Döndük

Yıllar yıllar önce, “çok şansızımdır, hep aklımda bir backup plan ile dolaşmak zorunda hissediyorum kendimi” diye hayıflandığım bir müşterim başıma gelen abuk durumlara karşı tüm bakış açımı değiştirmişti… “Evet, olağanüstü şeyler yaşıyorsun ama bunların üstesinden gelmeyi de her seferinde başarıyorsun, ben buna şansızlık değil şans derim” demişti. Yaşadıkça ben de ikna oldum dediklerine… Yola çıkmadan 4 saat önce Mira’nın püskürerek kusması, günü jöle kıvamında geçirmesi, havaalanı uyuyakalması, Baha ve Özge’ye veda bile edememesi ile yine öylesi ŞANSLI başlayan bir yolculuk sonrası sağsağlim vardık memlekete… Bir araya gelebildik en nihayetinde…

Ben ayağımın tozu ile annelik dışı rollerime hızlıca geri döndüm. Bu hafta üç – beş karpuzu itire kaktıra yuvarlamaya çalışıyorum. Gelecek haftadan itibaren planım şu karpuzları bir hizaya sokmak ki annelik halimin tadını çıkarabileyim. Çocuklarımı düşünmem ile bile huzur duymama yetiyor. İyi ki Mira’yı doğurup anne olmuşum. İyi ki aynı şeyleri tekrar yaşamak isteyip bu 1001 surat Ada’mı doğurmuşum. Onlar varken, herşeyin üstesinden gelirim ben…

Abuk bir antibıdı – anestezi – yolculuk hikayesi

Bir daha yola çıkmadan bir gün önce bavulum yine hazır değil diye hayıflanmayacağım. Bavulun hazır olmaması en büyük derdim olmaya devam etsin ki, ben son dakika hazırlanma konusundaki tecrübelerime tecrübe katabileyim. Bir daha bu kadar abuk ve hazırlıksız yakalanacağım durumun, peşpeşe yaşandığı bir seyahat yapmayalım.

Önceki hafta bir türlü geçmeyen geniz akıntısının nihayi sonucu olarak, geçen Pazar ani ve şiddetli bir kulak ağrısı ile uyanmıştı Mira’mız… Orta kulak iltihabı olduğu aşikardı ama biraz ağrı kesici takviyesi ile metanetini koruyunca, Pazar kalabalığındaki bir acil yerine, Pazartesi sabah erkenden bir KBB uzmanına götürmeyi tercih ettik. Nasibimize düşen antibiyotiğimizi aldık. Mira’nın 3 yıllık ömründe ilk defa antibiyotik kullanacak olmasının hafif bir burukluğu ile eve döndük. Ama antibiyotik ile başladığı haftayı, ilk defa anestezi almakla tamamlayacağını bilsem buna da burulmazdım.

Cuma günü yapacağımız uçuş öncesi, Perşembe 2’de gittik kontrol randevusuna… “Antibiyotik 10 gün süre ile kullanılacaktı ama etkisi çok hızlı görülecekti” buna şartlanmışız anlaşılan… Kulak zarı arkasındaki sıvı birikiminin devam ettiğini ve müdahalesiz iyileşmesinin 2-3 haftayı bulabileceğini duymaya ise hiç hazırlıklı değildik. %1-2 gibi küçük bir ihtimalde olsa, bu hali ile uçuştaki her kalkış ve inişimiz kalıcı işitme kaybına yol açabilirmiş. Önlem olarak kulak zarına atılacak bir kaç milimlik bir kesik ile sıvının dışarı akması sağlanabilirmiş. Ancak bu müdahale Mira yaşındaki bir çocuğa anestezi verilerek yapılabilirmiş. Anestezi operasyonun ameliyathanede ve aç-susuz olarak yapılması gerekliymiş. Bizim ertesi sabah gibi bir şansımızın olmaması nedeni ile bir kaç saat aç ve susuz tuttuktan sonra bu işlemi yapabilirlermiş. Toplamda 3 kalkış ve 3 iniş yapacağımız bir yolculukta küçük bir oranda da olsa kalıcı işitme kaybını göze alamazdık ama çok basit bir operasyona bu kadar ani bir giriş konusunda hepimiz hazırlıksızdık.

Mira’yı aç susuz tutabilmek için kaç takla attığımızı hatırlamıyorum. Bir yandan da, geçen sene tesadüf elimize geçen, Mira’nın çok sevdiği, iyi bildiği – ve hakkında daha sonra özellikle yazmak istediğim – bir hikaye ile Mira’yı ameliyathane – daha önemlisi anestezi – kavramına hızlıca hazırlamaya çalıştık. Burnundan verilen sakinleştiriciye kadar herşey yolunda gitti. Tadı ağzına gelince sakinleştirici etkisini tam tersi olarak gösterdi. Su verin bana diye inletti ortalığı 🙁 Ağzındaki tat gitsin diye tükürdü 🙁 Meme ver bana lütfen diye yalvardı 🙁 Bana sonsuz gelen 5 dakikanın sonunda sakinledi. Beraber ameliyathaneye kadar gittik… Ameliyathane kapısında doktorunun kucağına verdik. Odaya çıktık. 10 dakika sonrada tekrar almak üzere ameliyathaneye indik. Hafif ağlamaklı ayılıyordu, beni duyunca daha çok ağladı, kucağıma atladı. Doktoru bunun normal olduğunu birazdan tekrar uykuya dalacağını, bir kaç saat uyuyacağını, bundan sonraki 2 saat boyunca bir şey yiyip içmemesi gerektiğini söyledi. Ancak Mira uyumadı 🙁

Tek cümle ile özetlemek gerekirse, sabah kalkıp gitseydik farkına bile varılmayacak bir operasyon Cenk’le benim tüm soğukkanlılığımıza ve Mira’nın tüm metanetine rağmen hepimiz için biraz travmatik oldu. Neyse ki, hastaneden çıkmamızla Mira kendine geldi. Evde yemeğini yedikten sonra ise bir enerji küpüne döndü… Bir arkadaşım anestezinin bazı çocuklarda uyuma güçlüğüne yol açabileceğini söylemişti. Bizimki de o bazılarından biri olmasaydı şaşardım…

Velhasıl, evde Mira tepemizde bavulları hızlıca topladık. Bir kaç saatlik uyku ile yola çıkmaya hazır hale geldik. Ancak sürprizlerimiz bunun ile bitmedi. Annem, ben ve Mira olarak planladımız yolculuğa, annemi alanda bırakıp – bavullarını ise yanımıza alarak – çıkmayı başardık. Üzerine 10 defa konuştuğumuz ama pasaportunu elimize alıp bir kere kontrol etmediğimiz için annemin göçmen vizesinin uçuştan bir gün önce sona erdiğini fark etmemişiz 😛 Bavulları bana bağlandığı için onları geride bırakmanın, kendi bavullarımızın akibetini de bilinmeze sürükleyebileceği için peşimize bağlı 4 valiz ile yola koyulduk.

İstanbul – Chicago uçuşu müthişti. Zaten millerimi upgrade için kullanmıştım, business keyfi çattık. Mira öğle yemeğini yedi ve bir uyudu, tam uyudu… gecenin tüm acısını çıkarttı… Uyandı, tüm keyfi yerinde oyun oynadı, film izledi, hiç sıkılmadı, hiç sıkmadı, çok iyi bir yol arkadaşıydı.

Tabii bizim gibi bundan sonraki işlerin artık yolunda gitmesini bekleyebilirsiniz. Ancak uçağın gate’ten ayrıldıktan sonra İstanbul’dan kalkış için 45 dakika sıra beklemesi ile başlayan gecikmemiz, havadayken toplam 1.5 saate uzamıştı. Üzerine pasaport kontrol kuyruğundaki akıl almaz sıra ile karşılaşınca, bağlantı uçağımızı kaçırmayı başardık. Bekleme sırasında Mira’yı mıncıklamaya çalışan Türklerin sıfır ilgisi ama başka uçaktan inen bir yabancının yardımı ile 4 bavulu bir arabaya yükledik. Tepelerine de Mira’yı oturtup, gümrükten geçirdim.

Bir sonraki uçağın 3 saat sonra olmasına ise sadece şükretmekle yetinebildim. Hatta bunun üzerine Pratik Annem kalkıp havalanına gelince gerçekten uçağı kaçırdığımıza sevindim bile… Kıpırcan ve Kımılnaz’ı göremedim ama rahat rahat sohbet edecek fırsatımız oldu. Son bineceğimiz uçağın kalkmasına 1 saat kalmışken, Mira’nın pili tamamen bitti. Kucağımda uyuyakaldı ve ben yanıma Mira’nın puseti almayarak ne büyük salaklık yaptığımı o an farkettim… Burcu’nun yardımı ile uçacağımız terminale gittik. Ancak güvenlik kontrolünden itibaren yanlızdık. Bir elimde çekçek, sırtımda sırt çantası, kucağımda Mira, karnımda kıpırdak Ada ile tüm engelleri aştım 🙂  O ana kadar soran herkese yorulmadım demiştim. Sonunda onun da acısı çıktı diyeyim…

Mira, Raleigh’e inene kadar hatta evde yatağına yatırdığımda bile hiç uyanmadı. Amerika saatine tam adapte ertesi güne başladı. Ben Ankara’daki evden çıkışımız ile buradaki eve varışımız arasında geçen 26 saat sonrası halen kendime gelmeye çalışıyorum.

