Abuk bir antibıdı – anestezi – yolculuk hikayesi

Bir daha yola çıkmadan bir gün önce bavulum yine hazır değil diye hayıflanmayacağım. Bavulun hazır olmaması en büyük derdim olmaya devam etsin ki, ben son dakika hazırlanma konusundaki tecrübelerime tecrübe katabileyim. Bir daha bu kadar abuk ve hazırlıksız yakalanacağım durumun, peşpeşe yaşandığı bir seyahat yapmayalım.

Önceki hafta bir türlü geçmeyen geniz akıntısının nihayi sonucu olarak, geçen Pazar ani ve şiddetli bir kulak ağrısı ile uyanmıştı Mira’mız… Orta kulak iltihabı olduğu aşikardı ama biraz ağrı kesici takviyesi ile metanetini koruyunca, Pazar kalabalığındaki bir acil yerine, Pazartesi sabah erkenden bir KBB uzmanına götürmeyi tercih ettik. Nasibimize düşen antibiyotiğimizi aldık. Mira’nın 3 yıllık ömründe ilk defa antibiyotik kullanacak olmasının hafif bir burukluğu ile eve döndük. Ama antibiyotik ile başladığı haftayı, ilk defa anestezi almakla tamamlayacağını bilsem buna da burulmazdım.

Cuma günü yapacağımız uçuş öncesi, Perşembe 2’de gittik kontrol randevusuna… “Antibiyotik 10 gün süre ile kullanılacaktı ama etkisi çok hızlı görülecekti” buna şartlanmışız anlaşılan… Kulak zarı arkasındaki sıvı birikiminin devam ettiğini ve müdahalesiz iyileşmesinin 2-3 haftayı bulabileceğini duymaya ise hiç hazırlıklı değildik. %1-2 gibi küçük bir ihtimalde olsa, bu hali ile uçuştaki her kalkış ve inişimiz kalıcı işitme kaybına yol açabilirmiş. Önlem olarak kulak zarına atılacak bir kaç milimlik bir kesik ile sıvının dışarı akması sağlanabilirmiş. Ancak bu müdahale Mira yaşındaki bir çocuğa anestezi verilerek yapılabilirmiş. Anestezi operasyonun ameliyathanede ve aç-susuz olarak yapılması gerekliymiş. Bizim ertesi sabah gibi bir şansımızın olmaması nedeni ile bir kaç saat aç ve susuz tuttuktan sonra bu işlemi yapabilirlermiş. Toplamda 3 kalkış ve 3 iniş yapacağımız bir yolculukta küçük bir oranda da olsa kalıcı işitme kaybını göze alamazdık ama çok basit bir operasyona bu kadar ani bir giriş konusunda hepimiz hazırlıksızdık.

Mira’yı aç susuz tutabilmek için kaç takla attığımızı hatırlamıyorum. Bir yandan da, geçen sene tesadüf elimize geçen, Mira’nın çok sevdiği, iyi bildiği – ve hakkında daha sonra özellikle yazmak istediğim – bir hikaye ile Mira’yı ameliyathane – daha önemlisi anestezi – kavramına hızlıca hazırlamaya çalıştık. Burnundan verilen sakinleştiriciye kadar herşey yolunda gitti. Tadı ağzına gelince sakinleştirici etkisini tam tersi olarak gösterdi. Su verin bana diye inletti ortalığı 🙁 Ağzındaki tat gitsin diye tükürdü 🙁 Meme ver bana lütfen diye yalvardı 🙁 Bana sonsuz gelen 5 dakikanın sonunda sakinledi. Beraber ameliyathaneye kadar gittik… Ameliyathane kapısında doktorunun kucağına verdik. Odaya çıktık. 10 dakika sonrada tekrar almak üzere ameliyathaneye indik. Hafif ağlamaklı ayılıyordu, beni duyunca daha çok ağladı, kucağıma atladı. Doktoru bunun normal olduğunu birazdan tekrar uykuya dalacağını, bir kaç saat uyuyacağını, bundan sonraki 2 saat boyunca bir şey yiyip içmemesi gerektiğini söyledi. Ancak Mira uyumadı 🙁

Tek cümle ile özetlemek gerekirse, sabah kalkıp gitseydik farkına bile varılmayacak bir operasyon Cenk’le benim tüm soğukkanlılığımıza ve Mira’nın tüm metanetine rağmen hepimiz için biraz travmatik oldu. Neyse ki, hastaneden çıkmamızla Mira kendine geldi. Evde yemeğini yedikten sonra ise bir enerji küpüne döndü… Bir arkadaşım anestezinin bazı çocuklarda uyuma güçlüğüne yol açabileceğini söylemişti. Bizimki de o bazılarından biri olmasaydı şaşardım…

Velhasıl, evde Mira tepemizde bavulları hızlıca topladık. Bir kaç saatlik uyku ile yola çıkmaya hazır hale geldik. Ancak sürprizlerimiz bunun ile bitmedi. Annem, ben ve Mira olarak planladımız yolculuğa, annemi alanda bırakıp – bavullarını ise yanımıza alarak – çıkmayı başardık. Üzerine 10 defa konuştuğumuz ama pasaportunu elimize alıp bir kere kontrol etmediğimiz için annemin göçmen vizesinin uçuştan bir gün önce sona erdiğini fark etmemişiz 😛 Bavulları bana bağlandığı için onları geride bırakmanın, kendi bavullarımızın akibetini de bilinmeze sürükleyebileceği için peşimize bağlı 4 valiz ile yola koyulduk.

