Küçük Kuzum ve Orta Boy Koyunum :)

10 gün rötarlı olarak Ankara’ya yeni gelmiş gibi yapıyoruz. Büyükleri yeni görebildik. Bavullar yeni yeni boşaldı. Çamaşır makinası fazlaca mesai yaptı – sonunda bozuldu rahatladı. Tabii ben rahatlayamadım. Ortalık bir türlü toplanamadı. Evin halinden utandığımdan arkadaşlarımızı ekmeye devam ettim. Hatta evin dağınık ruhu bana geçti – sürekli bir şeyleri – bu şeyler arasında çocuklar da var – bir yerlerde unuttuğum paranoyasına kapılıyorum. Tekrar bir yerleşebilsem, normale döneceğim. (inşallah…)

Tabii benden önce hızlı normaleşen bazı şeyler var. Sarp Ada doğum kilosunu hemen hemen ikiye katladı. Mira daha jetlag bile atlatmadan Türkçe anlayan okulu Binbirçiçek’e mutlu mesut geri döndü. Ama asıl önemlisi ve kayıt altına alınması gerekeni; Mira’nın büyümekten ve büyük olmaktan memnun olmaya başlaması oldu 🙂 İkinci bebeğini bekleyen ve yeni doğurmuş arkadaşlara selam olsun; merak etmeyin su yolunu buluyor diyeceğim. Bu zamana kadar bir çok yaşıtının aksine, büyüdün – büyümen lazım gerekçelerini yok almayayım, ben bebeğim, küçük olmaktan mutluyum, daha küçük kalmak istiyorum diye savuşturmayı başaran kızım için çok büyük bir adım bu… 0-3 yaş ayrımının yapılmasında varmış bir keramet… gördüm, anladım.

Ada’nın doğumundan beri, elimden gelebildiğince sen abla oldun artık, büyüdün dememeye özen gösteriyordum. Zaten annem, kayınvalidem, görümcem, kardeşim, komşum, kapıcım, sütçüm hatta marketteki teyze, yoldaki amca bile iyi niyetle ister istemez ne güzel bir abla olmuşsun sen artık uslu durursun, kardeşini seversin, annene yardım edersin diyor, Mira da inadına içine Chuky kaçmış gibi davranıyordu. Çenemi yorup niye dinlemiyor beni diye stres olacağıma eksik kalmam iyi olacaktı.

Büyük çocuk gözü ile baktığınızda zaten bebek olmak, abla olmaktan daha güzel bir şey… Minik bebek hiç hata yapmıyor, kimse ona kızmıyor, her ortamda ilgi odağı oluveriyor, herkes ona gülümsüyor. Abla-abiye ise her zamankinden çok yapma-dur-yavaş engelleri koyuluyor. Üstüne bir de kardeşin olduğu için mutlu musun, mutlu ol diye sıkıştırılıyor. Niye mutlu olsun ki allasen 😛

Cenk’le birlikte – biraz sinsice – Mira’ya büyük olmanın avantajlarını göstermeye çalışıyoruz. Aslında zaten yaptığımız veya normal bazı şeyleri büyümüş olmasına küçük dokundurmalar ile yapıyoruz. Mutfakta Ada tezgah üzerinde şezlongda sıkılıp dururken, Mira yumurtaları kırabiliyor, su ile oynayabiliyor. Ada sadece meme emerken, Mira yemekten sonra dondurma yiyebiliyor. Yatak örtüsünün altında – karanlık çadırda – korkunç hikayeleri hiç korkmadan dinleyebiliyor. Salıncakta çok daha hızlı sallanabiliyor ve artık scootera da çok daha hızlı binebiliyor. Her gün biraz daha uzuyor etekleri – elbiseleri kısalıyor…

İşte böyle bir büyüyorum, bugün biraz daha büyüdüm, daha çok büyüyeceğim mevzuu aldı başını gidiyor bizim hanede… Geçenlerde de anneannem Mira’ya laf arasında bir yerde – annesinin kuzusu dedi. Mira da sözünü tamamlamasına izin bile vermeden – hayır ben koyunuyum deyiverdi. Biz anneannemle ne diyor diye pek şaşkın bakmış olacağız ki tamam çok büyük bir koyun değilim orta boyum sadece… ama Ada annemin küçük kuzusu ben artık orta boy koyunuyum diye açıklama yapma ihtiyacı hissetti. Hala aklıma geldikçe gülüyorum; orta boy koyunum benim 🙂

