Sarp Ada’mız doğdu :)

Sarp Ada oğlumuz 2 Nisan 2011 saat 18:18 de 3150gr 53 cm olarak doğdu ve ailemizi resmen 4 kişi yaptı…

Anneannesi ve babası – ki ikisi de ankesörlü cep telefonu olsa onu tercih edecek kadar teknoloji ile ilgililerdir –  kendilerini aşıp, doğum sırasında Skype üzerinden canlı bağlantı kurdular… Cenk’in elini hissedemesem de yanımda olduğunu bilmek güzeldi. Anneanne Mira’nın yanına eve döndü… Ben ise Ada ve kocamın gönderdiği çiçekler ile başbaşayım. Biraz yorgun, mutlu ve çok huzurluyum 🙂

Sabırsız oğlum yola çıktı :)

Gece suyum geldi. 37+5. günümüzdeyiz ve bu gün sonlanmadan Sarp Ada’mız yanımda olacak. Cenk’in uçuşuna hepi topu 6 gün kalmışken gelmeye karar verdiği için bir yanım eksik… Bir de Mira’nın doğumunda da kaburgalarımın tekmelenmesini özleyeceğim diye düşünüyordum ama bunda içim daha da bir buruk. Biraz son kez tekmelenecek olma ihtimalimden, belki de bu kadar da erken beklemiyor olmamdan…

Neyse sabah Mira’yı emzirdim ve Ada’nın geleceğini söyledim. Hep birlikte kahvaltı ettik. Aklım arkada kalmadı. Yavaştan hastaneye doğru yola çıkıyoruz… Bir an önce iyi haberler ile dönmeyi diliyorum.

Asayiş Berkamal

Yarı zamanlı çalışır gibi yaparken daha sık yazabileceğimi düşünüyordum ama kalan zamanda ev çalışanı olacağımı atlamışım. Arayı açmadan bir özet geçeyim…

Nazar değmesin; Mira okula alıştı 🙂 Kapıda ıslak mı, kuru mu öpeyim diye soruyor. Islak için dudaklarını güzelce yalayıp cork diye öpüveriyor, daha etkili olsun diye bir de üzerine üflüyor 🙂 bye mommy derken resmen kıçını dönüp giriveriyor içeri… Hatta geçen gün ben peşisıra bakakalınca… sınıftan geri döndü, kapıyı açtı, sen gitsene artık diye beni dışarı çıkarttı. Bu hızlı girişlerindeki keramet, sınıf kapısının direk dışarı açılmasında mıdır diye düşünmeden edemiyorum. Sınıfı görünce beni unutuveriyor… çok şükür…

Sınıfında 5-6 yaşlarında iki Amerikalı çocuk var. Açıkçası adaptasyonunda öğretmeninden daha çok onlar yardımcı oldular. Sayıları çok az olduğu zamanlarda hepsini büyük olan sınıfa topluyorlar. Gördüm ki, kalabalık da o kadar korktuğum gibi olmuyormuş. Hatta o günleri pek bir keyifle anlatıyor…

Ms. Mary dışında öğretmenlerinin isimini öğrenemedi – ben de öğrenemedim… – ama hepsine bir şey uydurmuş… Uzun siyah saçlı abla öğretmenim, Beni sakinleştiren öğretmenim, Koca popolu siyah suratlı öğretmenim 😛 Sonuncusuna öyle dememesi gerektiğini anlatıyoruz ama kötü bir şey söylediğinin farkında bile değil… 3 ayda bu öğretmenin adını öğrenebilmesini, yoksa İngilizceyi söküp kendisine uydurduğu lakabı söylememesini ümit ediyorum… rezil olacağız Amerikalılara 😛

Özellikle akşam saatlerine doğru, hele eve Bora geldikten sonra Baha ve Özge’nin de ilgisini çekmek için içine Chuky kaçmış gibi davranıp, beni çileden çıkartsa da tüm değişikliklere iyi adapte oldu. Uyumlu yavrum… Babasını, evini, halasını, dayısını, babaannesini, amcasını, Hatice’sini, Türkçe konuşan öğretmenlerin de olduğu okulunu (!), oradaki arkadaşlarını çok çok özledi… Gün içinde bunlardan hiç bahsetmezken, gece 4 sularında cin gibi kalkıp keşke onları da buraya getirsek diye anlatıyor da, anlatıyor… beni cin çarpmışa çeviriyor.

Karnımdakine gelince… Ablasının üzerindeki tüm müdahalelerine rağmen keyfi yerinde, hissediyorum 🙂 Zaman zaman o kadar kuvvetli hareket ediyor ki, dışarıdan ayak, dirsek geçirmelerini rahatlıkla görebiliyorum. Mira da çok kıpırdaktı ama bu uzakdoğu sporlarına daha bir yatkın seziyorum. Mira tekmeyle beni uyandırır, babasını da dürterdi ama bunun şimdiden tekmeleyerek kütük gibi uyuyan ablasını uyandırmışlığı bile oldu. Bunun üzerine Mira’nın ertesi sabah ki…
– anne Ada dün akşam senin karnından çıkmaya çalışıyordu. Ben ona dur bekle daha babam gelmedi dedim. O da tamam ablacım dedi

…yorumu aklıma geldikçe ağzım kulaklarıma varıyor.

