Mira 3 yaşında…

ve bir devrin sonuna geldiğimizi net olarak hissediyoruz. Bebeğimizi tadını çıkarta çıkarta büyüttük, artık karşımızda hiç kapanmayan çenesi, tercihleri, sevdikleri, hayalleri ile küçük bir insan var… ve ne olursa olsun görüyorum ki şahane geçecek bu 3+ yaşlar 🙂 Ömür boyu şimdi ki çocuk ruhunu ve mutlu olma enerjisini kaybetmemesi dileğim… Bir kez daha iyi ki doğmuş, iyi ki ben onun annesi olmuşum. Nice yaşlara meleğim…

Pratik hayat becerileri ve tuvalet eğitimi

Pazar sabah, uzun zamandır görmediğimiz arkadaşlarımızla çoluk çocuk kahvaltıda buluştuk, ardından araba ile İstanbul’a gittik… 30 haftalık hamile ben ve 3 yaşına 3 gün kalan Mira’nın performansından emin olabilmek için Cenk de bizimle yola çıktı. Akşamına da otobüse atlayıp geri döndü. Biz de, Mira’nın ilk gece azan konjiktiviti, ikinci gece de yükselen ateşine rağmen keyfimizi hiç bozmadan iki gün geçirdik. Kızımı mı, kendimi mi taktir etsem bilemedim 😛 Mira hafif hastalık etkisinde olabildiğince mızmızdı ama hiç arıza çıkartmadı; acıktığında yedi, uykusu geldiğinde uyudu. Hatta kucağımda 2 saat uyuduğu sürede ben de nihayet Senem ile yüzyüze tanışma fırsatı buldum… Arada, vicdansız anneyim ben diye kendimi sorgulasam da, ne diyeyim hiç zorlanmadım suçluluk duygusundan arınmakta… Mira kucağımda mızır mızır mızırdanırken, arkadaşlarıma laf yetiştirerek kendi kendime aştığımı gösterdim 🙂

Bir kez daha İstanbul’da yaşayan ve araba kullanan arkadaşların ileriki yaşlarda alzeimer olma ihtimalinin çok düştüğüne kanaat getirdim. Değişen yollar konusunda sürekli bir beyin egzersizi yapmalarının yanısıra bir de akıl sağlıklarını koruyabilmek için sukunetlerini kaybetmemeleri gerekiyor. 30 haftalık gebe aklım, 4.5 saatlik yolda değil ama trafikte yıprandı. Ikea çıkışında ön kapıda beni bekleyen arkadaşlarımın yanına döneceğim yere 3. defa kapalı garaja girmeye kalkınca, güvenlik halime acıdı ki buradan geri vitese alın U dönün diye yardımcı olmaya girişti. Benim geri vitese almam ile arkadan bir arabanın gelip bize dokunması bir… arabanın içinden fırlayan baba oğul olduğunu anladığım 2 kişinin “kadın milleti değil mi” diye böğürmeye başlaması iki… oldu… Güvenliğin duruma “hanımefendi duruyordu, geri gitmemişti, durmadınız” diye müdahale etmeye çalışmaları, “korna çaldıydık ya işte… bunlara araba alan kocalarında (!) kabahat şeklinde…” seviyesizce uzadıkça uzadı… Rapor tutmaya yanaşmadılar. Karnıma ve yanımdaki çocuğuma bakıp “polis çağırsak saatlerce bekleriz, en az 300 liralık hasar var bu arabamızda, ödeyin gidelim” şeklinde bağırınmaya devam ettiler… Çevredekiler önceden olup olmadığı belli olmayan ince çizik için, polis çağıralım diye benim saffında yer alırken, Mira da “çişim geldi hemen yapmam lazım” diye koroya eklendi. Mira’yı kucaklayıp çimlerin üzerine işetirken, içimden bir his hala bekle polisi diyordu ama Mira’nın akşam yemeği yiyememesini göze alamadım, Angara’lı olmamın hatırına 50 lirada uzlaşan adamlara içimden saydırarak olay mahalinden uzaklaştım. Sonrasında Mira uyuyakalınca akşam yemeği yiyemedi o ayrı 🙁 17 yıldır aktif bir şöförüm… Uzun yola çıkarım, minibüse kadar her boy motorlu taşıtı zorlanmadan kullanırım. Ama karşıma çıkan bu baba – oğula, o çok sesli koro içinde bir de ben bir şey söylemek istemedim. Çocuğumuzu böyle bir toplum içerisinde büyütüyoruz, dahası bu ortamda hayatta kalma becerisini yükseltmek zorundayız. Söyleyecek tek şey var; çocuklar ne görürse onu yapar. Biz kendimizi düzeltmekle mükellefiz… Armudun başka ağacın dibine düşmesini beklememek lazım… (bu videoyu daha önce paylaşmıştım ama tekrar izlemeli…)

