Mira’nın Bahçesi’nden Anasının Çöplüğüne…


Mira 6 aylıkken; bundan tam 3 sene önce blog tutmaya başlamıştım. Taze bebekle gelen huzur kayıt altına alınır, az biraz okunur, fikir verir, güzel bir anı kalır diye yazdığımı düşünüyordum. Başı olduğu gibi, sonu da olacak bir meşgaleydi. Belki gün gelecek diğer bir yavru için de en baştan tekrarlanacaktı… biraz daha sık yazabileceğimi sanmış ama kendim için yazacağımı hiç varsaymamıştım. Hafife almıştım.

Tamam devam ayrımında durdum düşündüm. Artık; Mira -cık’lığını geride bıraktığı, Sarp ada-m olduğu zamanlar geldiğinde de birşeyler yazmak isteyebileceğimin ayrımındayım. O zaman bu sayfa kapandı, yenisine buyrun, oradan da buraya alalım demek yerine dükkanı hepten taşıyorum. 3 yıl önce kızımla ev yaşantımızı geçirdiğimiz bahçemizden adını alan blogum, resmen kendi çöplüğüme dönüştürülmüştür. Gelmişimle geçmişimle annelik sonrası monologlarımı yazmaya devam edeceğim. Böyle alalım sizi…

Küçük Kuzum ve Orta Boy Koyunum :)

10 gün rötarlı olarak Ankara’ya yeni gelmiş gibi yapıyoruz. Büyükleri yeni görebildik. Bavullar yeni yeni boşaldı. Çamaşır makinası fazlaca mesai yaptı – sonunda bozuldu rahatladı. Tabii ben rahatlayamadım. Ortalık bir türlü toplanamadı. Evin halinden utandığımdan arkadaşlarımızı ekmeye devam ettim. Hatta evin dağınık ruhu bana geçti – sürekli bir şeyleri – bu şeyler arasında çocuklar da var – bir yerlerde unuttuğum paranoyasına kapılıyorum. Tekrar bir yerleşebilsem, normale döneceğim. (inşallah…)

Tabii benden önce hızlı normaleşen bazı şeyler var. Sarp Ada doğum kilosunu hemen hemen ikiye katladı. Mira daha jetlag bile atlatmadan Türkçe anlayan okulu Binbirçiçek’e mutlu mesut geri döndü. Ama asıl önemlisi ve kayıt altına alınması gerekeni; Mira’nın büyümekten ve büyük olmaktan memnun olmaya başlaması oldu 🙂 İkinci bebeğini bekleyen ve yeni doğurmuş arkadaşlara selam olsun; merak etmeyin su yolunu buluyor diyeceğim. Bu zamana kadar bir çok yaşıtının aksine, büyüdün – büyümen lazım gerekçelerini yok almayayım, ben bebeğim, küçük olmaktan mutluyum, daha küçük kalmak istiyorum diye savuşturmayı başaran kızım için çok büyük bir adım bu… 0-3 yaş ayrımının yapılmasında varmış bir keramet… gördüm, anladım.

Ada’nın doğumundan beri, elimden gelebildiğince sen abla oldun artık, büyüdün dememeye özen gösteriyordum. Zaten annem, kayınvalidem, görümcem, kardeşim, komşum, kapıcım, sütçüm hatta marketteki teyze, yoldaki amca bile iyi niyetle ister istemez ne güzel bir abla olmuşsun sen artık uslu durursun, kardeşini seversin, annene yardım edersin diyor, Mira da inadına içine Chuky kaçmış gibi davranıyordu. Çenemi yorup niye dinlemiyor beni diye stres olacağıma eksik kalmam iyi olacaktı.

Büyük çocuk gözü ile baktığınızda zaten bebek olmak, abla olmaktan daha güzel bir şey… Minik bebek hiç hata yapmıyor, kimse ona kızmıyor, her ortamda ilgi odağı oluveriyor, herkes ona gülümsüyor. Abla-abiye ise her zamankinden çok yapma-dur-yavaş engelleri koyuluyor. Üstüne bir de kardeşin olduğu için mutlu musun, mutlu ol diye sıkıştırılıyor. Niye mutlu olsun ki allasen 😛

Cenk’le birlikte – biraz sinsice – Mira’ya büyük olmanın avantajlarını göstermeye çalışıyoruz. Aslında zaten yaptığımız veya normal bazı şeyleri büyümüş olmasına küçük dokundurmalar ile yapıyoruz. Mutfakta Ada tezgah üzerinde şezlongda sıkılıp dururken, Mira yumurtaları kırabiliyor, su ile oynayabiliyor. Ada sadece meme emerken, Mira yemekten sonra dondurma yiyebiliyor. Yatak örtüsünün altında – karanlık çadırda – korkunç hikayeleri hiç korkmadan dinleyebiliyor. Salıncakta çok daha hızlı sallanabiliyor ve artık scootera da çok daha hızlı binebiliyor. Her gün biraz daha uzuyor etekleri – elbiseleri kısalıyor…

İşte böyle bir büyüyorum, bugün biraz daha büyüdüm, daha çok büyüyeceğim mevzuu aldı başını gidiyor bizim hanede… Geçenlerde de anneannem Mira’ya laf arasında bir yerde – annesinin kuzusu dedi. Mira da sözünü tamamlamasına izin bile vermeden – hayır ben koyunuyum deyiverdi. Biz anneannemle ne diyor diye pek şaşkın bakmış olacağız ki tamam çok büyük bir koyun değilim orta boyum sadece… ama Ada annemin küçük kuzusu ben artık orta boy koyunuyum diye açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Hala aklıma geldikçe gülüyorum; orta boy koyunum benim 🙂

