye devam edebilecekleri bir model tercih etmek önemli…
  • Emzirme Yastığı >> Amerika’dan klasik bir Boppy yastık almış sadece emzirirken değil, Mira’yı uyutmak, oturtmak, göbek üstü zaman geçirtmek için de tepe tepe kullanmıştım. Şimdi Sarp ile emzirmede kullanma ihtiyacı hissetmiyorum ama yavaş yavaş içine yatırabilmeye ve karın üstü vakit geçirtmeye başladım. İlla alınacak bir ürün değil ama oldumu kullanılacak çok işlevi var.
  • Emzirme hakkında detaylı bir kaynak >> Mira’yı emzirmeye başladığımda en çok kellymom.com‘dan faydalanmıştım. Hamileyken emzirmeye devam ediyor olunca, sevgilin Işıl’ın önerisi Adventures in Tandem Nursing kitabını başucuma koydum. Özge’nin kitaplığından da The Nursing Mother’s Companion ve The Womanly Art of Breastfeeding kitaplarına göz atma şansım oldu. Ne yazık ki Türkçe bu kalite hiç bir kaynak bulamadım. Keşke Türkçe’ye çevrilseler diyeceğim.
  • Annenin sürekli yanında taşıyabileceği bir su şişesi >> Sürekli dolu tutulacak bir bardak da aynı işi görür tabi ki 🙂 Ama benim gibi su içmeyi atlayanlar için çantanızda taşıyabileceğiniz bir şişe abartmadan düzenli su içmenizi hatırlatıcı oluyor.

Gereksizler

  • Anne sütü arttırıcı içecekler >> Beklenti yüklenmeden içilmesinde bir zarar yok tabi ki… Ancak bu içeceklerin hiçbirinin mucize yaratacak formüller olmadığını gözlemledim. Kendinden memnun, dinlenmiş kalmak, iyi beslenmek ve yeterli sıvı almak… işin sırrı sadece bunlarda…
  • Emzirme Önlüğü >> Bir tek emzirme esnasında kullanılabilecek ürünleri öncelikle bebek çantasında gereksiz yer kaplaması sebebi ile kullanışlı bulmuyorum. Toplum içerisinde göğüsler fora emzirmek de bana göre değil ancak son 3 yıllık tecrübeme göre uygun seçilecek kıyafetler veya basit bir şal ile emzirme işi pekala göze batmadan yapılabiliyor.
March 1951: A young Army wife feeding her newborn baby in a cradle in a house her family can hardly afford.
1951

BİBERON

Gereklilikler

  • Göğüs pompası >> Basit bir el pompası doğum öncesinde de alabilir. Özelikle sütün ilk geldiği ve göğüslerin olağanüstü şiştiği dönemde göğüsleri hafif yumuşatarak emzirmeye başlamak gerekli oluyor. Elektrikli almakta ise acele etmemeli… Hastane çıkışını beklemeli. Belki hiç ihtiyaç duymayabilirsiniz veya daha profesyonel bir şey alabilirsiniz hatta hastane tipi bir makinayı kiralama yolunu bile tercih edebilirsiniz.
  • Biberon ve emzikleri >> Yine aceleci davranmamalı… Hemen biberon ile beslemek zorunda bile kalsanız, ilk günlerde zaten 1 veya 2 biberon yeterli olacaktır. Farklı aylar için gerekli emzikleri de ihtiyaç oldukça almalı… Öte yandan bir bebeğin çok memnun kullandığı bir markadan diğer bir bebek hiç memnun olmayabiliyor. Set halinde almaktansa bir kaç markayı önceden tesbit etmekte, acil gerektiği durumda babanın eline alınacak listesi vermekte fayda var. Çok tecrübeli olmadığımız için marka model konusunda fazla yorum yapamayacağım. Biz, Dr. Brown’lardan çok memnun olmamıza rağmen yoğun kullanım için sanırım fazla parçalı ve teferruatlıydı. Yanlız kırılır mı diye düşünmeyin, cam biberon tercih edin. Polikarbon biberonlardaki BPA mevzuunu bir şekilde duymadıysanız; benim ilk duyduğum kaynaktan buyrun okuyun ve okuyun… Ayrıca BPAsız plastiklerin dahi salgıladıkları kimyasalları duydukça benim içim camdan başka bir alternatif kullanmayı kaldırmıyor.

Güzellikler

  • Sterilizatör>> Sadece biberon ile beslenme yapılmak durumunda kaldıysanız muhtemelen böyle bir cihaza daha çok ihtiyaç duyacaksınızdır. Ancak biberon kullanım sıkılığınızı oturttuktan da sonra da pekala alabilirsiniz. Çok komplike bir alet almaya da gerek yok. Biz Mira ile mikrodalgada kullanılanılan sterilizasyon torbaları ile çözmüştük işi… Bir de sterilizasyon işine düşündüğünüz kadar uzun süre ihtiyaç duymuyorsunuz. İlk çocukta herşeyi sterilize ederken, ikinci de bulaşık makinasını kafi görmeye başlıyorsunuz – üçüncü de yere düşen emziği bir geri ağzına veriyormuşsunuz, yapanların yalacısıyım 🙂
  • Biberon fırçası >> Kullanacağınız biberona göre ihtiyacınız değişecektir. Geniş ağızlı biberonlarda çok ihtiyaç duyulmuyor ancak Dr. Brown gibi incikli cıncıklı modellerde ise ince ve kalın olmak üzere iki boy gerekebiliyor. Ben aldım ancak hiç kullanma ihtiyacı duymadım o ayrı…
  • Biberon düzenleyici – kurutucu >> Biberon ağırlıklı beslenme yapıyorsanız ve tezgahınız büyükse alınabilir, koyacak yeriniz yoksa tamamen gereksiz…
  • Emzik, emzik kutusu, emzik tutucu >> Yenidoğan 1-2 model denenebilir. Ancak bebeğiniz emzik almazsa, emzik tutucu-kutusu vs. hiç kullanmayacağınızı unutmamak gerekiyor 🙂 bu hataya düşen birinden tavsiye…

Gereksizler

  • Biberon ısıtıcısı >> Sıcak suya tutarak da biberonu gayet hızlı ısıtabiliyorsunuz. Belki ilk günlerde biberonun ısısı konuşunda tereddüt edebilirsiniz ancak kısa sürede bileğinizin iç kısmına damlatarak ısıyı kontrol konusunda pratikleşiyorsunuz.
  • Mama suyu soğutucu 😛 >> Yeni doğan bebek pazarı o kadar büyük ki ne koysan alacak birileri bulunabiliyor. Bu ürün konusunda sanırım yorum yapmama bile gerek yok ! Tüm aldıklarımızı satın almadan önce gerçekten gerekli mi diye bir kez daha düşünmeli gerçekten…
1955: Bebeğini besleyen bir evhanımı
1955

