At Pazarı, Koyun Pazarı, Saman Pazarı…

Havalar ısındı… Ağaçlar çiçek açtı… Günler daha uzun… Bir de hava aydınlıkken işten çıkıyoruz ya… kıpır kıpır ortalık… Bugün soğuyan havaya, dün ortalığı kasıp kavuran yağmura rağmen içimden bir an önce şıpıdık terlikler ile dolaşmak geçiyor… Bahar resmen gelmiştir.

Bir yanda herşey altüst hayatımızda… Aile, sağlık, iş, para ile ilgili herşey zor, hatta çok zor… Zorlamayan iki şey var birincisi aydınlık havalar, ikincisi de tabi ki Mira’cım… Bu kadarı herşeyi kolaylaştırmaya yetiyor… Daha önce olmayı bilmediğim kadar mutluyum… Öyle ki bazı anları dondurup, hep orada kalmak istiyorum.

Cumartesi günü hava muhteşemdi. Mira’cım ile ben bahçede eşelenirken Cenk daha cazip bir teklif ile aradı… Erken çıkacakmış, kalede dolaşsak dedi… En son ben Mira’ya hamileyken gitmiştik kale civarına, yine bir Cumartesi’ydi, yine hava bu kadar güzeldi… Bir sürü güzel fotoğraf çekmiştim. Yolda Cenk ağzından baklayı çıkarttı. Fotoğraf çekmeden önce… Meşhur Dönerci Köfteci Dursun Usta‘dan döner yiyecekmişiz. Onun için gidiyormuşuz Kale’ye… Şaşırmadım 😉

Biz gidene kadar kapanmasın diye acele acele vardık kaleye… Ama mümkün olmadı Dursun Usta’dan döner yemek. Kendisi döneri bittiği zaman dükkanı kapatıp gidiyormuş. Saat 3:30 – 4 gibi de döner kalmazmış.

Kaleye kadar gelmişken Mira ile biraz yürüyelim dedik. Arabayı; Kale Kapısının yakınında eskiden at satışı yapıldığı için At Pazarı denilen şimdilerde ise bakliyat satılan adlandırılan bölgeye bağladık – park ettik… Harap bir halde iken Koç ailesi tarafından restore edilerek müzeye dönüştürülen Çengelhan ve bugünlerde butik otele dönüştürülmek üzere restorasyon çalışmaları devam eden Çukurhan‘nın önünden kendimizi Koyunpazarı Sokağı‘na bıraktık… Mira daha sokağın başındaki bir yüncünün kapısında yatan kediyi görünce “pedi” diye koşturdu. Kedi canhavliyle kendini dükkanın içine attı, bizim ki de peşinden… Sokak boyu hediyelik eşya dükkanları, nalburlar, yüncüler, keçeciler iç içe… Biz de dükkanlarda kısa kısa molalar verdik. Anneme bir iki keçe çiçek ve eve bir şimşir kaşık aldık… Cenk şimşir tarak sordu 🙂 Sokağın hatırı sayılır diklikteki yokuşu ve arnavut kaldırımları ile Mira’cımın baş edemeyeceğini, kucağımıza almamız gerektiğini düşünsek de o bizi şaşırtıp tek başına yürüyerek inmekte ısrarcı oldu. Benim bile yürümükte zorlandığım bu yokuştaki performansı gözlerimi doldurdu – anne olduktan sonra her bir şeye bu kadar hislenmem ayrı bir yazı konusu olabilir… Hiç düşmedi… Zorlanacağını veya güvende olmadığını hissettiği anlarda babasına yapıştı. Aşağıdaki Saman Pazarı‘na kadar yürüdük.