İstanbul – Chicago uçuşu müthişti. Zaten millerimi upgrade için kullanmıştım, business keyfi çattık. Mira öğle yemeğini yedi ve bir uyudu, tam uyudu… gecenin tüm acısını çıkarttı… Uyandı, tüm keyfi yerinde oyun oynadı, film izledi, hiç sıkılmadı, hiç sıkmadı, çok iyi bir yol arkadaşıydı.

Tabii bizim gibi bundan sonraki işlerin artık yolunda gitmesini bekleyebilirsiniz. Ancak uçağın gate’ten ayrıldıktan sonra İstanbul’dan kalkış için 45 dakika sıra beklemesi ile başlayan gecikmemiz, havadayken toplam 1.5 saate uzamıştı. Üzerine pasaport kontrol kuyruğundaki akıl almaz sıra ile karşılaşınca, bağlantı uçağımızı kaçırmayı başardık. Bekleme sırasında Mira’yı mıncıklamaya çalışan Türklerin sıfır ilgisi ama başka uçaktan inen bir yabancının yardımı ile 4 bavulu bir arabaya yükledik. Tepelerine de Mira’yı oturtup, gümrükten geçirdim.

Bir sonraki uçağın 3 saat sonra olmasına ise sadece şükretmekle yetinebildim. Hatta bunun üzerine Pratik Annem kalkıp havalanına gelince gerçekten uçağı kaçırdığımıza sevindim bile… Kıpırcan ve Kımılnaz’ı göremedim ama rahat rahat sohbet edecek fırsatımız oldu. Son bineceğimiz uçağın kalkmasına 1 saat kalmışken, Mira’nın pili tamamen bitti. Kucağımda uyuyakaldı ve ben yanıma Mira’nın puseti almayarak ne büyük salaklık yaptığımı o an farkettim… Burcu’nun yardımı ile uçacağımız terminale gittik. Ancak güvenlik kontrolünden itibaren yanlızdık. Bir elimde çekçek, sırtımda sırt çantası, kucağımda Mira, karnımda kıpırdak Ada ile tüm engelleri aştım 🙂  O ana kadar soran herkese yorulmadım demiştim. Sonunda onun da acısı çıktı diyeyim…

Mira, Raleigh’e inene kadar hatta evde yatağına yatırdığımda bile hiç uyanmadı. Amerika saatine tam adapte ertesi güne başladı. Ben Ankara’daki evden çıkışımız ile buradaki eve varışımız arasında geçen 26 saat sonrası halen kendime gelmeye çalışıyorum.

Tuvalet eğitimini tamamlamaya hazır mı(yız)?

Tuvalet eğitimine başlasak mı? Doktorla yok Pedagogla mı konuşsak? Bak Damla’nın da dediği gibi Mira’nın bu çiş olayına ilgisi varken bezi çıkartmalı mı? Hemen mi? bir sürü seyahat var ne yaparız? diye Cenk’i de didikleyip… – PDR’ci olduğuna en çok böyle zamanlarda hayıflanıyor kesin – Çocuk kendi sinyallerini veriyor da ben görmek istemiyor muyum yoksa? diye kös kös düşünüp duruyordum…

Hamileliğimin sonunda Brain, Child diye bir dergide bebeklik dönemini bezsiz geçirmek üzerine bir yazı okumuştum. Anneme anlattığımda “Sakalımız yok ki kabul edesiniz. Ayşe Teyze’nde (*) seni böyle çişe tutmaya alıştırdı daha bebekken… Yaşında bitmişti bu iş…” dedi. Daha ortada bebek bile yokken, kafam “peki anal dönem ne olacak… hani 2 yaşa kadar beklemek gerekiyordu” diye karışmışken Pratik Anne Tuvalet Eğitimine Alternatif Tuvalet Alışkanlığı diye bir yazı yazdı. İlk okuduğum yazıyı daha iyi anladım. Bu eğitim değildi, zorlama zaten yoktu, sadece alışkanlık kazandırmaktı. Kaka çiş tuvalete yapılır, hepsi bu… Mantıklıydı ama Mira’cığımı elime aldığımda bu okuduklarımı unuttum gitti 😛 Emzirmeydi, uyku düzeniydi, ek gıdalar, katı gıdalar derken de aklıma pek gelmedi.

Şükür ki bezler konusunda aynı unutkanlığı gösteremedim. Aman geri dönüştürelim diye çöpü incik cıncık ayırıp yanına koca bir bez torbası bırakmak hep içime oturuyordu. Türkiye’ye dönmeden önce yıkanabilen tam bir bez seti almadığım için bin pişman olmuştum. Mesele sadece geridönüşüm ve doğaya verdiği zarar değil işin bir de kimyasal yönü vardı. Evinkedisi bu konu üzerine öyle bir yazı yazdı ki; okuyunca siz de anlayacaksınız kaygımızı… Neyse biz kızın popoyu havadar tutalım diye aldığımız topu topu 4 tane yıkanabilen organik pamuklu bez ile biraz idare edebildik, bununla avunuyorum… Gerçi o kadar aradım taradım ama ancak beze veda etmek üzereyken Türkiye’de de yıkanabilen bebek bezlerinin satıldığını öğrendim. Görmüyor bazen insan… Şimdi biliyorum ki ikinci bebeğimi Baby Nap veya Baby Neo ile büyütebileceğim.