KATI GIDALAR

Gerekliler

  • Mama Sandalyesi >> 4 – 6 aydan önce kullanılmayacağı ve klasik bir mama sandalyesinin ömrünün ise çok uzun olmayacağı unutmamalı… Benim tercihim uzay gemisi gibi görünen yumuşak sırt destekli, bir kaç yatar pozisyonlu, önü tepsi ile isole edilmişlerden yana hiç olmadı. Azıcık ayaklandığında 1 – bilemedin 1,5 – çok zorladın 2 yaşından sonra o sandalyelerde kendi kendine yemeğini yiyen bir bücür de hiç görmedim. Çok kısa sürede evde korkunç bir yer işgal etmeye başlıyor. Kolay temizlenen, az yer kaplayan, bizimle sofrayı paylaşabildiğini hissedebileceği bir model aradım. IKEA’nın mama sandalyeleri bu konuda çok başarılı, aynı şekilde masaya takılabilen portatif mama sandalyeleri de iyi ve ekonomik seçenekler… Ancak biz biraz pahalıca ama kendisi ile birlikte büyüyebilen Stokke’nin Tripp Trap modelini aldık. Tepe tepe kullanıyoruz, gerçekten uzun süre de kullanmaya devam edeceğiz. Aldığım en pahalı bebek ürünlerinden biri olmasına rağmen verdiğimiz parayı kesinlikle haketti ve etmeye devam ediyor. Bu arada daha sonra Stokke ile aynı işlevde bir model, Tchibo’nun bir temasında da karşıma çıktı. Fiyatı Stokke ile kıyaslanamayacak kadar ucuzdu. Yakalarsanız kaçırmayın düşünmeden alın diyeceğim.
  • Önlükler >> Cicili bicili modeller çoğunlukla yemek yedirirken kullanılmak için değil sadece salya ile önünü ıslatmasını engellemek için yapılmıştır. Altı plastik ile kaplı, üstü emici klasik kumaş önlükler kullanımı en kolaylardı… Mira çırt çırtla kapatılanları sökmeyi oyun haline getirdiğinden, kolları kapatan gömlek gibi giyilenlere de şiddetle itiraz ettiğinden boyundan çıtçıtlı veya iple bağlanan retro modelleri kullanabilmiştik.

Güzellikler

  • Cam Rende >> Türk annelerinin katı gıdaya geçiş klasiği 🙂 İşe yarıyor mu? kesinlikle…
  • Tabak >> Plastik veya melamin tabaklardan setler düzmenize gerek yok. Biz Mira ile Boon’nun masaya yapışabilen bir kabı dışında hep cam-porselen tabak kullandık. Kendi kendini beslemeye – çatal kaşık kullanma evrimini tamamlamadan – 18 aylıkken başladı. Artık bizim tabaklarımızla yemek yemeyi tercih ediyor.
  • Çatal ve Kaşık >> İlk bebeklik dönemi için ucu plastik bir kaşık takımı kullandık. Onun dışında bizim setin kendi boyuna uygun tatlı takımını kullandık – kullanmaya da devam ediyoruz. Ona özel bir şey almasanızda olur.
  • Alıştırma Bardakları >> Bazı markaların, biberonu alıştırma bardağına çeviren başlıkları da satılıyor. Bir taşla iki kuş vurmuş oluyorsunuz. Benim favorim Pigeon’nun 3lü seti oldu. İlk gördüğümde Mira biberon işini bırakmıştı. O yüzden 3lü set almamış, emzikli aşamayı direk atlamıştık. Pipetli suluğu kaybetmemiş olsaydık halen kullanabilirdi.
  • Diş Kaşıyıcı >> İçi sulu buzdolabında soğutulabilen bir – iki tane almak yeterlidir.
  • Meyve Filesi >> Annelerimiz bir tülbentin içine bağlar verirlermiş. Modernize versiyonu da bu oluyor 🙂 Tülbent işi sizi açmaz ise kendi kendine yemeyi öğrenmesinin ilk aşamasında çok kullanışlı gelecektir.

Gereksizler

  • Beslenme robotu, besin hazırlayıcı >> Bebekler ilk 6 ay yanlızca anne sütü ile beslendikten sonra, 4-6 ay arasında katı gıdalar ile tanışmaya başlayabilir ve 1 yaşını geçtiği zaman bizim yediğimiz herşeyi yiyebilir – diş sayısından bağımsız çiğneyebilir. Gerçekten biraz benim rahatlığım, biraz da doktorumuzun yönlendirmesi ile Mira 1 yaşından sonra bizimle oturup kemikli pirzola dahil herşeyi yiyebiliyordu. Robot hiç kullanmadık ve çatal ile iyice ezmek yeterlidir noktasından başlamıştık. Bu tecrübeden sonra, bir çatalla bile yapılabilecek bir iş için hepi topu 6 ay kullanma ihtiyacı hissedlecek bir makinaya yatırım yapmak anlamsızlaşıyor.

Not : Görseller LIFE dergisinin arşivinden…

Eski bir hamileden, yeni hamilelere iki öneri

Daha önce de yazmıştım… Bu hamileliğimde fiziksel dönüşümlerin beni en çok zorladığı zamanlarda bile kendime bunları düşünecek fırsat yaratmadım (- yaratamadım). İçimdekinin haşhaş tohumundan balkabağına dönüşmesini, hafta hafta takip etmedim (- edemedim). Ve doğuracağım günü beklemek üzere hayatımı durdurmadım (-durduramadım). Fiziksel konforum yerinde olmasa da kafam öyle rahattı ki doğum için ruhen ve bedenen dönüşmeye hazırdım.

Bedensel dönüşüm ilk aşamaydı… Öncelikle aynı kalmaya çalıştım. İlk günden itibaren seyahat ettim… doğumun başladığı güne kadar araba kullandım… Mira’mı kucağıma almaktan hiç kaçınmadım… Hatta ufak defek olduğundan, sırtlanıp taşıdım bile… Ama hamilesin diye başlayanlara cevabım hasta değil, sadece hamileyim oldu. Günlük rutinime ek olarak, 3. ay civarlarında, bir kez daha düzenli olarak Prenatal Yoga‘ya başladım. Kadim arkadaşım Itır‘la aramızda bunu da yapmazsak, hamile havasına hiç giremeyeceğiz galiba diye dalga geçsek de ikimizde – henüz – önceki doğumlarımıza etkisini unutmayacak kadar akli selimdik. Önce Pınar Canko ile Güven Hastanesinde çalıştık – Güven’in anlamsız fiyat artırması sonrası – Yoga Şala‘da devam ettik; haftada iki gün aksatmadan… hele az çeneli – çok çalışmalı – en çok yorulmalı seansları yakalayabildiğimizde offff yerine ohhh diyerek… hatta geriye kalan 5 günde de bazı temel ve ihtiyaç duyduğumuz duruşları evde sürdürerek… Amerika’ya geldikten sonra niyetim geçen seferki gibi bir eğitmen ile devam edebilmekti. Ancak bu ara yapılan tüm seanslar Mira’nın akşam uyku hazırlık saatlerine denk geldiği için sabahları kendi programımı kendim yapmak durumunda kaldım. Her gün düzenli 50 dakikalık bir zaman ayırdım çalışmaya…

Türkiye’deki doktorum Cüneyt Genç; hayatın boyunca hiç bir fiziksel aktivite yapmadıysan, haftada bir gün laylaylom yoga yapıyorum diye gidip sohbet muhabbet bir kaç kası esnetmeye bütün doğum yükünü yükleyemezsin demişti. Doğru da söylemişti. Bir bebeğin içinde büyümesi ve doğurmak bir canlının bedensel olarak yaşayabileceği en büyük mucize… Kadınlığımızla, kendimizle ve bedenimizle gurur duymalıyız. Bedenimizin potansiyelini gösterebilmesi için de ona fırsat yaratmalı, yaşayacağı bu mucizevi değişime hazırlamalıyız. Sadece doğurabilmesi için veya bir döneme özel taş gibi durmak için değil tabi ki… Beden kendisine yapılan yatırımı tüm bir ömür size sunmaya devam edecektir.

Ruhen dönüşümüm ise doğum-doğurmak (-doğurtmak?) üzerine okuduğum bir kitap ile şekillendi. Öyle ki elimin altında tutup her göz attığımda kendimin doğumumdan başlayarak tüm öğrenmişliklerime ve tecrübelerime farklı bir gözle bakabilmemi sağladı.