Tabi bugünlerde yukarıdaki At Pazarı’nda at satılmadığı gibi aşağısındaki Saman Pazarı‘nda da saman satılmıyor. Yerini sepetçilere ve hediyelik eşya dükkanlarına bırakmış durumda… Kendimi kaybedip eve gereksiz bir sepet daha almadan hızlıca önlerinden geçtik. Cenk ile Mira’cım yumuşak güneş altında oyalanırken ben Yöre Mağazası’nda kısa bir mola verdim. Yine çok güzel dokumalardan gzölerimi alamadım. Harika oyalar vardı; sırası 8 liradan – 50 liraya kadar değişen fiyatlarda… Gözüm oyalarda kaldı ama alıp da ne yapacağımı bilemediğimden elim boş çıktım…

Koyunpazarı sokağının paraleli olan sağlı sollu antikacıların dizildiği Can Sokağı‘ndan tekrar yukarı At Pazarına doğru yürümeye devam ettik. Taaa ki bir antika dükkanının önündeki kedileri görene kadar… Dükkan sahipleri bizim kızın heyecanını görünce “bırakın bizim kediler kendilerini sevdirirler” dedi. “Pedi, edi, miyav” diye koşmaya başlayan Mira’cım bu sefer daha temkinli yaklaştı. Kapı önünde mama yiyen en küçük kediyi gözüne kestirdi. Yavaştan yanına çöktü. Biz onunla beraber yerdeki mamaları da yiyecek diye biraz endişe ettik ama o sadece kediyi sevdi. Yerdeki mamaları alıp ona yedirmeye çalıştı. Dükkanın içinde güneşlenen diğer kedilere “gel gel” dedi… Cenk ile ben ise “bebeğimiz ne çabuk büyüyor diye…” kalakaldık. Ama hemen toparlandık. Büyüdüğünü kabul etmenin hepimiz için daha eğlenceli günlerin başlangıcı olacağından konuştuk…

Kedileri sevdikten hemen sonra az ilerideki Selçuklu dönemi Ali Şerafettin (Arslanhane) Camisi‘nde küçücük bir mola verdik. Mola dediysek Mira’cımın kedili ellerini yıkadık; hepsi o 🙂 Yol sonunda At Pazarı’ndaki arabamıza ulaştık… Arka koltuktan yol boyunca miyavlayan Mira’cım ile konuşa konuşa evimize döndük…

Yolcudur Abbas Bağlasan Durmaz…

Yarın sabah 5’te yine düşüyoruz yollara… İlk durak Zurih üzerinden Avusturya – St.Christoph… Oradan da Viyana yolcusuyuz… 1 hafta yokuz…

Bilenler biliyor… (bilmeyenler buyrun bakın) Mira ile seyahat konusunda çok tecrübeliyiz. Daha miniminacık bebekken bile az uz yol yapmadık. Ancak şu ara Mira’cım toddler ile tırtıl arası bir dönem yaşadığından olsa gerek… Biraz tedirginim. Özellikle St.Christoph’da ne yapabilecekleri konusunda… Ben toplantıdayken, babası ile odaya tıkınıp kalmalarını istemiyorum. Ama ne yapabilirler ki bir kayak merkezinde… gidecez görecez… ama var ise bir öneriniz paylaşırsanız seviniriz…

Bu arada kara kışa gidiyoruz diye anneannesi duramadı, şu yandaki havalı şapkayı ördü Mira Hanım’a… Annem dün Mira’nın bir tane bile yün kazağı olmadığını keşfedince, bugün sabah 4,5 ta kalkıp bir kazak daha örmüş 🙂 Arkamız sağlam 🙂

Az gittik, uz gittik…

Turizmci olmamın sonucu, hele ki kendi işyerimin sahibi bir turizmci olmamın kaçınılmaz sonucu… her zaman çok seyahat etmek zorundayım. Mira’cım aramıza katıldıktan sonra da devam etti aynı tempo. Tabi Mira ile beraber ve planları Mira’ya göre yaparak… Kalınacak yer, gidilecek yol, götürülecek eşyalar gibi her konuda  daha dikkatli olmaya başladım. Dahası, benimkinin tersi statik bir iş düzenine sahip ve bugüne kadar hiç bir seyahatime benimle gelmeyen Cenk, Mira’dan sonra bizimle gezmeye başladı. Keramet Mira’daymış 🙂 10 yıldır sevgili, 5 yıldır evliyiz ama şimdi aileyiz. 🙂

Tabi bir yandan düşünüyorum benim işi Cenk yapıyor olsa ne olurdu? Muhtemelen biz ana – kız sürekli babanın yolunu gözler halde evde otururduk. Bardağa dolu tarafından bakmalı… Çok şanslıyım, durum böyle olmadığı için…