Bezler için hayıflanırken, Tracy‘nin tuvalet eğitimini duydum… Yapıncak bir yazdı. Sonra detaylıca bir daha yazdı. – bloglar gerçekten benim annelik hayatıma ne çok şey kattılar, sağolsunlar – “ama biz küçüğüz daha o bölüme gelemedik” demedim, açtım okudum. Tracy’nin yazdıkları çok mantıklı ve hemen uygulanabilir geldi.

Yedinci ayı bitirmemiz ile Mira kendi kendine kalkıp oturabilmeye başladı ve biz de tuvalet eğitimine (alışkanlığına) girişi yaptık. Kaka saatleri düzensiz olmasına rağmen biraz dikkat edince her halinden anlamaya başladık derdini 🙂 Daha ilk ıkınmalarında götürüp tuvaletine oturtuyorduk. O da başladığı işi tamamlıyordu. Ve yavaş yavaş tuvalete oturduğu anda ıkınmaya ve artık bezine hiç kaka yapmamaya başladı. Mutlaka uykudan uyanınca ve bazen de yemeklerden 20 dakika sonra da çiş fasılına giriyorduk. Hemen hemen çoğunda çişi de yakalıyorduk. Ama tabi bir o kadar da yakalayamadığımız oluyordu. Burada mesele her çişini kakasını yakalamak değildi zaten… Bu çiş ve kakanın yapılacağı yeri anlamasıydı.

Bunu uygulamak zor olmadı hatta bir süre sonra bezini değiştirmek kadar kolay olmaya başladı… Sadece benim için kolay değildi; Cenk ve bakıcısı Hatice için de durum böyleydi… Hatta çiş çok mesele değildi de popodan kaka temizlememek, öyle kolayımıza geldi ki… Hele ki bezi çıkarttığınız anda fırlayarak koşturmaya başladığı ve hiç laftan anlamadığı dönemde – hoş şimdilerde de anlıyor ama takmıyor ya – o popo nasıl temizlenebilir hiç bilmiyorum…

İşte bizim için tuvalet eğitimi konusunun giriş ve gelişme bölümleri böyle geçti… Sonuç kısmına geldiğimizi hissediyordum ama şu bezi altından çekip almaya cesaret edemiyordum. Biraz okudum tuvalet eğitimine hazır mı diye… Gördüm ki o hazırmış… Bize düşen ona ayak uydurmakmış, beklemek için de mazeret yaratmamakmış…

Tuvalet Eğitimine Hazır Olunduğuna Dair İşaretler

Buna başlamadan önce bir not düşmek istedim Tracy Hogg der ki; “Sağduyunuzu ve çocuğunuz hakkındaki bilginizi kullanın. Çocuğunuzun tuvalet eğitimine başlaması için aşağıda yazanların tümüne birden ulaşması gerekmemektedir.”

Fiziksel İşaretler

  • Koordineli ve sağlam olarak yürüyor hatta koşuyor
  • Tek seferde kafi miktarda çiş yapıyor
    – mesanenin yeteri kadar büyüdüğünü gösterirmiş
  • Bağırsak hareketleri düzenli, önceden tahmin edilebilir
    – hiç düzenli değil – genetik miras – ama bir gün yapmaz ise ertesi gün mutlaka yapıyor.)
  • 3-4 saat bezi kuru kalabiliyor – bu durum mesane kaslarının yeter kadar geliştiğinin belirtisi oluyormuş

Davranışsal İşaretler

  • Aynı pozisyonda 2-5 dakika oturabiliyor
  • Pantalonunu indirip, çekebiliyor.
    – indiriyor hatta çıkartıyor da tekrar giyemiyor zaten hevesli de değil, çıplak kaçmayı tercih ediyor
  • Bezinin ıslak veya kirli olmasını sevmiyor – haber veriyor
  • Anne – babanın tuvalet alışkanlıklarına karşı ilgili; sizi tuvalette izlemek istiyor, iç çamaşırı giymek istiyor.
  • Fiziksel veya sözlü işaretler ile kakası geldiğini haber veriyor
    – kakasını yapmadan önce de çiş çiş diye gelip söylüyor, hatta elimizden tutup tuvalete götürüyor. Ben de malak gibi acaba hazır mı diye düşünüp duruyorum.
  • Bağımsız olma isteği sergiliyor
  • Tamamladığı işlerden gurur duyuyor
  • Tuvaleti kullanma konusunda tepkili değil
  • Muhalif veya negatif değil işbirlikçi bir dönemde

Bilişsel İşaretler

  • “git oyuncağını getir” gibi basit talimatları anlayabiliyor
  • Eşyaların yerine koyulması gibi bir değeri algılıyabiliyor
  • Çiş ve kaka için kendi kelimeleri var
    – ikisine de çiş demeyi tercih ediyor.
  • Vücudunun verdiği fiziksel işaretlerin ne anlama geldiğini biliyor yani öncesinde haber veriyor hatta tutuyor

Böylece attık bezi… Artık donlu kızımız 🙂 Resmen büyüdü birden… Ağlasam mı ne? Gece yatarken poposuna büyük gelmesine rağmen kilot gibi giydirilebilen bezlerden kullanıyorum. Zaten artık diğer bezleri bağladığında cırtından tutup açıyor sıpa…

Gündüz bezini attıktan sonra; Kıbrısa doğru yola çıkmadan önceki gecelerden birinde; Mira yatağından kalktı – tıkırtısını duydum. Zaten koridordaydım, sesimi çıkartmadım, bekledim. O da sessiz kapısını açtı, odasından çıktı. Beni gördü, boynuma sarıldı, “anne çiş…” dedi. Kucağıma aldım, tuvalete gittik. koridordan sızan loş ışıkta – bezini indirdim – oturdu çişini yaptı. Kalktı “don” dedi, bezi geri çektim. Tekrar boynuma sarıldı, “nen nen” dedi, kucağımda odasına götürdüm. Yatağına yatırdım, gözlerini kapadı, uyudu…

