Küçük Ada-mın doğum hikayesi

Hamileliğim ilk – iki trimesteri zaman zaman ayaklarımı yerinden kestiğinden, son haftalarda Humphy Dumhy’ye dönüşüp yuvarlanarak kırılacağımdan emindim. Çok şükür, bir kez daha yanıldım. Gün geçtikçe kendimi fazlasıyla iyi hissetmeye başlamıştım. – ikinciye benim gibi zor başlayanlara moral olsun 🙂 – Elim ayağım şişmemiş, uyku pozisyonu alabilmek için dört dönmeye başlamamıştım. Pelvik kemik ağrılarım yerini korkunç bir esnekliğe bırakmış, hatta burada 3 katlı bir evde sayısız in-çık ile yaşamama rağmen tık nefes kalışlarım da kaybolmuştu. Sadece akşamları Mira’ya sarılıp onun ile birlikte uyuyakalıyor ve gecenin bir yarısı ise uykum kaçıp geri kalkıyordum – ki bunların da hacıyatmaza döneceğim şu günlere bünyemi hazırladığına inanıyordum. 1 Nisan gecesi de yine Mira ile uyuyakaldım ve 2 Nisan saat 1de ise hafif bir ıslaklık ile uyandım. Ne olduğunu düşünmeme bile gerek yoktu… Telefonu alıp, kendimi tuvalete attım. Cenk’e haber verirken ağlamaklıydım ama o bak iyi ki doğuran sensin, her türlü değişikliğe süper hızlı adapte olursun temalı gaz verici bir konuşma yapınca toparladım kendimi…

2 gün sonra yani Pazartesi çalışmaya başlayacağım doula – doğum koçunun gönderdiği notlara ve Perşembe günü doktorlarımla paylaşacağım doğum planıma göz attım. Hatta üzerine sevdiğim bir kaç güzel doğum hikayesini tekrar okudum… Hızlıca hastaneye götüreceğim bir – kaç parça eşyayı çantama koyarken de durumu içime sindirdim.

Mira’ya işlediğimiz akış planı; babasının uçağa binip buraya geleceği, sonra Ada’nın doğmak için hazır olduğunu bana söyleyeceği, Mira bizi Özge veya anneanne ile evde beklerken, babası ile benim hastaneye gideceğimiz, orada benim vücudumda yavaş yavaş açılacak özel bir kapıdan Ada’nın çıkacağı, Mira’nın bizi görmeye geleceği ve hepbirlikte Ada’yı da kucağımıza alıp eve döneceğimiz şeklindeydi. Gerçi Nurturia dostlarım biliyor; bir süredir aklımdaki tilkiler ya Cenk gelmeden doğurursam diye çalıştığından Mira’ya da bir sürpriz yaşayabileceğimizden bahsetmiştim… ama yine de o yine de bu yazdığım senaryoya pek adapteydi ve onun gözünde baba gelmeden Ada gelemezdi ! Ben de Mira’nın uyandığında yanında olmak, dolayısıyla program değişikliğini kendim anlatıp öyle gitmek istiyordum.

Bir kaç gün önceki doktor kontrolüm, Mira’nın doğumunda ilk kontrollerimi yapan ve sonraki 19 saat boyunca takip eden Dr. Zimmerman ile idi… suyun gelmesi üzerine hastaneye gitmenin zamanlaması üzerine konuşmuştuk. Eğer anormal veya farklı bir sıkıntım yok ise hastaneye gitmekte çok acele etmeye gerek olmadığı, onlara haber verip, biraz sancı hissedene kadar evde vakit geçirebileceğimi söylemişti. Kliniğin telesekreter mesajından o gecenin nöbetcisinin de Dr. Zimmerman olduğunu öğrendiğimde işlerin yolunda gideceğini düşünmeye başladım. Kendisine notumu bıraktım. Kızımın yanına döndüm ve uyudum 🙂 .

Sabaha doğru Dr. Zimmerman aradı… Bebeğin hareketlerini hissediyor olduğumu, kanama vs. olmadığı gibi hiç sancı da olmadığını öğrendikten sonra evde vakit geçirebileceğimi, ne zaman istersem hastaneye gelebileceğimi söyledi. Bunu duyacağımı biliyordum ama rahatladım, tekrar Mira’ya sarıldım ve yine uyudum 🙂 .