Geçtiğimiz hafta yine bir iş için şehir dışına – bu sefer Bolu’ya – gitmemiz gerekti. Yol kısaydı ve Mira emekleyerek özgürce dolaşsın diye annemlerin Abant yolundaki evinde kalacaktık. Ancak, ilk defa yanımızda babası yoktu. İlk defa işlerini ayarlayamamıştı. Hatice gelmek istedi ama haftasonuna geri dönmeliydi. Sonuçta ben, babaannesi, Hatice’den oluşan kadro çıktık yola. Ben toplantıya gittiğimde ilk iki gün Hatice ve babaannesi ile kalacaktı. Sonra Hatice dönecekti. Son iki günü de babaannesi ile hasret gidererek idare edeceklerdi.

Planımız iyi gibi görünüyordu. Herşey yolunda gibiydi. Mira babaannesi ile aşk yaşadı. Ben de işlerimi hallettim. Biraz huzursuzlandı ama en kötüsünü eve dönüşümüzün ertesi günü yaşadı ve yaşattı… Gitti o mutlu bebek, yerine Bolu’dan getirdik bir işkenceci… Hem kendine, hem bana eziyet ediyor… Sinirlerim bozuldu ağladım ilk defa, o ağladıkça…

Tam o ara, Montessori grubundan bir annenin önerisi ile internetten ikinci el aldığım Maria Montessori’nin “The Secret of Childhood” başlıkla kitabını okumaktaydım. O gece açtım, karşımda 8. Bölüm: DÜZEN… hep karşımızda bu sihirli kelime… Demiş ki Bayan Montessori:

  • Çocuğun düzene karşı son derece duyarllı olduğu aşama, önemli olduğu kadar esrarlı bir aşamadır.
  • Çocuğun düzene karşı duyarlılığı var oluşunun daha ilk aylarında seçilebilir. (iki yaşına kadar devam ediyormuş)
  • Çocuklardaki düzen tutkusu yetişkinlerden farklı bir şey… İntizam yetişkine bir ölçüde dışa dönük bir zevk sağlar. Ama küçük çocuklar için hiç böyle değil. Onlar için düzen, hayvanlar için üzerinde yürüyebilecekleri toprak, balıklar için içinde yüzebilecekleri su neyse o…
  • İnsanoğlu yaşamında kendisini nasıl güdüp yöneteceğini çocukluğunda öğrenir. Bu doğrultudaki ilk buyruk, doğa tarafından düzenle ilgili duyarlılık döneminde verilir. Doğa, insanoğluna adeta dünyada yerini bulmasına yardım edecek bir pusula sunmaktadır. Doğa yetişkin dilinin seslerini yeniden üretebilecek gücü çocuklara sağlamakta. Sizin anlayacağınız zeka hiç yoktan oluşmaz, zeka çocuğun duyarlılık dönemlerinde attığı temeller üzerine kurulur.
  • Çocuğun düzen duygusu bizimkine benzemez. Kayıtsızlaşmışız biz. Çocuk ise yeni izlenimler kazanma süreci içinde. Hiç yoktan girişiyor işe, onun içinde yorgunluk morgunluk dinlemiyor. Unutmayalım ki, çocukluğumuzun geliştirdiği zekayla düşünüyor, onun eğittiği kaslarla hareket ediyoruz. Bugün kendimizi dünyaya uydurabiliyorsak, çocukluğumuzdaki emeklerimiz sayesindedir.
  • Bir hiçten girişip işe, gelecek yaşamımızın temellerini atar. Yaşamın kaynağına o kadar yakın ki, sırf eylem uğruna eyleme girişiyor. Bizim ne bildiğimiz, ne de hatırladığımız yaratıcılığın yolu da budur işte.

Bir çok da örnek vermiş düzene karşı duyarlılık dönemi ile ilgili… Dr. Montessori 1936 da yazmış bu kitabı, benim elimdeki ise Türkçe 1975 basımı ama aynı örnekler günümüz için de aynen geçerli.