AVUSTRALYA – Canberra

Canberra Avustralya’nın başkenti ! Başkent olmasına 1908 yılında karar verilmiş ve Chicago’lu 2 mimar tarafından 1913 yılında tasarlanmış. Bana Atatürk döneminde başkent olmak üzere tasarlanan Ankara’mızı anımsattı; farkı ise onların plana halen sadık olması…

Benim işim Australian Institute of Sport – Avustralya Spor Enstitüsü Kampüsündeydi. Canberra’ya vardığımızda; Hayri ile ben direk kampüse gittik. Mira, Cenk, annem ve Suha ise otelimize doğru yola devam etti. Bizim toplantı programımıza bağlı olarak, o akşamı yemekte ayrı geçireceğimizden emindik. Ama 6:30’da açılış kokteyli ile tamamlanan program güzel bir sürpriz oldu. 6:45’te oteldeydim ve çılgın gibi yağmur yağıyordu. Karanlıkta ve yağmurda nokta vuruşu yapmak daha mantıklı olacağı için Cenk bir sonraki akşam için belirlediği restoranları aramaya başladı. 7:30’a kadar açtığımız her telefonda dolu cevabı alırken, o saatten sonra bir saat içinde – 8:30’da – mutfağın kapandığı cevabını almaya başladık (!) En nihayetinde aradığımız bir yer hemen gelebilirmisiniz dedi. Otelin bir arka sokağında olduğu için 7:40’da oradaydık. Küçücük bir yerdi ve tek masa kalmıştı. O da bizim içeri girmemiz ile tatlı siparişini verdi. Kalkmaları ile meydanı boş bulan Mira coştu 🙂 Mira çalışanları oyalarken de, biz rahat rahat yemeğimizi yedik, şarabımızı içtik. Saat 9’a doğru kalktığımızda yağmur dinmişti. Ertesi güne hazırlık olsun, bari arabayla dolaşarak oryantasyon yapalım dedik ama evlerin ışıklarının bile söndüğünü görünce hızla otele döndük. Sanırım bütün Canberra 9:30 gibi uyuyordu 🙂 Annem kendi uyku temposuna göre yaşayan bir şehir görünce duruma çok hoşnut kaldı. Ertesi sabah erkenden kalktığımızı düşünüp, kahvaltı yapabileceğimiz bir yere gittik. 7:30 gibi zorla oturacak bir yer bulduk ve 8 gibi herkes işe gitti 🙂 O gün öğrendik ki Canberra’da büyük alışveriş merkezleri bile 9’da açılıyor ve 5:30’da (!) kapanıyor.

Kahvaltı sonrası ailecek benim katıldığım kongrenin düzenlendiği Australian Institute of Sport – Avustralya Spor Enstitüsü (AIS) Kampüsü’ne gittik. Burası aynı zamanda Canberra’da nereleri gezmeli diye baktığınız da karşınıza ilk çıkan yerlerden biri… AIS’de 29 branşta birinci sınıf yüzlerce sporcu eğitiliyor. Spor tesislerinin mükemmel olmasının ötesinde bilim adamları burada kas ölçümlerinden, psikolojiye, beslenmeden, mayo tasarımına kadar aklınıza gelebilecek her konuda sporculara destek olmak için çalışıyorlar. Antremanlar esnasında yapılan ölçümler anında antrenörler ile paylaşılıyor. Antrenörler uygulama sonuçlarını gerçek anlamda değerlendirerek program yapıyorlar. Türkiye için ütopik bir durum diye adlandırabilirim. Avustralyalılar burası ve sporcuları ile gurur duyuyor. Duyulmayacak gibi de değil. Kampüs halka açık. Çocuklar için dersler mevcut. Bir de belli saatlerde ücretli olarak rehberli geziler düzenliyorlar. Rehberliği de kampüse burslu olarak kabul edilen geleceğin dünya-olimpiyat şampiyonu sporcuları yapıyor. 1,5 saat süren bu turun sonunda hepi topu 20 milyon nüfuslu Avustralya’nın olimpiyatlarda neden en çok madalya alan ülkelerden biri olduğu anlaşılıyor… bu arada Avustralyalılar için olimpiyatlardaki en büyük rakibin İngiltere olduğunu da eklemem gerekiyor. 2006 Pekin olimpiyatlarında İngiltere’nin kendilerinden fazla madalya alması hükümeti sarsacak kadar önemli bir konu olmuş… o kadar yani… Burada yaşayan çocukların sporu hayatlarının bir parçası olarak almaları öyle kendiliğinden gelişebilen bir şey ki Mira için de böyle olabilmesini dilerdim. Ama ne yazık ki Türkiye’de çocuk yetiştirirken, herşey için olduğu gibi, bunun için de özel bir çaba harcamak lazım…

Kampüsü gezdikten sonra ben kongre merkezine giderken, bizimkiler de kendilerini Avustralya’nın olimpiyat ruhuna kaptırarak kampüste kaldılar 🙂 Benim işimin bitmesiyle, Canberra’nın AIS kampüsünden sonra gezilmesi önerilen Black Mountain Tower‘a gittik. Kuleye de çıktık ama çılgın esen rüzgar nedeni ile gözlem balkonuna çıkamadık. Erkenden otele döndük. Erkenden bir restoranda rezervasyon yaptık… Erkenden otelden çıktık. Restorana vardığımızda en son gelen masanın yine biz olduğumuzu anladık… bir de restoran tercihimizin pek de çocukla gitmeye uygun olmadığını 😀 Mira ağılıklı olarak orta yaş çiftlerinin bulunduğu bu restoranda biraz moleküler mutfak örneklerinin tadına bakmış bulundu… Benim kadehimden su içmeye çabaları ise garsonun endişeli müdahalesi ile sekteye uğradı. Mira’nın oyalanmakta olduğu kadehin 80 dolarlık olduğunu söyledikten sonra yerine verdiği kadeh bizim kızın sosyetesine hitap edemedi ki daha fazla ilgilenmedi. Neyse ki hesap kadeh kadar astronomik gelmedi ve saat 9a gelmeden yemeğimizi bitirdik yine de kalan en son masa olarak restorandan ayrıldık. Annemin standartlarına göre felekten bir gece çaldığımız geceyi saat 10da yatağa konarak tamamladık.

Sonraki gün sabahın köründe uyanmamızla, annemin artık Canberra’lı olmakla kalmayıp, bizim yönetimi de ele aldığını gördük. Tabi kaldığımız otelin bir apart otel olmasının, hepbirlikte kaldığımız dairenin de çamaşır kurutma makinasından, mikrodalgaya tam teşekküllü olmasının da adaptasyonunu hızlandırmadaki etkisini yabana atmamalı… Bir yanda kirliler haldur huldur yıkanırken, diğer yanda kahvaltımızı yaptık. Ardından ben toplantıya kaçtım. – resmen kaçtım – Bizimkiler de ben dönene kadar odada domestik hayatlarına devam ettiler. Öğleden sonra döndüğümde tüm kirliler yıkanmış, ütülenmiş bavullar yeniden hazırlanmış mis gibi bekliyordu. Annem – akşam yemeği hazırlıklarını da bahane ederek – kendisini bir alışveriş merkezine atmayı istedi. Suha da evin küçük oğlu kontejanından faydalanarak – 30 yaşında olması durumu hiç bir şekilde değiştirmiyor –  National Zoo – Canberra Hayvanat Bahçesine çita sevmeye gitti… Mira 1,5 metreden uzun, 12 yaşından büyük olsaydı biz de peşinden giderdik ama mevcut koşullarda çita sevmenin bedeli bizim çekirdek aile bütçemizi aşıyordu. Sydney’e tekrar döndüğümüzde gezmeyi planladığımız diğer hayvanat bahçelerini – ve giriş ücretlerini – göz önüne alarak, annem ile akşam yemeği alışverişini tamamladık. Odaya döndük. Herhangi bir restoranda almaya kalksak bize oldukça tuzluya mal olacak iddaalı – ama vidalı kapaklı – Avustralya şaraplarımız eşliğinde akşam yemeğimizi yedik.