Döndük

Yıllar yıllar önce, “çok şansızımdır, hep aklımda bir backup plan ile dolaşmak zorunda hissediyorum kendimi” diye hayıflandığım bir müşterim başıma gelen abuk durumlara karşı tüm bakış açımı değiştirmişti… “Evet, olağanüstü şeyler yaşıyorsun ama bunların üstesinden gelmeyi de her seferinde başarıyorsun, ben buna şansızlık değil şans derim” demişti. Yaşadıkça ben de ikna oldum dediklerine… Yola çıkmadan 4 saat önce Mira’nın püskürerek kusması, günü jöle kıvamında geçirmesi, havaalanı uyuyakalması, Baha ve Özge’ye veda bile edememesi ile yine öylesi ŞANSLI başlayan bir yolculuk sonrası sağsağlim vardık memlekete… Bir araya gelebildik en nihayetinde…

Ben ayağımın tozu ile annelik dışı rollerime hızlıca geri döndüm. Bu hafta üç – beş karpuzu itire kaktıra yuvarlamaya çalışıyorum. Gelecek haftadan itibaren planım şu karpuzları bir hizaya sokmak ki annelik halimin tadını çıkarabileyim. Çocuklarımı düşünmem ile bile huzur duymama yetiyor. İyi ki Mira’yı doğurup anne olmuşum. İyi ki aynı şeyleri tekrar yaşamak isteyip bu 1001 surat Ada’mı doğurmuşum. Onlar varken, herşeyin üstesinden gelirim ben…

Mor benim en sevdiğim renk…

Mira’ya burada kaldığımız süre için kurguladığımız tüm senaryolar, havaların bir gün iyi, ertesi gün fırtınalı olması sebebi ile elimizde patladı. Geçen seneki hava durumundan yola çıkıp, bavula yazlık kıyafetleri – babetleri – mayoları, Mira’nın aklına da sabahtan sen işine (okula) ben işime gideriz öğleden sonra da yüzeriz fikrini doldurmuştuk. Bebet ve askılılar konusunda fırtınalar bile durduramadı Mira’yı… 3 – 5 giyersin – giymem krizi, hatta Çiğdem’in Türkiye’den yetiştirdiği kilotlu çorap ve askılı fanila desteklerine rağmen ikna olmadı. Biz yağmurluk giyerken, o 3 aydır askılı elbise ve şıpıdık terlikle geziyor… Ancak mahallenin havuzu bir türlü açılamayınca, üstelik kasabadaki havuzda yıllık bakıma girince bir yüzmeye götüremedim çocuğu…

Cumartesi günkü fırtınadan sonra, Pazar azıcık açan güneş ile mahallenin havuzu da faaliyete geçmiş. Biz marketteyken akşam üstü kardeşim telefon ile haber verdi. Eve döndük; Ada kuzumun ihtiyaçları giderildi… Mayoları giydik koşarak havuza gittik. Saat 4 buçuktu. Suyun serinliğine ve en son 10 ay önce denize / havuza girmiş olmasına rağmen neredeyse balıklama dalacaktı. Saat 6yı geçiyordu zor ikna ettim çıkmaya… Bana serin geldi ya eve yürürken tutamadım kendimi, akıl vermeye başladım…

kızım bak nasıl üşüdün, dudakların mosmor oldu… çıkalım deyince çıkalım sonra yine geliriz.

sonra değil ama şimdi yüzmek istiyordum ben… hem mor benim en sevdiğim renktir Anne… ikimize de çok yakışıyor… cevabı ile ağzımın payını aldım bir kez daha…

Cenk’in – her konuda olduğu gibi – çocuklar ile ilgili konularda yaklaşım tarzı şunu yedi/yemedi – şu kadar uyudu/uyumadı gibi değil, çocuk mutlu mu – sağlıklı mı – huzurlu mu değilse konuşalım şeklindedir, detaylara karışmaz diyordum ki… Anladım; onun makro yaklaşımı, mikro işlerden sorumlu benim ruh halimi dengeliyormuş. Yanlız olunca içimdeki birbirine laf geçiremeyen iki annenin çatışmaları iyice arttı.

Bir tanesi bu çocuk 2 yaşındayken kendi kendine yiyorsa, 3 yaşında da pekala yer, dokunma diyor. Ötekisi, kaşığı kapıyor, ağzını açması için de rüşvet teklif ediyor. Birisi şeker yiyeceğine aç kalsın diyor. Diğeri ne olur ne olmaz bir lolipop atıveriyor çantasına – bir de organik bu diye birisinin vicdanını rahatlatmaya çalışıyor. Biri çocuğa aynı şeyi 30 defa söylememeli diye düşünmeye başlamışken, diğeri zaten en az 10 defa ağzına bir şey attığını görmüyorum, o tabak bitmeden yerinden kalkma, sofrada tepişmeden otur, perdeyi çekme, çocuğun üzerine atlama demiş oluyor bile… Birisi zırt pırt yapma, etme, dememeli, olumsuz eylemleri pekiştirmemeli, çocuk seni takmamaya başlayacak derken, diğeri almış başını sen beni dinliyormusun, aloo kime söylüyorum, yoksaa… bla bla diye cırlıyor… Bir tanesi ne güzel üşümüyor bu çocuk, hasta da olmuyor, keşke ben de öyle olsam diyor. Diğeri askılı elbisenin içine fanilanın giyilebileceğine ikna etmeye çalışarak saçmalıyor. Biri haydi’lerken, diğeri hadi’liyor… Bir tanesi kalk gidelim diyor, ötekisi b*ok yeme otur… Ve biri bunları yazıyor ki, diğeri okusun da utansın kendine gelsin…

Ada’m 40 günlük

Ada’m tam 40 günlük oldu. ve nihayet göbeği de düştü. – evet evet göbeği tam 40 günlükken düştü. – Kırkının dolması şerefine ablasının okulu ile birlikte bir halk sağlığı merkezini gezmeye gittik – diş bakımı konusunda bir sunum dinledi 😛 Akşam da çitileye çitileye tümden yıkayabildim, mis gibi oldu 🙂 Şahsına münhasır bir bebek Ada’m; ilk bebeğim olsaydı belki biraz high need diye adlandırabilirdim kendisini… azıcık hoşuna gitmeyen bir şey bile anında mimiklerinden okunuyor. Zaten sen onu okumazsan, o senin canına okuyor. Slingde ve suda çok sakin, huzurlu… Onun dışında kıpır kıpır; yuvarlanamasa da turtıl gibi kıvrılarak kaçmayı keşfetti. Baktı olacak gibi değil, ablasının sevgi gösterileri altında eziliyor, bir an önce büyüme çabasında… Hamileliğim nasıl göz açıp kapayıncaya kadar geçtiyse, korkarım bu kuşun adam olması da aynı hızla gerçekleşecek.