Bu arada geçen Perşembe kontrolümde 1cm açıklık olduğunu öğrendim; dünkünde de bunun çok da önemli olmadığını… İkisinin arasında da ya Cenk gelmeden doğurursam nasıl bir organizasyon yaparım konusunda paranoya yaptım. Mira’nın doğumunda 9.5 saatte hepi topu 1 cm açılana kadar canım çıkmıştı. Bunun rahat ve kolay bir doğum olacağını düşlüyorum. Hatta şu gebelik diyabetim olmasa Ada’yı evde bile doğurabilirmişim gibi geliyor. İşime gelirdi sanırım…

Diyabet deyince… İnsulin ile olan ilişkimiz kendisi sabah ölçümlerime hiç etki etmeyince bitti çok şükür… Günde 9 defa parmağımı delmek mesele değildi de, sonuçlara göre kullanıp kullanmama kararını vermekten stres olmaya başlamıştım. Şimdi gece yatarken bir hap çakıyorum. Sabaha mis gibi kalkıyorum 🙂

Annem de Cumartesi günü buraya gelebildi… Böylece kendime görev edindiğim günün yemeği mevzuunu da kendisine satmış oldum. Bu 3 haftalık toplu yemek pişirme ve yeme serüvenimizde, hem burada, hem de Türkiye’de bulunan hatırı sayılır sayıdaki yemek kitabımızın hakkını vermeye başladık diyeyim. Aslında Mira büyüdükçe, burası daha çok benim alanım haline dönüşüyor, Ada da gelince tası tarağı toplayıp yeni bir bloga mı taşınsam diyorum. Hem şu denediklerimi de hafızamızı taze tutmak için kayıt altına almış olurum…

Buradaki toplu istilamız ile evsahiplerimize yarattığımız sıkıntı kadar nefes alabilecekleri anlar da yaratmak istiyoruz. Bora’yı büyütürken, 10 aydır, yanlızken yapamadıklarını bizim varlığımızda yerine getirebilsinler. Vee nihayet geçen Cuma, Baha ile Özge bir arkadaşlarına gitti, ilk defa Mira ve Bora yanlız kaldım evde… Onlar, Bora’nın gece yatış rutinini tamamladı, uyuttu. Sonrasında da ben iki çocuklu hayat pratiği yaptım. Önce Bora, ardından Mira uyandı… her iki atağı da başarı ile tamamlayınca ikisi aynı anda uyandı… İkisini de susturup, göbeğim, Bora ve Mira koltukta sallanırken, kucağımda iki bebeğim ile bir üçüncüyü hamileyken düşledim kendimi… Tatlı düşümden Mira’nın horlaması, Bora’nın içlenmesinin geçmemesi ile uyandım. Mira’yı dizimde sektirip, usuldan yere indirdim. Bora’yı 2 dakika yatağına bırakıp, yerdekini en yakın yatak odasına taşıdım. Yatağa bırakılmasına içerleyen Bora’yı tekrar sakinleştirdim ama velakin oğluş her geçen dakika cinleşmeye devam edince anne-babasını çağırmak zorunda kaldım. İlk babysitter’lık deneyimim başarısızla sonuçlandı böylece :S Ama yılmadık…

Pazar akşamı bizimkiler bir konsere giderken, uyku rutini dahil iş başa  düştü… İkisini birden kuvette güzelce yıkadım. Öyle eğlendiler ki, Ada beklemesin, hemen doğsun büyüyüversin diye aklımdan geldi geçti… Annem Mira’nın saçını kuruturken, yerlerde yuvarlanarak Bora’yı giydirdim… Mira annem ile Toy Story gecesi yaparken de, Bora’yı besleyip, uyuttum. 7de Bora, 8:30da da Mira uyumuştu 🙂 ikiside deliksiz uyurken, her zaman 2 gece önceki kadar aktif bir gece geçirmeyeceğimizi düşlettiler… Tabii düş dediğin de hepi topu sabah 3’e kadar sürebildi. Bora’ya annesi müdahale ederken, ben de tavandaki dev pervanenin gölgesi ile odamızı arılar bastı diye feryat figan koparan Mira’mı sakinleştirmeye çalışıyordum. Sabah olana ikna olamadı, görmemek için de yorganın altında göbeğime sarılıp bekledi… Çok korktu, beni de korkuttu, ama çok şükür tekrarlamadı…

İkinci kere hamile olmak

Gördüm ki artık 34 haftalık olmuşum. Doğurup hafızayı sıfırlamadan, hamileliğim üzerine bir kaç satır yazmalıyım.

En baştan ele alırsak; olsun-olmasın, şu zaman-bu zaman diye uzun uzun düşünmedik. Çocuğumuzun tek olmasını istemiyorduk dolayısıyla ikinci çocuk bizim için sürpriz de değildi. Zaten hali hazırda 50’lerimizi bir ergenin ana babası olarak geçirecekken, ikinci bir tane için çok fazla beklememek gerekiyordu. 2011 ise iş yoğunluğumuz yönünden yeni bir bebek ile vakit geçirebileceğim güzel bir yıl olarak göz kırpıyordu – iş yok stresi ile kendimi yiyeceğime bari çocuk yapayım gibi… 😛 Mira’mız da böyle bir yılda doğmuş, ilk aylarımızda doya doya koklayabilmiştim… Zamanla artan iş tempoma da hep birlikte adapte olabilmiştik. Yoksa kendi işini yaparken yasal doğum ve süt izinlerimi kullanıyorum deme gibi bir lüksünüz olmuyor. Bu seferki işimiz daha çetrefilli olacak ama bir nefeslikte olsa zamanım olabilecek biliyorum. Aslına bakarsanız, eğer aklınızın bir köşesinde iki çocuklu olmak gibi bir düşünce var ise bunun üzerine fazla düşünmemek gerekiyor. Ben tüm mantıklı gelen gerekçeleri sonradan düşününce buldum 🙂 İkinci çocuğu olup keşke… diyen birini de görmedim, duymadım.