Canberra’daki son günümüzde rahat bir kahvaltı sonrası, aracımızı yerleştirdik. Öğlene kadar AIS kampüsündeydik. Kapanış töreni ardından, Hayri’yi otobüs terminaline yolcu ettik. Sydney’in altını üstüne getirmek üzere yola çıktık.

devamı gelecek…

AVUSTRALYA – biraz Sydney

İçimde ukde kaldı. Fotoğrafsız olmaz diye diye bir türlü yazamadım… Singapur fotoğraflarını kolayca ayıkladım diye gaz almışken “annemin benim niye hiç resmim yok” dediği kadar vahim bir durum ile karşı karşıya kaldım 🙂 Ama sonunda Suha’nın kendisini National Geographic fotoğrafçısı sanarak çektiği 1500 kadar çita, kanguru, devekuşu, koala, papağan vs. vs. resmi arasından kendi resimlerimizi çıkartmayı becerdim. Yeni yıla 2009’a dair güzel anıları taşıyacağım demiştim ya… Şöyle bir geri döneyim. 21 – 28 Eylül 2009’da dünyanın tam öteki tarafında Avustralya’daydık diye başlayayım…

Singapur’dan Sydney’e akşam kalkan Qantas uçağı ile yola çıktık. Bu uçak bugüne kadar gördüğüm en büyük uçaktı. Bu uçak nasıl dolar, nasıl boşalır, biz binene – inene kadar bizim çocuk çatlar diye düşünürken o kadar hızlı yerimize yerleştik ki… Dahası uçaktaki herkes o kadar hızlı bindi ve yerleşti ki bunca yıldır uçarım yine de şaştım. Daha gitmeden karar verdim; bu kıta dünyanın heryerine uzak olduğu için halkı da mecburiyetten seyahat konusunda profesyonelleşmiş. Mira’cım da Singapur’da o gün pek doğru düzgün uyumamasına rağmen uçağa benim kadar şaşırıp CİN kesildi… Azdı… azdı… azdı…

Onun azması bizi sarstı ama Qantas hostu sanki bu durumu öngörüyormuşcasına küçük bir sırt çantası içerisinde bugüne kadar gördüğüm en güzel çocuk oyalayıcı ekipmanları verdi. – ki biz safça nasıl olsa uyur diye uyku ekibi dışında fazla bir oyalayıcı oyuncak almamıştık yanımıza… – İçinde tam eline uygun küçük bir manyetik karalama tahtası bile vardı. Qantas önce kooocaman uçağı sonra da çocuk yolcu seti ile Mira’nın kalbini kazandı ama asıl gelen çocuk menüsü ile benim kalbimi kazandı. Ana yemek tabağındaki sebze çeşitlerinden öte, taze meyve, elma suyu, kuru üzüm kutusu hepsinin organik olduğu belirtilmiş ve üzerlerine gururla yazmışlar “Avustralya üretimi” diye… Qantas’ın çocuk yolcular için faydalı bilgiler veren sayfalarına şuna ve buna tıklayarak göz atmanızı öneririm. Bir kez daha hissettim, bizim milli havayolumuzun çocuk bebek dostu olabilmesi için daha kırk fırın ekmek yemesi gerekiyor…

Velhasıl Mira inmemize 15 dakika kala sanki fişi bir anda çekilmiş gibi TOS diye uyudu ve biz 8,5 saatlik uçusu sıfır uyku ve tam perişan tamamlayarak sabahın köründe Sydney’e indik. Bizim tosbağa külçe gibi uyumaya devam ettiği için bavullar ile birlikte kendisini de otele taşıdık. O kadar kucaktan kucağa, arabadan taksiye attık bana mısın demedi bir kere bile gözünü aralamadı !

Sabahın 7sinde maaile lobideydik. Kaldığımız otel Westin’in kokoşluğuna bizim o anki pejmurdeliğimizin uymamasından olsa gerek; odalarımızdan birini hemen verdiler. Lobide uyacağımızdan korktular galiba… Böylece Sydney’deki ilk günümüzün büyük bir kısmını annem, Suha, Cenk, Ben ve Mira bir oda – 2 yatakta uyuyarak geçirdik. Yattığımız yeri pek beğendik 🙂 Hatta annemin “ikinci odayı tutmaya gerek yokmuş, bakın pekala sığabiliyormuşuz” yorumu durumun konforunu anlatacaktır. Canberra’ya geçmeden önceki Sydney’deki tek günümüzü uyuyarak tamamlamak istemediğimiz için zor bela attık kendimizi sokaklara…

Ne olduğunu bile hatırlamadığım bir şeyler yedik. Sydney’in en güzel yerlerinden biri olan Darling Harbour – Liman bölgesine yürüdük. Limanı dolaşırken Mira’nın tekrar uykunun tatlı kollarına doğru süzüldüğünü görünce Avustralya’yı sadece geceleri göreceğiz endişelenmeye başladık. Ani bir karar ile Mira için bizden daha heyacan verici olduğunu bildiğim balıkları görmek üzere yine Darling Harbour’da yer alan Sydney Aquarium‘a girdik.

Daha girmemizle bizimkinin gözleri açıldı. Su ile ilişkili her türlü canlının bir arada bulunduğu bu bina limanda olmasından öte kısmen deniz üzerinde yüzüyor. Mira “baba bak baba” (baba bak balık) demekten helak oldu 🙂 Düşünün ilk sözcüğü “anne”den sonra balıklara “baba” demeye başlamıştı bu çocuk… O zamanlar, etrafta heyacanla “baba, baba” diye dolaşırken, “babaya düşkünüz galiba” diyen yabancılara, Cenk’in kayıtsız bir bakış ile “yok balıklardan bahsediyor” demesi de bundandı… Neyse Sydney Aquarium bizim için de bile çok ilginçti…

Dugong ve Platypus gibi Avustralya’ya özgü ilginç bir kaç hayvan gördük ama bunların ötesinde biz bu kıtada evrimin farklı geliştiği izlenimini uyandırdı. National Geographic izler gibi olduk. Farklı bir dünya burası… Yanlız tünellerden küçük okyanusu izlerken bir çoğunun yaralı olduğunu fark ettik. Tam buna takmaya başlamışken ise bu canlıların büyük bir kısmının doğada yaşamaya devam edemeyecek kurtarılmış hayvanlar olduğunu öğrendik. Bu da bizim için bir ilk oldu… Ama daha sonra aynı durumu gezdiğimiz hayvanat bahçelerinde de gözlemledik. Bu hayvanlara ikinci bir şans yaratılmış. Üstelik doğal ortamlarını aratmayacak her türlü ince detay düşünülmüş.

Akvaryumdan çıktık. Yine Darling Harbour’u gezelim. Uyandığından beri kuru kayısı, kuru üzüm’den başka hiçbir şey yememiş Mira’ya bir şeyler yedirelim dedik ama çıkamızla “memme” diye kıyameti koparttı. – ki en son Oslo’da böyle yaygara çıkartmıştı, onun dışında huzurlu mutlu gidiyor hala emzirme hikayemiz – Liman manzarasına karşı emzirdikten sonra en yakındaki yere girip birşeyler yiyelim dedik ama Mira 100 m. bile gitmeden yine külçe gibi uyudu. Otel döndük. Artık bu cadının gecenin bir körü bizi ayağa kaldıracağından emin olduğumuz için güç toplamak üzere yattık, uyuduk.

Sabah erkendi uyandığımızda 🙂 ve Mira hala uyuyordu. Fırsattan istifade bilgisayarımı açıp 3-5 mail okurum derken araç kiralama firmasından gelen mail ile şok oldum. Kiraladığımız – hatta sigortası ve parasını ödediğimiz araç malesef elimizde kalmadı diye bir sebep ile iptal olmuştu. Malum bizim aile 4 yetişkin + 1 velet + üzerine o gün bize katılacak Hayri + bavullar derken normal bir arabaya sığmamız mümkün değil. Cenk ile Suha sabah sabah risk almayalım deyip, şehir içindeki rent a car firmalarının toplandığı William Street’e doğru yola koyuldular. Hayri, ben, annem ve Mira lobide kahvaltı taklidi yapacak bir şeyler yerken ellerinde genişçe ama normal bir araba ile geri döndüler. Öğrendik ki Sydney’deki son kiralık araba buymuş. Westin otel görevlilerinin şaşkın bakışları ile Cenk o arabayı öyle milimetrik yerleştirdi ki… Mira’nın oto koltuğundan da ödün vermeden 5,5 kişi tüm eşyalarımız ile sığdık 🙂 Türküz biz işte…

Sardalya kutusunda yaptığımız 4 saatlik yolculuğun sonunda Canberra‘ya geldik.

Devamı gelecek…

Endorfin takviyesi…

Önceki hafta St.Christoph’taydık. Geçen sene de aynı toplantıya katılmıştık. O zaman yeni yeni ayaklanmaya başlayan Mira ile bir kayak merkezinde ne yapılabilir ki diye pek endişeli yola çıkmıştım. Ama toplantı Ski Austria Academy diye profesyonel bir kayak eğitim merkezinde olunca disiplinle düzenlenmiş saatler Mira’nın doğal rutinine pek iyi uymuştu. Sabah 7 – 8 arası kahvaltı, 9 – 12 arası kayak dersleri, 12 – 13 arası öğle yemeği, 14 – 18 arası toplantılar, 18:30 – 20 arası da akşam yemeği… Ben toplantıdayken, Mira’nın sorumluluğunu üstlenen Cenk’e daha fazla kazık atmamak için sabah ücretsiz sunulan kayak derslerini ona bırakmıştım. Böylece Mira sabahları anası ile kudurarak, öğleden sonraları da babası gözetiminde uyuyup, oynayarak harika vakit geçirmişti(k). Aşağıdaki videodaki gibi tatlı anılar ile çıktık yola… Ancak gördük ki sahne aynıydı ama geçen seneki bizi mutlu etmek için deliren bebek rolünü artık bizi hiçbir şekilde iplemeyen bir cadıya devretmişti.


Black Dog – The Babysitter from banu akman on Vimeo.