Okuduktan sonra durdum, düşündüm. Bundan önceki seyahatlerde yolunda olan, ama bunda olmayan bir şeyler vardı. Sonuçta çuvaldızı kendime batırdım. Bu sefer Mira’nın hergünkü düzenine uyulması gerektiği konusunda, ben Cenk ile olduğum kadar katı olamadım. Oysa diğer seyahatlerimizde evimizde olduğumuzdan bile daha disiplinli yaklaşıyorduk, Mira’nın programına… Mekanlar değişiyor ama Mira’nın düzeni hiç değişmiyordu. Bu sefer aman dedim… ufak defek değişiklere de alışır dedim…

Normalde bir seyahatte gittiğimizde, işlerimi hızla bitirip kaçamak bir tatil yaratmaya çalışıyordum ailem için. Bu sefer tatil ne kelime, burnumuzun dibinde Abant’ta göle bile götüremedim, Mira’cımı…Ne anlayacak diyenler olacak belki, demek istediğim Mira’ya doğru dürüst özel vakit ayırmadım… Normalde Mira ile babası tatilde, anne işte, ama işi bitecek gelecek, anne ile de aktivite yapacağız beklentisi var, gezeceğiz, yüzeceğiz vs. Oysa bu sefer işimi bitirdim, koşa koşa geldim eve – hamaratım yaaa – kayınvalidem ve Hatice dururken girdim mutfağa… Hızımı alamadım, Ankara’ya dönünce bu sefer koştum çamaşırları yıkamaya, kaçıyorlardı yaaa… Mira’cım değil bendim Bolu’da işkenceciye dönüşen… O gece silkelendim, kendime geldim… Mira’da bunu bekliyormuş, onu gördüm.

Biz Mira ile gezmeye devam edeceğiz. Tabi Cenk ile birlikte yaptığımız seyahatlerdeki düzen, disiplinle ve eğlence ile… Bu yazıyı okuyunca, Cenk’in koltuklarının kabaracağına da eminim. “Sensiz beceremedik biz bu işi” diye daha itiraf edememiştim ona 🙂

Bu arada Mira ile yaptığımız gezileri toparlayıp, aralarından seçmece olanları yazmak hep aklımda… Ama olmadı, bir türlü yazamadım. Ben birini bile yazamadan, az gittik, uz gittik, 3 kıtada gezdik, 2 okyanusta yüzdük… Bugün bu hikayeyi bahane ettim. Mira’cımın uykusunu fırsat bildim. En azından her geziden Mira’ya özel anları birer kare ile özetledim… Hikayelerini de yazacağım bir ara…

Şeker bayramımız…

Bayrama, arkadaşımız Haldun’nun bir süredir beklediği iş haberini, hiç beklemediği bir anda almasıyla başladık. Arife günü geldi haber; bayramın 2. günü Dubai’ye bekleniyor. Haldun ile vedalaştık. Burcu’yu da çok yakında yanına uğurlayacağız. Özleyeceğiz onları… Ama çok değil 🙂 Mira en kısa sürede arkadaşı Burcu’yu görmeye Dubai’ye gidecek. Tabi ki annesi ve babası da…

Bu bayram, benim için, eşim için, ziyarete gittiğimiz herkes için, hepimiz için çok özel. Önceki yıllarda edi büdü gittiğimiz bayram ziyaretleri, şimdi daha bir anlamlı… Şekerimiz yanımızda…

Bayrama babaanne ve dedesinde kahvaltı ile başladık. Mira’cımın ilk bayram harçlığı cebine koyuldu 🙂 Evde sofrada bizim ile oturmaya alışan Mira’mızı kahvaltı masasından uzakta veya masada kucakta tutabilmek mümkün değildi. Portatif bir mama sandalyesinin çok faydalı bir gereç olduğuna karar verdik. En kısa sürede, arabada taşımak üzere bir tane edineceğiz. (Bkz. Pratik Anne’den Pratik Ürünler…) Ardından benim anneanneme gittik. Anneannem, herzamanki gibi Mira’yı “yavrumun, yavrusunun, yavrusu” diye diye mıncıkladı… Dayım, yengem, kuzenler, komşular, bol ikram ve bangır bangır muhabbet ile günümüzü tamamladık. Mira’cım bol bol kucak ve öpücük bombardımanına uğradı…