Bu sefer ilk haftalardan itibaren tuvalet ile nasıl akraba olunabiliyormuş anladım. Hatta birinci trimesterin tsunami etkisinden, resmen 3. trimestere girmeden az önce kurtuldum. Yani o hamileliğin en güzel ayları olan 2. trimester yalan oldu. Mide bulantılarım ve yorgunluğum bana hamileliğimi hiç unutturmamayı başardı. Mira da hiç böyle şeyler yaşamadığım için duruma adapte olmakta zorlandım ve anladım ki çocukların şahsına münhasırlığı ana rahmine düşmesi ile başlıyor. Şimdi geçtiği için tuzum kuru iyi ki bunu da böyle yaşamışım diyebiliyorum. Yoksa eminim hepten unutacaktım hamile olduğumu; kendi kendimin canına okuyacaktım…

2. hamilelikte vucudunuzun verdiği bazı tepkilere ön görülü yaklaşabileceğinizi düşünüyorsunuz. Ama benim tepkilerim daha çok nasıl yani ben hiç böyle bir şey hatırlamıyorum, sahi ilkinde de böyle mi olmuştu şeklinde gerçekleşti. Karnımın hiç belli olmadığı, hamileliğin sadece gıdıma yerleştiği dönemde dahi çiş torbamın üzerine yastık koyulmuş gibi hissetmem… Tazı gibi geçtiğim yollarda, iki adımda tık nefes kalıvermem… Alt tarafı yerimden kalkıp, iki adım ötedeki çalan telefonu açtığımda dahi, dörtnala koşmuşum gibi nefes nefes kalmam… Şu günlerde ise hızla büyüyen karnımın zaman zaman üst derimden öte içimi yırtacak kadar canımı acıtması… Doktorum ile bunları paylaştığımda aldığım cevaplar;

  • ilkinde de bunları yaşadığım ancak hafızanın doğum sonrası bunları yumuşattığı – balık hafızalı anne –
  • ikincisinde vücudundaki fiziksel değişimlerin ilkine göre daha hızlı gerçekleştiği ve hissedildiği – fil hafızalı kaslar –
  • ilk hamileliğimden bu yana neredeyse 4 yaş daha yaşlı olmam – doktorun halt etmesi 😛 –

Tabi ki bunların hepsi mantıklı ama en önemli sebeplerden biri de bu hamileliğe kucağımdan inmemekte ısrarcı artı bir 13 kilo ile başlamış olmam sanırım… Üstelik yerinde durmayan, çenesi kapanmayan cinsinden… Daha önce öncelikleriniz değişiyor demiştim ya kendini dinlemek – dinlendirmek için ayırabileceğin vakit lüks geliyor. Çocuksuzken ne çok vaktimiz varmış, hunharca harcamışız, ona yanıyorum…

Bir de gebelik diyabeti mevzuum var tabii… Mira’da da başıma gelen, bunda da gelmesine hazırlıklı olduğum ancak diyetle tam bir çözüme ulaşamayınca pek bozulduğum. Bu konu hakkında daha sonra tekrar yazayım. Şimdi usul usul kızımı okuldan almaya gitmek için çıkayım 🙂

Dar zamanda yeni başlangıçlar

Bir hafta oldu geleli ve ayağımızın tozunu hiç yerde bırakmadık. Haftayı benim doktor, klinik, hastane kayıtlarım, Mira’nın da yuva kayıdı ve doktor kontrolleri ile tamamladık… Mira o kadar keyifli – iştahlı – neşeli ki müdahaleye rağmen kulaktaki sıvı birikiminin ciddi şekilde devam etmesini konduramıyorum. Artı bir on gün daha, bu sefer daha kuvvetli bir antibiyotik kullanacak. Doktordan, bu tedavi ile büyük ihtimalle çözüm sağlanacağını ancak kulaktaki enfeksiyonun 6 haftadan uzun sürmesi durumunda tüp takılmasını gündeme getirmeleri gerektiğini duymak son derece rahatsız etti beni… Mira’nın hali ruhiyesi kadar olumlu düşünerek iyi şeyler duymayı bekliyorum…

Gerçi olumlu hali ruhiye dedim de halt ettim… Geçen Cumartesi Mira ilk defa kontrol edilemeyen bir nöbet (tantrum) yaşadı – yaşadık. Yol boyu son derece keyifliyken, park yerinde Bora’nın arabasının tekerinin inik olmasını farketmemiz, saçının rüzgar ile dağılması, at kuyruğunun biraz tepede toplanması, kucağımda taşıyamam demem, alacağımız buzkalıbının sarı değil pembe olmasını istemesi, pembe seçeneğinin olmaması, kendini toplasın diye verdiğim lolipopun içinden hava boşluğu ile oluşmuş minik bir delik çıkması (bu son noktaydı)… en son 3-4 aylıkken gaz sancısı ile bu kadar ağladığını – bağırdığını hatırlıyorum. Sakinleştirmek için çıktığımız açık havada kucağımda hıçkırmaktan nefesi kesilirken “ama tutamıyorum kendimi, çok ağlamak geliyor içimden…” demesi ise bana en koyduğu andır. Annesi biraz mankafa olunca çocuk mecbur kalıyor duygularını en açık şekilde ifade etmeye… Umarım ilk ve son olmuştur bu kriz anı… onun çaresizliğinde daha çaresiz hissediyor insan kendini…