Sabah 4’te evden çıkarak başladığımız, Ankara-Munih-Zürih uçuşunu takiben 2,5 saat araba kullanarak yaptığımız yolculuğun büyük kısmını Mira uyuyarak tamamladı. Mira uyanık kaldığı her an ise göz hapsi prensibimizi aşarak peşinden koşturdu. Cenk’in duruma müdahale etmesine daha gürültülü tepkiler verdiği için yakalama devriyesi görevi de benim üzerime kaldı… Tabi yakalanacağını anladığı anda da “Mia yoruldu burada uyu” diye yere yapıştı. Açıkçası daha önce böyle yere yapıştığı zamanlarda sakince başında “hadi burada uyunmaz kalk” diyerek bekliyordum. Ancak bu sefer kendini yere attığı yerler arasında bir umumi tuvalet bile olunca öyle sakin makin kalamadım. O yapıştı, ben yerden kazıdım. Kucağımdaki “annemm, bıııak benii, bıııak diyoum” yakarışları etraftakileri pek güldürse de benim canıma okudu. Öyle ki bu yolculuğun onu da etkileyeceğini düşünemeyecek kadar yoruldum. Yorgunluktan iyice salaklaştım. Şaşırdım.

Hele akşam yemeğinde Mira’nın çiğnediği fasülyeyi elime tükürüp “annnee yapıştııır, lüüütfen” diye yalvarmalarınının bir kaç saniye içinde “banuuu bana baaaak, yapıştııııııır” şeklinde böğürmelere dönüşmesine tek kelime edemeden, hatta ağzım açık hayret ile bakakaldım… hele bu sırada kendisini 3 aylıktan bu yana tanıyan bazı arkadaşların yanımıza gelip “hello… sweet Mira… she is gorgeous… Is she babbling now?” (merhaba tatlı Mira… göz kamaştırıyorsun… Şu anda bebekçe sesler mi çıkartıyor?) diye saf saf sormalılarına en uygun yanıt “uzaktan davulun sesi hoş gelir” olurdu ya… Neyse o gece nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum. Zaten Mira’nın nasıl uyuduğunu da hiç hatırlamıyorum. Tek bildiğim; deniz seviyesinden yaklaşık 2000m yükseklikte olmamızın da etkisiyle geceyi hepbirlikte bol bol uyanarak geçirdik…

Yine de sabah keyifli kalktık diyebilirim. Mira “anne kallk güneş var kapat” diye mızırdanarak gözünü açtıysa da ayılmasıyla camdan yansıyan karı farkedince “aaa kar var… bi sürü kar yağıyor…” diye pek sevindi. “baba kalllk… bakk… kadan adam yap havuc tak” demesiyle günün tüm akışını değiştirdi. Cenk kızı ile kardan adam yapma hayallerine dalarken, ben sabah güneşi kapat direktifinin devamının geleceği korkusunu üzerimden pek de atamadım. Baktık baba kız bensiz daha iyi performans gösterecek, ben attım kendimi dışarı…

Kayakla ilk tanışmam değildi ama kendisiyle en son buluşmamızın üzerinden 25 yıl geçmişti. Ama daha ilk dakikalarda anladım ki kasların da hafızası var 🙂 3 gün boyunca sabahtan çıktım, vurdum kendimi dağlara… Öğlene yoruldum döndüm…. çok ama çok iyi geldi. Endorfinin etkisiyle öyle sakinleştim ki hepimize dışarıdan bakabildim. Gördüm ki; o büyüdü ama limitlerini öğrenmek istiyor… ben klavuzluğu karga gibi yapınca da işler sarpa sarıyor.

Artık sadece bizim tarafımızdan anlaşılmak onu kesmiyor… İstiyor ki; Elif de anlasın, Ata da anlasın, Petek Hanım, Hayri Amca da anlasın… zaten o yüzden önce en yakın gördüğüne; Elif’e sardı.
– Elif önünü kapa !
– Elif yemek ye…
– Elif dikkat düşeceksin !
– Elif bekle !
– Elif hadi kay…
Elif belki de çocukluğundan bu yana bu kadar müdahaleye uğramamıştır ama sabırla cevap verdi kendisine…
– Mira’cım burası sıcak, dışarı çıkınca kapatacağım.
– Tamam oldu!

Nihayetinde Mira’nın tüm kendini ifade etme çabaları yerini buldu. Bunlardan en akılda kalıcısı da; kendi kendine “how i wonder what you are” diye mırıldanmasını bizden başka kimse anlamazken, 10 yaşındaki Ata karşısında “Twinkle Twinkle” diye başlayıp dilinin dönmediği yerleri söylemesi oldu… Tabi Ata bunun üzerine “Ata abi gel… bak… beni bekle… Ata abiii” şeklinde nasibini de aldı.

Dönüşümüz zamanlama açısından gidişten beterdi. – nasıl bu saatlere bilet aldın diye sormayın tamamen benim dışında gelişti – Mira’ya akşam yatarken, uyandığında havaalanında olacağını, oradan uçağa bineceğimizi, eve, oyuncaklarına, Canberk’e gideceğimizi tekrarlaya tekrarlaya anlattık. Zürih’ten uçağımız sabah 7de kalktığı için gecenin 2sinde ayrıldık St. Christoph’tan… Mira’yı uyandırmadan giydirdik, indirdik arabaya… Gözünü açtığında Zürih’teydi. Şu son fotoğraf anın yakalanamadığı bir foto olmuş ama zaten tüm seyahat boyunca 5-10 fotoğraf çekmişiz ya bu da boşa gitmesin diye ekledim. İşin aslı sabah 5te herkes balık gibi bakarken o bagaj arabasının üzerinde dans ediyordu ya hiç yakalayamamışız.

Havaalanlarında kahkahalar ile oynadı. Uçaklarda uyudu. Sanki gidişte başka çocukla dönüşte başka çocukla seyahat ettik deyip işin içinden sıyrılamak var ama… işin sırrı gidişteki ben ile dönüşteki ben arasındaki farkta…

Bence “ne oluyoruz ya… bebeğim gitti yerine başka bir şey geldi…” dediniz noktada biraz atın kendinizi dışarı… spor yapın… tempolu yürürün… koşun… bu sırada salgılanan endorfinin etkisini yabana atmayın… Yavrum iki yaş krizlerine girdi diyenlere tavsiye olunur 🙂

Singapur

Efendim biz 18 – 20 Eylül’de Singapur’daydık… Üzerinden yıl geçmeden bu yazıyı yazmaya başladığım için mutluyum gururluyum…

Avustralya’ya gidiş yolu gözümde büyürken 2 gece Singapur’da kalalım, hem yolu bölelim, hem de gezelim görelim demiştim. Ama 1 ay önce yaptığımız Avustralya vize başvuruları bir türlü sonuçlanmayınca, Singapur ile ilgili hiçbir rezervasyon ve plan yapmadan durdum. Garip bir şekilde bizimle aynı anda başvurularını götürdüğüm annem ve kardeşimin vizeleri hemen çıkmıştı ama bizimkilerden tık yoktu – üstelik onlar ziyaret sebebi olarak; bize eşlik etmek istediklerini belirtmişlerdi… ironik bir durumdu – elçilik derdi ki; “sizin veya bizim yapabileceğimiz bir şey yok, almamanız için bir sebep de yok, Avustralya’dan gelecek onay bekliyoruz, evet gecikti, sonuçta kararı onlar veriyor”… Cenk merak etmememi söylüyordu ama ben olumsuz bi durumda sinirlerim bozulmasın diye otel rezervasyonları dahil hiç bir plan yapmıyordum. Bekleye bekleye uçacağımız güne kadar geldik. Öğleden sonra uçağımız kalkıyor. O sabah elçilikten aradılar vizeleriniz onayladı diye…

Son dakika hazırlık yapmaya alışkınım ama bu hazırlığı yaklaşık 14000 kilometre uzaklığa gitmek üzere yapınca biraz heyacanlı oldu… Singapur ve Avustralya’da birlikte olacağımız ama Singapur Havayolları ile uçtuğu için bizden önce hareket eden arkadaşımız Hayri’yi tam uçağa binmek üzereyken yakaladım. Ben geleceğimiz müjdesini verdim, o da benden aldığı tiyolar ile rezervasyonunu yaptığını söyledi. Otelde görüşmek üzere sözleştik. Otelin adresini bana mesaj attığında anladım ki benim önerdiğim caddeyi yanlış hatırladığı için şehrin tam öteki ucunda bir otel bulmuş 🙂 “Hepi topu 2 gece kalacağız, bir de birbirimiz bulmaya çalışmayalım” dedim. Aynı otele rezervasyonları yaptım. Cenk pasaportları elçilikten alırken, ben Avustralya rezervasyonlarımızı da tamamladım. Hayatımızın en uzak ve en son dakika seyahatine, en hızlı bavul hazırlığımızı yaparak yola çıktık…