Bu bayramda da uzaklaşmak istemedik. Ankara’yı bekleyelim, sakinliğinin tadını çıkartalım dedik. Tabi ziyaretlerin ardından evde de durmayalım,
gezelim, güzel havaları kaçırmayalım dedik. Ama itiraf ediyorum, Cenk’in soğuk algınlığını yeteri kadar önemsemedik…

Bayramın ikinci günü soluğu Gölbaşı’nda Mogan Park’da aldık… Daha önce hiç gitmemiştik. Ankara’da kimsenin kalmaması nedeniyle çok sakindi. Girişten piknik alanına kadar uzun bir yürüyüş yaptık. Piknik alanına gelmeden, göl kenarında bir banka kurulup, termosumuzdan çay içtik. Aslında bize bakmayın, illaki termos ile çay taşımaya gerek yok. Parkın girişinden başlayarak çok sayıda kafe ve restoran var… Tabi Büyükşehir Belediyesi’nin tüm parkları gibi içki yasak… Tüm yiyecek içecek yerlerinin önünde de çocuk oyun alanları mevcut. İyi organize edilmiş, şık döküm mangalları olan bir piknik alanı var. Gölün kıyısında 2,5 kmlik ahşap yürüyüş bantı uzanıyor. Park içerisinde küçük bir tren çalışıyor. Biz bir uçtan, diğer uca yürüdükten sonra, üşenince, girişe tren ile döndük. Kapalı kort dahil olmak üzere tüm tenis kortları, spor alanları ücretsiz… Küçük bir lunapark ve gokart pisti var, ücretli… Mogan Park, Ankara’nın diğer gölü Eymir kadar yeşillik değil ve eminim normal bir haftasonunda da çok kalabalık oluyordur. Ama biz kışın, açık güzel havalarda, sabah saatlerinde gitmek üzere programımıza aldık.

Bayramın son günü, uzunca bir rota çıkarttık… Abant’tan kardeşimi almaya, oradan da daha önce hiç gitmediğimiz Yedigöller’e gitmeye karar verdik. Piknik sepetimizi hazırladık. Haldun’u Dubai’ye gönderen Burcu’yu aldık. Erkenden diye niyetlenmemize rağmen 2 saat rötarla yola düştük. 1,5 saat sonra Abant’ta annemlerin evindeydik. Evden almayı unuttuğum, peçete bardak gibi eksiklerimizle birlikte kardeşimi aldık, yolumuza devam ettik. Yedigöller yolunu ararken, Bolu içerisinde 1 saat kadar kaybolduk ve ancak 2 saat sonra Yedigölleri bulduk. Ben böyle anlatınca uzak gibi gözükse de, dolaşmadan ve kaybolmadan gidilirse Yedigöller Ankara’ya sadece 2,5 saat uzaklıkta bir cennet… Biz bu kadar gecikmenin üzerine, yanlızca kısa bir yürüyüş ve hızlı bir piknikle yetinmek durumunda kaldık. Gerçi kısa sürede, yeşilin her tonuna doyduk… Orman bakanlığının evlerini keşfettik… Bir haftasonu gelip kalmaya, yedi gölün yedisini de görmeye niyet ettik…

Bu yazıya Yedigöller linki ararken buldum. Yiğit’in annesi Gorki, Yedigöller mevzuunda tecrübeliymiş… Keşke gitmeden önce sorsaymışım yolu 🙂

Bol oksijen ile geçirilen iki mükemmel günün sonunda eve döndüğümüzde Cenk’in soğuk algınlığı belirtilerinden eser kalmamıştı. Ama ertesi gün bir yerlerde, hata yaptığımı düşünmeye başladım. Önce benim, daha sonra Mira’nın burnu akmaya başladı… Neyse ki acil müdahale ile hızlı atlattık…

Not:
Araya nezle savaşımız girince, y
azıp fotoğrafsız geçmeme inandım yüzünden, bu zavallı yazı günlerce benim fotoğraflarını eklememi bekledi. Kınıyorum kendimi…
Kurban bayramına gelmeden fotoğrafları bir araya getirmeyi başardım. Tebrik ediyorum, kendimi 😛

Bu kız kime benzemiş?