Dün Feneryolu Saray’da yaptığımız geç kahvaltının ardından sahil yolundan Pendik’e oradan da Ankara yoluna doğru devam ettik. Ne diyeyim sahil yolundan geçerken İstanbul bu sefer gözüme pek sakin pek huzur dolu geldi… Mira kısa bir şekerleme yaptı. Sonrasında yol boyunca hikaye yazmaca oynadık. Hikaye yazmaca deyip düşününce farkettim; oyunumuz FRP gibi bir şey olmuş . Ben bir hikaye yazmaya başladım, kahramanlarından biri Mira oldu, onun kararlarına göre hikayeyi yönlendirdim… Bir zamanlar benden DM olmaz derdim ama bir kez daha anladım ki anne olunca herbişi olabiliyormuş insan 🙂

Ankara’ya kadar hava ışıl ışıldı dolayısıyla yol da çok güzeldi. Yanlızca 30 haftalık gebe, 3 yaşındaki çocuğu ile yola çıkınca şurası güzeldir mola verelim şeklinde bir tercihte bulunamadı 😛 Yol boyu bir benim, bir Mira’nın çişi gelince, bir sonraki servis alanı 25km şeklinde tüm tuvaletleri tavaf etmek durumunda kaldık. Tabi toplumumuzun tuvalet kullanma alışkanlıklarını yerinde gözden geçirme fırsatını da yakalamış olduk. Sifon, tuvalet kağıdı kullanmayı bilmeyenlerden çok, son derece medeni gözüken bir kaç kişinin çocuklarını alafranga tuvaletlerin tepesine tüneterek işlerini yaptırmasına veya öyle yönlendirmesine inanamadım. Acıklı olan tarafı, kendini ve çocuklarını mikrop kapmaktan korumaya çalışırken, arkada bıraktıkları pisliğin farkında bile değiller… Benzer bir şeyle geçenlerde Ankara’nın A sınıfı alışveriş merkezlerinden birinde karşılaşmıştım. Mikrop kapma kaygısındaki yaratıcı Türk kadını marketten aldığı poşeti klozet korucusu olarak kapağa geçirmiş, ortasına da bir delik açmış… Deliğin küçük gelmesine aldırmamış, aynen de bırakıp çıkmış… Bunları gördükten sonra; ister istemez aklıma Mira 15 günlükken yaptığımız Raleigh – Washington arası 4.5 saatlik yolculuk araba yolculuğu geliyor. Yol kenarında bizimki gibi tam teşekküllü merkezler yerine bir tuvalet binası ve yanında içecek otomatlarının bulunduğu basit noktalardan ikisinde duraklamıştık. İlk durakta Mira’nın altını arabada değiştirmeyi tercih etmeme rağmen, tuvalete gittiğimde o kalabalıktaki temizliği karşısında şok geçirmiştim. İkinci durakta bunun bir tesadüf olmadığından emin olmuştum. Ülkemizde tuvaleti bile olmayan okullar varken, büyük bir toplumsal uyanış beklentisinde değilim. Her değişim önce insanın kendinden başlar… çantada dezenfektan mendil ve sabun taşımak gerçekten zor değil… katlanır klozet adaptörü gibi ürünler varken de, kendi maruz kaldığımız mikrop kaparız paranoyasını bir sonraki kuşağa aktarmak hiç doğru değil…