Singapur uçağı akşam hareket ettiği için çok ama çok şanslıydık. Şansız olduğumuz nokta; o dönemde  Avustralya uçuşu için en ucuz bilet fiyatını Türk Havayolları ile ortak Avustralya Havayolları Quantas’ın veriyor olması ve Quantas’ın Türkiye’den kucakta bebek fiyatı uygulamıyor olması idi. Kısaca Mira’ya 2 yaşını doldurmadan koltuk ve bilet almak zorunda kaldık. Neyse ki uçuşların toplam maliyeti durumu kurtardı. Yolda hiç ekstra bir performans göstermeye gerek kalmadı. Biz inerken bir çok insan “aaa buradan kim varmış hiç ses çıkmamış” diyordu.
– Aynı şey Singapur Avustralya uçuşu için geçerli olmadı, inşallah onu da anlatacağım –
Uçak akşam olunca…
Biz aman ayağımızın altında dolaşmasın rahat rahat hazırlanalım diye Mira’nın gün içi düzenini hiç değiştirmeyince…
Hazırlık gününün hareketinden Mira da nasiplenip biraz kısa bir öğle uykusu uyuyunca…
Gün boyu kendisine yola çıkacağımızı, uçağa bineceğimizi, uçakta yapacaklarını, uçakta uyuyacağını anlatınca… (bunun artık çok işe yaradığını düşünüyorum – takmıyormuş gibi görünsede her denileni kayda alıyor)
Yol Mira için ve bizim için pek rahat geçti…
Önceden istediğimiz çocuk menüsünü yedi, biraz oyalandı, hemen uyudu ve inene kadar neredeyse deliksiz uyudu. – hatta evde bu kadar deliksiz uyumuyordu 🙂 – tabi duruma biz onun kadar hızlı adapte olamayıp çok uyumadığımız için indiğimizde biz perişan o hepimizden enerjikti tabi…

4 yetişkin 1 bücürün otele ulaşabilmesi için en uygun ulaşım aracını bir maxi taxi – mini van olarak tespit ettik. Yol boyunca birbirimize her yer ne temiz demekten dilimizde tüy bitti. Ama otele yaklaştıkça hemencik alışıverdiğimiz düzenli temiz Singapur havası değişmeye başladı… Küçük küçük dükkanlar, kalabalık insanlar, keskin tütsü kokuları… Öğrendik ki “Little India” (Küçük Hindistan) bölgesindeyiz 🙂 2 günden daha kısa bir sürede 2 ülke yaşayacağız…

Otele vardık eşyalarımızı yerleştirdik. Önce az biraz Hindistan havası aldık 🙂 Tam da Deepavali Festivali (Işıkların Festivali) zamanıymış. Her yer ışıl ışıl süslenmişti. Her an köşe başından Bollywood dansçıları çıkacakmış gibi his veriyordu. Farkettim ki kalabalıkta birbirimizi kaybetmeyelim diye hiç doğru düzgün fotoğraf çekememişiz.

Havanın kararmaya başlaması ile “Singapore Night Safari Park” Hayvanat Bahçesine doğru yola çıktık. Burası sadece geceleri açılan bir hayvanat bahçesi… Hayvanların %90nın geceleri aktif olması ve Singapur’da gecelerin gündüz saatlerine göre daha serin ve az yağışlı olması faktörleri bir araya gelince böylesi bir alan yaratma fikrini doğurmuş. Night Safari Park akşam 19:30 da açılıyor ve gece 12:00’da kapanıyor. Girişinde çeşitli uzakdoğu mutfaklarından köşeler olan güzel bir self servis restoran, çeşitli fast foodlar ve küçük dükkanlar var… Açılıştan daha erken gelinip çok güzel vakit geçirilebilirmiş. Biz bilmiyorduk… Bilsek kesin daha erken gelirdik. Böylece içeride geçireceğimiz vakitten çalmazdık. Park 40 hektarlık doğal orman bir alana kurulu… İçerisinde de uzun kısa çeşitli yürüyüş parkurları belirlenmiş. Biz anfitiyatrodaki gece sovunu yakalayabilmek için kısa bir yürüyüş yaptık. Şovdan sonra da tüm parkı turlayan safari treni ile dolaştık. Zamanımız olsaydı tren istasyonlarından birinde inip daha derinlere de dalabilirdik.

Dolaşırken duyduğumuz hayvan sesleri insana banttan yayın yapıldığını düşündürüyor. Korku filmlerindeki vahşi orman efektleri gibi… Bunların gerçek olması mümkün değil derken derinlerine doğru gittikçe gerçek olduklarına ikna olduk. Bu arada Türkiye ile saat farkından faydalanılarak ve Mira’nın uyku saati o akşam iyice ileri kaydı. Mira bizimle beraber felekten bir gece geçirdi. Parktan gelen sesler “biri şu anda canlı canlı yeniyor” diye bizim tüylerimizi diken diken ederken, bizim cadı duyduğu sesleri taklit ederek bağırmaya çalışıyordu. Tren turunun sonlarına doğru kucağımda uyuyakaldı. Otelimize dönerken, Singapur ile Little India’nın saat farkına da şahit olduk. Singapur uyurken Küçük Hindistan tam 24 saat ayakta…

Ertesi gün Mira’yı saat farkına yavaş yavaş adapte edelim dedik. Sabah biraz geç kalktık. Kahvaltıyı erken ve uzun bir öğle yemeğine bağladık. Biraz amaçsız yürüdük. Little India’da pazarlık ettik. Sonrasında bir hop-on hop-off otobüse atlayıp non-stop öylesi bir Singapur turu yaptık. Hem biz şöylece bir Singapur görmüş olduk hem de Mira’nın öğle uykusunu otobüste aradan çıkartmış olduk. Akşam üstü Sentosa adasına ancak vardık ve aylak bir gün geçirip buraya daha erken gelmemek ile teknik bir hata yaptığımızı anladık.

Singapur’da geçirilecek tek gününüz varsa bile Sentosa‘ya uzun uzun vakit ayrılmalı imiş. Bu ülkenin nasıl planlı, düzenli, yoktan var olduğunu bu adada anlıyorsunuz. Plajlardan, restoranlara, sinemalardan, gözlem kulelerine, muhteşem otellerden, kelebek parklarına, golf sahalarından, eğlence parklarına, şovlara… aklınıza ne gelirse var burada… Biz Singapur’un simgelerinden biri olan balık kuyruklu aslan – Merlion‘a çıkmakla yetinebildik. havanın kararması ile çoğu aktivite kapanıyordu. Biz de adaya raylı sistem ile bağlı, Singapur’un en büyük alışveriş merkezine – VivoCity – geçtik. Böylece buralara kadar gelmişken devasa bir merkez görmeyi de ihmal etmemiş olduk.

Sonraki gün uçağımızın öğleden sonra olmasından faydalanarak, Hayri ile hatlarımız karışmadan önce kalmayı planladığımız Orchard Road‘a ve Singapur Botanik Bahçesi‘ne de söyle bir göz atma fırsatımız oldu. Annemi botanik bahçesinden orkide soğanı çalmaktan zar zor alıkoyduk ama ya buradan ya da Sydney’deki Royal Botanic Gardens’tan kaşla göz arasında bir zambak kökü kapmış 😛 Yeni öğrendik…

Herneyse böylece 2 günde Singapur hakkında az bir fikir edinmiş olduk. Ve buranın dünyadaki en temiz, en düzenli, en yeşil, en bakımlı şehirlerden biri olduğu konusunda da hepimiz hemfikir olduk – ki bu bizim ailede pek sık rastlanan bir durum değildir… – Singapur’da geçerli bir iki kanunu duyunca, insan bu duruma çok da şaşırmıyor. Örneğin umumi tuvaletlerde sifon çekmemenin cezası ne kadar pis bıraktığınıza göre değişkenlik göstermek ile birlikte 1000 Singapur Dolarına kadar çıkabiliyor. Asansörde sigara içmek veya sokaklar çöp atmak 500 Singapur Doları… Devlet halkının sağa sola sakız yapıştırmasının önüne sakız satışını yasaklayarak geçmiş… Kadınlara laf atanlar kırbaçla cezalandırılıyor… Liste böyle uzayıp gidiyor. Demokratik veya değil işe yaramış mı? Yaramış…

Kommagene Krallığının izlerini sürdük

Ekim geldi ama ben önce hepi topu 6 gece Ankara’da yatabildiğimiz Eylül bilançosunu çıkartacağım. Tabi en baştan başlayarak… 2 – 5 Eylül arasında Adıyaman’daydık.