İçgüdüsel Doğum; Pam England ve Rob Horowitz tarafından yazılmış ve Kuraldışı tarafından 2011 Ocak ayında yayınlanmış. Hamilelik ve doğum ile ilgili çoğu kaynak – ve uzman – ; kaç kilo alınmış, amniyotik sıvı miktarı ne kadarmış, bebek ne kadar iriymiş, kaç santimetre açılma varmış, kaç saat sancı çekmiş, ne zaman epidural alınmalıymış gibi sayısal değerler eksenine odaklanırken, bu kitap ile doğumun bir takım ölçülebilen değerlerden çok daha fazlası olduğunu görebiliyorsunuz.

Kitabın giriş yazısında söylendiği gibi; biz modern dünya insanları, başımıza gelecekleri kontrol edememe düşüncesini çok rahatsız edici buluyoruz. Herşeyi planlamaya çalışıyor, işlemediği noktalarda ise duvara çarpıyoruz. Aynen çocuğumuzu yetiştirirken her koşulu kontrol altına alamadığımız gibi doğumda da durum bu oluyor… Hamilelik sürecini doktorun ağzından çıkacak iki söze odaklanmış olarak geçirirken, farkında olmadan kontrolü kaybetme korkusu ruhumuzu sarıyor. Önlem olarak; suni sancı, epidural, derken sezaryen kapılarını açıyoruz zihnimizde… Öyle ki; kitabın yazarlarından Pam England da ilk çocuğunu uzun bir doğum süreci sonrası sezeryan ile dünyaya getirmiş. Kendisinin bir doğum hemşiresi olması munasebeti ile ailesinde doğum hakkında en fazla bilgi sahibi kişiyken ilk sezeryan olan da o olmuş… ironik değil mi? Elbette epidural de, sezaryen de hayat kurtarır yeri geldiğinde… Ama bunların olur olmaz kullanımı anneyi insani zaafları ile yüzleşmek ve aşmak olanağından yoksun bırakır. Cesur bir insanı korkularıyla yüzleşmekten, gücünü ve kavrayışını geliştirecek yollar bulmaktan da alıkoyar.

Kitap elimdeyken, doğurmak üzerine daha objektif olarak düşünmeye çalıştım. Mira’yı kucağıma almam ile ışıl ışıl bir melek tuttuğumu hissedip, öncesinde yaşadıklarımızı çok irdelememiştim. Oğlumu doğuracak olmasaydım da durumu irdeleme ihtiyacı hiç duymazdım. Kızımın doğumundan başladım düşünmeye ama düşündükçe annemin doğum tecrübelerinin de üzerimdeki etkisini anladım. İlk aklıma gelen yine 21,5 saat gibi uzun (gergin) bir bekleyiş ve üzerine son dakikada sezeryan olma ihtimali üzerine çok korktuğum oldu. Daha derinlere indiğimde ise annemin anlattığı anılarının içime işlediğimi gördüm. annemin 33-35 sene önce beni ve ortanca kardeşimi epidural ve epizyotomi ile doğururken prensesler gibi hissetmesi… en küçük kardeşimi ise 1 ay erken olarak, kendi doktoru şehir dışındayken, hiç tanımadığı bir doktorla hastanenin malzeme odasında mudahalesiz doğurmasını ise doğumun bu olduğunu bilseydim 3 çocuk sahibi olamazdım diye dillendirmesi… Her 3 hikaye de benim zihnimde vajinal doğumu epiduralsız – epizyotomisiz – müdahalesiz olamaz, olmamalı olarak şekillendirmişti.

Bu yüzdendi ki; Mira’mın doğumunda suyumun gelmesini takip eden bir kaç saat içerisinde kendimi kontrol altında olacağıma inandığım hastaneye atmam… Suni sancıyı hiç irdelemeden kabul ederken, epiduralsiz suni sancıyı bile denememem. Doğum hemşiresinin söylediklerini kendi bedeninim sesinin önüne almam… Zaten doktorlarım benim doğumumu hemşirenin yönlendirmesine göre takip ederken, benim de kendi doğumumu hemşirenin gözlerinden izlemeye kalkmam… Şanslıydım. Son hemşirem bedenimin potansiyeline benden çok inanıyordu ki kızımı doğurabilmeyi başardım. Yine de Mira’nın doğumundan sonra epiduralin uyuşturucu etkisinden tam olarak kurtulmam sabahı bulmuştu. Yorgunluktan tüm gece bebek gibi bakıma ihtiyaç duymuştum.

Ben bu doğum hikayeme başlarken, suda doğum yapabileceğim bir doğumevi hatta evde doğum gibi alternatifleri de araştırmış olsam da ilaçla kontrol altında tutulabilen gebelik diyabetim varken bebeğimin doğum sonrası kontrolleri için tam teşekküllü bir hastaneden öte bir alternatifim yoktu. Aynı doktor, aynı hastanede, suyun gelmesi ile aynı tip bir başlangıç yapmış olsam da artık benim zihnimdeki doğumun köşeleri de yoktu. İstediği şekle girebilecek yumuşak bir hamur gibiydi, benim de ondan şeklen bir beklentim yoktu. Ümitsizliğe düşmem bile spot – ama daha farkında – gelişti. Bu sefer hemşirem öyle yapmamı söylediği için değil kendim zamanı geldiğini düşündüğüm için istedim epidurali… belki ondan epidural kasılmış kaslarımı gevşeterek işimi kolaylaştırdı… öyle ki doğum odasından yürüyerek bile çıkabilirdim, nitekim yeni odama geçmemle ayağa kalkmam bir oldu.

Daha uzatmayayım. Mira’nın kardeşi doğmadan önceki son incilerinden biri ile kapatayım bu yazıyı;

Annecim kız olmak çok güzel… hem etek, hem pantalon giyebiliyorsun. Uzun çorap, babet ve bot da giyebiliyorsun. Erkekler sadece pantalon ve bot giyebiliyor. Etek de giyemiyor, uzun çorap da, babet de ! Kızların büyünce karnında bebek olabiliyor hatta memeleriyle bebeğe süt verebiliyor. Babaların karnında bebek olamıyor, memesi de boş… Keşke kardeşim de kız olsaydı, benim gibi… onun için ne güzel olurdu…

3 yaşındaki kızım bile farketmiş durumda kadın olmanın ayrıcalığını 🙂 Hepimizin farkına varması dileğiyle…

Küçük Ada-mın doğum hikayesi

Hamileliğim ilk – iki trimesteri zaman zaman ayaklarımı yerinden kestiğinden, son haftalarda Humphy Dumhy’ye dönüşüp yuvarlanarak kırılacağımdan emindim. Çok şükür, bir kez daha yanıldım. Gün geçtikçe kendimi fazlasıyla iyi hissetmeye başlamıştım. – ikinciye benim gibi zor başlayanlara moral olsun 🙂 – Elim ayağım şişmemiş, uyku pozisyonu alabilmek için dört dönmeye başlamamıştım. Pelvik kemik ağrılarım yerini korkunç bir esnekliğe bırakmış, hatta burada 3 katlı bir evde sayısız in-çık ile yaşamama rağmen tık nefes kalışlarım da kaybolmuştu. Sadece akşamları Mira’ya sarılıp onun ile birlikte uyuyakalıyor ve gecenin bir yarısı ise uykum kaçıp geri kalkıyordum – ki bunların da hacıyatmaza döneceğim şu günlere bünyemi hazırladığına inanıyordum. 1 Nisan gecesi de yine Mira ile uyuyakaldım ve 2 Nisan saat 1de ise hafif bir ıslaklık ile uyandım. Ne olduğunu düşünmeme bile gerek yoktu… Telefonu alıp, kendimi tuvalete attım. Cenk’e haber verirken ağlamaklıydım ama o bak iyi ki doğuran sensin, her türlü değişikliğe süper hızlı adapte olursun temalı gaz verici bir konuşma yapınca toparladım kendimi…

2 gün sonra yani Pazartesi çalışmaya başlayacağım doula – doğum koçunun gönderdiği notlara ve Perşembe günü doktorlarımla paylaşacağım doğum planıma göz attım. Hatta üzerine sevdiğim bir kaç güzel doğum hikayesini tekrar okudum… Hızlıca hastaneye götüreceğim bir – kaç parça eşyayı çantama koyarken de durumu içime sindirdim.