Yeni haftamızın aksiyon haberi ise Mira’nın burada yeni bir yuvaya başlaması… Hepi topu 3 ay burada kalacağız ama 3 ayı kıçkıça geçirip, Türkiye’ye döndüğümüzde kardeş evdeyken “sen hadi bakalım okula yallah” şeklinde başımızda atıyormuşuz gibi hissetmesini hiç istemedim. Zaten ben o kadar dip dibe olmaya alışmamışım, burada benden ayrı geçireceği bir kaç saat ikimize de iyi gelecekti. Eve hemen 3 dakika uzaklıkta çok sıradan bir Montessori okulunda yer bulduk. En azından mekan düzenlemesinin Mira’nın alışkın olduğu bir ortam olmasının avantajlı olacağını düşünüyorduk. Sadece 3-6 yaş 30 çocuğun tek sınıfta olmasından biraz ürkmüştüm. Şansımıza binalarının hemen bitişiğindeki dükkanı da okula dahil ederek yeni bir sınıf açmışlar. Mira şu anda bu sınıftaki 7 öğrenciden biri oldu. Bu sınıf daha küçük olduğu için 20 kişi ile kayıtları kapatacaklar ama zaten 20 kişiyi doldurana kadar Mira’nın okula adaptasyonu haydi haydi tamamlanacaktır.

Pazartesi okuldaki ilk günüydü ve hiç bir şey korktuğum gibi olmadı… Sınıfa birlikte girdik. Mira’nın adı kendisine ait raflara yazılmıştı bile… Öğretmeni eşyaları koyacağı yerleri gösterdi. Ben bir saat kadar köşede oturdum. Hiç yanıma gelmedi. Heyecanla tepsilerini aldı, çalışmalarını yaptı. Sınıfta Montessori çevresi konusunda deneyimli olduğu rahatlıkla gözlenebiliyordu. Her işi bitirdiğinde uyarılmadan topladı… Hatta toplamayanları da “Miss Mary, clean up yapması gerekiyordu” diye şikayet etti 😀 Sanki kırk yıldır o okula gidiyormuş gibiydi – öyleki evde bu düzenli çocukla hiç ilgisi yoktur diye açıklama yapma ihtiyacı hissettim. Yaşça büyük bir öğretmeni kendi çocuklarının da Montessori okullarından mezun olduklarını ve aynen bu şekilde olduklarını söyledi – Günün çalışması olarak da kilim açma ve rulo olarak geri toplamayı gösterdiler ve Mira’yı bunu arkadaşların göstermesi için teşvik ettiler. Bizimki pek gururlandı.

Sınıfta bana yüz vermese de, Line time sonunda sınıftan çıkmaya kalktığımda, kıyameti koparttı. Cumartesi yaşadığımızın endişesi ile karşıdaki Lübnan kahvesinde biraz kendimi yedim. Döndüğümde çıkmam ile sustuğunu, herşeyin yolunda olduğunu öğrendim. Kapıda beni görünce bir iki gözyaşı daha döktü ama daha okuldan çıkmamız ile o yaşlar yerini kıkırdamalara çevirdi… Umarım yarın da bugün kadar kolay geçer diyeyim… Karnımdakinin  ayaklarını boğazıma doğru esnetme çalışmalarında daha fazla başarı sağlamasına izin vermeden gidip yatayım…

Abuk bir antibıdı – anestezi – yolculuk hikayesi

Bir daha yola çıkmadan bir gün önce bavulum yine hazır değil diye hayıflanmayacağım. Bavulun hazır olmaması en büyük derdim olmaya devam etsin ki, ben son dakika hazırlanma konusundaki tecrübelerime tecrübe katabileyim. Bir daha bu kadar abuk ve hazırlıksız yakalanacağım durumun, peşpeşe yaşandığı bir seyahat yapmayalım.

Önceki hafta bir türlü geçmeyen geniz akıntısının nihayi sonucu olarak, geçen Pazar ani ve şiddetli bir kulak ağrısı ile uyanmıştı Mira’mız… Orta kulak iltihabı olduğu aşikardı ama biraz ağrı kesici takviyesi ile metanetini koruyunca, Pazar kalabalığındaki bir acil yerine, Pazartesi sabah erkenden bir KBB uzmanına götürmeyi tercih ettik. Nasibimize düşen antibiyotiğimizi aldık. Mira’nın 3 yıllık ömründe ilk defa antibiyotik kullanacak olmasının hafif bir burukluğu ile eve döndük. Ama antibiyotik ile başladığı haftayı, ilk defa anestezi almakla tamamlayacağını bilsem buna da burulmazdım.

Cuma günü yapacağımız uçuş öncesi, Perşembe 2’de gittik kontrol randevusuna… “Antibiyotik 10 gün süre ile kullanılacaktı ama etkisi çok hızlı görülecekti” buna şartlanmışız anlaşılan… Kulak zarı arkasındaki sıvı birikiminin devam ettiğini ve müdahalesiz iyileşmesinin 2-3 haftayı bulabileceğini duymaya ise hiç hazırlıklı değildik. %1-2 gibi küçük bir ihtimalde olsa, bu hali ile uçuştaki her kalkış ve inişimiz kalıcı işitme kaybına yol açabilirmiş. Önlem olarak kulak zarına atılacak bir kaç milimlik bir kesik ile sıvının dışarı akması sağlanabilirmiş. Ancak bu müdahale Mira yaşındaki bir çocuğa anestezi verilerek yapılabilirmiş. Anestezi operasyonun ameliyathanede ve aç-susuz olarak yapılması gerekliymiş. Bizim ertesi sabah gibi bir şansımızın olmaması nedeni ile bir kaç saat aç ve susuz tuttuktan sonra bu işlemi yapabilirlermiş. Toplamda 3 kalkış ve 3 iniş yapacağımız bir yolculukta küçük bir oranda da olsa kalıcı işitme kaybını göze alamazdık ama çok basit bir operasyona bu kadar ani bir giriş konusunda hepimiz hazırlıksızdık.