Mira’cım 4 aylık… Uçağa binmek için güvenlik kontrolünden geçiyoruz. Polis memuru, yardımcı olmak için Mira’yı kenardan arabası ile alıp, bir bayan memura emanet ediyor. Ben de aynı anda güvenlikten geçip, Mira’mın yanına yaklaşıyorum.
Kızımın başında agudu gugudu yapan polis memuresine “Alabilir miyim?” diyorum.
“Annesi şimdi gelir” diyor.
“Benim annesi…” diyorum.
“Siz misiniz? ama hiç benzemiyor… zaten bu kız çok güzel…” diyor.
“Biliyorum ben doğurdum” diyor yoluma hemen devam ediyorum.
Babası peşimden güle güle “bana benzemiş ondan güzel…” diyerek geliyor.

Şu bir gerçek Mira’cım hepimizden çok güzel… Maşallah! Gözleri anneanne – babaanne tarafından… Boyu da babasından… Ama annemin özenle sakladığı benim bebeklik tulumumu Mira’cıma giydirince, bana da çok benzediği anlaşılıyor. Yukarıdaki fotoğrafları olup olmadık yerlerde “kızınız size hiç benzemiyor” diyerek beni uyuz eden yabancılara ithaf ediyorum.

İlk ay…

İlk ayımızda en önemli olayımız Miracım ile emme, emzirmeyi öğrenmemizdi. Doğumdan önce emzirme ile ilgili olumsuz hikayelerin hepsine kulaklarımı kapattım. Hastanenin emzirme eğitimine gidemedim ama emzirme ile ilgili çok okudum. Bu noktada blog yazarı arkadaşlara çok çok teşekkürler…
Pratik Anne‘nin emzirme üzerine super dosyası…
Açalya’nın anne sütü üzerine döktürdükleri… IIIIII
Archi*Sugar Esra’nın “Anne sütünü ne arttırır?” yazısı
Pi-nik Kuş‘un annesi Ayça o zamanlar henüz yazmamıştı tecrübelerini, sonradan iyi ki yazdı…
Hala da okuyorum, sağolun 🙂

Herşeyden önce Mira’cımı emzirmek için hazırdım, hatta sabırsızlanıyordum. Teoride çok şey biliyordum ama Mira’cımı ilk elime aldığımda aslında hiçbir şey bilmediğimi anladım. O kadar küçüktü ki… Ben de o kadar şaşkındım ki… Hemşirem hemen olaya el attı.
Öncelikle klasik , beşik pozisyonunda emzirmemin uygun olmadığını, Mira’nın henüz bunun için çok küçük olduğunu söyledi. Futbol topu pozisyonu ikimiz içinde ilk günlerde daha rahat olurmuş.
Yatağımı dikleştirdi. Sağ kolumun altına bir yastık koydu.
Mira’yı, yastığın üzerine, ayakları kol altıma, başı sağ göğsüme gelecek şekilde yerleştirdi.
Ben elimle başını destekledim.
Böylece Mira’cım memeden kopmadan emebildi… Ağzını küçükcük balık gibi açtı, bende elimle başını yönlendirerek doğru hedefi bulmasını sağladım. başardık bu işi 🙂

O akşam 40 saattir hiç uyumamasına rağmen Cenk yanımda, gece 12den sonra Mira’cım nursery’de kaldı. Her 2 saatte Miramızı yanımıza getirdiler. Her seferinde 5 dakika emiştik, bakıştık, Mira’cım uyuya kaldı. Hemşire dinlenin çok ihtiyacınız var diye götürdü, getirdi, geçti gece…

Ertesi gün sabah başka bir hemşire aşağıdaki tablo ile yanımıza geldi. Tracy Hogg‘un tablosunu andırıyordu ve rutini takip edebilmem açısından son derece mantıklı geldi.

Tabloda hedefimiz de verilmişti. Her 24 saatte 7 – 9 kere iyi beslenme… 4. günden sonra her gün en az 3 kakalı, 6 çişli bez… İyi beslenmenin tanımı da verilmiş: bir göğsün yumşaması ve bebişin durumdan memnuniyeti 🙂
Bunun dışında kakanın rengini de takip edecektik.