Mira’ya işlediğimiz akış planı; babasının uçağa binip buraya geleceği, sonra Ada’nın doğmak için hazır olduğunu bana söyleyeceği, Mira bizi Özge veya anneanne ile evde beklerken, babası ile benim hastaneye gideceğimiz, orada benim vücudumda yavaş yavaş açılacak özel bir kapıdan Ada’nın çıkacağı, Mira’nın bizi görmeye geleceği ve hepbirlikte Ada’yı da kucağımıza alıp eve döneceğimiz şeklindeydi. Gerçi Nurturia dostlarım biliyor; bir süredir aklımdaki tilkiler ya Cenk gelmeden doğurursam diye çalıştığından Mira’ya da bir sürpriz yaşayabileceğimizden bahsetmiştim… ama yine de o yine de bu yazdığım senaryoya pek adapteydi ve onun gözünde baba gelmeden Ada gelemezdi ! Ben de Mira’nın uyandığında yanında olmak, dolayısıyla program değişikliğini kendim anlatıp öyle gitmek istiyordum.

Bir kaç gün önceki doktor kontrolüm, Mira’nın doğumunda ilk kontrollerimi yapan ve sonraki 19 saat boyunca takip eden Dr. Zimmerman ile idi… suyun gelmesi üzerine hastaneye gitmenin zamanlaması üzerine konuşmuştuk. Eğer anormal veya farklı bir sıkıntım yok ise hastaneye gitmekte çok acele etmeye gerek olmadığı, onlara haber verip, biraz sancı hissedene kadar evde vakit geçirebileceğimi söylemişti. Kliniğin telesekreter mesajından o gecenin nöbetcisinin de Dr. Zimmerman olduğunu öğrendiğimde işlerin yolunda gideceğini düşünmeye başladım. Kendisine notumu bıraktım. Kızımın yanına döndüm ve uyudum 🙂 .

Sabaha doğru Dr. Zimmerman aradı… Bebeğin hareketlerini hissediyor olduğumu, kanama vs. olmadığı gibi hiç sancı da olmadığını öğrendikten sonra evde vakit geçirebileceğimi, ne zaman istersem hastaneye gelebileceğimi söyledi. Bunu duyacağımı biliyordum ama rahatladım, tekrar Mira’ya sarıldım ve yine uyudum 🙂 .

Sabah 7:30 gibi hafif hafif sancılar ile uyandım. Duş aldım, giyindim. Mira’yı kaldırdım, emzirdim… Yavaş yavaş senaryodaki değişikliği anlattım. Gözleri doldu, bozuldu… Bugün gelmese babamı azıcık daha beklese dedi. Ada’nın geçeceği kapının açıldığını tekrar kapanamayacağını söyledim. O zaman arayalım babamı hemen şimdi gelsin dedi. Benim de babasının da bunu çok istediğini ama uçakda yer bulsa da buraya gelmenin sabah kahvaltısı – öğle yemeği – akşam yemeğini uçakta yiyip uçakta uyuyacak kadar uzun sürdüğünü, babası gelene kadar Ada’nın zaten gelmiş olacağını anlattım. Beklediğimin aksine ağlamadı, tamam o zaman sonra ne olacak diye akıllı akıllı anlattırdı neler yaşayabileceğimizi… Oysa buraya geldiğimizden her küçük olaya mağara adamı gibi yırtınarak tepki veriyordu, o sabah üzerine bir ablalık gelmiş gibiydi, şaşırdım…

Hep birlikte uzun rahat bir kahvaltı ettik… – çok açtım ama abartmadım 🙂 Kahvaltı sonrası minik kuzen Bora sabah uykusuna yattı, ayaklandıktan sonra sancıları hiç hissetmemeye başlamama rağmen Mira için evden çıkmamızın doğru zamanı olacağını düşündüm. Böylece Baha annem ile beni hastaneye götürürken, Özge de Mira ile rahat vakit geçirebilecekti. Mira Shrek izlemek için koltukta yerini aldı… Bana da kocaman – ve ıslak – bir güle güle öpücüğü kondurdu.

Saat 11:30’da hastaneye vardığımızda, halen hiç sancı hissetmiyordum. NTS’de ise düzensiz ve hafif sancılar olduğu gözüküyordu. Serviks kontrolümde 3cm açıklık vardı. Mevcut koşullarda halen gönül rahatlığı ile evde sancıların biraz daha artmasını bekleyebilirmişim. Ama hastaneye bir kere giriş yapınca doğurmadan çıkartılmadığımız için doğum öncesi vakit geçireceğimiz ve doğumun da gerçekleşeceği odaya alındık. Mira’nın doğduğu odaya alındığımı farketmek çok hoş bir tesadüf oldu. İki bebeğimi de aynı hastanede, aynı odada, Dr. Zimmerman ile doğurmaya başlıyordum. Yanlız Mira ile işimiz uzayınca, Zimmerman ve 1. ekibin mesaisi bitmiş, Alvarez ve 2. bir ekip ile doğumu gerçekleştirebilmiştik. Zimmerman’a bu sefer uzmayacağını, kendisi ile bu doğumu yapacağımı söyledim 🙂 .

Odadaki ilk hemşiremiz uyuzun teki idi. Yanlış yerden giriyorsun, buradan daha önce de bulunamadı diye uyarmama rağmen damarımı parçaladı. Öyleki o koldan tansiyon bile ölçülemez hale geldi. Tansiyonu ölçmeye kalktıklarında alt kolum dev kolu gibi şişiyordu. Sonuçta, sol koluma buz doldurulmuş plastik bir eldiven ile tampon yaptı. Sağ kolum da serum girişi ve tüm ölçüm aletlerinin yükünü üstlenip, bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi kablo ve hortumlar ile donandı. Burnumu kaşırken bile bir kaç aleti devre dışı bırakabiliyordum… Velhasıl, sonrasında da her hareketimde, bebeğin bu posiyonda kalp atışı düşüyor diye beni yatağa sabitlemeye çalıştı. Zimmerman’a hemşireyi değiştirmeyi istediğimi söylemeyi planlarken sanırım o da elektriğimizin tutmadığını hissetti ki giriş işlemlerimi tamamlayan genç bir hemşire ile yerlerini değiştiler. Yeni hemşirem benim yaşlarımdaydı ve daha girişte sohbet ederken tam Mira ile yaşıt bir kızı olduğunu öğrenmiştim. Hareketli olma isteğime çok olumlu yaklaştı. İlk hemşirenin aksine, bebeğin pozisyon değiştiğinde kalp atışının düşmesine değil, hafif bir düşüş olsa bile çok hızlı toplanmasını önemsedi. Konuşmaları ile gözümün dolayısıyla aklımında NTS’ye takılıp kalmasından kurtardı beni…

Saat 13:30 gibi halen çok garip aralıklar ile gelen sancımsı şeyler vardı, benim de bunların düzene gireceğine dair ümidim yavaş yavaş sona eriyordu. Doktorum, küçük bir doz pitocin vermeye başlayalım dedi. Bu sancıları hızla düzene soktu. Sonraki, bir buçuk saat sancılar çok kuvvetli ve düzenliydi. Aralarında kendimi dinlendirebiliyordum. Dalgalarda ise sadece alıp verdiğim nefesime odaklanarak veya özellikle hiçbirşeye odaklanmamak üzerine çalışarak rahat rahat geçiriyordum. Sağ kolumda bu kadar cihaz takılı olmasaydı, örgü bile örecektim – ciddi ciddi yanımda da getirmiştim 🙂

Saat 3’ten sonra ise pitocinin güzide etkileri canıma okumaya başladı. Bana kendimi toparlama fırsatı vermeyen sabit bir ağrı ve bunun üzerine sık aralıklı gittikçe şiddetlenen dalgalar yaşıyorduk. Her sancı ile oğlumun bana yaklaştığını düşünüyor ama sadece benim değil, onun da çok zorlandığını hissediyordum. Ve saat 4:30 da yapılan serviks kontrolünde hepi topu 4cm açıklıkta olduğumu duyunca gün bitmeden Sarp Ada’yı kucağıma alacağıma dair inancım neredeyse sıfırlandı. Epidural almak istedim.