Asayiş Berkamal

Yarı zamanlı çalışır gibi yaparken daha sık yazabileceğimi düşünüyordum ama kalan zamanda ev çalışanı olacağımı atlamışım. Arayı açmadan bir özet geçeyim…

Nazar değmesin; Mira okula alıştı 🙂 Kapıda ıslak mı, kuru mu öpeyim diye soruyor. Islak için dudaklarını güzelce yalayıp cork diye öpüveriyor, daha etkili olsun diye bir de üzerine üflüyor 🙂 bye mommy derken resmen kıçını dönüp giriveriyor içeri… Hatta geçen gün ben peşisıra bakakalınca… sınıftan geri döndü, kapıyı açtı, sen gitsene artık diye beni dışarı çıkarttı. Bu hızlı girişlerindeki keramet, sınıf kapısının direk dışarı açılmasında mıdır diye düşünmeden edemiyorum. Sınıfı görünce beni unutuveriyor… çok şükür…

Sınıfında 5-6 yaşlarında iki Amerikalı çocuk var. Açıkçası adaptasyonunda öğretmeninden daha çok onlar yardımcı oldular. Sayıları çok az olduğu zamanlarda hepsini büyük olan sınıfa topluyorlar. Gördüm ki, kalabalık da o kadar korktuğum gibi olmuyormuş. Hatta o günleri pek bir keyifle anlatıyor…

Ms. Mary dışında öğretmenlerinin isimini öğrenemedi – ben de öğrenemedim… – ama hepsine bir şey uydurmuş… Uzun siyah saçlı abla öğretmenim, Beni sakinleştiren öğretmenim, Koca popolu siyah suratlı öğretmenim 😛 Sonuncusuna öyle dememesi gerektiğini anlatıyoruz ama kötü bir şey söylediğinin farkında bile değil… 3 ayda bu öğretmenin adını öğrenebilmesini, yoksa İngilizceyi söküp kendisine uydurduğu lakabı söylememesini ümit ediyorum… rezil olacağız Amerikalılara 😛

Özellikle akşam saatlerine doğru, hele eve Bora geldikten sonra Baha ve Özge’nin de ilgisini çekmek için içine Chuky kaçmış gibi davranıp, beni çileden çıkartsa da tüm değişikliklere iyi adapte oldu. Uyumlu yavrum… Babasını, evini, halasını, dayısını, babaannesini, amcasını, Hatice’sini, Türkçe konuşan öğretmenlerin de olduğu okulunu (!), oradaki arkadaşlarını çok çok özledi… Gün içinde bunlardan hiç bahsetmezken, gece 4 sularında cin gibi kalkıp keşke onları da buraya getirsek diye anlatıyor da, anlatıyor… beni cin çarpmışa çeviriyor.

Karnımdakine gelince… Ablasının üzerindeki tüm müdahalelerine rağmen keyfi yerinde, hissediyorum 🙂 Zaman zaman o kadar kuvvetli hareket ediyor ki, dışarıdan ayak, dirsek geçirmelerini rahatlıkla görebiliyorum. Mira da çok kıpırdaktı ama bu uzakdoğu sporlarına daha bir yatkın seziyorum. Mira tekmeyle beni uyandırır, babasını da dürterdi ama bunun şimdiden tekmeleyerek kütük gibi uyuyan ablasını uyandırmışlığı bile oldu. Bunun üzerine Mira’nın ertesi sabah ki…
– anne Ada dün akşam senin karnından çıkmaya çalışıyordu. Ben ona dur bekle daha babam gelmedi dedim. O da tamam ablacım dedi

…yorumu aklıma geldikçe ağzım kulaklarıma varıyor.