İlk Sinema Deneyimi

Mira, geçtiğimiz Pazar günü ilk defa sinemaya gitti. Cenk ile sinemaya gittiğimiz bir akşam, Hatice’den “sana göre bir film geldiği zaman seni de götürürler, beraber sinemaya gideriz” diye söz koparmıştı. Ara ara sinema lafını duyar duymaz “ben ne zaman sinemaya gidebileceğim” diye bizi yokluyordu. 3 yaşını bitirmesine 1 aydan az bir zaman kalmışken muradına erdi. Bizim çocukluk kahramanlarından birinin – Ayı Yogi’nin filmine gittik. İlk sinema deneyimi için 3 boyutlu olmasını tercih etmeme rağmen, Ankara’da iki boyutlu gösterimi yoktu. Mira dert etmedi, çocuk boy gözlüğünü takıp kuruldu koltuğuna… Komik sahnelerde, Cenk’i, beni ve halası Canan’ı şaşırtacak kadar güldü… İlk yarının bitmesine az kala “çişim geldi ama biraz daha tutabilirim” dedi 🙂 arada herkes ile birlikte tuvalete koştu… Kötüleri kazanmak üzereymiş gibi gösteren finale yakın sahnelerde sesli sesli itiraz etmeye başladı, hatta gözleri doldu… Sonuçta, çok çok eğlendi… Biz de kızımızın 0-3 yaş dönemimizin aslında pek de çabuk geçtiğini, +3lü yaşların tadının farklı olacağını anladık.

Ayı Yogi filmini ilk defa sinema ile tanışacaklar için güzel bir seçenek olarak önerebilirim. Yanlız; çocukları ilk defa sinemaya götürmek için çok da aceleci davranmaya gerek yok diye bir ekleme yapmalıyım… Öncelikle sinemanın nasıl bir yer olabileceğine dair gerçekten fikir sahibi olmaları gerekiyor. Yoksa özellikle karanlık, ses, hızlı görüntü akışlarından rahatsız olmaları, korkmaları veya hipnotize olmuş gibi donmaları çok olası… Merak etmeyin o zamanlar göz açıp kapayıncaya kadar geliyor zaten…

35’ten sonra…

Bugün itibarı ile dünya üzerindeki 35. yaşımı tamamlamış bulunmaktayım. Öyle yolun yarısı falan gibi bir geyik yapamayacağım. “Benim annem TAM OTUZBEŞ yaşında” dediğim günleri net hatırlıyorum. Sadece çocuk gözüyle kocaman söylenmesi gereken bir yaşmış; 35… Bugün Mira, gözlerini faltaşı gibi açıp, ağzı dolu dolu “anne sen şimdi otuzbeş yaşında mısın?” dediğinde anlıyorum. Gerçekte ise 30larıma baktığımda, zaten kendimi daha üretken, daha verimli, daha güzel bir insan olarak görüyorum. Yine de 35ten sonraki hayatım için daha iyi olmasını isteğim şeyler de var. Daha çok gezmek, daha çok gülmek, daha az tüketmek, daha az tükenmek, daha az konuşmak, daha çok dinlemek… daha farkında, daha yavaş, daha huzurlu ve daha basit bir hayatım olmalı… olacak 🙂

Yukarıdaki notları kendime doğumgünü hediyesi olarak çıkarttım 🙂
35’ten sonraki hayatımda aklımda olduğu kadar gözümün önünde olmasını istediklerim…

Yılın en sevdiğim günü… saatleri…

Çocukluk – ergenlik dönemimin çoğunda sabah 6’da yüzme antremanlarına girmem; bünyeme gece yatış saatimden bağımsız sabahın köründe hortlama şeklinde bir alışkanlık bırakmış. Eskiden bu durumu sıkıcı ve yorucu bulurdum. Son yıllarda ise herkes uyurken kendimle geçirdiğim 1-2 saati hiç bir şeye değişmem… Yılın ilk gününün; ilk sabahı ise bu açıdan eşsiz…