Sabah 7:30 gibi hafif hafif sancılar ile uyandım. Duş aldım, giyindim. Mira’yı kaldırdım, emzirdim… Yavaş yavaş senaryodaki değişikliği anlattım. Gözleri doldu, bozuldu… Bugün gelmese babamı azıcık daha beklese dedi. Ada’nın geçeceği kapının açıldığını tekrar kapanamayacağını söyledim. O zaman arayalım babamı hemen şimdi gelsin dedi. Benim de babasının da bunu çok istediğini ama uçakda yer bulsa da buraya gelmenin sabah kahvaltısı – öğle yemeği – akşam yemeğini uçakta yiyip uçakta uyuyacak kadar uzun sürdüğünü, babası gelene kadar Ada’nın zaten gelmiş olacağını anlattım. Beklediğimin aksine ağlamadı, tamam o zaman sonra ne olacak diye akıllı akıllı anlattırdı neler yaşayabileceğimizi… Oysa buraya geldiğimizden her küçük olaya mağara adamı gibi yırtınarak tepki veriyordu, o sabah üzerine bir ablalık gelmiş gibiydi, şaşırdım…

Hep birlikte uzun rahat bir kahvaltı ettik… – çok açtım ama abartmadım 🙂 Kahvaltı sonrası minik kuzen Bora sabah uykusuna yattı, ayaklandıktan sonra sancıları hiç hissetmemeye başlamama rağmen Mira için evden çıkmamızın doğru zamanı olacağını düşündüm. Böylece Baha annem ile beni hastaneye götürürken, Özge de Mira ile rahat vakit geçirebilecekti. Mira Shrek izlemek için koltukta yerini aldı… Bana da kocaman – ve ıslak – bir güle güle öpücüğü kondurdu.

Saat 11:30’da hastaneye vardığımızda, halen hiç sancı hissetmiyordum. NTS’de ise düzensiz ve hafif sancılar olduğu gözüküyordu. Serviks kontrolümde 3cm açıklık vardı. Mevcut koşullarda halen gönül rahatlığı ile evde sancıların biraz daha artmasını bekleyebilirmişim. Ama hastaneye bir kere giriş yapınca doğurmadan çıkartılmadığımız için doğum öncesi vakit geçireceğimiz ve doğumun da gerçekleşeceği odaya alındık. Mira’nın doğduğu odaya alındığımı farketmek çok hoş bir tesadüf oldu. İki bebeğimi de aynı hastanede, aynı odada, Dr. Zimmerman ile doğurmaya başlıyordum. Yanlız Mira ile işimiz uzayınca, Zimmerman ve 1. ekibin mesaisi bitmiş, Alvarez ve 2. bir ekip ile doğumu gerçekleştirebilmiştik. Zimmerman’a bu sefer uzmayacağını, kendisi ile bu doğumu yapacağımı söyledim 🙂 .

Odadaki ilk hemşiremiz uyuzun teki idi. Yanlış yerden giriyorsun, buradan daha önce de bulunamadı diye uyarmama rağmen damarımı parçaladı. Öyleki o koldan tansiyon bile ölçülemez hale geldi. Tansiyonu ölçmeye kalktıklarında alt kolum dev kolu gibi şişiyordu. Sonuçta, sol koluma buz doldurulmuş plastik bir eldiven ile tampon yaptı. Sağ kolum da serum girişi ve tüm ölçüm aletlerinin yükünü üstlenip, bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi kablo ve hortumlar ile donandı. Burnumu kaşırken bile bir kaç aleti devre dışı bırakabiliyordum… Velhasıl, sonrasında da her hareketimde, bebeğin bu posiyonda kalp atışı düşüyor diye beni yatağa sabitlemeye çalıştı. Zimmerman’a hemşireyi değiştirmeyi istediğimi söylemeyi planlarken sanırım o da elektriğimizin tutmadığını hissetti ki giriş işlemlerimi tamamlayan genç bir hemşire ile yerlerini değiştiler. Yeni hemşirem benim yaşlarımdaydı ve daha girişte sohbet ederken tam Mira ile yaşıt bir kızı olduğunu öğrenmiştim. Hareketli olma isteğime çok olumlu yaklaştı. İlk hemşirenin aksine, bebeğin pozisyon değiştiğinde kalp atışının düşmesine değil, hafif bir düşüş olsa bile çok hızlı toplanmasını önemsedi. Konuşmaları ile gözümün dolayısıyla aklımında NTS’ye takılıp kalmasından kurtardı beni…

Saat 13:30 gibi halen çok garip aralıklar ile gelen sancımsı şeyler vardı, benim de bunların düzene gireceğine dair ümidim yavaş yavaş sona eriyordu. Doktorum, küçük bir doz pitocin vermeye başlayalım dedi. Bu sancıları hızla düzene soktu. Sonraki, bir buçuk saat sancılar çok kuvvetli ve düzenliydi. Aralarında kendimi dinlendirebiliyordum. Dalgalarda ise sadece alıp verdiğim nefesime odaklanarak veya özellikle hiçbirşeye odaklanmamak üzerine çalışarak rahat rahat geçiriyordum. Sağ kolumda bu kadar cihaz takılı olmasaydı, örgü bile örecektim – ciddi ciddi yanımda da getirmiştim 🙂