– Yarım saat sonra anne memme diye ağlayarak uyandı ama şimdi onu da anlatıp lafı daha fazla uzatmayayım… Çiş olayına hazır olduğu gibi buna da hazır olacağının sinyalini vereceğine inanıyorum 😉 –

Kıbrıs’ta olduğumuz hafta boyunca gece uyurken hep aynı bezi giydi, sabahları kupkuru kalktı. Her gece iki kere uyanıp, çiş dedi, götürdük yaptı. Şimdilerde dikkate ediyorum. Gece kalkınca bezi kuru kalıyor. Deliksiz uyuduğu akşamlar ise sanırım sabaha doğru biraz çiş kaçırıyor. Tracy demiş ki “en son gece mesane kontrolü gelişir. Gece bezini çıkartmak için en az iki hafta kuru kalmasını izlemek lazım.” bekleyeceğiz acelemiz hiç yok…

* – Ayşe Teyzem; annemler ücra bir fabrikada çalışırken bana bakan oranın köylüsü bir yaşlı teyze, annem yanlız bir yeni anne olarak herşeyi kitaplardan ve ondan öğrendiğini söyler. Kardeşlerimin doğumda artık Ankara’ya yerleşmiş olsak da Ayşe Teyze, her ikisinin de kırkını uçurmaya kadar gelmiş… Mira’yı büyütürken de o kadar çok kulaklarını çınlatıyoruz ki… Nur içinde yatsın…

Sol şeritten yavaş yavaş gidiyorum

Kıbrıs’ta bulunduğumuz yerin özeti budur… Sağımızda, solumuzda, önümüzde, arkamızda hep aynı manzara… ODTÜ’nün Kuzey Kıbrıs Kampüsü’ndeyiz. Üniversite şu anda tatil. İlk iki gün konferans katılımcısı da olmayınca koca kampüste inler ve cinler ile top oynadık. Pek ıssızdık…

Mira her zaman ki gibi son derece keyifli bir yolculuk yaptı. Yol boyunca çok sevimli ve müthiş uyumluydu. Havaalanına indiğimizde, yat limanında hemen tamamlamamız gereken işler için tepemize kadar dolu arabamızla Girne’ye doğru yola çıkmak durumunda kaldık. Tabi onun bize gösterdiği uyumu, biz ona göstermeyince ve gece geç kalıp Mira’cımın doğal sınırlarını zorlayınca, Güzelyurt’ta doğru yola çıkarken “annem, annem” diye parçalı bulutlu ama toplamda 12 dakika süren bir ağlama krizine girdi. – ki hayatımın en uzun 12 dakikasıydı. – Kenara çekip biraz sakinleştirip yola devam etmeye çalıştım ama bıraktığım anda yeniden katılarak ağladı. Arabada benden başka şöför, yolda da taksi olmayınca dura kalka yavaş yavaş yola devam etmek zorunda kaldım. En nihayetinde kuzum baygın düştü uyudu… Öyle ki ne indiğimizde, ne pijamalarını giydirirken, ne de yatağa koyduğumuzda gözünü bile açmadı. Sadece gece boyu pırtladı durdu.

Ertesi gün Cenk’in ülseratif kolit belası depara kalkınca, baba kız yanlız kalacağı günler için güç toplasın diye onu biraz kızağa aldık. Nasıl olsa hazırlık günüdür dedik. Ufak defek işlerimizi de Mira ile yaptık. Sonraki günlerde aradaki bir kaç saatlik kaçamaklar da, nereye gideceğimizi bilmeden, bir de benim keçi inatım ve muhteşem nevigasyon yeteneğim sayesinde, biraz kaybolduk. Kaybolma hikayelerini dönünce yazarım.

Bu arada, ilk defa sağdan direksiyonlu bir araba kullanıyorum. Yavaş yavaş gidiyorum. Kontrollü, dikkatli ve bilinçli olarak yapmam gerektiğini düşündüğüm herşeyin tersini yapıyorum 🙂

Büyüme konusu ve Muzlu kek tarifi

Perşembe günü doktorda randevumuz vardı. Mira’cım ölçüldü biçildi karşımıza ilginç bir durum ortaya çıktı… İyi haber, 3 aydır uzamayan kızımız 20 günde 3,5cm birden uzamış – 81cm olmuş %78 persentilde – Levent Bey “bu da biraz fazla olmuş ama zararı yok” diye yorumladı.

Kötü haber, yine kilo almamış, hatta 70gr verip – 10,23kg olmuş, %40 persentilde – Levent Bey benim kafama çok uygun pek rahat bir doktor olmasına rağmen bunu iyi yorumlamadı… Bundan önceki aylarda kilo almadığı zaman “boyu uzamamış, niye kilo alsın ki, enine mi büyüyecek çocuk, işini biliyor Mira’cım” diye bir yaklaşım sergiliyordu. Ama bu sefer en azından 150gr alması beklenirdi dedi. Mira iştahsız bir çocuk olmadığı için iştah şurubu vermenin anlamsız olacağını ama gerekirse pe.di.a.sure ile besin takviyesi yapabileceğimizi söyledi. Yapay beslenmeye gıcığım ya… O da bunu bildiğinden “bu bir alternatif sen değerlendir” dedi. Ben de önümüzdeki 15 gün ağırlıklı otçul olan beslenmemizi, homini gırtlak karbonhidratlar ile zenginleştirmeye karar verdim. Biz nefsimize hakim olacağız. Mira’yı 15 gün sonra enine boyuna bir daha ölçtüreceğiz.