Onun kırkı uçtu gitti ama lohusa cinleri geldi benim kafama kondu. Ota b*oka hislenip ağlıyorum. Tutamıyorum kendimi… Gerçekten hayattaki tek kaygımın çocuklarımı yetiştirmek olmasını dilerdim. Acele etmeden, kaygılanmadan, sindire sindire yaşanmalı büyüdükleri her an… Yapamıyorum. yapabilecek gibi de değilim. Ona yanıyorum.

Kızım kardeşli bir hayata hazırlanırken…

Bizi takip edenlerin bildiği üzere; Cenk ve ben kardeş yönünden kalabalık bir aileyiz. Çok şanslıyız Sarp Ada ve Mira’nın muhteşem 2 halası, 1 amcası, 2 dayısı var ve bizim için kardeşlerimizin yeri çok çok özel… Ancak küçük bir çocukken bu konuda aynı tutarlılıkta hissetmediğimi çok net hatırlıyorum.

Çok küçükken, onların atom karınca gibi koşturmalarından, kendi aralarında uydurdukları abuk subuk tekerlemeleri bağıra çağıra 300-500 defa söylemelerinden bunalıp, bahçedeki kiraz ağacının tepesine tünediğimde bile, saniyesinde benim hemen üstümdeki dallara çıkmalarına, üzerine bir de ağacı kırılacak gibi sallamalarına deli olurdum. Ama bahçedeki limon gibi kokan otları ezip anneme yemek hazırlarken (!) yemeğe biraz hareket kazandırmak için içine solucan eklememe yardım etmelerine bayılırdım. İlkokulda, en yakın kız arkadaşlarımın bize gelişinde hiç ama hiç dibimizden ayrılmayışlarına ve bizi iki kelime konuşturmamalarına da sinir olurdum. Ama babamın çocuklar nasıl oyalanır kaygısı duymadan mehtap manzarasına göre planladığı aile tatillerimizi, hiç arkadaşım yokken arkadaşım oldukları için gülümseyerek hatırlayabiliyorum. Hatta tatilde saçıma ördükleri onlarca ipli rasta ve bileklikler ile okula dönüşümde pek havalı oluyordu… Liseye geldiğimde ise, eve gelen arkadaşlarıma bir merhaba bile demeden suratsızca gezelenir durur veya kendilerini görünmez sanıp bilgisayara gömülürlerdi… ben yine uyuz olurdum onlara… Ama o tatillerimizde bikinimi giyip, plajda sadece ve sadece saksı gibi yatmadıysam, bugün dalabiliyorsam, su kayağı yapabiliyorsam, 34 yaşımda bile surf öğrenenmeye başlayabiliyorsam hep onların ön ayak olmaları sayesindedir.

Evet… tek çocuk sahibi olmayı hiçbir zaman düşünmedim. – şanslıyım Cenk de aynı fikirdeydi – Ancak yetişkin gözümdeki kardeşli olmanın değerinin, çocukluğumdaki çelişkili duygularımı hatırlamamı baskılamasına da izin vermedim. Velhasıl, küçük bir çocuk olmak zaten yeteri kadar zorken kardeşli bir çocuk olmak işi daha da zorlaştırabiliyor. Kendim küçük bir çocukken büyük abla olmanın nasıl ağır geldiğini unutmadım. Hatırlıyorum; sık sık Annneeah, babaaah bunlar benim sözümü hiç dinlemiyor diye yırtınıyordum… Hiç bir zaman kardeşlerim kadar kuduramıyordum, ablaydım, ağırbaşlı olmalıydım – hayatım boyunca hiç sarhoş olmamış, hiç ipleri koparmamış olmamın kaynağı da belki bu olabilir 🙂

Biz Mira’ya özellikle…

  • Kardeşin olmasını istermisin? gibi bir soruyu hiç sormadık. – nasıl Mira’yı sadece ben ve eşim istediğimiz için yaptıysak, ikinci çocuğu da zaten biz istediğimiz için yapıyorduk… istemem dese yapmayacakmıydık sanki… kardeş ortada yokken de bir gün senin de kardeşin olacak diyorduk, aynen kendimize bir gün iki çocuklu olacağız dediğimiz gibi…
  • Kendimiz sormadığımız gibi elimizden geldiğince de kardeşin olunca onu sevecekmisin? gibi ona bir şey ifade etmeyecek sorular ile muhattap olmasını engellemeye çalıştık. – Yaş itibarı ile duygularını uç noktalarda yaşayan, annesini çok çok çok sevdiğini söylerken, 3 dakika sonra ben seni artık hiç sevmiyorum başka bir annem olmasını istiyorum diye yaygara kopartan bir bücüre, kardeş gibi soyut bir fikri sevgi gibi kontrol edemediği bir duygu üzerinden yorumlatmaktan kaçındık.
  • Kardeş fikrini, birlikte oynayıp, çok eğleceksiniz hayalleri ile dolu kristal bir vazoda sunmamaya çalıştık. Gerçek bir bebek ile karşılaştığında kristal vazo tuzla buz olabilirdi… – Bebeğin doğduğunda saksı gibi yatmaktan başka becerisinin olmadığını, üstüne çok ilgi ve bakıma ihtiyaç duyacağını ve yavaş yavaş çok yavaş büyüyeceğini – çocuklukta zaman biz yetişkinlere göre çok daha yavaş akıyor – büyüdükçe birlikte oynamanın daha eğlenceli olacağını anlattık.
  • Bebeklerin gerçekten neye benzediğini gerek yardımcımız Hatice’nin kızı Elif’ten, gerekse yuvadaki 4-12 ay bebek sınıfından çok iyi biliyordu. Biz kardeşi olacak bebeğin diğer bebeklerden farkını üzerine çalıştık. Gelecek bebeğin annesi ve babası da biz olacaktık… Bu çok önemli bir farktı…
  • Elimizin altındaki abla adayı bir kitap kurdu olunca, en çok kitaplardan faydalandık. – kardeşli hayata dair olumsuz duygulardansa, olumlular üzerine odaklananları tercih ettik; ineğin aklına karpuz kabuğu sokmaya gerek yoktu… bir de bebekler hakkında bilgi veren – anne karnında büyürler, ilk doğduklarında çok küçüklerdir, ağlarlar, kaka yaparlar, meme emerler, vs. vs. şeklinde somut içerikli kitapları elimize aldık. Kitap seçim işi çok kolay olmadı, piyasadaki kardeş temalı kitapların hemen hepsine göz atmak durumunda kaldık, ne yazık ki en güzel kaynakları yine ingilizce kitaplar arasından bulduk. Kitapların detaylarını ayrı bir yazı ile vereyim…