Değil bizim evde, tüm mahallede çıt çıkmıyor. Camları açıyorum; içeri dolan hava bile sessiz, huzurlu… yetişilmesi gereken bir programımız yok… dahası kimsenin yok… Kitabımı bölüm ortasında kesmek zorunda kalmadan, soluksuz bir 125 sayfa okuyorum. Dolaptaki sütü ısıtıp, bir-kaç kaşık böğürtlen sirkesi ile peynir olmaya bırakıyorum. Biraz blog okuyup, yorum bırakıyorum. Üzerine biraz nurturia‘da, biraz da facebook’da takılıyorum. Şu gebelik şekeri mevzumu aklıma getirmemeye çalışarak, fırına (fıstıksız) kayısılı scone atıyorum… Son ayın fotoğraflarını gözden geçirip, basılacakları ayırıyorum. – ilk yaş fotoğraflarının çoğunu kaybettikten sonra daha kıymetlendi ya çektiklerimiz… Bu aylar için referans alabileceğim hiç fotoğrafımızın olmadığına yanarak, karnımın bu sefer daha mı büyük daha mı küçük olduğuna kadar veremiyorum. Evdekilerin dün akşam devleşen karnım karşısındaki şaşkınlığını düşünüyor, ben de sabah karnım ve akşam karnım arasındaki farka pek şaşırıyorum. Bir fincan kahve eşliğinde kendi kendime anlamsız şeylere takılmanın tadını çıkartıyorum 🙂

Dünden aklıma geldi. Akşam NTV’de Altın Düet’ler açık… Cenk bana; Gülben Ergen’le söyleyen adamı tanıyormusun? diye sordu. Bilmiyordum. Kardeşimin arkadaşı Mine’ye döndü; peki sen? dedi. Soner Sarıkabadayı diye cevapladı Mine de… İşte dedi Cenk; bu popüler kültür ve o genç, sen orta yaşlısın…

Otuzbeş yaşımı bitirmeme 6 gün kalmışken bunu bana söylemesi sadece tesadüf mü? sahi artık orta yaşlı mıyım? şimdi içeriden anneee diye seslenen tatlı bir ses geldi kulağıma ve dolayısıyla durumu sorgulacak vaktim bitti. belki de hiç sorgulamam gerektiğine dair bir işaret bu… hem ben 20 yaşındayken de bilemezdim; Soner Sarıkabadayı’yı…

Bayram tadı damağımızda…

evde kalmak… internet detoksu yapmak… kaplumbağa ailesi olmak… yastıklardan yuva kurmak… yemek kitapları okumak… mutfağa dalmak… terapi için pişirmek… hepbirlikte Ratatouille izlemek… sabahın köründe yarım açık bir gözle ekmeği fırına sürmek… o ekmekle uzun uzun kahvaltı etmek… burnumuzun dibindeki ormancıkta yürümek… güzel yemek yemek… eski dostlar ve yavruları ile cümbür cemaat trene binmek, gitmek, gelmek… babaannesinin Mira ile ilgilenme teklifine balıklama atlamak… başbaşa Tunalı’da dolaşmak; Kıtır’da kokoreç, D&R’da kahve kek, Vitamin’de dilli tost, üzerine arkadaşlarda mangal… iyiydi… iyi geldi…

Kalabalık aile tatilimiz

Bu yazın ikinci Alaçatı çıkartmasını yaptık ve döndük. Alaçatı aynı güzellikteydi ama haftasonu kalabalıklığı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim 🙁 Bu sefer ki tatil kadromuz ise tam tekmildi… Annesi, babasının yanı sıra, anneannesi, dayısı Baha, eşi Özge, bebek Bora, diğer dayısı Suha ve kız arkadaşı, halaları Canan ile Ceren de olunca Mira için çok şenlikliydi 🙂 Üstüne haftasonu Serap’la Tayfun, Maya ve Kaya’sı ile bize katıldı. Çete tamamlandı.