Mira’nın günlük beslenme programı aşağıdaki şekilde yürüyor…

06:00 ….. Meme

07:00 ….. Meme

09:30 ….. Kahvaltı
Kuru Meyveli Yulaf Ezmesi – Peynirle Çırpılmış Yumurta – Hafta içi ikisini gün aşırı değiştirerek yapıyoruz. Peynir ve meyve çeşitlerini her defasında değiştiriyoruz. seyahatlerde de otellerde kafelerde menülerde bulunuyor… Hafta sonları Tahin Pekmez Ekmek, Omlet, Pankek gibi alternatifler deniyoruz.

11:00 ….. Meyve veya Yoğurt

12:00 duruma göre 14:30 ….. Öğle Yemeği
Mira gün içerisinde 2 saatlik tek bir uyku uyuyor. Genellikle 13:00 gibi yatıyor, 15:00 gibi uyanıyor ancak bazen yoğurdunu yedikten sonra oynarken uykusu geliyor bu durumda tıka basa mide ile uyumasın diye öğle yemeğini yedirmeden yatırıyoruz. Kalkınca yiyor yemeğini… Yemek olarak artık evde ne pişerse ondan yiyor. Ancak her öğünde farklı bir şey yedirmek istiyoruz. Acil durumlarda alternatifsiz kalmamak için her yemekten Mira için bir kaç porsiyon ayırıp buzluğa koyuyorum.

15:30 ….. Meyve / Yoğurt

17:30 ….. Yoğurt / Yoğurt

19:00 ….. Akşam Yemeği

21:00 ….. Meme

23:00 ….. Meme

Fazla mı rahatım diye rahatsızım bugünlerde, geçer diye bekliyorum. “Yemek konusunda 6 büyük hata” konusunda yazı yine biraz rahatlatıyor beni…

Arada yediği meyve / yoğurt öğünlerine pasta börek eklemeye karar verdim. Dün bir kek yaptım, super oldu, yeme de yanında yat…

Tarifini yazayım. Bir de yeni objektifimden bir kaç kare fotoğraf ekleyim…

MUZLU HAVUÇLU KEK

Tarif Beyaz Unsuz Şekersiz Hamur İşleri Kitabından uyarlandı.

  • 2 su bardağı tam buğday unu
  • 1 tatlı kaşığı karbonat
  • 1 çay kaşığı krem tartar (olmadığında yerine elma sirkesi koyuyorum)
  • 1 su bardağı dövülmüş ceviz (ben Mira tükürdüğü için ince çekiyorum)
  • 4 yumurta (oda sıcaklığında)
  • 1/2 su bardağı zeytinyağı
  • 1 su bardağı pekmez
  • 1 tane havuç rendesi
  • 1 tam + bir de yarım eskimiş yumuşamış muz

* tarifin orjinalinde muz yok. 1 su bardağı havuç rendesi, tarçın karanfil ve muskat ile tatlandırılmış. Ben de havuçlu diye başladım yapmaya ama havuçları rendelerken, rafta duran muzlar gözümü tırmalayınca, bir de rendeleme işine devam etmeye üşenince bu tarif çıktı ortaya…

Fırını 160 dereceye getiriyorsunuz. Yumurtaları yaklaşık 10 dakika çırpıyorsunuz. Güzel kabaran bir kek için işin püf noktası bunun için üşenmemekten geçiyor. Boza kıvamını alan yumurtalara pekmez ve zeytinyağını ekleyerek bir daha çırpıyorsunuz. Sonra da kuru malzemeleri ekliyorsunuz. Ceviz, muz püresi, havuç rendesi en son ekleniyor. Önce az yumuşamış tereyağ ile yağlayıp, sonra unladığınız kalıba döküyorsunuz, 160 derecede 50 dakika pişiriyorsunuz. Fırından çıkartıp, 10 dakika bekliyor sonra kalıptan çıkartıyorsunuz. Afiyetle yiyorsunuz.

Gırç, gıcırt… 5. diş… güzel haberler üstüne güzel bir gün…

Salyalar çeneden damlıyor. El ağızdan çıkmıyor. Üst dişler biraz daha uzadı. Alt iki dişi ile üst iki dişini sürekli gırç gırç birbirlerine sürtüyor. Dikkatini dağıtıp, gıcırdatmasını kesmeye çalışıyorum. Zor oluyor. Gırç gırç sesinin beni deli etmesi kadar, dişlerinin sağlığı içinde endişe duyuyorum. O süt dişlerine 7 sene daha ihtiyacı var… babycenter.com‘a bakıyorum… Özetle stres olmanıza gerek yok diyor. Biraz rahatlıyorum. Yeni dişlerine alışmaya çalışması, diş çıkartıyor olması, gergin olması gibi sebepleri olabilirmiş. Büyük ihtimal ile bir süre sonra vazgeçecektir.

Mira’nın 7 aylıkken alttan patlayan ilk dişleri, bizi dişler tam vaktinde gelecek diye bir beklentiye sokmuştu. Ancak 11. ayını bitirirken üstten iki diş daha görebildik. Alttan iki, üstten iki derken… Dün alttan bir kesici diş daha patladı. Alttan bir diğer kesici de patladım patlayacam diye bembeyaz gözüküyor diş etinden. Merak ettim bu dişler hangi sıra ile çıkar diye… Normalde üstten çıkmasını beklemek gerekiyormuş. Bizim ki bir süre daha ters tavşan olarak dolaşacak anlaşılan.