İlk kaka mekonyum denilen koyu yeşil renkli – tecrübe ile sabittir ki son derece kötü kokan – yapışkan bi şey… Sonra yavaş yavaş kahverengi ve 3üncü günde içinde beyaz pütürcükler olan parlak sarı renge döndü… Tabloya istenildiği şekilde kaka rengini de not ettik. (Kızım ileride bunları okuduğunda kaka rengini de yazılır mı ya anne deme, benim annem hiç hatırlamıyordu, ilk kakanı görünce benim kadar şaşırdı, ben unutmak istemiyorum)

Yeterli emzirme sayısı, yeterli çişli bez, kakada doğru rengi tuturduğumuzda bu emzirme işinde doğru yoldayız demekti…

Gece doğurduğum için emzirme uzmanı ile ilk görüşmeme kadar Mira ile bir hayli emme, emzirme pratiği yapmış olduk. Hastanenin emzirme uzmanı ilk gündüzümüzde bizi iki kere ziyarete geldi. Mira ile beni izledi. Sonunda inek gibi olmamı sağlayacak güzel önerilerde bulundu.

Şu anda gelmekte olan kolostrum bir kaç gün içinde yerini süte bırakacak. Bunun olduğu ilk bir kaç gün göğüslerin çok şiş ve daha hassas olacak. Fazla sütü pompa ile alabilirsin.

Bebeğin göğüsünü mümkün olduğu kadar geniş kavramasını sağlamaya çalış, tahriş olmayı azaltacak, süt üretimi için uyarıyı arttıracaktır.

Her emzirmeden sonra Lanolin’li bir kremi göğüs uçlarına uygula.

Bebeğin emiyor olmasını gluk gluk yutma hareketlerinden takip edeceksin ama asıl önemli olan günde 6 – 7 çişli bez…

Saatte takılma her istediğinde meme ver. Ama uyanmadığı zaman gündüzleri en fazla 2-3 saatte bir geceleri en fazla 3-4 saatte bir emzir. Uzun gece uykuları için şimdiden gece ve gündüz arasında bir ayrım yapmakta fayda var.

Sütün artması için sadece bol bol su iç ve salata – yeşillik ye…

Fenugreek – bildiğimiz çemen ve Stinging Nettle – ısırgan otu süt üretimini arttıracaktır

İkinci ziyaretinde Mira’cım emmemiyor, benim sütüm gelmiyor… En azından ben öyle hissediyordum. Hiç panik yok dedi. Mira’nın üstünü ve benim üstümü çıkarttık. Göğsüme yattı Miracım, teni tenimde, sıcacık, yumuşacık, masumcuk… Dünyaya bu an için gelmiş olmalıyım diye düşündüm. Öylece durdu zaman…Derken Miracım başını çevirdi, ağzını kocaman açtı, ben hiç bir şey yapmadan, son derece tecrübeli bir şekilde kendi kendine hop memeyi yakaladı. Gluk gluk sesleri ile eşliğinde hayatımın en güzel dakikalarını yaşadım.

4. gün kontrolümüz için çocuk doktoruna gittiğimizde randevularda bir karışıklık olduğu ve randevu almış olduğumuz doktorun o gün izinli olduğunu ortaya çıktı 🙁 Ardından ölçümleri yapan hemşire Mira’nın 226gr. kaybetmiş olduğunu söyledi 🙁 Bunun normal olup olmadığını, doktorunuz ile konuşursunuz diye kestirip çıktı odadan… Neyseki bizimle ilgilenmek üzere başka bir doktor hemen geldi. İlk 4 günde doğum kilosunun %10’una kadar kilo kaybının son derece normal olduğunu, 7inci günde doğduğu kiloyu bulması durumunda hiç bir sorun görmediklerini söyleyerek içimize serin sular serpti… Biz de incelesin diye kendisine tutmakta olduğumuz excel tablosunun bir çıktısını verdik. Süper, herşey yolunda dedi. Biz de aferin almış çocuklar gibi sevindik. Tablonun kendisinde kalıp kalamayacağını sordu, eşinin herşeyi spreadsheet’ler de tutmaya meraklı olduğunu bu tabloyu mutlaka ona göstermek istediğini söyledi. Akşama bak senden de delileri var diye gösterecekti galiba 🙂