Cenk ile sık sık konuşuyoruz; Mira gerçekten çok şanslı bir çocuk… Cenk’ler dört, biz ise üç kardeşiz: 2 dayısı, 2 halası, 1 amcası var. Hepsinin genç, deli ve dolu olması büyük şans! hepsi Mira kadar çocuk… Ve her buluşmada görüyorum ki, kalabalıkta çocuk büyütmek kesinlikle çok daha kolay… Harvey Karp’ın Mahallenin En Mutlu Yumurcağı kitabında yazdıkları geliyor aklıma:

Anne-baba ve çocuktan oluşan çekirdek ailenin yeni bir icat olduğunu biliyormuydunuz? Aslında bu insanlık tarihinin en büyük yapay deneylerinden biri! Bu şekilde yaşamaya sadece 100 yıl önce başladık. Bugünkü anlamıyla insanın altmış bin yıllık tarihiyle karşılaştırıldığında çok kısa bir süre! Üstelik geçen her yıl ailelerin boyutu daha da küçülüyor. Bugün modern kentlerdeki bir çok ailenin tek veya en fazla iki çocuğu var bazı ailelerde ise çeşitli nedenler ile tek ebeveyn bulunuyor.
——
Muayeneme gelen bir çok kadının kucağına aldığı ilk bebek kendilerinin ki oluyor.
——
Bizler akşam yemeğinde et yerken ilkel kültürlerden gelen kadınlar pirinç yiyor. Ama biz bebeğimizi yanlız yetiştirmeye çalışıp deliye dönerken onlar bir çok kişiyle bu sorumluluğu ve eğlenceyi paylaşıyor. Afrika kabilelerinden Efe Pigmeleri çocuklarını köyde elden ele gezdiriyor. Bir bebeğe bir günde yirmiden fazla kişi bakabiliyor. Navajo kültüründe kız kardeşler birbirlerinin bebeklerine bakıyor…
——
Küçük bir çocuğa bakmak çok zor bir iştir. Bu işi yanlız başınıza yapabileceğimizi veya yapmamız gerektiğini düşünmek insanlık tarihine tamamen aykırı!  Çocuk yetiştirmek için gerçekten koca bir köye ihtiyaç var.

Açıkçası 2 yaşına kadar ben de o modern kadınlardan biriydim. Çalışıyordum ve bakıcımın desteği ile 100% kendi kontrolümdeki bir ortamda çocuğumu büyütüyordum. Ama bu sene Hatice’nin doğum yaptığı sürede işin şekli zorunlu olarak değişti. Ben de anladım ki, kalabalık olma zorunluluğunun getirdiği bazı avantajlar da var.

En güzeli birlikte vakit geçirdikçe, senin çocuğuna yaklaşım şeklin ailenin diğer fertleri tarafından da öğreniliyor – birlikte olduğunuz zamanlarda kurallar üzerine çatışmalar kalkıyor. Aslında sen de kurallarını esnetmenin getirdiği mutluluk yansımasını gördüğünde rahatlıyorsun. Okumak, yüzmek, uyumak gibi temel tatil ihtiyaçları için özel planlamalar yapmaya gerek kalmıyor. Tatil ise gerçekten tatil gibi oluyor…

Çeşme Yarımadası Notları

Başlamadıkça sonunu getiremeyeceğim…

Tatil öncesi, özellikle kongredeyken Mira’nın beni gördüğü anda ne dediği anlaşılmayan mızırdak bir hale dönüşmesi, üstüme ahtapot misali yapışması, olup olmadık heryerde – birazcık memememememememememe – tonunda bozuk plak gibi takılması sonucu dellenmiştim. Kararlıydım, bu emzirme işini bırakacaktım, tatil iyi bir fırsat olacaktı falan derken… Tatil başka şeylere fırsat yarattı…

Cenk’in kız kardeşi Ceren’nin yanımızda olması herşeyden önce benim kendime gelmemi sağladı. Mira Ceren’ni akranı ilan ettiğinden, peşinden ayrılmadı. Çılgınca eğlendi. Benden başka kimse ile paylaşmadığı kaka yapma seanslarında bile halasını istedi yanında… – 2 yaş çocuğunun kakası pek kıymetlidir 🙂 – Ben de tüm alıcılarımı kapattım, dinlendim, silkelendim, kendime geldim. Hatta hızımı alamadım, sörf öğrenmeye başladım. Kazma becerisinde olsam da inat ettim. Yorgunluğumu orama burama indirdiğim sörf direğininin acısı ile unuttum. – manyak mıyım neyim? – Ben rüzgar ile boğuşurken yanıbaşımdaki 6-7 yaş çocukların bize göre nasıl farklı ve kolay öğrendiklerini gördükçe, çocuk olmanın gücüne hayran kaldım, sanki Mira’yı öğrenirken izliyormuşcasına mutlu oldum.