Bu arada geçen Perşembe kontrolümde 1cm açıklık olduğunu öğrendim; dünkünde de bunun çok da önemli olmadığını… İkisinin arasında da ya Cenk gelmeden doğurursam nasıl bir organizasyon yaparım konusunda paranoya yaptım. Mira’nın doğumunda 9.5 saatte hepi topu 1 cm açılana kadar canım çıkmıştı. Bunun rahat ve kolay bir doğum olacağını düşlüyorum. Hatta şu gebelik diyabetim olmasa Ada’yı evde bile doğurabilirmişim gibi geliyor. İşime gelirdi sanırım…

Diyabet deyince… İnsulin ile olan ilişkimiz kendisi sabah ölçümlerime hiç etki etmeyince bitti çok şükür… Günde 9 defa parmağımı delmek mesele değildi de, sonuçlara göre kullanıp kullanmama kararını vermekten stres olmaya başlamıştım. Şimdi gece yatarken bir hap çakıyorum. Sabaha mis gibi kalkıyorum 🙂

Annem de Cumartesi günü buraya gelebildi… Böylece kendime görev edindiğim günün yemeği mevzuunu da kendisine satmış oldum. Bu 3 haftalık toplu yemek pişirme ve yeme serüvenimizde, hem burada, hem de Türkiye’de bulunan hatırı sayılır sayıdaki yemek kitabımızın hakkını vermeye başladık diyeyim. Aslında Mira büyüdükçe, burası daha çok benim alanım haline dönüşüyor, Ada da gelince tası tarağı toplayıp yeni bir bloga mı taşınsam diyorum. Hem şu denediklerimi de hafızamızı taze tutmak için kayıt altına almış olurum…

Buradaki toplu istilamız ile evsahiplerimize yarattığımız sıkıntı kadar nefes alabilecekleri anlar da yaratmak istiyoruz. Bora’yı büyütürken, 10 aydır, yanlızken yapamadıklarını bizim varlığımızda yerine getirebilsinler. Vee nihayet geçen Cuma, Baha ile Özge bir arkadaşlarına gitti, ilk defa Mira ve Bora yanlız kaldım evde… Onlar, Bora’nın gece yatış rutinini tamamladı, uyuttu. Sonrasında da ben iki çocuklu hayat pratiği yaptım. Önce Bora, ardından Mira uyandı… her iki atağı da başarı ile tamamlayınca ikisi aynı anda uyandı… İkisini de susturup, göbeğim, Bora ve Mira koltukta sallanırken, kucağımda iki bebeğim ile bir üçüncüyü hamileyken düşledim kendimi… Tatlı düşümden Mira’nın horlaması, Bora’nın içlenmesinin geçmemesi ile uyandım. Mira’yı dizimde sektirip, usuldan yere indirdim. Bora’yı 2 dakika yatağına bırakıp, yerdekini en yakın yatak odasına taşıdım. Yatağa bırakılmasına içerleyen Bora’yı tekrar sakinleştirdim ama velakin oğluş her geçen dakika cinleşmeye devam edince anne-babasını çağırmak zorunda kaldım. İlk babysitter’lık deneyimim başarısızla sonuçlandı böylece :S Ama yılmadık…

Pazar akşamı bizimkiler bir konsere giderken, uyku rutini dahil iş başa  düştü… İkisini birden kuvette güzelce yıkadım. Öyle eğlendiler ki, Ada beklemesin, hemen doğsun büyüyüversin diye aklımdan geldi geçti… Annem Mira’nın saçını kuruturken, yerlerde yuvarlanarak Bora’yı giydirdim… Mira annem ile Toy Story gecesi yaparken de, Bora’yı besleyip, uyuttum. 7de Bora, 8:30da da Mira uyumuştu 🙂 ikiside deliksiz uyurken, her zaman 2 gece önceki kadar aktif bir gece geçirmeyeceğimizi düşlettiler… Tabii düş dediğin de hepi topu sabah 3’e kadar sürebildi. Bora’ya annesi müdahale ederken, ben de tavandaki dev pervanenin gölgesi ile odamızı arılar bastı diye feryat figan koparan Mira’mı sakinleştirmeye çalışıyordum. Sabah olana ikna olamadı, görmemek için de yorganın altında göbeğime sarılıp bekledi… Çok korktu, beni de korkuttu, ama çok şükür tekrarlamadı…