Mira’yı aç susuz tutabilmek için kaç takla attığımızı hatırlamıyorum. Bir yandan da, geçen sene tesadüf elimize geçen, Mira’nın çok sevdiği, iyi bildiği – ve hakkında daha sonra özellikle yazmak istediğim – bir hikaye ile Mira’yı ameliyathane – daha önemlisi anestezi – kavramına hızlıca hazırlamaya çalıştık. Burnundan verilen sakinleştiriciye kadar herşey yolunda gitti. Tadı ağzına gelince sakinleştirici etkisini tam tersi olarak gösterdi. Su verin bana diye inletti ortalığı 🙁 Ağzındaki tat gitsin diye tükürdü 🙁 Meme ver bana lütfen diye yalvardı 🙁 Bana sonsuz gelen 5 dakikanın sonunda sakinledi. Beraber ameliyathaneye kadar gittik… Ameliyathane kapısında doktorunun kucağına verdik. Odaya çıktık. 10 dakika sonrada tekrar almak üzere ameliyathaneye indik. Hafif ağlamaklı ayılıyordu, beni duyunca daha çok ağladı, kucağıma atladı. Doktoru bunun normal olduğunu birazdan tekrar uykuya dalacağını, bir kaç saat uyuyacağını, bundan sonraki 2 saat boyunca bir şey yiyip içmemesi gerektiğini söyledi. Ancak Mira uyumadı 🙁

Tek cümle ile özetlemek gerekirse, sabah kalkıp gitseydik farkına bile varılmayacak bir operasyon Cenk’le benim tüm soğukkanlılığımıza ve Mira’nın tüm metanetine rağmen hepimiz için biraz travmatik oldu. Neyse ki, hastaneden çıkmamızla Mira kendine geldi. Evde yemeğini yedikten sonra ise bir enerji küpüne döndü… Bir arkadaşım anestezinin bazı çocuklarda uyuma güçlüğüne yol açabileceğini söylemişti. Bizimki de o bazılarından biri olmasaydı şaşardım…

Velhasıl, evde Mira tepemizde bavulları hızlıca topladık. Bir kaç saatlik uyku ile yola çıkmaya hazır hale geldik. Ancak sürprizlerimiz bunun ile bitmedi. Annem, ben ve Mira olarak planladımız yolculuğa, annemi alanda bırakıp – bavullarını ise yanımıza alarak – çıkmayı başardık. Üzerine 10 defa konuştuğumuz ama pasaportunu elimize alıp bir kere kontrol etmediğimiz için annemin göçmen vizesinin uçuştan bir gün önce sona erdiğini fark etmemişiz 😛 Bavulları bana bağlandığı için onları geride bırakmanın, kendi bavullarımızın akibetini de bilinmeze sürükleyebileceği için peşimize bağlı 4 valiz ile yola koyulduk.

İstanbul – Chicago uçuşu müthişti. Zaten millerimi upgrade için kullanmıştım, business keyfi çattık. Mira öğle yemeğini yedi ve bir uyudu, tam uyudu… gecenin tüm acısını çıkarttı… Uyandı, tüm keyfi yerinde oyun oynadı, film izledi, hiç sıkılmadı, hiç sıkmadı, çok iyi bir yol arkadaşıydı.

Tabii bizim gibi bundan sonraki işlerin artık yolunda gitmesini bekleyebilirsiniz. Ancak uçağın gate’ten ayrıldıktan sonra İstanbul’dan kalkış için 45 dakika sıra beklemesi ile başlayan gecikmemiz, havadayken toplam 1.5 saate uzamıştı. Üzerine pasaport kontrol kuyruğundaki akıl almaz sıra ile karşılaşınca, bağlantı uçağımızı kaçırmayı başardık. Bekleme sırasında Mira’yı mıncıklamaya çalışan Türklerin sıfır ilgisi ama başka uçaktan inen bir yabancının yardımı ile 4 bavulu bir arabaya yükledik. Tepelerine de Mira’yı oturtup, gümrükten geçirdim.

Bir sonraki uçağın 3 saat sonra olmasına ise sadece şükretmekle yetinebildim. Hatta bunun üzerine Pratik Annem kalkıp havalanına gelince gerçekten uçağı kaçırdığımıza sevindim bile… Kıpırcan ve Kımılnaz’ı göremedim ama rahat rahat sohbet edecek fırsatımız oldu. Son bineceğimiz uçağın kalkmasına 1 saat kalmışken, Mira’nın pili tamamen bitti. Kucağımda uyuyakaldı ve ben yanıma Mira’nın puseti almayarak ne büyük salaklık yaptığımı o an farkettim… Burcu’nun yardımı ile uçacağımız terminale gittik. Ancak güvenlik kontrolünden itibaren yanlızdık. Bir elimde çekçek, sırtımda sırt çantası, kucağımda Mira, karnımda kıpırdak Ada ile tüm engelleri aştım 🙂  O ana kadar soran herkese yorulmadım demiştim. Sonunda onun da acısı çıktı diyeyim…

Mira, Raleigh’e inene kadar hatta evde yatağına yatırdığımda bile hiç uyanmadı. Amerika saatine tam adapte ertesi güne başladı. Ben Ankara’daki evden çıkışımız ile buradaki eve varışımız arasında geçen 26 saat sonrası halen kendime gelmeye çalışıyorum.