Şimdi iki çocuklu hayatta 3. haftayı tamamladık. Oğlumuz sürpriz gelişi üzerine, neyseki Mira’nın tepkileri çok sürpriz değildi. Kendi evimizde olmamamız ve ilk günlerde Cenk’in yanımızda olmamasından etkilenmemesini beklemek mümkün değildi. Ancak, Mira’nın çenesinin biraz fazla açık olmasından kaynaklı, zaman zaman kendisinin henüz 3 yaşında olduğunu unuttuğumuz için ilk bir kaç günde elektriği göz göre biraz yükselttik. İlerisi için kayıt altına almak istediğim iki vukuatımız var…

Birincisi;
Hastaneden geldiğimiz ilk akşam, Ada’yı emzirirken Mira’dan telefonumu vermesini istedim. Mira da telefonu aldı bana doğru attı, telefon Ada’nın üzerinden sekti. Ada ağlamaya başladı. Benim biraz dikkat etmeliydin dememle Mira da koroya katıldı. Ağlarken söyledikleri; lohusa halime çok dokundu…
– keşke hiç kardeşim olmasaydı…
– niye öyle diyorsun şimdi Mira’cım ?
– o zaman telefon ona hiç çarpmazdı. ben de onu hiç ağlatmamış olurdum.
Büyük çocuğun küçüğüne zarar vermesinden korumak aslında büyük çocuğu da suçluluk duygusundan korumak anlamına geliyormuş ya… aklıma geldikçe ikisi yerine de ağlayasım geliyor.

İkincisi;
Ada’nın 6. gününde Baha ve Özge, Bora’yı yatırdıktan sonra arkadaşlarına bir şey bırakmaya çıkmışlardı. Ada’yı emzirmiş, Mira’yı uyutmaya hazırlanırken Bora can hıraç ağlayarak uyandı. Sakinleştirmek için odasına girdiğimde uykusu gelmiş Mira da peşimden geldi… Hemen ardından da Bora’nın bağırmasına panikleyen annem… Mira içerideyken Bora’yı sakinleştiremeyeceğimi düşündüğü için Mira’yı çıkartmak istedi. Mira da yanımdan ayrılmamakta inat etti. Bora bu sırada iyice ayıldı. Mira da üzerime iyice yapıştı. Uzatmayayım, annem çok stres oldu ama sonuçta 3 yavru da bir şekilde uyudu… Mira’nın uyumadan önce söyledikleri ise beni silkeledi…
– Özge niye gitti annne… şimdi sen Bora’nın da mı annesi olacaksın? Ada’nın annesi de sensin… Bora’nın annesi de sen olursan, benim annem kim olacak? ben annesiz bir abla olmayı hiç istemiyorum...

Bu ikinci olay beni resmen kendime getirdi… Kızım kardeşine karşı çok sevgi dolu. Onu kucağına almaya, öpmeye ve koklamaya bayılıyor. Telefon olayından sonra hareketlerinde de daha dikkatli… Ama bir gün yatıp, ertesi gün kalkıp, kendini başka bir statüde bulup, hayatının bundan sonra hiç eskisi gibi olmayacağını kabul etmek sadece küçük bir çocuk değil kimse için kolay birşey değildir. Abla olmak onun kararı değildi; bizim kararımız, bizim sorumluluğumuzdu. Tabii bu demek değil ki: kendisine adaletsizlik yapılmıştır, telafi için el üstünde tutulmalıdır. Sadece küçük adımlar ile bu süreci tamamlamasına fırsat verilmeli, yanında olmayız. anne-kız veya baba-kız, hergün kısa da olsa abartmadan eskisi gibi biraz vakit geçirmeye özen göstermeliyiz. Zaten yarım saat bile tüm ruh halini – halimizi değiştirmeye yetiyor… Ufak ufak hepberaber kuracağız yeni düzenimizi…

Eski bir hamileden, yeni hamilelere iki öneri

Daha önce de yazmıştım… Bu hamileliğimde fiziksel dönüşümlerin beni en çok zorladığı zamanlarda bile kendime bunları düşünecek fırsat yaratmadım (- yaratamadım). İçimdekinin haşhaş tohumundan balkabağına dönüşmesini, hafta hafta takip etmedim (- edemedim). Ve doğuracağım günü beklemek üzere hayatımı durdurmadım (-durduramadım). Fiziksel konforum yerinde olmasa da kafam öyle rahattı ki doğum için ruhen ve bedenen dönüşmeye hazırdım.