Epidurali – yine – Zimmerman kendisi taktı. Sancıların kuvvetlenerek geldiğini hissetmeye devam ediyordum ama en azından belimdeki büyük baskı kalkmıştı, bacaklarımı da rahat rahat oynatabiliyordum. Sancı artık beni zorlamıyordu. Kendime geldim, biraz uyukladım. Epidural alalı hemen hemen 40 dakika olmuştu ki önce bir kusma isteği ardından da büyük bir baskı ile ıkınma ihtiyacı hissetmeye başladım. Hemşirem kontrol ettiğinde 10cm açıldığımı ve itmeye hazır olduğumu söyledi 😀 – halen bu kadar hızla o noktaya geldiğimize inanmakta güçlük çekiyorum –

Yatak doğum yatağı haline dönüştürüldü. Doktorum çağırıldı. Annemi Iphone üzerinden Skype ile Cenk’e bağladık. Annem, doktorum ve hemşirem ile birlikte doğum ekibimize canlı yayında Cenk de katıldı 🙂 İlk 3 itme sonrası, sancı aralığım biraz uzadı, itme ihtiyacım da durdu. Bu sırada perde arkasından birisi doktoruma yan odadaki hastasının da doğuma hazır olduğu haberini verdi. Doktorumun çıkmasından bir süre sonra tekrar itmemi söyleyen ağrılarım geri geldi. Hemşirem çok baskı var biliyorum, her nefeste oğlun biraz daha yaklaşıyor sana gibi moral ve cesaret verici konuşurken bir yanda doktor geri gelene kadar itmemi durduracak şekilde beni yönlendiriyordu. Neyse ki Zimmerman yan odada bir kız bebek doğumunu müjdeleyerek hemen geri geldi. İtmeye başladık. Epizyotomi için gerekli tüm malzemelerin yanında hazır oluğunu görebiliyordum, ihtiyaç olup olmayacağını sordum. Doktorum, perine mesajı ile destek verirken hiç gerek olmayacağı söyledi. Oğlumun başını hissetim, saçlarına dokundum. Bir kaç saniye içinde dünyaya merhaba dedi küçük Ada’m…

Hemen göğsüme verdiler. Ağlamayı bıraktı, gözlerini kocaman açıp bakmaya başladı. Kordondaki kalp atışı da durdu. Göbek bağımız kesildi. Plesenta da perde arkasından usulca verildiği kordon kanı bankasının yolunu tuttu. Zimmerman hiç yırtık veya kesik olmadığını söyledi.

Minik yavrum doğduktan sonra benim doktorum tüm işini tamamlayana kadar uzun süre kucağımda kaldı. Sonra kısaca sadece kilosu ölçüldü ve tekrar kucağıma verildi. Doğumdan 15 dakika sonra emzirmeye başladım. Bir saate yakın vakit bu şekilde geçirdikten sonra yenidoğan hemşiresi oğlumu aldı. Diğer ölçümlerini ve kontrollerini yanımda yapmaya başladı. Bu sırada benim hemşirem de bağlı bulunduğum serum, epidural vs. den beni kurtardı. Hemşiresi Ada’nın vücudunu sildi, berberlik kıvamdaki saçlarını da yıkadı. Benden dolayı risk altında olduğundan, şeker ölçümleri yapacağı topuk kanını almak için bile izin istedi. Doğum planımı baştan paylaşamamış olamama rağmen herşey gönlümdeki gibi oldu. Huzurlu ve sakin… Tek eksiğimiz Cenk’in sadece ses ve görüntü ile değil fiziksel olarak da bizimle olabilmesiydi.

Sarp Ada’m da doğumu kadar huzurlu ve sakin bir bebek… Geceleri hastanede yanlız ikimiz başbaşa kaldık, gündüzleri ise Mira’mız da bize katıldı. Doğumdan 24 saat sonra hastaneden çıkabiliyorduk ancak bizim 24. saatimiz Pazar akşamına denk gelince ikinci bir gece daha kaldık. Pazartesi günü Sarp Ada, Mira ve ben eve geçtik. Hepimiz için yepyeni bir hayata başladık…

Eko-nomik bir Bakış Açısı ile Bebek Alışveriş Listesi – Oda

Eko-nomik bir Bakış Açısı ile Bebek Alışveriş Listesi – Giriş

1. BEBEĞİMİZİ UYUTABİLECEĞİMİZ YER

Mira’ya hamileyken, çok sevgili arkadaşım Yasemin’in aman ben ettim sen etme önerilerinden en çok işimize yarayanı oda üzerine söyledikleri idi. Gerçekten, piyasada cicili bicili veya bebeklikten evden ayrılana kadar kullanabileceği bir çok model arasından ne kadar özenli bir yatırım yaparsan yap, çocuğun ihtiyaçları – beğenileri 2-3 yaşını geçtim, daha ilk yılın sonunda bile çok farklılaşıyor. Eskiler işlevsizleşirken, yeni ihtiyaçları yerleştirecek yer bulunamıyor.

Mira için Ikea’dan alınma bir yatak ve marangoza yaptırdığımız iki geniş şifonyer ile bir bebek odası hazırlamıştık. Bir yaşına geldiğinde odasında, kendi boyuna uygun bir açık oyuncak rafı, küçük bir kitaplık, çalışma masası ve sandalyeleri de rahatlıkla yerleşmişti. 1.5 yaşına geldiğinde ise yatağının korkulukları kalkmış. Kendi kendine yatıp, kalkabileceği bir yatağı olmuştu. Bebeğinizi elinize aldığınızda hep öyle kalacakmış gibi hissedilse de, gördüğünüz üzere ilk fırsatta küçük bir mağara adamı olarak dikiliveriyor karşınıza…

Sonrasında… 2 yaşını geçtiğinde ise beklemediğimiz bir değişiklik oldu. Mira 2. ayından bu yana odasında uyurken artık bizim yanımızda yatmayı tercih etmeye başladı. Önceleri, sabah erken kalktığında yanımıza alıp yatarak, kendi kendine uyuyan çocuğun düzenini mi bozduk diye endişelensek de öğrendik ki birlikte uyuma ihtiyacı bebeğe-çocuğa-yaşına göre değişkenlik gösterebiliyormuş. Bizim çok yoğun çalıştığımız, Mira’nın ise bebeklikten çocukluğa geçtiği 2-3 yaş arasında bir de gece uyku problemleri ile boğuşmadık. Sonsuza kadar bizimle uyumasından endişelenmeden, hepbirlikte sabaha kadar uyuyarak anın tadını çıkartmaya başladık.