Son 3 yıldır, Kommagene Nemrut Koruma Geliştirme Programı‘na verdiğimiz yerel hizmetler ile ucundan iyi bir şeyin parçası olduk… Üstüne Türkiye’de görmeyi çok istediğim yerlerden birini işin uzmanları ile görme şansı yakaladık. Ancak ekibin bölgede çalışmaya başladığı sene ben Nemrut’a çıkamayacak kadar hamileydim. Sonra ki sene ise Mira’cım, Nemrut’a çıkamayacak kadar küçüktü… Bu proje 2010’da tamamlanıyordu, bu sene gitmek şart olmuştu… Sadece Cenk’in bize eşlik etmesi mümkün değildi. Hala yardımcım Hatice’nin – kendi dahil hepimize sürpriz olan – hamilelik durumuna “dert etmeye gerek yok, Hatice geri dönene kadar Mira’ya ben bakarım” diye bir yaklaşım sergilese de gerçek hayat buna izin vermiyor… Zaten şu birlikte seyahat edebilme uğruna bile maddi manevi her türlü koşulu sonuna kadar zorluyoruz. Velhasıl, cesaretimizi topladık. İkinci defa Cenk’i geride bıraktık. Mira ile kısmen başbaşa… Sadece iş için destek kuvvet olacak Mira’nın amcası Canberk’i de yanımıza katarak çıktık yola…

Çıkmadan… Küçük bir sırt çantası için hayal kurdum… hatta çok inat ettim. gerçekten minimum sayıda kıyafet aldım. Ama Mira için az oyuncak, kitap, bolca atıştırmalık (kuru meyve, beypazarı kurusu vs.), ateş ölçer, ateş düşürücü, diş jeli, şampuan, sabun, portatif lazımlık, portatif mama sandalyesi derken çanta oldu yine bavul… ne zaman küçülecek merakla bekliyorum. Çantayı Mira ile birlikte hazırladık. Kıyafetlerini kendi seçti. Biraz yavaş oldu hatta çok çok yavaş oldu ama en azından Mira gereksiz heyecanlanmadı. ilk defa akşam vakitlice uyudu, iyi oldu…

Zaten yola çıktığımız gün hepimiz için en zor ve uzun gündü. Gün sabah 4:35 Istanbul uçağı için 2:45 evden çıkışla başladı. 7:30 İstanbul’dan Adıyaman hareket… 9:00 Adıyaman varış… Karadut’ta gidiş… sonrası Nemrut’a tırmanış… akşam gün batımı ile dönüş… Karadut Euphrat Otelde yatış… şeklinde sonlandı. sadece 19 aylık bir bebek çocuğu değil, hepimizi devirecek bir programdı. Devirdi de… Ama sonunda gördüm ki Mira’cım çok tecrübe kazanmış bu seyahat etme meselesinde…

Gece evden çıkmadan hemen önce uyandı. Ne arabada, ne Ankara Havaalanında, ne de İstanbul uçağında uyudu… Tüm şaklabanlığı üzerindeydi. O saatte hepimiz ölü balık gibi boş boş bakma modundayken sayesinde pek eğlendik. İstanbul’a inişe geçtiğimiz zaman uyudu. Artık Adıyaman uçağına binerken yine uyanır diye durumu kabullenmişken, ne havaalanında ne de Adıyaman uçağında uyandı. İnene kadar da deliksiz sürdürdü uykusunu… Ben de İLK DEFA kucağımda Mira ile uyudum uçakta…

Havaalanından önce Kahta’ya, oradan da Karadut’a doğru gittik. Gece Karadut’ta kalacağımız Euphrat Otel‘de kahvaltımsı öğle yemeği ile kısa bir mola verdik. ve tekrar yola düştük. Nemrut Milli Parkına Karadut kapısından girdik. Tümülüs’ün bulunduğu tepenin eteklerine kadar araç ile ulaştık. Sonrasında mecbur yaya devam ettik yola… Batı terasına çıkan tören yolunu kucağımda 11 kiloluk Mira ile ancak 40 dakikada çıkmayı başardım. Bu tırmanış ile 1,5 senedir Mira’yı kaldır, indir dışında bir egzersiz yapmamamın cezasını iyice çektim. İşim iyi tarafı bu seyahatte sürekli omuzumda – kucağımda Mira ile keçi gibi tırmanmak durumunda kalınca hımbıllığımı biraz olsun attım üstümden… Döndüğümde hımbılığım yanında bir de 3 kilo gittiğini görünce ne sevindim ne sevindim anlatamam. hoş şu an o giden 3 kilo aynen geri alınmış durumunda… olsun bir kere giden tekrar gider 🙂

Tırmanışın sonunda Kral Antiochos’un dev başının görüş alanımıza girmesi ve Mira’nın onu parmağı ile gösterip “abi… abi…” diye bağırması ile ayıldım… Bizim cadı Kral Antiochos’u “abi”, Zeus’u “dede”, Fortuna’yı “aba” olarak ilan edip, önüne gelene tanıttı. Korucu kartal başına “kuuuş”, aslanlara da “gırrr” diye bağırmayı ihmal etmedi.

O dev heykeller ile bu kadar yakından ilgilenmesi benim kadar ekipteki herkesin çok ama çok ilgisini çekti. Büyünce arkeolog olacak galiba dedik… Sonra Mimar mı? Malzemeci mi? Turizmci mi? Mühendis mi? derken bir baktık. hangi meslekten laf açılsa o işin erbabı diyor ki “aman sakın olmasın…” diledim ki… büyüyünce canı ne istiyorsa ondan olsun, yeter ki yaptığı işten memnun olsun… mutlu olsun… var mı bunun ötesi?

Mira öğlen bekçinin konternırdan bozma kulübesinde uyudu. Getirdiğim kuru kayısı, üzüm, erik, kurabiye vs ile günü tamamladı. Ekip çalışırken biz tümülüsü bir kaç defa tavaf ettik. Heykellerden sonra en çok tümüsün taşlarının arasında gezinen uğur böcekleri ilgisini çekti. Hiç bu kadar çok ve kocaman uğur böceğini bir arada görmemişti (k).

Gün batımına doğru hızını arttıran rüzgar karşısında; zekice bir karar ile getirdiğimiz tüm kalın kıyafetleri ağırlık etmesin (!) diye arabada bıraktığımızı farkedip, tıpış tıpış aşağı indik. Aşağıdaki kahvenin terasında sıcak çay ile günü batırırdık. Bu arada ekibin inişini beklerken Mira’ya – aslından kendimin otlanacağı – bir çökelekli gözleme söyledim. Mira daha önümüze koulması ile atladı… Üfleye üfleye bir parça yedi… Bitirdikten 15 saniye sonra, elini ağzına sokup “acı, acı” diye seslenmeye başladı. Mira’cığıma “yok canım acı değil sıcaktı sadece…” falan derken bir parça da ben yedim… ve anladım ki gözleme gerçekten acı… sonradan sonradan bastırıyor… Bu seyahat süresince bir çok yemeğin acı olabileceği aklıma gelmediği için Mira’cımın acı ile tanışıklığını oldukça arttırdım. İşin ilginç tarafı Mira’nın bunlardan bir çoğunu keyifle yiyor olmasıydı… Hamileyken o kadar acılı ekşili aşermemde varmış bir keramet…

Mira kahvenin yanındaki tezgahtan bir abisi (!) Antiochos’un, bir de onun koruyucu kartalının heykelini kaptı böylece döndük otele… Akşam yemeğinde portatif mama sandalyesinin sayesinde bizimle birlikte oturdu sofraya… “Bütün gün kuru kuru şeyler yedi, bari bir sıcak çorba içsin” diye ben elime kaşığı aldım ama o bir lokma almadı. Onun yerine on parmak girdi önüne konulan güvecin içine… önce etleri, sonra fasülyeleri, sonra patatesleri, patlıcanları… yedi sıra ile… Çoban salata içerisinden domatesleri seçip tek tek yedi. Arada yağlı elleri ile kafasını mıncıklamayı da ihmal etmedi 🙂

Yemek sonrası Mira’nın bitlenmemesi için kendimizi odaya ve banyoya attık. Banyoya attık atmasına da… Banyoya bizden önce yerleşmiş örümcekler karşısında ben dondum kaldım. Bu arada bizim cadı da örümcekleri gösterip “anne bak bızzz… kork” diyor, dalga geçiyor benim ile… Yılllardır aşamadığım böcek korkumu bu cadının oyuncağı olmamak için aşmak durumunda kaldım ya… aferin bana… “Miniminacık örümcek oluğa tırmandı, yağmur yağdı örümcek aşağı yuvalandı” şarkısını söylerken Mira’yı da hızlıca yıkadım. Sonrası giyinme faslında o bez takmak istemeyip, ben bunu anlamayınca, bana derdini anlatmak için biraz bağırındı… Neyse ki ben onun kadar inat etmedim, böylece gece bezi bağlama meselemiz Adıyaman il sınırları içerisinde sona erdi…

İkinci günümüz ilk günkü kadar uzun değildi…. Ekip Sabah erkenden tekrar Nemrut’a çıktı. Biz de Mira ile otelde kaldık. Yorgunluk attık. Tek aktivitemiz Mira’nın oteldeki elma ağaçlarının altında “mama” diye salya sümük ağlamaya başlaması ve oteldeki abilerin ağaca çıkıp ona elma toplamasıydı 🙂

Öğlene doğru Karadut’tan ayrıldık. Adıyaman merkezdeki Bozdoğan Oteli‘ne yerleştik. Şehirde yemek yedik. Ekibin kalanının da gelmesi ile Pirin köyünde bulunan Perre Kaya Mezarları‘na doğru yola çıktık. Oraya vardığımızda Mira, şöförümüz Savaş ve amcası Canberk refakatinde, minibüste uykusunu uyudu… Uyandığında alanı dolaştık. Mira deliklere girdi çıktı. Canberk ile saklambaç oynadı… Arkeolog hocalarımız şimdiden kazı alanı tozu yutmasının ileride arkeolog olması kararını etkilemesi kadar, bağışıklık sistemini de güçlendireceğini söylediler 🙂 Zeugma kazıları sırasında ekipte hastalanmayan tek meslek grubunun arkeologlar olduğunu, daha önceki antik mezar kazılarında yuttukları binlerce yıllık mikropların doğal aşı görevi yaptığını anlattılar… Yani 18 aylıkken yaptırmamız gereken aşıları atlayan ve doktorunun “sorun yok, bir ara yaparız” demesi üzerine de halen yaptırmayan ben; Mira’cığımı Perre antik mezar alanında aşılatmış bulundum. Gün batımı ile otele döndük. Ekip ile birlikte yemeğimizi yedik. Yemek sonrası ben Mira’yı bahçedeki yüzme havuzundan uzak tutmak için 40 takla attım, bu arada ekip de Mira’nın sunduğu mazeretler ile pek eğlendi.
“su, suu” (eli ağzında… susamış havuzdan su içecekmiş…)
“ayakım” (ayakkabı elinde… sadece ayağını sokacakmış…)
“eli… eli…” (elini soksaymış…)
“bıcık bıcık…” (eller kafada havuza girip yıkanacakmış…)
“anne… galk… bak…” (kalkıp havuza bakmaya gidecekmişiz)
Çareyi odadaki küvette bulduk. Sonraki günlerde de havuzu her gördüğümüzde mayo getirmediğime pişman etti beni… Olduk olmadık heryere birer mayo götürmeye karar verdim.