Bedensel dönüşüm ilk aşamaydı… Öncelikle aynı kalmaya çalıştım. İlk günden itibaren seyahat ettim… doğumun başladığı güne kadar araba kullandım… Mira’mı kucağıma almaktan hiç kaçınmadım… Hatta ufak defek olduğundan, sırtlanıp taşıdım bile… Ama hamilesin diye başlayanlara cevabım hasta değil, sadece hamileyim oldu. Günlük rutinime ek olarak, 3. ay civarlarında, bir kez daha düzenli olarak Prenatal Yoga‘ya başladım. Kadim arkadaşım Itır‘la aramızda bunu da yapmazsak, hamile havasına hiç giremeyeceğiz galiba diye dalga geçsek de ikimizde – henüz – önceki doğumlarımıza etkisini unutmayacak kadar akli selimdik. Önce Pınar Canko ile Güven Hastanesinde çalıştık – Güven’in anlamsız fiyat artırması sonrası – Yoga Şala‘da devam ettik; haftada iki gün aksatmadan… hele az çeneli – çok çalışmalı – en çok yorulmalı seansları yakalayabildiğimizde offff yerine ohhh diyerek… hatta geriye kalan 5 günde de bazı temel ve ihtiyaç duyduğumuz duruşları evde sürdürerek… Amerika’ya geldikten sonra niyetim geçen seferki gibi bir eğitmen ile devam edebilmekti. Ancak bu ara yapılan tüm seanslar Mira’nın akşam uyku hazırlık saatlerine denk geldiği için sabahları kendi programımı kendim yapmak durumunda kaldım. Her gün düzenli 50 dakikalık bir zaman ayırdım çalışmaya…

Türkiye’deki doktorum Cüneyt Genç; hayatın boyunca hiç bir fiziksel aktivite yapmadıysan, haftada bir gün laylaylom yoga yapıyorum diye gidip sohbet muhabbet bir kaç kası esnetmeye bütün doğum yükünü yükleyemezsin demişti. Doğru da söylemişti. Bir bebeğin içinde büyümesi ve doğurmak bir canlının bedensel olarak yaşayabileceği en büyük mucize… Kadınlığımızla, kendimizle ve bedenimizle gurur duymalıyız. Bedenimizin potansiyelini gösterebilmesi için de ona fırsat yaratmalı, yaşayacağı bu mucizevi değişime hazırlamalıyız. Sadece doğurabilmesi için veya bir döneme özel taş gibi durmak için değil tabi ki… Beden kendisine yapılan yatırımı tüm bir ömür size sunmaya devam edecektir.

Ruhen dönüşümüm ise doğum-doğurmak (-doğurtmak?) üzerine okuduğum bir kitap ile şekillendi. Öyle ki elimin altında tutup her göz attığımda kendimin doğumumdan başlayarak tüm öğrenmişliklerime ve tecrübelerime farklı bir gözle bakabilmemi sağladı.

İçgüdüsel Doğum; Pam England ve Rob Horowitz tarafından yazılmış ve Kuraldışı tarafından 2011 Ocak ayında yayınlanmış. Hamilelik ve doğum ile ilgili çoğu kaynak – ve uzman – ; kaç kilo alınmış, amniyotik sıvı miktarı ne kadarmış, bebek ne kadar iriymiş, kaç santimetre açılma varmış, kaç saat sancı çekmiş, ne zaman epidural alınmalıymış gibi sayısal değerler eksenine odaklanırken, bu kitap ile doğumun bir takım ölçülebilen değerlerden çok daha fazlası olduğunu görebiliyorsunuz.

Kitabın giriş yazısında söylendiği gibi; biz modern dünya insanları, başımıza gelecekleri kontrol edememe düşüncesini çok rahatsız edici buluyoruz. Herşeyi planlamaya çalışıyor, işlemediği noktalarda ise duvara çarpıyoruz. Aynen çocuğumuzu yetiştirirken her koşulu kontrol altına alamadığımız gibi doğumda da durum bu oluyor… Hamilelik sürecini doktorun ağzından çıkacak iki söze odaklanmış olarak geçirirken, farkında olmadan kontrolü kaybetme korkusu ruhumuzu sarıyor. Önlem olarak; suni sancı, epidural, derken sezaryen kapılarını açıyoruz zihnimizde… Öyle ki; kitabın yazarlarından Pam England da ilk çocuğunu uzun bir doğum süreci sonrası sezeryan ile dünyaya getirmiş. Kendisinin bir doğum hemşiresi olması munasebeti ile ailesinde doğum hakkında en fazla bilgi sahibi kişiyken ilk sezeryan olan da o olmuş… ironik değil mi? Elbette epidural de, sezaryen de hayat kurtarır yeri geldiğinde… Ama bunların olur olmaz kullanımı anneyi insani zaafları ile yüzleşmek ve aşmak olanağından yoksun bırakır. Cesur bir insanı korkularıyla yüzleşmekten, gücünü ve kavrayışını geliştirecek yollar bulmaktan da alıkoyar.

Kitap elimdeyken, doğurmak üzerine daha objektif olarak düşünmeye çalıştım. Mira’yı kucağıma almam ile ışıl ışıl bir melek tuttuğumu hissedip, öncesinde yaşadıklarımızı çok irdelememiştim. Oğlumu doğuracak olmasaydım da durumu irdeleme ihtiyacı hiç duymazdım. Kızımın doğumundan başladım düşünmeye ama düşündükçe annemin doğum tecrübelerinin de üzerimdeki etkisini anladım. İlk aklıma gelen yine 21,5 saat gibi uzun (gergin) bir bekleyiş ve üzerine son dakikada sezeryan olma ihtimali üzerine çok korktuğum oldu. Daha derinlere indiğimde ise annemin anlattığı anılarının içime işlediğimi gördüm. annemin 33-35 sene önce beni ve ortanca kardeşimi epidural ve epizyotomi ile doğururken prensesler gibi hissetmesi… en küçük kardeşimi ise 1 ay erken olarak, kendi doktoru şehir dışındayken, hiç tanımadığı bir doktorla hastanenin malzeme odasında mudahalesiz doğurmasını ise doğumun bu olduğunu bilseydim 3 çocuk sahibi olamazdım diye dillendirmesi… Her 3 hikaye de benim zihnimde vajinal doğumu epiduralsız – epizyotomisiz – müdahalesiz olamaz, olmamalı olarak şekillendirmişti.