Şimdi oğlumuzun nasıl bir bebek olacağını bilmiyorum. Bildiğim; Mira olmasa, ilk bir kaç ay onu anlayana kadar, gerçekten ayrı bir oda hazırlığına bile girişmeyeceğim... Ancak Mira yavaş yavaş bizim yanımızdan ayrılma sinyalleri verdiğinden, alt katı yer yatağı olan alçak bir ranza, oyun alanı, yeni bir kütüphane ve oyuncak rafları yaptırarak, odada köklü bir değişiklik yapmaya karar verdik. Odayı orta vadede iki kardeşin paylaşabileceği şekilde yeniden düzenlemeye giriştik. Odanın yepyeni durumdaki eski eşyalarını da arkadaşlarımız ile paylaştık. Yeni odanın tamamlanması, dönüşümüze kaldı. Detaylarını o zaman paylaşırım.

Artık bana göre yeni bebek odasının gereksizleri – gereklileri – güzelliklerini listelemeye başlayım…

Gerekliler;

  • Bebek karyolası – yatağı >> Yükselip alçalabilen, daha sonra bir kenarı çıkabilen, yere yakın, bir iki sene sonra değiştirmek durumunda kaldığınızda içinizin acımayacağı fiyatta bir model (ikea’da çok güzel alternatifler var…)
    veya… montessori tarzı bir yer yatağı
    veya… sadece ilk yıl için oyun parkı tarzında portatif bir yatak kullanılabilinir.
  • Şifonyer >> Orta yükseklikte bir şifonyer hem alt değiştirme köşesi, hem de giysi dolabı olarak iş görüyor.
  • Pike – Battaniye >> El örgüsü hafif 2-3 battaniye ve mevsimine göre 3-4 pike edinilmeli. Mira’da en çok annemin ördüğü boy boy ince yün battaniyeleri kullanmıştık ama Ada için ycurl’un önceki yazıdaki yorumunda önerdiği ince pikeler mevsimine göre daha kullanışlı olacaktır. Tabi Selen’nin de söylediği gibi farklı boy ve kalınlıkta tülbentler de aynı aynı işi görecektir.
  • Alez >> Bezden taşırarak yatağı ıslatması başımıza hiç gelmedi ama 1.5 yaş sonrası bezi bıraktığında bir kaç defa ıslak yatak ile karşılaştık. Gece yapılacak bir çarşaf değiştirme operasyonunda kıymeti anlaşılıyor.
  • Çarşaf >> Altında toplanmayacak mümkün ise lastikli bir model…
  • Perde >> Benim tercihim gece gündüz uykularını ayrı mekanlarda gerçekleştirmekten yana olsa da perde bebeklerde gece ve gündüz farkındalığı yaratabilmek için önemli bir unsur.
  • Anne-Baba için koltuk >> İlk yıl emzirme-sakinleştirme-birlikte vakit geçirmek için kesinlikle çok işe yarıyor. Ancak 2 yıl içerisinde koltuğun odada bir işlevi kalmayacağını göz önüne alın. Elinizdeki mevcut bir şeyi bu amaçla değerlendiremiyorsanız, en azından daha sonra evin başka bir köşesinde kullanabileceğiniz bir model seçin.

Güzellikler;

  • Kundak >> Dr. Harvey Karp’ın 4. trimester olarak adlandırdığı yaşamın ilk 3 ayında, rahimdeki sıkışık ortamda yaşamaya alışmış bebekler farkında olmadan el refleksleri ile kendilerini uyandırıyorlar. Kolları sabitlemek uyku süresini gerçekten uzatıyor. Harvey Karp’ın önerdiği şekilde ince bir pike ile kundaklamayı deneyebilirsiniz – ben becerememiştim. Onun yerine Mira için, Esra’nın bir önceki yazıya yorumunda belirttiği, SwaddleMe kundaklardan kullanmıştık ve çok çok faydasını görmüştük. Ancak minik kuzen Bora ile farklı bir tecrübe kazandık. O kollarını oynatma ihtiyacı hissediyor ve SwaddleMe’den kurtulana kadar uğraşıyordu. Houdini misali amacına da ulaşıyordu. Sonradan bulduğumuz TrueWomb‘un kollarını rahim pozisyonuna daha uygun yerleşmesine izin verip,  birbirinden bağımsız hafif oynatabilme fırsatı tanıdığı için Bora gibi kıpırdak bir bebeklere çok daha uygun olacağına kanaat getirdik.
  • Yan Yastığı >> İlk dönmeye başladığında yatak kenarına çarpmaları engellemek için  faydalı ama kenarlardan tutunup ayağa kalkabilmeye başladığında üzerine tırmandığı için tehlike oluşturabiliyor. Kullanım süresi konusunda gözlemci ve dikkatli olmak lazım.
  • Gece Lambası >> Bebeklerimiz karanlıkta uyumalı. Ancak gece ihtiyaç anında anne-baba için kolaylık olabilir. Dimerli bir anahtarla ışık miktarı ayarlanabilen bir lamba da aynı işi görür.
  • Co-Sleeper; SnuggleNest >> Bu kesinlikle gerekli olmayan ama bizim çok kullandığımız ve kullanmaktan keyif aldığımız bir ürün oldu. 2-3 saatte bir emzirmek için uyandığınız ancak koynunuza alıp uyuyamayacak kadar tedirgin olduğunuz ilk hafta-aylar için çok kullanışlı…
  • Bebek Telsizi >> Br kaç odalı tek katlı apartman daireleri için çok da gerekli olmayan bir cihaz… Ancak biz Mira’yı yatırdıktan sonra, yaz akşamlarını bahçede geçirdiğimiz zamanlarda çok faydasını gördük. Biz alırken; görüntü verenlerin frekansları betonarme duvarlardan, telsiz telefon, kablosuz internet gibi diğer cihazlardan şiddetli bir şekilde etkileniyordu. Sadece ses ileten düz bir model almıştık, çok da memnun kaldık.
  • Oda Termometresi >> Mira’nın doğumu ile bizi bebek bakımı üzerine eğitmeye gelen hemşiremiz yeni doğan bebekler için normal oda sıcaklığının 22 derece civarında olmasının ideal olduğu ve bu sıcaklıkta kendi giydiğimizden sadece ince bir kat daha fazlasını giydirilmesi veya örtülmesinin yeterli olacağını söylenmişti. Giderken de tüm anlatıklarını anladığımıza dair bir kağıt imzalatmıştı. İmzayı attınca da olayı fazla ciddiye aldık sanırım 🙂 22 derece biz Türkler için – hele ki evde yeni doğan bir bebeği olanları için – serincene geliyor. Ancak biz Mira’yı ilk günden itibaren bu oda ısısında bu öneriye göre giydirerek büyüttük ve 1.5 yaşında sıcak veya soğuk geldiğinde kendi kendine giyinmek veya soyunmak isteyen bir cüceye dönüştüğünü gördük. – gerçi 3 yaşını geçtikten sonra da azıcık güneş gördüğünde parmak arası terliklerimi giyeceğim ben şeklinde bir yan etkisi ile boğuşuyoruz – Oda termometresi çok elzem bir şey değil ama bu oda biraz serincene mi? şu çocuğa uyurken bir yelek mi giydirseydik? diyen iç ve dış sesleri susturabilmek için bir güzellik. Bizim bebek telsiz oda ısısını ölçebildiği için ayrıca bir şey almamıştık.
  • Buhar Makinası >> Kaloriferli evlerde yaşamın kullanmamızı gerektirdiği ürünlerden biri oluyor kendisi… Tchibo’dan aldığımız bulaşık makinasında yıkanabilen hazneli, kolay temizlenen, soğuk buhar veren küçük bir cihaz işimizi görmüştü.
  • Oyuncak sepeti – dolabı >> Adaşımın söylediği gibi ilk yıl için bebeklere herşey oyuncaktır. Düşündüğünüzden çok çok daha az oyun aracı yeterlidir. Oyuncakların düzenli tutulabileceği, bebeğiniz mobilize olduğunda kendisinin rahatlıkla ulaşıp alabileceği bir dolap, kolayca açabileceği bir sepetin ilk günden itibaren odasında olması güzel olabilir.
  • CD veya MP3 Müzik Çalar >> Itır’ın yorumu üzerine bunu atladığımı farkettim. İlk günden itibaren oda da müzik çalan bir cihaz olması çok güzel bir şey… Biz de dayılarının aldığı bir mini ipod ve hoparlörü var. Açıkçası aldıkları zaman bu kadar çok işime yarayacağını hiç düşünmemiştim. Dahası – annem nasıl açılıp kapanacağını keşfedememişken – Mira 18 aylıktan bu yana istediği parçaları seçip dinliyor.