Dar zamanda yeni başlangıçlar

Bir hafta oldu geleli ve ayağımızın tozunu hiç yerde bırakmadık. Haftayı benim doktor, klinik, hastane kayıtlarım, Mira’nın da yuva kayıdı ve doktor kontrolleri ile tamamladık… Mira o kadar keyifli – iştahlı – neşeli ki müdahaleye rağmen kulaktaki sıvı birikiminin ciddi şekilde devam etmesini konduramıyorum. Artı bir on gün daha, bu sefer daha kuvvetli bir antibiyotik kullanacak. Doktordan, bu tedavi ile büyük ihtimalle çözüm sağlanacağını ancak kulaktaki enfeksiyonun 6 haftadan uzun sürmesi durumunda tüp takılmasını gündeme getirmeleri gerektiğini duymak son derece rahatsız etti beni… Mira’nın hali ruhiyesi kadar olumlu düşünerek iyi şeyler duymayı bekliyorum…

Gerçi olumlu hali ruhiye dedim de halt ettim… Geçen Cumartesi Mira ilk defa kontrol edilemeyen bir nöbet (tantrum) yaşadı – yaşadık. Yol boyu son derece keyifliyken, park yerinde Bora’nın arabasının tekerinin inik olmasını farketmemiz, saçının rüzgar ile dağılması, at kuyruğunun biraz tepede toplanması, kucağımda taşıyamam demem, alacağımız buzkalıbının sarı değil pembe olmasını istemesi, pembe seçeneğinin olmaması, kendini toplasın diye verdiğim lolipopun içinden hava boşluğu ile oluşmuş minik bir delik çıkması (bu son noktaydı)… en son 3-4 aylıkken gaz sancısı ile bu kadar ağladığını – bağırdığını hatırlıyorum. Sakinleştirmek için çıktığımız açık havada kucağımda hıçkırmaktan nefesi kesilirken “ama tutamıyorum kendimi, çok ağlamak geliyor içimden…” demesi ise bana en koyduğu andır. Annesi biraz mankafa olunca çocuk mecbur kalıyor duygularını en açık şekilde ifade etmeye… Umarım ilk ve son olmuştur bu kriz anı… onun çaresizliğinde daha çaresiz hissediyor insan kendini…

Yeni haftamızın aksiyon haberi ise Mira’nın burada yeni bir yuvaya başlaması… Hepi topu 3 ay burada kalacağız ama 3 ayı kıçkıça geçirip, Türkiye’ye döndüğümüzde kardeş evdeyken “sen hadi bakalım okula yallah” şeklinde başımızda atıyormuşuz gibi hissetmesini hiç istemedim. Zaten ben o kadar dip dibe olmaya alışmamışım, burada benden ayrı geçireceği bir kaç saat ikimize de iyi gelecekti. Eve hemen 3 dakika uzaklıkta çok sıradan bir Montessori okulunda yer bulduk. En azından mekan düzenlemesinin Mira’nın alışkın olduğu bir ortam olmasının avantajlı olacağını düşünüyorduk. Sadece 3-6 yaş 30 çocuğun tek sınıfta olmasından biraz ürkmüştüm. Şansımıza binalarının hemen bitişiğindeki dükkanı da okula dahil ederek yeni bir sınıf açmışlar. Mira şu anda bu sınıftaki 7 öğrenciden biri oldu. Bu sınıf daha küçük olduğu için 20 kişi ile kayıtları kapatacaklar ama zaten 20 kişiyi doldurana kadar Mira’nın okula adaptasyonu haydi haydi tamamlanacaktır.

Pazartesi okuldaki ilk günüydü ve hiç bir şey korktuğum gibi olmadı… Sınıfa birlikte girdik. Mira’nın adı kendisine ait raflara yazılmıştı bile… Öğretmeni eşyaları koyacağı yerleri gösterdi. Ben bir saat kadar köşede oturdum. Hiç yanıma gelmedi. Heyecanla tepsilerini aldı, çalışmalarını yaptı. Sınıfta Montessori çevresi konusunda deneyimli olduğu rahatlıkla gözlenebiliyordu. Her işi bitirdiğinde uyarılmadan topladı… Hatta toplamayanları da “Miss Mary, clean up yapması gerekiyordu” diye şikayet etti 😀 Sanki kırk yıldır o okula gidiyormuş gibiydi – öyleki evde bu düzenli çocukla hiç ilgisi yoktur diye açıklama yapma ihtiyacı hissettim. Yaşça büyük bir öğretmeni kendi çocuklarının da Montessori okullarından mezun olduklarını ve aynen bu şekilde olduklarını söyledi – Günün çalışması olarak da kilim açma ve rulo olarak geri toplamayı gösterdiler ve Mira’yı bunu arkadaşların göstermesi için teşvik ettiler. Bizimki pek gururlandı.