Bu yüzdendi ki; Mira’mın doğumunda suyumun gelmesini takip eden bir kaç saat içerisinde kendimi kontrol altında olacağıma inandığım hastaneye atmam… Suni sancıyı hiç irdelemeden kabul ederken, epiduralsiz suni sancıyı bile denememem. Doğum hemşiresinin söylediklerini kendi bedeninim sesinin önüne almam… Zaten doktorlarım benim doğumumu hemşirenin yönlendirmesine göre takip ederken, benim de kendi doğumumu hemşirenin gözlerinden izlemeye kalkmam… Şanslıydım. Son hemşirem bedenimin potansiyeline benden çok inanıyordu ki kızımı doğurabilmeyi başardım. Yine de Mira’nın doğumundan sonra epiduralin uyuşturucu etkisinden tam olarak kurtulmam sabahı bulmuştu. Yorgunluktan tüm gece bebek gibi bakıma ihtiyaç duymuştum.

Ben bu doğum hikayeme başlarken, suda doğum yapabileceğim bir doğumevi hatta evde doğum gibi alternatifleri de araştırmış olsam da ilaçla kontrol altında tutulabilen gebelik diyabetim varken bebeğimin doğum sonrası kontrolleri için tam teşekküllü bir hastaneden öte bir alternatifim yoktu. Aynı doktor, aynı hastanede, suyun gelmesi ile aynı tip bir başlangıç yapmış olsam da artık benim zihnimdeki doğumun köşeleri de yoktu. İstediği şekle girebilecek yumuşak bir hamur gibiydi, benim de ondan şeklen bir beklentim yoktu. Ümitsizliğe düşmem bile spot – ama daha farkında – gelişti. Bu sefer hemşirem öyle yapmamı söylediği için değil kendim zamanı geldiğini düşündüğüm için istedim epidurali… belki ondan epidural kasılmış kaslarımı gevşeterek işimi kolaylaştırdı… öyle ki doğum odasından yürüyerek bile çıkabilirdim, nitekim yeni odama geçmemle ayağa kalkmam bir oldu.

Daha uzatmayayım. Mira’nın kardeşi doğmadan önceki son incilerinden biri ile kapatayım bu yazıyı;

Annecim kız olmak çok güzel… hem etek, hem pantalon giyebiliyorsun. Uzun çorap, babet ve bot da giyebiliyorsun. Erkekler sadece pantalon ve bot giyebiliyor. Etek de giyemiyor, uzun çorap da, babet de ! Kızların büyünce karnında bebek olabiliyor hatta memeleriyle bebeğe süt verebiliyor. Babaların karnında bebek olamıyor, memesi de boş… Keşke kardeşim de kız olsaydı, benim gibi… onun için ne güzel olurdu…

3 yaşındaki kızım bile farketmiş durumda kadın olmanın ayrıcalığını 🙂 Hepimizin farkına varması dileğiyle…

Küçük Ada-mın doğum hikayesi

Hamileliğim ilk – iki trimesteri zaman zaman ayaklarımı yerinden kestiğinden, son haftalarda Humphy Dumhy’ye dönüşüp yuvarlanarak kırılacağımdan emindim. Çok şükür, bir kez daha yanıldım. Gün geçtikçe kendimi fazlasıyla iyi hissetmeye başlamıştım. – ikinciye benim gibi zor başlayanlara moral olsun 🙂 – Elim ayağım şişmemiş, uyku pozisyonu alabilmek için dört dönmeye başlamamıştım. Pelvik kemik ağrılarım yerini korkunç bir esnekliğe bırakmış, hatta burada 3 katlı bir evde sayısız in-çık ile yaşamama rağmen tık nefes kalışlarım da kaybolmuştu. Sadece akşamları Mira’ya sarılıp onun ile birlikte uyuyakalıyor ve gecenin bir yarısı ise uykum kaçıp geri kalkıyordum – ki bunların da hacıyatmaza döneceğim şu günlere bünyemi hazırladığına inanıyordum. 1 Nisan gecesi de yine Mira ile uyuyakaldım ve 2 Nisan saat 1de ise hafif bir ıslaklık ile uyandım. Ne olduğunu düşünmeme bile gerek yoktu… Telefonu alıp, kendimi tuvalete attım. Cenk’e haber verirken ağlamaklıydım ama o bak iyi ki doğuran sensin, her türlü değişikliğe süper hızlı adapte olursun temalı gaz verici bir konuşma yapınca toparladım kendimi…

2 gün sonra yani Pazartesi çalışmaya başlayacağım doula – doğum koçunun gönderdiği notlara ve Perşembe günü doktorlarımla paylaşacağım doğum planıma göz attım. Hatta üzerine sevdiğim bir kaç güzel doğum hikayesini tekrar okudum… Hızlıca hastaneye götüreceğim bir – kaç parça eşyayı çantama koyarken de durumu içime sindirdim.