Gereksizler;

  • Bebek sepeti – Beşik >> Ödünç alabiliyorsanız ne ala ama kullanım ömrü çok çok kısa, satın almaya değecek bir ürün değil. Ev içerisindeki portatif kullanım avantajı için ise kademeli kullanılabilen bir park yatak daha uygun olacaktır.
  • Yorgan – Yastık >> Cenk’in anneannesinin bebeğe yorgan yapalım önerisini, 12 küçük blok – 96 dairenin merkezi ısıtma sisteminin tam üzerinde oturmamızdan mütevellit kibarca red etmiştik. Ancak evimiz bu kadar sıcak olmasa dahi farkettik ki bebek yastığını 1 yaşından sonra, yorgan ise hiç kullanılmıyor. El örgüsü battaniye – pikeler yeterli.
  • Nevresim takımı >> Yorgan olmayınca nevresim de anlamsızlaşıyor. Bizim İkea’dan desenlerine bayılarak aldığımız 2 takım nevresimlerin farkında olmayan annelerimizden, “torunumuzun bir nevresimi bile yok” diye birer de hediye geldi. Sonuçta o güzelim yorgan kılıflarını tepinerek uyumaya başlayana kadar bir süre çarşaf gibi altına serebildik hepsi o oldu.
  • Gardırop – Elbise Askıları >> Yer durumuna bağlı olarak tercih edilebilir. Ancak odanız küçükse bir de gardırop sığdırmaya çalışmayın. Bebeklikten çocukluğa geçiş esnasında ve sonrasında, çocuğunuzun kendi eşyalarını düzenli olarak görebileceği, alabileceği bir raflı veya çekmeceli bir düzenek daha uygun oluyor.
  • Alt değiştirme ünitesi – minderi >> Bağımsız bir ünitenin tamamen gereksiz olduğunu düşünüyorum. Şifonyer üzerinde kullanbilmek için Ikea’dan basit bir minder almıştık ama bizim kurtlu kızımız dönmeye – yuvarlanmaya ve hemen sonrasında da emekleyerek kaçmaya başladıktan sonra minder de anlamsızlaştı. Annemin diktiği yıkanabilen iki alt değiştirme örtüsü ve tek kullanımlık yatak koruyucu örtüleri yakaladığımız yerde altını değiştirebilmek için yeterli olmuştu.
  • Kirli bez çöpü >> Türkiye’de çöpün her gün toplandığı bir çok yer için tamamen gereksiz… Amerika’da bir çok yerde belediye çöp toplama hizmetini haftada bir gün verirken, siz bu süre zarfında çöplerinizi çevrenizi rahatsız etmeden evde-bahçede-garajınızda tutmanız gerekiyor. Bu kovalar da bu amaç için tasarlanmış.

*****

Yeni bebek için bir oda düzenlemeye başlamadan önce aşağıdaki yazı, video ve oda resimlerine göz atmanızı öneririm.
Bebeklerin İlk Yili Icin Evde Montessori
Çocuklara özel feng shui ilkeleri
Infant Toddler Montessori: “Preparation for Life”
Vincent’s Montessori Inspired Nursery: whole room
Finnian’s montessori room

Eko-nomik bir Bakış Açısı ile Bebek Alışveriş Listesi – Giriş

İki hafta önce Nurturia‘da 34 haftalık olup halen oğlumuz için hiç alışveriş yapmadığımı yazdığımda özellikle yeni anne adaylarını şaşırttığımı farketmiştim. Hep böyle değildim yaşarken oldum diye açıklama getirme ihtiyacı hissetim. Mira’ya hamileyken bebek ihtiyaç listesi üzerine çok detaylı çalışmıştım. Her aldığım ürünü – kıyafetten araç gerece, fiyatından tüketici değerlendirmelerine kadar – pek ince eleyip sık dokuyordum. İhtiyacım fazlasını da almamak konusunda da dikkatli olduğumu sanıyordum. Ancak Mira büyürken gördüm ki; akıllı alımlarım kadar farkında bile olmadan pek çok gereksiz eşyamız olmuş. Pekala bir çoğu olmadan da büyüyebilirmiş Mira… Zaten ilk haftalar için bir kaç temel ihtiyacınız hazır olduğunda, hiçbir şey yeni bebek ile yaşanmaya başladıktan sonra alınamayacak kadar acil/önemli değilmiş. Hatta bu size bir çok şeye gerçekten ihtiyaç duyup duymayacağınızı yaşayarak görme fırsatını da veriyormuş.

Böyle bir tecrübe üzerine, oğlumuz için hazırlık konusunda hiç aceleci davranmadım. Mira büyürken, ikinci bir çocuk için kesinlikle kullanmayacağıma emin olduğum bir çok şeyi ihtiyacı olabileceklere çoktan ulaştırmıştım. Hatta evimizin hap kadar olmasını da bahane ederek, işe yaradığını gördüğüm ancak kısa kullanım süresine sahip veya 10 çocuk büyütebilecek sağlamlıkta eşyaları – oyuncakları da yeni bebeği olan arkadaşlarıma daha sonradan geri almak üzere ödünç vermiştim. Yeni bebek alışverişi konusunda yaptığım en önemli iş Mira’nın bebeklik eşyalarını çok alıcı göz ile tekrar değerlendirmek ve bir araya toplamak oldu, hepsi bu…

Mira’nın listesine Ada için tekrar göz atarken, Greenbabyguide.com yazarlarının hazırladığı The Eco-nomical Baby Guide kitabının ismi ve teması çok ilham verici oldu. – içeriğinde büyük bir sürpriz ile karşılaşmadım – Doğal, ekolojik, organik kavramları sadece Türkiye’de değil, dünyanın bir çok yerinde halen lüks olarak algılanırken, sağlıklı – çevre dostu – organik ürünler kullanarak çocuk yetiştirmek de pahalı bir imaj çiziyor. Oysa özümseyerek çevreyi korumaya yönelik düşünmeye başladığınızda, sadeleşmeye de başlıyoruz. Dünyamızın kaynaklarını daha az tüketirken, aslında kendi kaynaklarımızı da daha az tüketmiş oluyoruz.

Eko-nomik Bebek Rehberi’nde yeni doğan bebeğin ihtiyaçları temel olarak 5’e ayrılmış;

  1. uyutabileceğiniz bir yer,
  2. besleyebileceğiniz bir yol,
  3. bezleyebileceğiniz bir yöntem,
  4. vücut ısısını korumak için giydirebileceğiniz bir şeyler,
  5. sağlığını ve güvenliğini koruyabileceğiniz gereçler.
  6. Ben de bunlara bir altıncı madde ekleme ihtiyacı da duydum…

  7. yeni doğum yapan annenin ihtiyaç duyacağı şeyler.