Sınıfta bana yüz vermese de, Line time sonunda sınıftan çıkmaya kalktığımda, kıyameti koparttı. Cumartesi yaşadığımızın endişesi ile karşıdaki Lübnan kahvesinde biraz kendimi yedim. Döndüğümde çıkmam ile sustuğunu, herşeyin yolunda olduğunu öğrendim. Kapıda beni görünce bir iki gözyaşı daha döktü ama daha okuldan çıkmamız ile o yaşlar yerini kıkırdamalara çevirdi… Umarım yarın da bugün kadar kolay geçer diyeyim… Karnımdakinin  ayaklarını boğazıma doğru esnetme çalışmalarında daha fazla başarı sağlamasına izin vermeden gidip yatayım…

Bayram tadı damağımızda…

evde kalmak… internet detoksu yapmak… kaplumbağa ailesi olmak… yastıklardan yuva kurmak… yemek kitapları okumak… mutfağa dalmak… terapi için pişirmek… hepbirlikte Ratatouille izlemek… sabahın köründe yarım açık bir gözle ekmeği fırına sürmek… o ekmekle uzun uzun kahvaltı etmek… burnumuzun dibindeki ormancıkta yürümek… güzel yemek yemek… eski dostlar ve yavruları ile cümbür cemaat trene binmek, gitmek, gelmek… babaannesinin Mira ile ilgilenme teklifine balıklama atlamak… başbaşa Tunalı’da dolaşmak; Kıtır’da kokoreç, D&R’da kahve kek, Vitamin’de dilli tost, üzerine arkadaşlarda mangal… iyiydi… iyi geldi…

İki çocuk annesi oluyorum

Mira’nın son zamanlarda heyecanlı bir giriş yapmak istediğinde söylediği gibi… Tadaaaam… Evet, ikinci defa anne oluyorum ben 🙂 Hemen hemen ilk üç ayımı tamamladığım göz önüne alınırsa çok çok yeni bir haber sayılmaz. Ancak haberi paylaşmak istediğimiz kişilerin, bunu bizden önce internet üzerinden duymasını hiç istemedik. Hiçbirşey yazmak istememe hissim de, yerimizde duramayıp kimse ile görüşememiz üzerine tuz biber oldu. İlk anneliğimde de anne olma kararı üzerine hamilelik durumumu öğrendiğimde öyle içim kıpır kıpır falan olmamıştı ama bunda fiziksel değil ama ruhsal olarak daha da rahatım. Bekliyoruz bakalım zaman ne gösterecek…

İki numara benim vurdum duymazlığıma mı alınıyor bilmiyorum ama her fırsatta “hop ben de buradayım” diye kendini hatırlatmak için elinden geleni yapıyor. İlk hamileliğin, ilk trimesterinde – sadece 1 hafta dışında – kendimi hep 10 kaplan gücünde hissederken, bundaki kalıcı bulantı hissi beni resmen tuvalete yapıştırdı. Bu arada, biz ayak üstü söyleyip insanları şok etmeyelim diye ince ince düşüneduralım, Mira her önüne gelene ısrarla “biliyormusun benim annemin çoook midesi bulanıyor ve hep kusuyor” diyerek bangır bangır ilan etmekte kardeşinin geleceğini…

Geçenlerde Hatice’ye mutfakta yakalamış;
– Benim kardeşimin annesi de Banu, babası da Cenk olacak… O şimdi annemin karnında beni bekliyor.
diye anlattığını duyunca uçarak bir kayıt almaya çalıştım. Bu kadarını yakalayabildim. İkimizin annesi olacan anne değil mi diyor ya işte o zaman içimde kelebekler uçuşmaya başlıyor 🙂


ikimizin annesi olucan :)) from banu akman on Vimeo.