Mira’ya işlediğimiz akış planı; babasının uçağa binip buraya geleceği, sonra Ada’nın doğmak için hazır olduğunu bana söyleyeceği, Mira bizi Özge veya anneanne ile evde beklerken, babası ile benim hastaneye gideceğimiz, orada benim vücudumda yavaş yavaş açılacak özel bir kapıdan Ada’nın çıkacağı, Mira’nın bizi görmeye geleceği ve hepbirlikte Ada’yı da kucağımıza alıp eve döneceğimiz şeklindeydi. Gerçi Nurturia dostlarım biliyor; bir süredir aklımdaki tilkiler ya Cenk gelmeden doğurursam diye çalıştığından Mira’ya da bir sürpriz yaşayabileceğimizden bahsetmiştim… ama yine de o yine de bu yazdığım senaryoya pek adapteydi ve onun gözünde baba gelmeden Ada gelemezdi ! Ben de Mira’nın uyandığında yanında olmak, dolayısıyla program değişikliğini kendim anlatıp öyle gitmek istiyordum.

Bir kaç gün önceki doktor kontrolüm, Mira’nın doğumunda ilk kontrollerimi yapan ve sonraki 19 saat boyunca takip eden Dr. Zimmerman ile idi… suyun gelmesi üzerine hastaneye gitmenin zamanlaması üzerine konuşmuştuk. Eğer anormal veya farklı bir sıkıntım yok ise hastaneye gitmekte çok acele etmeye gerek olmadığı, onlara haber verip, biraz sancı hissedene kadar evde vakit geçirebileceğimi söylemişti. Kliniğin telesekreter mesajından o gecenin nöbetcisinin de Dr. Zimmerman olduğunu öğrendiğimde işlerin yolunda gideceğini düşünmeye başladım. Kendisine notumu bıraktım. Kızımın yanına döndüm ve uyudum 🙂 .

Sabaha doğru Dr. Zimmerman aradı… Bebeğin hareketlerini hissediyor olduğumu, kanama vs. olmadığı gibi hiç sancı da olmadığını öğrendikten sonra evde vakit geçirebileceğimi, ne zaman istersem hastaneye gelebileceğimi söyledi. Bunu duyacağımı biliyordum ama rahatladım, tekrar Mira’ya sarıldım ve yine uyudum 🙂 .

Sabah 7:30 gibi hafif hafif sancılar ile uyandım. Duş aldım, giyindim. Mira’yı kaldırdım, emzirdim… Yavaş yavaş senaryodaki değişikliği anlattım. Gözleri doldu, bozuldu… Bugün gelmese babamı azıcık daha beklese dedi. Ada’nın geçeceği kapının açıldığını tekrar kapanamayacağını söyledim. O zaman arayalım babamı hemen şimdi gelsin dedi. Benim de babasının da bunu çok istediğini ama uçakda yer bulsa da buraya gelmenin sabah kahvaltısı – öğle yemeği – akşam yemeğini uçakta yiyip uçakta uyuyacak kadar uzun sürdüğünü, babası gelene kadar Ada’nın zaten gelmiş olacağını anlattım. Beklediğimin aksine ağlamadı, tamam o zaman sonra ne olacak diye akıllı akıllı anlattırdı neler yaşayabileceğimizi… Oysa buraya geldiğimizden her küçük olaya mağara adamı gibi yırtınarak tepki veriyordu, o sabah üzerine bir ablalık gelmiş gibiydi, şaşırdım…

Hep birlikte uzun rahat bir kahvaltı ettik… – çok açtım ama abartmadım 🙂 Kahvaltı sonrası minik kuzen Bora sabah uykusuna yattı, ayaklandıktan sonra sancıları hiç hissetmemeye başlamama rağmen Mira için evden çıkmamızın doğru zamanı olacağını düşündüm. Böylece Baha annem ile beni hastaneye götürürken, Özge de Mira ile rahat vakit geçirebilecekti. Mira Shrek izlemek için koltukta yerini aldı… Bana da kocaman – ve ıslak – bir güle güle öpücüğü kondurdu.

Saat 11:30’da hastaneye vardığımızda, halen hiç sancı hissetmiyordum. NTS’de ise düzensiz ve hafif sancılar olduğu gözüküyordu. Serviks kontrolümde 3cm açıklık vardı. Mevcut koşullarda halen gönül rahatlığı ile evde sancıların biraz daha artmasını bekleyebilirmişim. Ama hastaneye bir kere giriş yapınca doğurmadan çıkartılmadığımız için doğum öncesi vakit geçireceğimiz ve doğumun da gerçekleşeceği odaya alındık. Mira’nın doğduğu odaya alındığımı farketmek çok hoş bir tesadüf oldu. İki bebeğimi de aynı hastanede, aynı odada, Dr. Zimmerman ile doğurmaya başlıyordum. Yanlız Mira ile işimiz uzayınca, Zimmerman ve 1. ekibin mesaisi bitmiş, Alvarez ve 2. bir ekip ile doğumu gerçekleştirebilmiştik. Zimmerman’a bu sefer uzmayacağını, kendisi ile bu doğumu yapacağımı söyledim 🙂 .

Odadaki ilk hemşiremiz uyuzun teki idi. Yanlış yerden giriyorsun, buradan daha önce de bulunamadı diye uyarmama rağmen damarımı parçaladı. Öyleki o koldan tansiyon bile ölçülemez hale geldi. Tansiyonu ölçmeye kalktıklarında alt kolum dev kolu gibi şişiyordu. Sonuçta, sol koluma buz doldurulmuş plastik bir eldiven ile tampon yaptı. Sağ kolum da serum girişi ve tüm ölçüm aletlerinin yükünü üstlenip, bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi kablo ve hortumlar ile donandı. Burnumu kaşırken bile bir kaç aleti devre dışı bırakabiliyordum… Velhasıl, sonrasında da her hareketimde, bebeğin bu posiyonda kalp atışı düşüyor diye beni yatağa sabitlemeye çalıştı. Zimmerman’a hemşireyi değiştirmeyi istediğimi söylemeyi planlarken sanırım o da elektriğimizin tutmadığını hissetti ki giriş işlemlerimi tamamlayan genç bir hemşire ile yerlerini değiştiler. Yeni hemşirem benim yaşlarımdaydı ve daha girişte sohbet ederken tam Mira ile yaşıt bir kızı olduğunu öğrenmiştim. Hareketli olma isteğime çok olumlu yaklaştı. İlk hemşirenin aksine, bebeğin pozisyon değiştiğinde kalp atışının düşmesine değil, hafif bir düşüş olsa bile çok hızlı toplanmasını önemsedi. Konuşmaları ile gözümün dolayısıyla aklımında NTS’ye takılıp kalmasından kurtardı beni…