Mira için çıkarttığım listeyi bu maddeler göre yeniden düzenledim. Görüşlerimi ekleyerek, doğurmadan önce her bölümün üzerinden geçmeye çalışacağım. Sonunda da yeni listemi indirilebilir bir şekilde ekleyeceğim… her anne adayına tam uymasa da kendine uyarlayabileceği bir şeyler bulacaktır. Bu arada tecrübeliler de kendi fikirlerini paylaşırsa sevinirim…

Pratik hayat becerileri ve tuvalet eğitimi

Pazar sabah, uzun zamandır görmediğimiz arkadaşlarımızla çoluk çocuk kahvaltıda buluştuk, ardından araba ile İstanbul’a gittik… 30 haftalık hamile ben ve 3 yaşına 3 gün kalan Mira’nın performansından emin olabilmek için Cenk de bizimle yola çıktı. Akşamına da otobüse atlayıp geri döndü. Biz de, Mira’nın ilk gece azan konjiktiviti, ikinci gece de yükselen ateşine rağmen keyfimizi hiç bozmadan iki gün geçirdik. Kızımı mı, kendimi mi taktir etsem bilemedim 😛 Mira hafif hastalık etkisinde olabildiğince mızmızdı ama hiç arıza çıkartmadı; acıktığında yedi, uykusu geldiğinde uyudu. Hatta kucağımda 2 saat uyuduğu sürede ben de nihayet Senem ile yüzyüze tanışma fırsatı buldum… Arada, vicdansız anneyim ben diye kendimi sorgulasam da, ne diyeyim hiç zorlanmadım suçluluk duygusundan arınmakta… Mira kucağımda mızır mızır mızırdanırken, arkadaşlarıma laf yetiştirerek kendi kendime aştığımı gösterdim 🙂

Bir kez daha İstanbul’da yaşayan ve araba kullanan arkadaşların ileriki yaşlarda alzeimer olma ihtimalinin çok düştüğüne kanaat getirdim. Değişen yollar konusunda sürekli bir beyin egzersizi yapmalarının yanısıra bir de akıl sağlıklarını koruyabilmek için sukunetlerini kaybetmemeleri gerekiyor. 30 haftalık gebe aklım, 4.5 saatlik yolda değil ama trafikte yıprandı. Ikea çıkışında ön kapıda beni bekleyen arkadaşlarımın yanına döneceğim yere 3. defa kapalı garaja girmeye kalkınca, güvenlik halime acıdı ki buradan geri vitese alın U dönün diye yardımcı olmaya girişti. Benim geri vitese almam ile arkadan bir arabanın gelip bize dokunması bir… arabanın içinden fırlayan baba oğul olduğunu anladığım 2 kişinin “kadın milleti değil mi” diye böğürmeye başlaması iki… oldu… Güvenliğin duruma “hanımefendi duruyordu, geri gitmemişti, durmadınız” diye müdahale etmeye çalışmaları, “korna çaldıydık ya işte… bunlara araba alan kocalarında (!) kabahat şeklinde…” seviyesizce uzadıkça uzadı… Rapor tutmaya yanaşmadılar. Karnıma ve yanımdaki çocuğuma bakıp “polis çağırsak saatlerce bekleriz, en az 300 liralık hasar var bu arabamızda, ödeyin gidelim” şeklinde bağırınmaya devam ettiler… Çevredekiler önceden olup olmadığı belli olmayan ince çizik için, polis çağıralım diye benim saffında yer alırken, Mira da “çişim geldi hemen yapmam lazım” diye koroya eklendi. Mira’yı kucaklayıp çimlerin üzerine işetirken, içimden bir his hala bekle polisi diyordu ama Mira’nın akşam yemeği yiyememesini göze alamadım, Angara’lı olmamın hatırına 50 lirada uzlaşan adamlara içimden saydırarak olay mahalinden uzaklaştım. Sonrasında Mira uyuyakalınca akşam yemeği yiyemedi o ayrı 🙁 17 yıldır aktif bir şöförüm… Uzun yola çıkarım, minibüse kadar her boy motorlu taşıtı zorlanmadan kullanırım. Ama karşıma çıkan bu baba – oğula, o çok sesli koro içinde bir de ben bir şey söylemek istemedim. Çocuğumuzu böyle bir toplum içerisinde büyütüyoruz, dahası bu ortamda hayatta kalma becerisini yükseltmek zorundayız. Söyleyecek tek şey var; çocuklar ne görürse onu yapar. Biz kendimizi düzeltmekle mükellefiz… Armudun başka ağacın dibine düşmesini beklememek lazım… (bu videoyu daha önce paylaşmıştım ama tekrar izlemeli…)

Dün Feneryolu Saray’da yaptığımız geç kahvaltının ardından sahil yolundan Pendik’e oradan da Ankara yoluna doğru devam ettik. Ne diyeyim sahil yolundan geçerken İstanbul bu sefer gözüme pek sakin pek huzur dolu geldi… Mira kısa bir şekerleme yaptı. Sonrasında yol boyunca hikaye yazmaca oynadık. Hikaye yazmaca deyip düşününce farkettim; oyunumuz FRP gibi bir şey olmuş . Ben bir hikaye yazmaya başladım, kahramanlarından biri Mira oldu, onun kararlarına göre hikayeyi yönlendirdim… Bir zamanlar benden DM olmaz derdim ama bir kez daha anladım ki anne olunca herbişi olabiliyormuş insan 🙂

Ankara’ya kadar hava ışıl ışıldı dolayısıyla yol da çok güzeldi. Yanlızca 30 haftalık gebe, 3 yaşındaki çocuğu ile yola çıkınca şurası güzeldir mola verelim şeklinde bir tercihte bulunamadı 😛 Yol boyu bir benim, bir Mira’nın çişi gelince, bir sonraki servis alanı 25km şeklinde tüm tuvaletleri tavaf etmek durumunda kaldık. Tabi toplumumuzun tuvalet kullanma alışkanlıklarını yerinde gözden geçirme fırsatını da yakalamış olduk. Sifon, tuvalet kağıdı kullanmayı bilmeyenlerden çok, son derece medeni gözüken bir kaç kişinin çocuklarını alafranga tuvaletlerin tepesine tüneterek işlerini yaptırmasına veya öyle yönlendirmesine inanamadım. Acıklı olan tarafı, kendini ve çocuklarını mikrop kapmaktan korumaya çalışırken, arkada bıraktıkları pisliğin farkında bile değiller… Benzer bir şeyle geçenlerde Ankara’nın A sınıfı alışveriş merkezlerinden birinde karşılaşmıştım. Mikrop kapma kaygısındaki yaratıcı Türk kadını marketten aldığı poşeti klozet korucusu olarak kapağa geçirmiş, ortasına da bir delik açmış… Deliğin küçük gelmesine aldırmamış, aynen de bırakıp çıkmış… Bunları gördükten sonra; ister istemez aklıma Mira 15 günlükken yaptığımız Raleigh – Washington arası 4.5 saatlik yolculuk araba yolculuğu geliyor. Yol kenarında bizimki gibi tam teşekküllü merkezler yerine bir tuvalet binası ve yanında içecek otomatlarının bulunduğu basit noktalardan ikisinde duraklamıştık. İlk durakta Mira’nın altını arabada değiştirmeyi tercih etmeme rağmen, tuvalete gittiğimde o kalabalıktaki temizliği karşısında şok geçirmiştim. İkinci durakta bunun bir tesadüf olmadığından emin olmuştum. Ülkemizde tuvaleti bile olmayan okullar varken, büyük bir toplumsal uyanış beklentisinde değilim. Her değişim önce insanın kendinden başlar… çantada dezenfektan mendil ve sabun taşımak gerçekten zor değil… katlanır klozet adaptörü gibi ürünler varken de, kendi maruz kaldığımız mikrop kaparız paranoyasını bir sonraki kuşağa aktarmak hiç doğru değil…