Yola çıkma arifesinde…

Bu blogu Mira’ya hamileyken tutuyor olsaydım, hamileliğim hakkında şimdiye kadar sayfalarca yazmış olacağımı tahmin ediyorum. Şimdi ise Nurturia‘ya girmesem, oradaki iki yıldız arası gebelik haftasını görmesem, hepten unutacağım, kaçıncı haftada olduğumu… İkinci çocukta daha rahat bir anne olursunuz derler ya, hamilelik için de geçerli bu durum; detaylar daha az önemsendiğinden değil, önceliklerimizin değişmesinden kaynaklı… Evet, 32 haftalık kocaman bir hamileyim ve niyetim doğurup ayrıntıları unutmadan önce bu hamileliğimi uzun uzun paylaşmak ama biraz bekleyecek o yazı… Şimdi uzun yola çıkma arifesindeyiz. Yarın sabah Mira ve ben 3 aylığına Amerika’ya gidiyoruz.

Gitme kararımızı biraz son dakikada netleştirebildiğimiz için şimdi iki ayağımız bir papuçta… ama ortada hazır bir bavul bile yok 😛 Neyse ki oraya gittiğimizde, tempomuz yarı yarıya inecek… Mira yarım gün okula giderken, ben de sadece yarım gün çalışabileceğim 🙂 Yine kardeşim, Özge’miz, Bora’mız, annem ile kalabalık olacağız. Hepimiz sınırlı-süreli komün hayatı nimetlerinden faydalanacağız. Ve Mira o kadar heyecanlı ki, doğumgününden beri her sabah gözünü “bugün gidiyor muyuz?” diye açıyor. Zaman aralığı daraldıkça da sabırsızlığı artıyor. Öyle ki; bu hafta her sabah “hayır Mira’cım şu kadar gün kaldı gitmemize” dediğimde “ama bugün gidelim” diye gözünden boncuk boncuk yaşlar dökülerek çıkabildik hep evden…

Aynı boncuk boncuk yaşlar arada benden de dökülüyor. Bazen; Mira’nın “cici abla, kardeşinle ne güzel oynarsın sen…” gibi gıcık yaklaşımlara verdiği “o annemin karnından çıktığında oynayamayacak kadar küçük olacak, büyümesini beklememiz gerekecek” gibi bir bilmiş cevapta… Hatta Itır‘la Kıtır’da Bira-Patates-Kokoreç eşliğinde muhabbetimiz sonrası (arada epidural ve sünnet mevzularına girilmiş olsa da 😛 ) kendimi hala çıtır hissederken, dönüşte Cenk ile ilk Kıtır’a ne zaman gittiğimizi ve aslında çıtırlığın falan kalmadığını farketmemde… Ama en çok da Nurturia‘dan tanıdığım güzel kadınların, bizi yolcu etmek üzere apar topar bebelerini, kocalarını satıp geldikleri akşam yemeğinde verdikleri bu iki kolye ucuna baktığımda… Şaka maka iki çocuk annesi oluyorum ben diye idrak ettiğimde…

Neyse daha yığınla iş bizi bekler; keseyim, güle güle gidiyoruz diyeyim, vardığımızda yazarım 🙂

Mira’dan fantastik bir hikaye; Ejderha’nın Yavrusu

İstanbul’dan Ankara’ya dönerken, etrafında gördüklerini anlatmak Mira’yı kesmedi, kitap okuyalım (!) önerisi getirdi. Neyse ki hem araba kullanıp hem okuyamayacağımı çabuk anladı. Ama her zamanki gibi kafandan anlat o zaman diye başıma iş çıkarttı. 1-2 hikaye derken, içim bayıldı… Hadi senin hikayeni yazalım dedim. Ben hikayeye bizim evin bahçesinden başladım. O yanına kardeşini de alıp, bulutların üzerine kadar götürdü… Detayları unutulmadan kayıt altına almalıydım.

Tabii başlamadan da bir iki not düşeyim;
Hikayenin renklendirilmiş kısımları Mira tarafından uydurulmuş ve yönlendirilmiştir… Bu noktaların çoğunda hikaye uzun uzun kopup; “annesinin kurabiyeleri kokuyormuş. hem kurabiyeleri de fındıklıymış…” “peki Banu başka ne koymuş onun içine anne?” “yumurtalarını bahçeye çıkmadan önce ben kırmışım değil mi?” “pişince Zeynep’i de çağırırız” “paket yapıp arkadaşlarıma da götürebilir miyim?” gibi detaylara girildi… Şimdi yazarken buralara girmeden kısa geçmeye çalışacağım, yoksa hikayenin bütünlüğünü nasıl toparlarım bilemiyorum. Zaten canlı performansta zor topladım, hele mevsimsel tutarlılık konusunda sıfır performans gösterdim… İlkbaharın gelişi ile başlayıp, sonbahar yaprakları arasında yuvarlandırıp, yaz ortası oluşan fasulye çadırımıza oturttum ya neyse 🙂

**********

Böylesi güneşli bir günde, Mira bahçeye çıkmış. Karın bu kadar çabuk erimiş olmasına ve altından çıkan çimlerin yeşilliğine pek şaşırmış. Kış boyu beslenmeye alışmış kuşlar, Mira’yı görür görmez etrafına toplanmış. Onlara yem vermiş. Yavaş yavaş tomurcuklanan ağaçlara bakmış… Eline aldığı küreği ve tırmığı ile domates bahçesini eşelerken, mutfağın kapısının açıldığını duymuş. Burnuna annesinin pişirdiği kurabiyelerin kokusu gelmiş.