7. gün… Yine çocuk doktorundayız… Hemşire Mira’yı tarttı. Mira’cımız olmuş 3800gr. Doğduğu kilodan 50gr fazla. Doktorumuz gelir gelmez biz yine aferin alırız diye tablomuzu verdik. Ama yerine hiç beklemediğimiz bir tepki aldık. “Bırakın onu… Tablo görevini bitirdi. Bunu dolduracağınız d
akikayı bile bebeğiniz ile geçirin. O kadar çabuk büyüyecek ki, kaçırdığınız dakikaların telafisi olmayacak. Bebeğiniz doğum kilosunu aşmış durumda, beslenmesi ile ilgili hiç bir sorun yok. Rahat olun, bugünlerin tadını çıkartın” dedi. Ben özellikle konu rahatıma geliyorsa, çok güzel söz dinlerim. Doktordan çıkınca, tablo ile beraber, sütüm yetiyor, yetmiyor paranoyasını da bir kenara bıraktım… Rahatladım…

Veee ikinci önemli olayımız; göbeğin düşme daha doğrusu düşememe meselesi 🙂 Hastaneden, Mira’yı göbeği düşene kadar yıkamamamız, bezini göbeğin üzerine gelmeyecek şekilde kıvırarak bağlamamız, günde bir kaç defa alkol ile silmemiz tembihlenerek – hatta bunun bize anlatıldığını onaylamak için imza attırılarak – ayrıldık. Söylenenleri tabi ki harfiyen yerine getirdik. Okuduk ki ortalama 1 hafta – 10 günde düşermiş. Göbek kurudu, taş kesti, ama düşmedi. 4 – 7 – 21 günlükken yapmış olduğumuz doktor ziyaretlerinde doktorlar gayet rahattı. Sorun yok, düşecek bekleyin dediler. Mira’yı ıslak havlular ile sildim ama yıkamadım, yıkayamadım. 1 aylıkken Türkiye’ye dönecektik. Artık Türkiye’de yıkarız diye düşünürken tam 24’üncü günün sonunda göbeği düştü… Şimdi her yere Mira’cımın yanısıra ayrılamadığı göbeğini de götürüyorum. Ama göbeğe kıyıp bir yere bırakamıyorum…

Üçüncü mühim olayımız; Miracım ile 1 aylıkken ilk kıtalararası seyahatimiz… Türkiye’ye dönüşümüz 🙂 Anne, baba, anneanne ve küçük dayıdan oluşan 4 yetişkin, 1 bebek, 11 dev valiz, 9 el çantası, 1 bebek arabası ve 1 bebek yatağı ile yolculuğumuzun en zor kısmı evden havaalanına ulaşmamızdı. Diğer kardeşim ve eşinin gidişimiz ardından, aylar sonra sessizliğe kavuşan evlerinde derin bir oh çektiklerine eminim. Yolculuğun kendisi ise son derece rahattı… Yolculuk süresince Mira’cımın düzenini hiç değiştirmedik. Nerede olursak olalım istediği zaman veya saatinde emzirdim. Alt değiştirme ünitesi bulamadığım Raleigh havaalanında babişinin kucağında altını değiştirdim. Kalkış ve inişlerde emzirmeye özellikle dikkat ettim. Pratik Anne sayesinde Chicago – Istanbul uçuşunda, 3 hafta önceden paravanın hemen arkasındaki 26. sırada yer ayırtmamız ve bu sayede kalkıştan hemen sonra paravana takılan bassinet’de Mira’cığın mışıl mışıl uyuması rahat seyahatimizin atlanmaması gereken detaylarından…

Yine uzun bir yazı oldu. İnsan hem geveze olup, hem de altı ay bekleyince böyle oluyor galiba… Daha toparlanıp buraya eklenecek çok şey var. Sabırla okuyanlara teşekkürler 🙂