Üçüncü günümüzde Adıyaman Taşgedik köyündeydik. Gidiş yolunda sık sık aracımızı kenara çekip Akdeniz Toroslarında olduğumuzu zannettiren müthiş manzaraya baktık. Tabi araçtan 10 küsür kişi inip bir yerlere bakınca, başka araçlar da yanımızda durdu, baktı, hatta onlar da arkadaşlarını çağırdı 🙂 Sürü psikolojisi ile kitle turizmine ön ayak olduk 🙂 O gün önce bölgenin inanılmaz coğrafyası ile sarstı beni… Sonrada Taşgedik köyünde tanıdığım çocuklar ve kadınlar ile silkelendim… Biz şehirli kadınların çok yanlız ve yetiştirdiğimiz şehirli çocuklarımızın da miskin olduğunu düşündüm.

Daha önceden randevulaşılan öğretmen ve muhtarın bizimle buluşmak üzere şehire gittiklerini öğrenince köy ahalisinin başına sürpriz misafir olduk. Önce öğretmenin evinde, sonrada köy meydanında uzun uzun ağırlandık, bol bol sohbet ettik. İkramlardan da en çok ben nasiplendim. Ankara’da “hala emziriyormusun?” diye dudak bükülen ben, burada “emzikliyim !” diye el üstündeydim. Mira’cım köydeki ablaların kucaklarında gezdi. Avluda bisiklete bindi… Çocuklar “bak Mira bu bizim inek, bizim at” diye gururla tanıştırdılar… Bizimkinin sevinç gösterisi görülmeye değerdi… O sevindikçe, çocuklar sevindi…”Mira bak… bak”lara karşılık bizim ki “Aba… abi…” derken zaman nasıl geçti anlamadık. Köyden ayrılmamıza yakın biz çocuklar ile sohbet ederken Mira’cım usuldan mama dedi. Benden başka kimsenin duymadığını düşünürken muhtarın küçük kızı Büşra’yı tepede gördüm. Şehirdeki yaşıtları apartmanın altındaki bakkaldan ekmek almaya bile inemezken, Büşra, benim yarım saatte ancak gidip geleceğim vadinin tepesindeki evine koşa koşa gidip Mira’ya bir parça ekmek ve su getirdi. Mira’cım iştahla yedi. Tekrar görüşmek üzere sarıldık, öpüştük, vedalaştık…

Akşam üstü otelde kaldık… Ama akşam son gecemizin hatırına kendimizi Adıyaman sokaklarına attık. Önce Kebapçı Beko’da yemek yedik. Küçük tabureler ile döşenmiş dükkanda biz Gulliver cüceler ülkesinde gibi hissetsek de, Mira görünce boyu boyuna uygun diye pek sevindi. Taburede düşmeden oturup kebapları götürdü. Hatta arada kalkıp, arka masadaki yemeğini yerken nazlanan ablaya bile yedirmeye kalktı 🙂 Sonrasında gittiğimiz çiğ köftecide, biz çiğ köfteleri lüpletirken, o çiçek dediği maydonozlara limon sıkıp (!) yedi. En sonunda da biz pastanede fıstıklı sarma yerken, o bir külah dondurmayı yalayıp yuttu… Gastronomik Adıyaman turumuzu yoldaki tezgahtan çiğ fıstık alarak noktaladık. Döndük otele…

Son gün uçağımız kalkmadan Eski Kahta ve Arsemia’yı sıkıştırdım araya… Eski Kahta Kalesi restorasyon hazırlıklarının başladığı şu günlerde ziyarete kapalı… Bizim ekip için kapıları açıldı ama tehlikeli olabileceği için Mira’yı Canberk ile aşağıda bıraktım. O köy meydanında eşek peşinde koşarken, ben keçi misali kaleye tırmandım. Sarp kayalıklara ve aşağıda akan derenin sesine çarpıldım. Ama bölgede ilk araştırmaları yapan Dörner ekibinden bir gencin 1970’de buradan düşerek öldüğünü öğrenince içime bir düşme korkusu düştü… Koşarak indim, Mira’cığımın yanına…

Son olarak yanda gördüğünüz bu unutulmaz manzara ile Adıyaman’a veda ettik…
Kommagene soyundan Kral Mithridates Kallinikos’un yazlık sarayı ve mezarının da bulunduğu Arsemia’ya hızlı bir çıkış yaptık.   İnsan burada dünyanın büyüklüğünü ve kendinin küçüklüğünü hissederek sarsılıyor. Üzerine söylenebilecek başka söz bulamıyorum…

Uzun zamandır yazamadığım için acısını çıkartıp uzun uzun yazıyorum. Buraya kadar sabırla okuyanlara da teşekkür ediyorum 🙂 Böyle detayları unutmak istemiyorum ama hızına da yetişemiyorum. Bir yanım halen Mira’cığımın göğsümde saatlerce uyuduğu bebeklik dönemini, mis gibi süt kokusunu özlüyor… (hoş hala süt kokuyor ya :)) Diğer yanımsa her an iletişimimiz arttığı bu bugünleri çok çok daha keyifli buluyor. İlk bir sene yaşadığımız fiziksel gelişim hızı beni büyülemişti. Mucize bu demiştim. Şimdi ise bilişsel ve ruhsal gelişimi ile büyülenmeye devam ediyorum. Siz bakmayın boyuna posuna… küçük bir kadın var karşımda… Hem de çok seven, çabuk kızan, çabuk unutan, her istediğini pat diye söyleyen, o an olsun isteyen, üstüne de sık sık karar değiştiren cinsinden 🙂 Böyle bir mucizeye sebep olduğum için kendime de pay çıkartıyorum. pek gururlanıyorum 🙂

Kıbrıs

Gitmeden önce Cenk bezi çok şaşırtarak kiralayacağımız arabanın otomatik vitesli olmasını istemişti. Ben çalışırken Mira’sını plaja götürmek istiyormuş. Hayatı boyunca araba kullanmaya hiç heveslenmemiş… Sadece on küsür yıl önce bir defa – o da ikimiz de sarhoşken – araba kullanmasına şahit olduğum – ve hemen ayıldığım… hamileliğimde ise ne olur ne olmaz doğuma giderken acil bir şey olur deyip 🙂 resmen gidip bir ehliyet almış kocacım… kızını plaja götürmek için pek heveslendi. Hatta benim “ters trafik ama hık mık” diye söylenmelerimi bile “nasıl olsa sağ koltuğa senden daha yatkınım” diye bir açıklamaya  ile göğüsledi… Gerçi sonuçta Kıbrıs’ta hiç araba kullanmadı ama – üzerinde hiç bir baskı olmadan – ilk defa araba kullanmak istemesi bizim için kayıtlarda yerini aldı…

İlk gün, sabah erken Mira ile Cenk’i yalnız bırakıp çıktım, döndüğümüzde onları havuzda bulurum diye düşünürken odada buldum. Benimle her durumda sabah 7 – 8 uyanan Mira’cım, ben çıkınca tekrar yatmış babası ile saat 10’a kadar uyumuş. Öyle ki misafirhanenin kahvaltı servisini kaçırmışlar ama Cenk o sıcakta kafeteryaya kadar yürümeyi göze alamamış. Neyse ki Oslo’da çocuğum aç kaldı psikolojisi ile kendimi ve etrafımdakileri çok bunalttığım için buraya fazlasıyla tedarikli gelmiştim. Stoktan Mira kahvaltısını edebilmiş. Ben Cenk’in ruhen ve fiziken 180 derecelik konumunu korumaya ihtiyacı olduğunu görünce, Mira’yı yanıma alarak güne devam ettim. Hazırlıklar için ufak tefek etrafı incelerken ve ilgili birileri ile görüşürken, Mira hep yanımdaydı. Geç bir öğle yemeği yedikten sonra pusete uyuya kaldı, odada devam etti. Uyandığında gece aldığımız düz vites arabayı, otomatik vites ile değiştirmek üzere kızlar takımı olarak – Sibel, ben, Mira – bir kez daha Girne’ye doğru çıktık yola…