Başını kaldırdığında ise yanıbaşında kurabiye gibi kokan Ada‘yı görmüş.
(Ada = kardeşi oluyor… kurabiye gibi kokan anneyi göreceğini umarken dumur oldum. biz oğlumuza henüz isim bulamadık ama Mira onun isminin Ada olduğu konusunda çok net 🙂 )
Ada da ablası ile yeri kazmış. Topraktan çıkan solucanlar onu gıdıklamış… Kıkır kıkır gülerek kaçmış, kendini ağaçların altına birikmiş yaprakların üstüne atıvermiş. Yaprakları alıp, havalara atmaya başlamış.

Derken Ada yaprakların arasından bir yumurta bulmuş. Bu yumurta tavuk yumurtasından küçük, ama bıldırcın yumurtasından büyükmüş veeee mor renkliymiş. Ada ve Mira hiç mor renkli yumurta görmedikleri için çok şaşırmışlar hemen annelerini çağırmışlar. Annesi bunun bir kuş yumurtası olabileceğini söylemiş ama hangi kuşa ait olduğunu bilememiş. Altında buldukları ağacın yanına gitmişler… ağaca çıkıp yuvayı aramışlar. Ama hiç kuş yuvası bulamamışlar. Yumurtayı evlerine götürmüşler. Üşümesin diye odalarındaki yumuşak kuzu yastığın üzerine koymuşlar. Akşam olmuş, yemek yemişler ve çok yoruldukları için hemen uyumuşlar…

Sabah henüz çok erkenken, Mira çıt çıt diye sesler duymaya başlamış. Ada’ya çıt çıt yapmayı bırakırmısın diye seslenmiş. Ada ben yapmıyorum demiş. Yataklarından kalkmışlar çıt çıt sesinin nereden geldiğini aramaya başlamışlar. Bir de bakmışlar ki ses küçük yumurtadan geliyor. Kabuğunun üzerinde minik minik çatlaklar oluşmuş ve üstünden küçük bir parçası kırılmış. İçinden de MİNİCİK MOR BİR EJDERHA çıkmış.
(civciv, kuş falan beklerken yine dumur olduğum bir andır 🙂 )

Küçük bebek bir ejderhanız olsa ne yaparsınız? Tabi ki hemen karnını doyurur, biraz süt verirsiniz… Mira mutfaktan küçük bir tabağa, biraz süt almış. Bir tabağa koymuş ama ejderha nasıl içeceğini bilememiş. Onlar da Ada’nın bebeklik biberonlarından birine koymuşlar sütü… Ejderha Ada’nın elindeki biberonu emmeye başlamış, cork cork diye hemen bitirivermiş… Sütünü bitiren ejderhanın, gazını da çıkartmak lazımmış. Mira kucağına almış, yavaş yavaş sırtını sevmiş ejderhanın… Ejderha dumanlı bir gark yapmış, rahatlamış, burnunu Mira’nın koynuna sokuvermiş. Mira ejderhanın uyuduğunu anlayınca usulca kuzu yastığın üzerine bırakmış, ama bırakmasıyla ejderhanın tekrar uyanması bir olmuş. İncecik bir sesle ağlamaya başlamış. Gözlerinden yaşlar dökülüyor ve çok üzgün görünüyormuş çünkü bebek ejderhacık annesini arıyormuş…

Mira o anda bebek ejderhanın annesini bulmaları gerektiğine karar vermiş, Ada da onun bu fikrine katılmış ama nereden başlayacaklarını bilememişler. Hemen kendi annelerine sormuşlar. Anneleri odalarındaki canlı minik ejderhayı gördüğünde şaşkınlıktan küçük dilini yutacakmış. O da daha önce hiç ejderha görmemiş ki… Onu buldukları yerden başlamalarının iyi bir fikir olduğunu söylemiş. Mira ve Ada da yumurtayı ilk buldukları yere bahçeye çıkmışlar… Yaprakların altına bakmışlar, ağaçların tepesine çıkmışlar. Daha önce hiç ejderha yuvası görmedikleri için nasıl bir şey aramaları gerektiğini bilmiyorlarmış. Sonunda yorulmuşlar, ağaçtan inmişler, fasulye çadırlarına girip biraz dinlenmeye karar vermişler. (Mira, Ada ile birlikte sığabilmeleri için çadırımızı artık daha büyük yapmamız gerektiğinin üzerinde çok durdu 😛 )

Çadırın içinde otururlarken yaprakların arasından bir hışırtı duymuşlar ve aniden karşılarında parmak kadar bir fasulye cini belirmiş. Fasulye cini kendini tanıtınca, Mira ve Ada’nın şaşkınlığı birazcık geçmiş. Cin onları izlediğini, mor ejderha yumurtasını aldıklarını bildiğini söylemiş ve birden sinirlenerek “o yumurtayı yediniz mi yoksa?” diye bağırmış. Bunun üzerine Mira’yla Ada fasulye cinine; mor yumurtayı yemediklerini, eve götürdüklerini, yumuşak yastığın üzerine koyduklarını, sabah yumurtanın çatlayıp içinden minik bir mor ejderha çıktığını, ona süt verip karnını doyurduklarını, ama minik ejderhanın annesini göremediği için çok üzgün olduğunu, ejderhanın annesini bulmak istediklerini ama hiç bir yerde bulamadıklarını anlatmışlar. Fasulye cini, hikayeyi dinledikçe yüzünde kocaman bir gülümseme belirmiş ve sonunda neşe ile minik ejderhanın annesinin yerini bildiğini söylemiş bizim iki kafadara… Anne ejderha, ağaçların çok yukarısında, bulutların içindeki masal ülkesinde yaşıyormuş.