Bu arada içim kıpır kıpır… Çok çok sevgili bir arkadaşım yeniden hamile… Daha kimse bilmiyor, o yüzden kendisini ifşa edemiyorum. İlk hamileliğinde – o zamanlar bebek kim, ben kimdi – aklım bir karış havadaydı – çok yanında olamamıştım. Hatta utanarak söylüyorum. Tamam iç dedi diye yanında fosur fosur sigara bile içmiştim. Ne öküzmüşüm… Ah şimdi ise onun kadar, hatta daha da heyacanlıyım galiba… Kasım ayını dört gözle bekliyorum. Tazecik bebişimizi koklamak için…

Bugun öğleden sonra ise çok güzel bir kaçamak yaptık… Yüzmeden takım arkadaşım Itır ve oğluşu Arda ile buluştuk. Ben şapşal bir şekilde, arabamın Cenk’in kardeşimde olduğunu, Mira’yı giydirip kapıya çıktığımda hatırlayınca, biraz gecikmeli oldu buluşmamız… Önce iki puset ile şehir rallisi yaptık. Eski sporcu olmamızdan faydalanıp gerekli kaldırım, merdivenlerde içlerindeki bebekler ile pusetleri sırtlandık. O pusetler ile Seğmenler Parkının aşağısına kadar inmeyi başardık. Arda’yı ilk defa salıncağa bindirdik. Oyun parkında Fransız, İngiliz, Malezyalı anneler ve çocukları vardı. Tek Türk anne-çocuk bizdik… Bu arada Fransız anne, çocuklarını parktan sonra dondurma yemeye götürdü. Neyse zorlu rallimizi Tunalı Hilmi’de tamamladık. Sonrasında D&R’da sohbet muhabbet, tost, latte… iyi geldi 🙂

Itııırr… Mira saat 8’de uyuyuverdi. Hala da uyuyor. Türklük damarım tuttu pek pimpiriklendim… İnşallah üşütmedik bebeleri…

Bebeklerde yüksek ateş üzerine…

Ortalık acayip bir virüs salgını var. Annemlerin apartmanında 45 dairenin 39u hasta… Önce kardeşim, ardından annem hastalandı. Cenk ile ben acil önlemler ile ayakta atlattık derken… Mira’cımın hafif burnu akmaya başladı. İki gece önce ise ateşi biraz yükseldi. Yine bir nezle atlatıyoruz, daha tecrübeliyiz diye düşündük. Ertesi sabah iyiydi, işe gittim.

2 saat sonra Hatice’nin “Mira’nın ateşi yine 39.1°C yi buldu” diye aramasıyla soluğu evde aldım. Kendimizi kurtarıp Mira’cım için yeteri kadar önlem alamadığım için kendimi çok suçlu hissettim. Eve geldiğimde Ibufen’nin etkisi ile ateşi düşmüş keyfi yerindeydi. Ama yemek yemeyi red ediyor, sadece emmek istiyordu. Birbirimize yapışık geçirdik günü… Akşam yine ateşi yükseldi. Arada verilen Ibufen, ıslak havlu kompresleri eşliğinde sık sık emen Mira’cım ile o geceyi de yapışık tamamladık.

Dün sabah ateşi düşmüştü. Ancak kuru bir öksürük başlamıştı. Derken Hatice de boru gibi bir sesle aradı. O da salgından nasibine düşeni almış… Bu arada Mira’cım hala anne sütü dışında tek bir lokma yemeyi bile hala kabul etmeyince, doktorumuz Levent Beyi aradım. Öğleden sonra muayenehanesindeydik. Mira’nın Levent beyi görünce hastalığından eser kalmadı 🙂 dediğine göre hafif atlatmış Mira’cım… Yemek konusunda “Israr etmeyin… Bizler de hastayken, önümüze en sevdiğimiz yemek bile konulsa canımız çekmez ya… öyle düşünün. Sizinle sofrada otursun yine önüne alabileceği yiyecekler koyun. İsterse kendisi yesin. Kaşıkla ısrarınıza tepki verecektir.” dedi.

Biz anne baba olarak ne kadar beceriksizsek, neyse ki Mira bebek olarak o derece dayanıklı… Şimdi yanımda höynk höynk diye horlayarak uyuyan Mira’cımı gördükçe böyle olduğuna şükrediyorum.

Mira doğduğundan beri, Cenk ile ikimizin de tıkanıp kaldığı bir konuydu ateşinin yükselmesi… Birimiz Mira’nın ateşi mi var acaba diye bir soru atıyor oraya… Bir bakıyoruz elimizde kulak termometresi deli gibi Mira’nın ve kalibrasyon amaçlı olarak da kendimizin ateşini ölçmeye başlıyoruz… Oysa altıncı hastalık dönemimizde Levent bey’e gittiğimizde çok sık ölçüm yapmamızın gerekli olmadığına bizi ikna etmişti 🙂 Kulaktan ateş ölçerlerin, bu yaş bebekler için çok pratik olmadığını ama ölçümü bu tip bir termometre ile alıyorsak 0.5°C düşürmemiz gerektiğini söyleyip bizi sakinleştirmişti. Bu gidişimizde de tekrarladı anlattıklarını…

Mira’nın her ateşi çıktığında kendimi babycenter.com’daki “0 – 12 ay bebeklerde yüksek ateş” başlıklı yazıyı açıp okurken buluyorum. Levent beyin anlattıklarının da bir özeti gibi bu yazı… Aslında basit olup ama ateşli bir bebek ile boğuşurken aklıma doluşan bir çok soruma cevap bulduğum yazıdan bu sefer notlar çıkarttım. Burada da yer almasının iyi olacağına karar verdim. En azından bundan sonra açar kendi notlarımı okurum 🙂

Bebeğimin ateşi olduğunu nasıl söyleyebilirim?