Saat 3’ten sonra ise pitocinin güzide etkileri canıma okumaya başladı. Bana kendimi toparlama fırsatı vermeyen sabit bir ağrı ve bunun üzerine sık aralıklı gittikçe şiddetlenen dalgalar yaşıyorduk. Her sancı ile oğlumun bana yaklaştığını düşünüyor ama sadece benim değil, onun da çok zorlandığını hissediyordum. Ve saat 4:30 da yapılan serviks kontrolünde hepi topu 4cm açıklıkta olduğumu duyunca gün bitmeden Sarp Ada’yı kucağıma alacağıma dair inancım neredeyse sıfırlandı. Epidural almak istedim.

Epidurali – yine – Zimmerman kendisi taktı. Sancıların kuvvetlenerek geldiğini hissetmeye devam ediyordum ama en azından belimdeki büyük baskı kalkmıştı, bacaklarımı da rahat rahat oynatabiliyordum. Sancı artık beni zorlamıyordu. Kendime geldim, biraz uyukladım. Epidural alalı hemen hemen 40 dakika olmuştu ki önce bir kusma isteği ardından da büyük bir baskı ile ıkınma ihtiyacı hissetmeye başladım. Hemşirem kontrol ettiğinde 10cm açıldığımı ve itmeye hazır olduğumu söyledi 😀 – halen bu kadar hızla o noktaya geldiğimize inanmakta güçlük çekiyorum –

Yatak doğum yatağı haline dönüştürüldü. Doktorum çağırıldı. Annemi Iphone üzerinden Skype ile Cenk’e bağladık. Annem, doktorum ve hemşirem ile birlikte doğum ekibimize canlı yayında Cenk de katıldı 🙂 İlk 3 itme sonrası, sancı aralığım biraz uzadı, itme ihtiyacım da durdu. Bu sırada perde arkasından birisi doktoruma yan odadaki hastasının da doğuma hazır olduğu haberini verdi. Doktorumun çıkmasından bir süre sonra tekrar itmemi söyleyen ağrılarım geri geldi. Hemşirem çok baskı var biliyorum, her nefeste oğlun biraz daha yaklaşıyor sana gibi moral ve cesaret verici konuşurken bir yanda doktor geri gelene kadar itmemi durduracak şekilde beni yönlendiriyordu. Neyse ki Zimmerman yan odada bir kız bebek doğumunu müjdeleyerek hemen geri geldi. İtmeye başladık. Epizyotomi için gerekli tüm malzemelerin yanında hazır oluğunu görebiliyordum, ihtiyaç olup olmayacağını sordum. Doktorum, perine mesajı ile destek verirken hiç gerek olmayacağı söyledi. Oğlumun başını hissetim, saçlarına dokundum. Bir kaç saniye içinde dünyaya merhaba dedi küçük Ada’m…

Hemen göğsüme verdiler. Ağlamayı bıraktı, gözlerini kocaman açıp bakmaya başladı. Kordondaki kalp atışı da durdu. Göbek bağımız kesildi. Plesenta da perde arkasından usulca verildiği kordon kanı bankasının yolunu tuttu. Zimmerman hiç yırtık veya kesik olmadığını söyledi.

Minik yavrum doğduktan sonra benim doktorum tüm işini tamamlayana kadar uzun süre kucağımda kaldı. Sonra kısaca sadece kilosu ölçüldü ve tekrar kucağıma verildi. Doğumdan 15 dakika sonra emzirmeye başladım. Bir saate yakın vakit bu şekilde geçirdikten sonra yenidoğan hemşiresi oğlumu aldı. Diğer ölçümlerini ve kontrollerini yanımda yapmaya başladı. Bu sırada benim hemşirem de bağlı bulunduğum serum, epidural vs. den beni kurtardı. Hemşiresi Ada’nın vücudunu sildi, berberlik kıvamdaki saçlarını da yıkadı. Benden dolayı risk altında olduğundan, şeker ölçümleri yapacağı topuk kanını almak için bile izin istedi. Doğum planımı baştan paylaşamamış olamama rağmen herşey gönlümdeki gibi oldu. Huzurlu ve sakin… Tek eksiğimiz Cenk’in sadece ses ve görüntü ile değil fiziksel olarak da bizimle olabilmesiydi.