Poşetlenmemiş olsun…

Kıbrıs’taki kaybolmalarımızdan birinde kendimizi – haritada Güzelyurt körfezinde bir deniz kaplumbağası resmi ile işaretlenmiş – uçsuz bucaksız bir kumsalda bulduk. Pazar günü olmasına rağmen hiç kimse yoktu sahilde… Öğrendik ki bu plajda zaman zaman ters akıntılar olduğu için halk bu sahili hiç tercih etmezmiş. Üçümüze özel bu koca bir kumsalda huzur bulduk… Çok eğlendik… Derken, kumların arasından gözümüze çarpan ayrıntılar huzurumuzu kaçırdı…

Evet hiç insan yoktu ama artıkları öyle çoktu ki… Göz alabildiğine uzanan kumsal, ilk başta çok belli olmasada göz alabildiğine naylon torba, plastik çuval, cam şişe doluydu…  Cenk ile Mira kumlarda koştururken ben biraz çöp topladım. Toplayabildiğim miktar bir damla misali ama damla damla değişir bir şeyler… Bu arada “hangi zihniyet yüzülemiyor diye bu güzelim plajı çöplük olarak kullanır diye?” bir an duraksasam da, ayılmam kısa sürdü. Düşündümde bu çöpler bizim evimizden bile çıkmış olabilirdi. Çünkü dikkat etmemize rağmen poşet kullanımını hayatımızdan %100 çıkartabilmiş durumda değildik…

Bir naylon poşetin doğada yok olması 10 – 20 yıl sürüyor. Bir araştırmaya göre okyanusta seyreden gemiler yılda 3 milyon 700 bin kilogram plastik torbayı denizlere bırakıyor. Dünyanın yüzeyi bugüne kadar plastik çöplüğüne dönmediyse nedeni, deniz tabanlarının çöplük gibi kullanılması… Uzun yıllar bozulmadan doğayı kirletmeye devam eden plastikler yüzünden fok ve kaplumbağalar başta olmak üzere pek çok canlı, bu plastiklere dolandıkları için ölüyor…

Farkında bile olmadan bu poşetler hayatımıza dolanmış durumdalar… Kurtulmak için ise gerçekten çaba göstermek gerekiyormuş. Benim bir bez çantam ve bir kaç filem var, çoğu zaman yanımdalar ama  unuttuğum da oluyor veya bazen de filenin içine karışıyor poşetler… Bundan sonra kendime hiç bir mazeret sunmamaya karar verdim.

Dün pazara herzamanki gibi annemin İkea’dan aldığı çiçek taşıma çantası ile indik. Her zamanki tezgahta çantamızı doldurduk. Ama çıkışta almayı unuttuğum havuç geldi aklıma… başka bir tezgahta durdum. Pazarcı daha 1 kilo havuç demem ile birlikte poşeti çekti doldurdu, ses hızıyla tartmaya gitti. Eskiden sesimi çıkartmaz alır havucu hızla devam ederdim. Bu sefere “Poşete gerek yok, alayım onları da çantanın içine…” dedim ama “Olur mu öyle şey abla…” diye tutturdu. “Olur hatta daha güzel olur” dedim. “ihtiyacım yok benim” dedim. Olurdu olmazdı uzadı gitti bu dialog… Her zaman alışveriş yaptığım adamlara gitsem işim çoktan bitmiş olurdu. Sonunda o pes etti “Peki istiyorsanız öyle olsun” dedi ama o kadar anlatmama rağmen anlam veremediği yüzünden belli idi…

Geçenlerde Esra da yazmıştı; Gerçekten karamsar olmak için artık çok geç… Birilerinin bizim için önlemler alıp bir şeyler değiştirmesini beklemek çözüm değil…

Bu arada poşet kullanımı ile alakalı değil ama kullandığımız herşey ile ilgili… İzlemediyseniz 20 dakikanızı ayırın ve buyrun “Story of Stuff (Şeylerin Öyküsü)“nü izleyin. Bir şeyler alırken iki kere düşünmenizi sağlayabilir… Şimdilik sadece ingilizce’sini buldum – Türkçe alt yazılı bir versiyonunu aramaya devam ediyorum.