Saat 13:30 gibi halen çok garip aralıklar ile gelen sancımsı şeyler vardı, benim de bunların düzene gireceğine dair ümidim yavaş yavaş sona eriyordu. Doktorum, küçük bir doz pitocin vermeye başlayalım dedi. Bu sancıları hızla düzene soktu. Sonraki, bir buçuk saat sancılar çok kuvvetli ve düzenliydi. Aralarında kendimi dinlendirebiliyordum. Dalgalarda ise sadece alıp verdiğim nefesime odaklanarak veya özellikle hiçbirşeye odaklanmamak üzerine çalışarak rahat rahat geçiriyordum. Sağ kolumda bu kadar cihaz takılı olmasaydı, örgü bile örecektim – ciddi ciddi yanımda da getirmiştim 🙂

Saat 3’ten sonra ise pitocinin güzide etkileri canıma okumaya başladı. Bana kendimi toparlama fırsatı vermeyen sabit bir ağrı ve bunun üzerine sık aralıklı gittikçe şiddetlenen dalgalar yaşıyorduk. Her sancı ile oğlumun bana yaklaştığını düşünüyor ama sadece benim değil, onun da çok zorlandığını hissediyordum. Ve saat 4:30 da yapılan serviks kontrolünde hepi topu 4cm açıklıkta olduğumu duyunca gün bitmeden Sarp Ada’yı kucağıma alacağıma dair inancım neredeyse sıfırlandı. Epidural almak istedim.

Epidurali – yine – Zimmerman kendisi taktı. Sancıların kuvvetlenerek geldiğini hissetmeye devam ediyordum ama en azından belimdeki büyük baskı kalkmıştı, bacaklarımı da rahat rahat oynatabiliyordum. Sancı artık beni zorlamıyordu. Kendime geldim, biraz uyukladım. Epidural alalı hemen hemen 40 dakika olmuştu ki önce bir kusma isteği ardından da büyük bir baskı ile ıkınma ihtiyacı hissetmeye başladım. Hemşirem kontrol ettiğinde 10cm açıldığımı ve itmeye hazır olduğumu söyledi 😀 – halen bu kadar hızla o noktaya geldiğimize inanmakta güçlük çekiyorum –

Yatak doğum yatağı haline dönüştürüldü. Doktorum çağırıldı. Annemi Iphone üzerinden Skype ile Cenk’e bağladık. Annem, doktorum ve hemşirem ile birlikte doğum ekibimize canlı yayında Cenk de katıldı 🙂 İlk 3 itme sonrası, sancı aralığım biraz uzadı, itme ihtiyacım da durdu. Bu sırada perde arkasından birisi doktoruma yan odadaki hastasının da doğuma hazır olduğu haberini verdi. Doktorumun çıkmasından bir süre sonra tekrar itmemi söyleyen ağrılarım geri geldi. Hemşirem çok baskı var biliyorum, her nefeste oğlun biraz daha yaklaşıyor sana gibi moral ve cesaret verici konuşurken bir yanda doktor geri gelene kadar itmemi durduracak şekilde beni yönlendiriyordu. Neyse ki Zimmerman yan odada bir kız bebek doğumunu müjdeleyerek hemen geri geldi. İtmeye başladık. Epizyotomi için gerekli tüm malzemelerin yanında hazır oluğunu görebiliyordum, ihtiyaç olup olmayacağını sordum. Doktorum, perine mesajı ile destek verirken hiç gerek olmayacağı söyledi. Oğlumun başını hissetim, saçlarına dokundum. Bir kaç saniye içinde dünyaya merhaba dedi küçük Ada’m…

Hemen göğsüme verdiler. Ağlamayı bıraktı, gözlerini kocaman açıp bakmaya başladı. Kordondaki kalp atışı da durdu. Göbek bağımız kesildi. Plesenta da perde arkasından usulca verildiği kordon kanı bankasının yolunu tuttu. Zimmerman hiç yırtık veya kesik olmadığını söyledi.

Minik yavrum doğduktan sonra benim doktorum tüm işini tamamlayana kadar uzun süre kucağımda kaldı. Sonra kısaca sadece kilosu ölçüldü ve tekrar kucağıma verildi. Doğumdan 15 dakika sonra emzirmeye başladım. Bir saate yakın vakit bu şekilde geçirdikten sonra yenidoğan hemşiresi oğlumu aldı. Diğer ölçümlerini ve kontrollerini yanımda yapmaya başladı. Bu sırada benim hemşirem de bağlı bulunduğum serum, epidural vs. den beni kurtardı. Hemşiresi Ada’nın vücudunu sildi, berberlik kıvamdaki saçlarını da yıkadı. Benden dolayı risk altında olduğundan, şeker ölçümleri yapacağı topuk kanını almak için bile izin istedi. Doğum planımı baştan paylaşamamış olamama rağmen herşey gönlümdeki gibi oldu. Huzurlu ve sakin… Tek eksiğimiz Cenk’in sadece ses ve görüntü ile değil fiziksel olarak da bizimle olabilmesiydi.

Sarp Ada’m da doğumu kadar huzurlu ve sakin bir bebek… Geceleri hastanede yanlız ikimiz başbaşa kaldık, gündüzleri ise Mira’mız da bize katıldı. Doğumdan 24 saat sonra hastaneden çıkabiliyorduk ancak bizim 24. saatimiz Pazar akşamına denk gelince ikinci bir gece daha kaldık. Pazartesi günü Sarp Ada, Mira ve ben eve geçtik. Hepimiz için yepyeni bir hayata başladık…