Çocukla tatilin kalabalıkta daha keyifli olduğundan emin oldum. Mira zaten annesi gözünün önündeyken halası ve dayısının yanında olduğu için mutluluktan sarhoş gibiydi. Üstüne Alaçatı’daki arkadaşlarımız Serap ile Tayfun’nun Maya’sı ve Kaya’sı da eklenince super oldu. 2 yaş modelleri, kendinden büyük veya azcık küçük insanlara karşı kendi yaşıtlarına olduğundan daha ilgililer. Maya ile Mira çene yarıştırıp, takı toka kavgası yaparken, Kaya’nın sofradaki tüm kalanları köpekleri Blondi ile tüketmesini hayatım boyunca unutmayacağım, kocaman delikanlı olduğunda kız arkadaşlarına anlatacağım – ahanda yazıyorum 😛 –

Çocuk ve kalabalık olunca evde olmanın, otel odalarına bölünmekten daha konforlu olabileceğini gördüm. Hele benim gibi otel yorgunu olabileceğiniz bir işiniz varsa, otel tipi evlerde tatil olabilecek en konforlu opsiyon oldu. Önce geçen sene ayırıp kullanamadığımız rezervasyonumuzu değerlendirmek üzere VillaSaray‘da kaldık. Havuz başında 3 odalı bir villadaydık. Havuzun yanıbaşında olmak, bir gözün sürekli Mira’yı takip etmesi anlamına geldi. Kahvaltıları evde yaptık. Öğleni sokakta geçiştirdik. Akşam bir içeride bir dışarıdaydık. Evimiz hergün temizleniyordu, çarşaflarımız havlularımız istediğimiz zaman değiştiriliyordu. Bulaşık makinası yoktu, ama bizim ekip koordineli çalışma konusunda aslanlar gibiydi…

VillaSaray’dan sonra planımız Kuzey Ege’ye uzayıp, biraz gezinmek ve sonunda Elif Mavi ve Deniz Ali‘mizi sevmekti. Ancak Mira’nın hafif akıntılı burunu bahane oldu doğrusu miskinlik ağır bastı. Yine bir terzi kendi söküğünü dikemez performansı göstermek üzere, Perşembe akşamı haftasonu kalış için Çeşme yarımadasında yer aramaya başladık. Az daha havamızı alacaktık ki, Sailor’s Otel, EV‘de 3 odalarının müsait olduğunu söyleyince, 4. odada kalan çift için biraz endişelenmekle beraber hemen atladık. Beklenen çift gelmeyince de tüm EV bize ait oldu 🙂

Sailors EV bahçe içerisinde çok güzel bir ege evi… Konaklama oda kahvaltı… bonus olarak da beş çayı veriliyor. – lorlu kurabiyeleri bir harika – Sabah EVinizin herşeyi Havva hanım elinde malzemeleri ile geliyor, kahvaltınızı hazırlıyor. Yanındaki yardımcılar da servisinizi yapıyor. Ortalığı temizliyor, yataklarınızı topluyor, havlularınızı değiştiriyor. Ancak butik bir otelde alacağınız konforu, bir de çubuklu pijama ile evinizde otururken sunulduğunu düşünün 🙂 Bir kaç günlüğük şımarıklık… iyi geliyor gerçekten. EV’de olduğumuz sürede akşam yemekleri için dışarı gitmek bile istemedik. Mangal yakacağımızı söyleyince temizleyip bahçeye hazır bırakıyorlardı. Biz de kömürümüzü, etimizi, balığımızı alıp geliyorduk. Beyler mangal işi ile ilgilenirken, hamarat Serap’ımız babasının restoranından – işi ustalara da bırakmadığından emin olun – iki salata meze döktürüp geliyordu.