. .

Sürdürülebiliryasam.org ‘dan çokça düşündüren kısa filmler için TIK 🙂

Pazar Filesine Dönüş için TIK 🙂

Anne ve Bebişi “Yaşadıklarımdan Öğrendiklerim” demiş ya bir de ona TIK 🙂

Türkiye’de 5 kişiden biri naylon poşet yerine alışverişlerinde bez torba kullansa,
bir nesil boyunca ülkemiz 31 milyar 46 milyon naylon 400 bin poşetten kurtulacak.
Çünkü, bez torba kullanmak,
bir kişi için haftada 6, ayda 24, yılda 288, yaşam boyunca ise 22 bin 176 plastik poşeti
kullanmamızı engelliyor…

Ferrarimi sattım… Kendime tek taş aldım…

Bir çok evde olduğu gibi, bizde de, benzinciden hediye oyuncak bir Ferrari var. Geçen evdeyiz. Annem ile mutfakta çene çalıyoruz. Mira’da yanıbaşımızda araba sürüyor. Vınn… Ferrari gidiyor. Pıtı pıtı… Mira koşarak getiriyor. Derken bir kaç dakikalığına önce Ferrari’nin, ardından Mira’nın sesi kesiliyor. Bir bakalım ne yapıyor diye mutfaktan kafamızı uzatıyoruz ki… Mira’cım koridordan koşarak geliyor. Parmağında siyah conta gibi bir şey, eli önde anneme “ıhhh” (bak) diyor. Parmağındakine dikkatle bakıyorum. Bizimki Ferrari’nin ön tekerini sökmüş, parmağına yüzük yapmış 😀

Mira’nın gözü hep benim takılarda… Kolyemi alsın, kafasından geçirsin. Yüzüklerimi kapsın, parmağına taksın. Bilekliklerimi koluna geçirip, düşmesin diye el havada gezsin. Annem “Kızımı kokoş yapamadım. torunumu yapacam” diye dalga geçip duruyor. “Özellikle uğraşmana hiç gerek yok, zaten sana benziyor” diyorum…

Bizim komik kıssadan, iki küçük hisse… Birincisi, bizim başımıza gelmedi ama parçaları ayrılabilen oyuncakları oynarken gözünüz üzerinde olsun. Yutmaya kalkabilir. Boğazına kaçabilir… İkincisi, Damla’nın Kitubi’deki Cinsiyet ayrımcılığı yapmayan nesiller yetiştirmek? başlıklı yazısını okuyun. Anne baba olarak bizim güzel kızım veya aslan oğlum diye abartılı davranışlar sergilememize gerek yok. Bir yaşını geçtikten sonra çocuklarımız zaten yavaş yavaş cinsiyetlerine göre taklit etmeye başlıyorlar. Yoksa nereden bilecek bizim sıpa lastiği yüzük yapıp parmağına takmayı… Bu arada bugun sabah bir baktım. Yine sökmüş lastiği, takmış parmağına ama beğenmemiş ki… Tekrar arabaya takmaya çalışıyor. Tabi beceremiyor, uzatıyor bana “ıııhh” (tak yerine) diye 🙂

“Ve her çocuk aslında müzikaldir”

“Müzik insanların doğasında vardır ve her çocuk aslında müzikaldir” demiş Yapıncak… Başka güzel şeyler de demiş… Çocuk ve Dünyası’ndaki röportajında

Videoyu, Mira’cım 10 aylıkken, Avusturya dönüşü Atatürk Havalimanı Garanti Lounge’da iç hat bağlantısını beklerken çekmiştim. Çok uzun zamandır “müzik duyunca dans ediyor bu kız” diyor… sonra “yok canım sallanması tesadüf galiba” deyip geçiştiriyorduk. Sonra sonra farkettik… sadece dans etmek ile kalmıyor, şarkı da söylüyor 🙂 Son bir kaç aydır ise tutabilene aşkolsun.