Bebeğinizin alnını öpün, normalden daha sıcak ise büyük ihtimal ile ateşi olabilir. Bebeğin ateşinin olması vücudunun savunma mekanizmasını tetikleme görevi görmektedir. Sağlıklı bebeklerin ateşi 36°C – 38°C aralığında değişmektedir. Bebeğinizin ateşi 38°C’nin üzerinde ise ateşi vardır. (önceleri sınır 37°C’nin üzeriymiş)

Ne zaman doktoru aramalıyım, ne zaman doktora götürmeliyim?

Bu konuda en iyi kararı siz verirsiniz. Bebeğinizin hasta olabileceğini düşünüyorsanız, ateşi ne olursa olsun doktorunuzu arayın. Ateşin yüksek olması hastalığın ciddiyeti konusunda tek kriter değil. Bebeğinizin yaşı ve genel davranışları önemli faktörler. 3 aylıktan küçük bebeklerde ateş çok çok önemli… Yüksek ateşine rağmen bebeğiniz yemek yemeye, oynamaya devam ediyorsa bu iyi bir şey…

Bu arada tüm insanların vücut sıcaklıklarının öğleden sonra ve akşam üzerleri yükseldiğini, gece yarısı ve sabah erken saatlerde ise daha düşük olduğunu göz önünde bulundurmak gerekyormuş.

Genellikle;

  • Bebeğiniz 3 aylıktan küçükse ve ateşi 38°Cnin üzerindeyse,
  • Bebeğiniz 3 – 6 ay arasında ve ateşi 38,5°Cnin üzerindeyse,
  • Bebeğiniz 6 aydan büyük ve ateşi 39,4°Cnin üzerindeyse,

doktorunuzu aramanız öneriliyor.

Doktorunuzu aradığınızda size başka belirtiler ile ilgili soruları da olacaktır. En önemlisi bebeğinizin genel hareketleri ve nasıl göründüğü… İştahı yerinde mi? – Enerjik mi? – Rengi soluk veya kırmızı mı? – Davranışlarında veya görünüşünde farklılıklar var mı? Burun akıntısı, kusma, ishal, kulağının ağrıdığına dair işaretler var mı?

Aşağıdaki belirtiler var ise durum daha ciddi olabilir…

  • Vücudunda kırmızı – mor döküntüler var ise… Bu döküntülere bastırdığınızda beyaza dönüşmüyorsa… Bakteriyal bir enfeksiyon belirtisi olabilir…
  • Burnunu temizlemenize rağmen soluk alıp vermekte güçlük çekiyorsa zatüree veya bronşiyolit olabilir…

Eğer bebeğiniz 3 aydan küçük ise doktorunuz hemen görmek isteyecektir. 3 aydan büyük, genel durumu iyi, yemek yemesi ve sıvı alımı normal ve ateşi uygun ateş düşürücüler ile 38,9°C nin altında ise 24 saat sonra görmek isteyebilir. Çünkü ateş bir çok hastalığın ön belirtisi olarak ortaya çıkıyor.

Ateş düşürücüler… Peki ateş enfeksiyonlara karşı bir savunma mekanizması ise ateşi düşürmeye çalışmak iyi bir fikir mi?

Vücut sıcaklığı yükseldiği zaman, kandaki beyaz hücre ve antikor sayıları artıyormuş. Yani vücut kendini enfeksiyonlar ile savaşmak üzere hazırlıyormuş. Ancak bebeğinizin ateşi; yemesini, içmesini, uyumasını engelleyecek kadar yüksek ise iyileşmesini geçiktirecektir.

Eğer bebeğinizin ateşi çok yüksek değilse ve genel durumu da iyiyse, hemen ateş düşürücü vermeye gerek yok. Susuz kalmasını önlemek üzere bol bol emzirin veya mama takviye edin. Fazla giydirmeyin veya uyurken sarıp sarmalamayın. Ilık bir banyo yaptırabilirsiniz veya ıslak sünger ile silebilirsiniz. Kesinlikle alkol ile ovmayın. Alkol derisi tarafından emilebiliyor veya önce çok hızlı soğumasına daha sonra ise hızla ateşinin tekrar artmasına yol açabiliyor.

Bebek ve küçük çocuklarınızın ateşini düşürmek için kesinlikle ASPİRİN vermeyin. Aspirin, çok nadir görülen Reye’s Sendromuna yol açabiliyormuş. Bu sendrom önce karaciğer yetmezliği ile başlıyor. Vücuttan zararlı maddelerin atılmasını sağlayan karaciğer görevini yapamadığı için de bu zararlı maddeler beyin dokusunda ölümcül tahribatlara neden oluyor.

Eyvah… bebeğim havale geçirirse ne yapmalıyım?