Girne’de dönerken güneş artık batma pozisyonunu yavaştan almaya başlamıştı. Yine de boşalmaya başlamış bir plaja attık kendimizi… Mira’cım en son geçen sene bu zamanlar Alaçatı denizinin tadına bakmış, ondan sonra ise tekrar nasip olmamıştı. Korkmaz diyordum, biraz da tepkisini merak ediyordum ama bu kadar da hızlı bir adaptasyon hiç beklemiyordum. Denizi görünce neredeyse kıyafetleri ile girecekti. Soyunca beni bile beklemeden kendi başına koşa koşa omuzuna kadar girdi denize… tam yarım saatlik bir kaçamaktan sonra iki üç denemede ancak sudan çıkmaya ikna ettim. Ağlamaklı çıktık. Bu arada biz giyinip hazırlanırken duşların önünde kadının biri çabuk olması için çocuğuna bağırıp duruyordu. Bizim taklitçi maymun, kadın ile tam olarak aynı tonaliteyle “abi hıııııım” diye başlayıp öyle bir bağırdı ki… Kadın dönüp baksaydı ben veya Sibel taklidini yapıyoruz sanabilirdi… kadına ayıp olmasın diye püskürerek gülmemek için kendimizi zor tuttuk… Çıktık ama ben tam Güzelyurt‘a varmışken, dönüp Lefkoşe‘yi tavaf edince kampüse varmamız biraz vakit aldı 🙂

Ertesi gün sabahtan bu sefer hep birlikte olabileceğimiz bir kaçamaklık daha vakit bulduk. En yakın plajı hedefledik. Sorduğumuz herkes Girne plajlarına gitmemiz konusunda ısrar ettiği için önce o yöne doğru çıktık yola… Kalkanlı‘dan hemen sonra gelen 5 kilometrelik virajlı yolu “koskoca Güzelyurt Körfezinde nasıl yüzülecek bir yer olmaz… niye taa Girne’ye kadar gidiyoruz ki…” diye söylene söylene tamamladık. Derken solda “Akdeniz” yazan bir levha ve altında ki küçük bir tabelada da “Caretta Beach & Restaurant” yazdığını gördük. Haritadan bakınca Güzelyurt körfezinde yüzen bir kaplumbağa resmi ile örtüştü… Akdeniz isimli küçük bir kasaba içinden geçerek, önce bir köy yolunu izledik. Bu arada yol kenarında durup Cenk arkamdan “hırsız, hırsız” diye bağırsa da, yol kenarındaki tarlalardan domates çalmayı da ihmal etmedim 🙂 Yanlız yol her ikiye ayrıldığında inat edip tabi ki yanlış olanı seçtim, böylece sayemde bir mezarlık ve bir inek çiftliğini de ziyaret ettik. En nihayetinde henüz stabilizeleşmemiş taşlı bir yoldan Caretta Beach’e ulaştık…

Arabadan iner inmez gördüğümüz uçsuz bucaksız bir kumsalda dolaşan 2 tane at oldu 🙂 Mira’cım bizi unuttu – dıgıdıng dıgı dı diye hemen onların peşlerinden koştu. Pazar günü olmasına rağmen koskoca plajda üçümüzden başka hiç kimse yoktu. Müthişti… Gerçi deniz son derece dalgalıydı. Girne’nin çarşaf gibi denizinin yanında burada fırtınalar kopuyordu. Mira’yı rahat yüzdürebileceğimiz bir deniz olmamasına rağmen babasının kucağında dalgaların üzerinden hopladı. Dalgaların çarptığı kıyıda koşturdu. Hatta bir süre sonra elimden tutup dalgalara doğru beni de koşturdu…

Mira çukur kazdı, deniz doldurdu. Cenk boş durmadı, Mira ile bir piramit yaptı… Ben de onlardan kısa bir süre ayrılıp plajda yarı yarıya kuma gömülmüş naylon poşet ve şişeleri topladım – işte bu duruma o kadar sinir oldum ki burada satır arasında unutulsun istemedim o yüzden ayrı bir yazı olarak blogumuza ekledim 🙁 Biz kıyıda coşarken iki İngiliz aile geldi lokantaya – dönünce farkettim en ücra köşede bile hep bir iki İngiliz turist görmüşüz… Neyse zorla ayrıldık denizden üzerine güzel bir levrek yedik… Karnımız ve ruhumuzu doyurmuş olarak döndük kampüse… iş başına…

Sonraki gün boyunca kaçamadık kampüsteydik. Bir de dışarıya çıktığımızda hissettiğimiz hava sıcaklığı 50 küsür derece olunca Cenk ve Mira genelde misafirhanede takıldılar. Tabi bir kaç saat havuz sefası yapmayı da ihmal etmediler. Cenk’in dediğine göre bir süre sonra oldukça büyük olan küçük havuz kesmemiş. Büyük havuzdaki kulvarlara kafayı takmış. – armut dibine düşmüş işte… – Yanımızda simit kolluk vs hiç bir aksesuar olmamasına rağmen Cenk kendi ayağının yere değiyor olmasına güvenerek büyük havuza almış, kulvarlara götürmüş, sonra da Mira’yı kulvardan geri sökmek için çokça debelenmiş.

O akşam grubumuzun Girne’deki bir gezi teknesinde günbatımında kokteylimsi bir organizasyon sonrası limandaki bir restoranda yemeği vardı. Mira karnımdayken mavi yolculuk yapmıştık. 3 aylık bebekken ise iş amaçlı bir boğaz turu… Ne olduğunun farkına vararak tekneye ilk binişi ise bu oldu. Teknemiz açık denizde dalgalarda yalpalanırken tüm konuklar oturuyor Mira ise kahkahalar atarak “op… baa” diye düşüp kalkmaca oynuyordu. Yorulunca da yattı yere paspas modunda… Gemi sallandıkça “nenn nenn” diye kendine şarkı şöyledi… Yabancı konuklarımız Mira’yı “ne güzel eğlendin sen” diye sevip, Türk konuklarımız ise “yerlerde çok yuvarlandı bir elini ayağını yıkasanız” diyerek indi tekneden…

Son gün sabahtan dönüş için bavulu hazırlayıp havuz bizi kesmez, yeni bir plaj daha keşfedip gelelim dedik. Cenk haritadan yakınında yüzen adam resmi olan bir yer seçtirdi. Bu sefer Girne’nin tersi istikamete Lefke tarafına doğru yola çıktık. Bizim deniz kıyısında gibi algıladığımız Bademliköy‘ün denize Beşparmak dağlarının tepesinden baktığını görünce, Yedidalga‘ya geri döndük. Daha fazla geçikmeden yol kenarındaki lokantaların birinin merdivenlerinden attık kendimizi sıcak sulara… Soğuk deniz severiz diye kıllık yapmadan, en azından gider ayak kumlanmadık diye avunduk. Mira’cım bize özenip kafasını suya soktu ama hemen de pişman oldu. Yine de zor çıkartık denizden… Uçağın kalkışına 3 saat kala odamıza geri dönmüştük. Benim hafif stresim, Cenk’in rahatlığı ile baskılandı. Hazırlandık çıktık. Ercan Havaalanına varmadan yol üzerinde İlker Karter Havalanına da bir uğrayalım diye biraz uğraştık 🙂 Neyseki kapısına dayanmadan uyandık yanlış havaalanının peşinde olduğumuza… Pegasus tarafından işletilen Ercan – Ankara dolmuşunun son yolcuları olarak yerimizi aldık. Evimize döndük çok şükür…

Mira ile seyahat ederken zaman zaman damarım tutup “acaba durur mu? ortalığı dağıtır mı? sıkılır mı? sıkar mı?” diye endişelensem de hemen kendimi dizginliyorum. Biliyorum endişelenmek boşa kurek çekmek. Hem çocuk, hem anne, hem baba yaşarken öğreniyor, uyuyor birbirine… Şunu gördüm ve yaşadım ki yabancılar gerçekten çocukların her yerde olmasını hiç ama hiç yadırgamıyorlar. Yargılamak yerine gerektiğinde yardım ediyorlar en azından samimi bir gülümseme ile taktir ediyorlar… Kim ne derse desin Türklere garip geliyor bu durumlar… Yeni duydum saat 19:00’dan sonra bebek almayan mekanlarımız da olmuş. Yuh dedim… Şimdi bir de aklıma çocuklarını çoktan büyütmüş bir kadın profesörün, anne olacak bir öğrencisi ile olan diyaloglarına kulak misafiri oluşum geldi. O “ayol çocuğun ne işi olacak buradalarda, mızır mızır yanında… evde kalır tabi, senin rahatını düşündüğümden değil, sen özleyeceksin ama çocuk rahat eder… bak benim kocam seyahati bırak, evde sofrada bile hoşlanmazdı… o gelmeden yedirirdim ben çocukları…” falan filan derken Mira ortalıkta koşturuyor, tırmanıyor, yuvarlanıyordu 😛 Benim alıcıların açık olduğunu hissetti galiba sonuna ekleme yaptı. “tabi olsa şunun gibi melek, tüm dünyayı gez… ama böylesi binde bir işte…” dedi. O an ben de “hocam hayata karıştırmazsa kelek kalmaz mı o çocuk” dedim de içimden işte 🙂