Annem “kime benziyor ki Mira… ne annesi, ne babası oynar… bu kız çok oynak…” diye takılıyor bize… Aslında yanılıyor, Mira bize çok benziyor. Biz dans konusunda beceriksiziz ama hevesliyiz… Sadece sosyal ortamlarda ifşa etmiyoruz kendimizi… Mira’ya ise saklanmıyoruz 🙂 Öte yandan iyi müzik dinleyicileriyiz… Daha doğrusu yıllar geçtikçe, olgunlaştıkça, oluyoruz… Bir bakmışız büyümüşüz. Çocukluğumuzun metal albümlerinin yanına yıllar içinde önce klasik rockları, bluesları, sonra sonra jazzları, derken klasikleri ve dünyadan güzel etnik tınıları da eklemişiz… Daha çook fırın ekmek yemek lazım… neyse…

“…her çocuk aslında müzikaldir” demiş ya Yapıncak ben orada takıldım. Her konuda olduğu gibi bu konuda da bize düşen bebeğimiz için uygun ortamı sağlamak oluyor.

  • Ona şarkı söyleyin… Sesimiz güzel veya değil… önemli değil. Çocuğunuz sizi bu konuda eleştirmeyecek, sadece şarkı ile ilgilenecektir. Hatta sesinizi çirkin buluyorsanız bile bunu negatif cümleler ile çocuğunuza söylememeniz gerektiğini okumuştum.
  • Birlikte dans etmek için büyümesini hiç beklemeyin. Doğduğu ilk aylarda başlayın…
  • Müziği günlük yaşantısının bir parçası haline getirin… Bırakın radyonun, Ipod’un, CD çaların düğmelerine bassın, çalıştırsın, müziği duysun, şaşırsın…
  • Farklı müzik türleri ve ritimler ile tanıştırın… Sadece sizin en sevdiğiniz türde müzik veya çocuk şarkıları ve klasik müzik değil… Jazz, Pop, Blues, Afrikan, Latin, Fransız Chansonlar vs. vs. dinletin. Ne kadar çok tür, o kadar çok ritim…
  • Çocuğunuzun resimli kitaplarından faydalanın… Örneğin çiftlik hayvanlarının resimlerinin olduğu bir sayfayı açıp “Ali Baba’nın bir çiftliği var…” şarkısını söyleyebilirsiniz.
  • Açık hava konserlerini takip edin… Tabi abartılı yüksek sesli olmayanını bulmak biraz zor… Olmadı beraber sokak şarkıcılarını dinleyin…
  • Bebeğiniz ile birlikte katılabileceğiniz müzik programlarını araştırın. En azından bir deneme dersine gidin…
    İşte bu noktada İstanbul’da yaşamadığımız ve “Music Together” buluşmalarına katılamadığımız için üzülüyorum. Ankara için hep farklı alternatif arayışındayım.
    Mira 6 aylıkken Gymboree’nin Müzik dersini denemiştik. O zaman çok küçüktü. Müzikten daha çok emekleyen hatta yürüyen diğer bebekler ilgisini çekmişti. Marakası kimseye kaptırmamış. Sallamak yerine kemirmeyi tercih etmişti. Erken diye bir kenara kaldırmıştık bu planı… Bu ara bir daha denemek lazım belki de…
    Akşam akşam Durul Gence’nin Rhythmland Sanat Kursu dikkatimi çekti. 18 – 24 grubu da var gibi gözüküyor. Ama ücret detaylarını burada bulamamam beni düşündürüyor. Gence Yuva’nın web sitesinden ulaştığım rakamlar ise şu an ve bu yaş için beni madden ve manen aşıyor. Sabah bir telefon açayım, içimde kalmasın bari…

    ** telefonu açtım… iyi ki de açmışım. 18 – 24 ay arası müzik grubu haftada 1 gün Cumartesi sabahları toplanıyormuş. 4 haftalık ücreti son derece makul: 140TL. Bir defaya özel 25TL giriş ücreti alıyorlarmış. 15 aylıktan itibaren katılabilirmişiz gibi gözüküyor **

————————–

Bu arada videoda çalan parçanın ne olduğunu bilen biri var mı acaba?
Bilen var ise lütfen bana da söyleyin. Bilmiyorum ve bulamıyorum… Dert ettim kendime…

————————–

“Müzik ve Bebeğinizin Gelişimi” konusunda daha fazlası için… TIK…