Evler dışında 3 kere dışarıda yemek yedik. Üçüde övgüyü hakkediyor. İlki Cenk’in kışın gelişlerinde keşfettiği Avrasya Ev Yemekleri; mütevazi bir esnaf lokantası görüntüsünde tekrar gidilesi bir yer… İkincisi Küçükyalı’daki Maria’nın Bahçesi‘nin Alaçatı şubesi… geçen ayki Food & Travel benzeri tüm dergiler de sahibi,şefi Maria Ekmekçioğlu’nun tarifleri boy boy yer almıştı, o kadar keyifli tariflerdi ki mekanın da aynı keyifte olacağı anlaşılıyordu. Gitmemek olmazdı. Enginar Fava Eşlemesinin tadı damağımda kaldı. Mira’nın favori kitaplarından biri Yavru Ahtapot Olmak Çok Zor iken bütün bebek ahtapotları götürmesi ve başka bir şey yemeyi red ettiğinden üstüne bir tabak ahtapot daha istemek zorunda kalmamız da pek ironikti. Son olarak Alaçatı’da sokakta oturmak ama kalabalık tarafından tepeden bakılmadan, dürtülmeden yemek yiyebilmek için bir mekan ararken arka sokaklarda Gubiba‘ya denk geldik. Rezervasyon yapıp gittiğimizde ise hoş bir surpriz ile sahibinin Cenk’in ortaokul arkadaşlarından biri olduğu ortaya çıktı. Cenk zaten yıllardır Berrak’ın annesinin favasını anlata anlata bitiremezdi 🙂 Tanımama rağmen bakla sevdirebilen bir insan olarak hafızama işlemiş. O akşam da Sakızlı Cheesecake’i ile kalbimde yerini aldı 🙂

Çeşme rüzgarından da nasibimizi aldık, 2 gün fırtına vardı. Ama yarımada olunca bir koy eserken, arkasına düşen esmiyordu. Sadece Mira’yı önce Ilıca’da, suya sokunca Alaçatı’da denize girmeyi red etti. Sıcak denize gidelim, vazgeçtim soğuk denize gidelim… şeklinde direktifler yağdırdı durdu. Antalya’da kongredeyken oradaki bir arkadaşının kolluklarını Mira’ya vermesi ile kollukla yüzmeyi denemişti. Kolluk avantajı ile suda kendine güvenmeye başladı… Ancak kolluk yüzme anatomisine tamamen aykırı olduğu için kullanmak istemiyorum. Su üzerinde durmak için biz ciğerlerimizi kullanırız. Normalde yüzerken bizi kollarımızdan yukarı çeken bir aparat yoktur. Kollukla yüzmeye alıştığı zaman kendini omuzlarından yukarıda tutan bir destek arayışında oluyor, önce kolluğa alıştırıp sonra ondan vazgeçirmeye çalışıyoruz. Çeşme’ye giderken kollukları tamamen yok ettik. İçine şişen yastıklar konulan şu mayoyu kullandık. 12-24 ay yazıyor ama askıları cırtcırtlı olduğu için sanırım 3-4 yaşa kadar kullanılabilinir. Yastıklarını dalga durumuna göre biraz fazla şişirdik, sakin sularda biraz indirdik. Yavaş yavaş indirilerek yüzmeyi öğrenebileceğini düşünüyorum.

Son olarak Alaçatı’da Cumartesi geçiriyorsanız Alaçatı pazarı tavaf edilmezse olmaz… En son iki sene önce gitmiştim, iki senede iki katına çıkmış pazar alanı… Neyseki Serap’ın rehberliğinde nokta vuruşu yaptık tezgahlara… Mira için sezon ürünlerinden, etiketleri üzerinde, parça başı 5 liraya öyle şeyler buldum ki artık uzun süre baktığım her şey çok pahalı gözükecek gözüme…

Hmmm emzirmeyi bırakma işine ne mi oldu? Bir sonraki dellenme anıma kadar rafa kaldırıldı. Babası 3 yaşına kadar hatta annesi kardeşine hamileyken de emmiş, kardeşi olduğu zaman kendiliğinden bırakmış. Bu da elbet bir gün bırakmaya hazır olacak. Benim heyheylerim gelmeden kendi kendine bırakması temennim 🙂