Hızla yükselen ateş bazı bebeklerde ve küçük çocuklarda havaleye yol açabiliyormuş. Doktorumuz Levent Bey bu konuda aile öyküsünün çok önemli olduğunu her seferinde vurguluyor. Ailede daha önce ateşli havale öyküsü var ise dikkat edilmeliymiş. Havale geçiren bir bebek bilincini kaybeder, salya çıkartabilir veya kusabilirmiş. Havale nöbeti bir kaç dakika sürermiş ve büyük çoğunluğu zararsızmış. Tabi bunu bilmek bile insanın içini rahatlatmaz, korkusunu azaltmaz…  Havale geçiren bebeğin üzerindeki kıyafetler gevşetilmeli, nefes borusunun açıklığını sağlamak için yüzüstü veya yan yatırılmalı, kesinlikle ağzına bir cisim sokulmamalıymış.

Önemli Not: Ben bie sağlık uzmanı değilim. Anlattıklarım sadece kişisel deneyimlerim ve okuduklarımdan kendi adıma çıkarttığım notlardır…

Roseola infantum – altıncı hastalık

Geçtiğimiz hafta yaşadığımız sevimsiz hikayemiz bitmeden ve sebebinden de emin olmadan yazmak istememiştim. Çok şükür bitti de yazıyorum…

Bayramdan sonraki Cuma günü Mira’cım önce çok huzursuzlanmaya başladı ve ardından ateşi yükseldi. 38°C’i geçtiğini gördüğümüzde – diş çıkartmasından kaynaklı olabileceği düşünerek – ilk önce Motrin verdik. Yaklaşık 2 saat sonra yeniden yükseldiğini görünce bu sefer Calpol ile müdahale ettik. Baktık olmuyor, ılık bir duşa soktuk. En nihayetinde gece 02:30’da ateşi 39.50°C’ye çıkınca soluğu Mesa Hastanesi Acil’de aldık.

Acildeki Mira’nın kontrollerini yapan doktor genel durumun iyi olduğunu ancak idrar yolu ile ilgili bir sıkıntısı var ise bunun ancak test sonucu ortaya çıkacağını söyledi. Diş çıkartma kaynaklı ateşin 38°C’yi geçmeyeceğini ekledi. İbufen şurup verdi. Ateşi biraz düştü. Eve döndük.

Sabah idrar örneğini alır almaz – yarım saat içinde teslim etmemiz üzerine uyarıldığımız için – hastanenin yolunu tuttuk. İdrar sonucu da temizdi. Ateş yine yüksek olduğu için bir doz daha ateş düşürücü şurup verildi. Acildeki doktor Mira’cımın sıkıntısının 6. hastalık’tan kaynaklanma ihtimalinin çok yüksek olduğunu, bir iki gün ateş düşürücüler ile ateşi kontrol altında tutmaya çalışarak izlememiz gerektiğini söyledi.

Hastaneden çıkınca hızımızı alamadık… Tatilden yeni dönen, o gün hastanede olmayan, Mira’nın doktoru Levent bey’in muayenanesine gittik. Üst solunum yolu temiz… idrar temiz… Farklı bir bulgu bulmadı. Bu arada aylık rutin kontrolünü tamamlamış olduk… Bize uzun uzun 6. hastalığı anlattı. “Salı günü öğlene kadar ateşi tamamen düşmez ise yeniden görüşelim, kan tetkiki alırız, şimdi boş yere canını yakmaya gerek yok” diye de ekledi.

Salı günü öğle saatlerinde beklediğimiz üzere ateşi birden düştü. Bir kaç saat sonra ise pembe minik döküntüler çıkmaya başladı vücudunda… Böylece teşhisimiz kesinleşti – ALTINCI HASTALIK yani ROSEOLA INFANTUM atlatmıştı Mira’cım… Levent beyin dediğine göre diğer çocuk hastalıklarından en büyük ayırt edici özelliği de bu yani ateşin tamemen bittiği noktada döküntülerin başlaması oluyormuş. Hemen hemen bir gün sonra ise döküntüler de geçti. Mira’cım üzerinde ateşli geçirdiği günlerin yorgunluğu var ama onun dışında keyfi yerine geldi…

Altıncı hastalık, herpes tip 6 virüsünün sebep olduğu bir hastalık… Herpes simpleks virüsleri (tip 1 ve 2) ise uçuklara neden oluyor. Bu virüslerin dünya nüfusunun %50’sinden fazlasını etkilediği tahmin edilmekte. Dört yaşına kadar çocukların hemen hemen tamamı herpes virüslerinin yol açtığı altıncı hastalığı geçirmekte ve sonucunda ömür boyu bağışıklık kazanmaktaymış. En sık ilk yaşın ikinci yarısında ve bahar aylarında ortaya çıkıyormuş. Hastalığın ilk belirtisi 40°C’ye varan yüksek ateş. Ateş nedeniyle hastaneye götürülen bebeklerde en çok görülen hastalıkmış… Aman bu demek değil ki götürmemeliyiz. Ateş bu kadar yükselince endişelenmemek zaten mümkün değil…

Meraklım için bir güvenlik önlemi daha…

Dün Hatice “cam önündeki çiçekleri de teyzeye göndersek mi acaba?” demişti. Ben de “gerek yok, daha yeni yeni ayaklanıyor” demiştim.

Ben miyim diyen… Bugün hikayemiz, aynen yukarıda göründüğü şekliyle cereyan etmiştir. Neyse ki yanındaydım ve yapraklarını inceledi sadece. İndirmeye de kalkabilirdi. Çekip düşürürse kendine zarar verebileceği çiçek, saksı, biblolar da kaldırdık.

Bu arada bugün itibarı ile ellerini bırakıp bir kaç dakika TAY TAY duruyor. İtiraf etmem gerekiyor, kızım bana çekmemiş pek… Ben 15 aylıkken zar zor atmışım ilk adımlarımı… Babası ise 9 aylıkken yürümüş…