Oraya nasıl gidebileceklerini bulmak için Mira ve Ada kafa kafaya verip düşünmeye başlamışlar. Önce uçakla gitmeyi önermişler… ama fasulye cini “uçakların bulutların üzerinden uçtuğunu” söylemiş. Balonla gidelim demişler… ama fasulye cini “balonun bulutların içinden geçemeyeceğini” söylemiş. Helikopter olmaz mıymış? fasulye cini onun da “kanatları ile bulutları dağıtacağını” söylemiş. Bizimkilerin kafalarının iyice karıştığını gören fasulye cini nihayet “masal ülkesine ancak masalsı bir yolla gidilebilir” demiş. Cebinden 2 tane sihirli fasulye tanesi çıkartmış, birini Mira’ya birini Ada’ya vermiş. Onlar da hemen toprağı kazmışlar, fasulyeleri dikmişler ve sulamışlar… ama hiç bir şey olmamış. Fasulye cini “sabırlı olun, güneş toprağı biraz ısıtmalı, fasulyeleri uykusundan uyandırmalı” demiş ve ortadan kaybolmuş. Güneş yükseldikçe toprakta kıpırtılar başlamış. Güneş tam tepeye geldiğinde ise fasulyeleri diktikleri yerde önce iki küçük fasulye yaprağı ile ince iki fide belirmiş. Sonra ikisi de aniden ağaç gibi kalınlaşıp, bulutların tepesine kadar uzamış.

Mira ve Ada dev fasulye ağacına tırmanmaya başlamışlar. Çıkmışlar, çıkmışlar… sonunda bulutların arasındaki masal ülkesine varmışlar. Orada kırmızı burunlu bir dev piknik yapmaktaymış, bizimkileri görünce çok sevinmiş. Adı Billy’imiş. (bu kısım Miki Fare’nin Klüp Evi’nden araklandı 🙂 ) Mira ve Ada’ya çilek ve süt ikram etmiş. Bizimkiler bir yandan yerken, diğer yandan başlarından geçenleri birbir anlatmışlar. (burada Mira hikayeyi tekrar anlatıyor 🙂 ) Yanlız, ara ara uzaklardan gelen acıklı bir uğultu yüzünden hikayelerini kesmek durumunda kalıyorlarmış. Mira deve sormuş; “bu ses nereden geliyor?” Dev; “yumurtasını kaybeden anne ejderhanın sesi bu…” demiş. “Sizden gelen haberleri duyunca çok sevinecektir” diye eklemiş.

Devden yolu tarif etmesini istemişler ama dev onları sırtına alarak götürmeyi teklif etmiş. Mira, Ada ile birlikte devin sırtına tırmanmış. Ancak dev yürümeye başlayınca, bir o yana, bir bu yana sallanmışlar. Düşecek gibi oluyorlarmış. Bunu farkeden dev onları kafasının üzerine koymuş, onlar da devin saçlarını sıkıca tutmuşlar. Masal ülkesini dev adımları ile bir uçtan diğer uca geçmişler… Yolda Kırmızı Başlıklı Kız, Fareli Köyün Kavalcısı ve Pamuk Prenses‘in evlerini de görmüşler. Sonunda anne ejderhanın evine varmışlar. Anne ejderha o kadar üzgünmüş ki; burnundan ateş yerine sular akıyormuş. Hüngür hüngür ağlıyormuş. Dev, üzülme artık diye seslenmiş mor ejderhaya… bak bu küçük arkadaşlarımızın sana güzel haberleri var… demiş. Mira yumurtayı bulduklarını, içinden bebek bir ejderha çıktığını, ona süt verdiklerini, gazını çıkarttıklarını, şimdi evde annesini beklediğini anlatmış. Ejderha yavrusunu iyi olduğunu duyunca çok mutlu olmuş… Mira ve Ada’ya çok teşekkür etmiş, hemen yavrusunun yanına gitmek istemiş. Bizimkileri sırtına almış, deve el sallamışlar ve uçarak Mira’ların bahçesine inmişler. Koşarak eve girmişler, minik ejderhayı alıp annesine getirmişler. Minik ejderha annesini görünce, memesini emmek istemiş. Karnı doyunca da sevinçten şarkılar söylemeye başlamış. Anne ejderha Mira ve Ada’ya bir kez daha teşekkür etmiş, kanatlarını açmış ve yavrusu ile birlikte masal ülkesine dönmüş.

**********

İtiraf edeyim bu hikayeyi Mira ile birlikte uydururken onun kadar ben de eğlendim. Tabi uzun bir araba yolculuğunda, bağlı olmamızın hikayenin bu kadar detaylanmasına katkısı büyüktür. Evde olsak, ikimizin de bu kadar yerimizde oturamayacağımız garantidir. Yine de evde oynamak için 20 dakikalık bir hikaye kurgulayarak deneme yapmak istiyorum.

Bu arada yol maceralarımızı anlatırken farkına varmıştım; bu yazdığımız hikaye bir şekilde Rol Yapma Oyunları‘nın temelini oluşturuyor. Tabii; bizim kurallarımız ve oyuncunun hareketlerinin sonucunu etkileyen zarımız yoktu. Ama “rol yapma asıl çocukluğun doğasında var, küçük yaşlar için de hazırlanmış rol yapma oyunları olmalı” diye düşünürken, yanılmadığımı gördüm. Göz atmak isterseniz; Teaching Kids to Roleplay is Only Natural, A Starter Guide to Roleplaying with Kids