Sarp Ada’m da doğumu kadar huzurlu ve sakin bir bebek… Geceleri hastanede yanlız ikimiz başbaşa kaldık, gündüzleri ise Mira’mız da bize katıldı. Doğumdan 24 saat sonra hastaneden çıkabiliyorduk ancak bizim 24. saatimiz Pazar akşamına denk gelince ikinci bir gece daha kaldık. Pazartesi günü Sarp Ada, Mira ve ben eve geçtik. Hepimiz için yepyeni bir hayata başladık…

Pratik hayat becerileri ve tuvalet eğitimi

Pazar sabah, uzun zamandır görmediğimiz arkadaşlarımızla çoluk çocuk kahvaltıda buluştuk, ardından araba ile İstanbul’a gittik… 30 haftalık hamile ben ve 3 yaşına 3 gün kalan Mira’nın performansından emin olabilmek için Cenk de bizimle yola çıktı. Akşamına da otobüse atlayıp geri döndü. Biz de, Mira’nın ilk gece azan konjiktiviti, ikinci gece de yükselen ateşine rağmen keyfimizi hiç bozmadan iki gün geçirdik. Kızımı mı, kendimi mi taktir etsem bilemedim 😛 Mira hafif hastalık etkisinde olabildiğince mızmızdı ama hiç arıza çıkartmadı; acıktığında yedi, uykusu geldiğinde uyudu. Hatta kucağımda 2 saat uyuduğu sürede ben de nihayet Senem ile yüzyüze tanışma fırsatı buldum… Arada, vicdansız anneyim ben diye kendimi sorgulasam da, ne diyeyim hiç zorlanmadım suçluluk duygusundan arınmakta… Mira kucağımda mızır mızır mızırdanırken, arkadaşlarıma laf yetiştirerek kendi kendime aştığımı gösterdim 🙂

Bir kez daha İstanbul’da yaşayan ve araba kullanan arkadaşların ileriki yaşlarda alzeimer olma ihtimalinin çok düştüğüne kanaat getirdim. Değişen yollar konusunda sürekli bir beyin egzersizi yapmalarının yanısıra bir de akıl sağlıklarını koruyabilmek için sukunetlerini kaybetmemeleri gerekiyor. 30 haftalık gebe aklım, 4.5 saatlik yolda değil ama trafikte yıprandı. Ikea çıkışında ön kapıda beni bekleyen arkadaşlarımın yanına döneceğim yere 3. defa kapalı garaja girmeye kalkınca, güvenlik halime acıdı ki buradan geri vitese alın U dönün diye yardımcı olmaya girişti. Benim geri vitese almam ile arkadan bir arabanın gelip bize dokunması bir… arabanın içinden fırlayan baba oğul olduğunu anladığım 2 kişinin “kadın milleti değil mi” diye böğürmeye başlaması iki… oldu… Güvenliğin duruma “hanımefendi duruyordu, geri gitmemişti, durmadınız” diye müdahale etmeye çalışmaları, “korna çaldıydık ya işte… bunlara araba alan kocalarında (!) kabahat şeklinde…” seviyesizce uzadıkça uzadı… Rapor tutmaya yanaşmadılar. Karnıma ve yanımdaki çocuğuma bakıp “polis çağırsak saatlerce bekleriz, en az 300 liralık hasar var bu arabamızda, ödeyin gidelim” şeklinde bağırınmaya devam ettiler… Çevredekiler önceden olup olmadığı belli olmayan ince çizik için, polis çağıralım diye benim saffında yer alırken, Mira da “çişim geldi hemen yapmam lazım” diye koroya eklendi. Mira’yı kucaklayıp çimlerin üzerine işetirken, içimden bir his hala bekle polisi diyordu ama Mira’nın akşam yemeği yiyememesini göze alamadım, Angara’lı olmamın hatırına 50 lirada uzlaşan adamlara içimden saydırarak olay mahalinden uzaklaştım. Sonrasında Mira uyuyakalınca akşam yemeği yiyemedi o ayrı 🙁 17 yıldır aktif bir şöförüm… Uzun yola çıkarım, minibüse kadar her boy motorlu taşıtı zorlanmadan kullanırım. Ama karşıma çıkan bu baba – oğula, o çok sesli koro içinde bir de ben bir şey söylemek istemedim. Çocuğumuzu böyle bir toplum içerisinde büyütüyoruz, dahası bu ortamda hayatta kalma becerisini yükseltmek zorundayız. Söyleyecek tek şey var; çocuklar ne görürse onu yapar. Biz kendimizi düzeltmekle mükellefiz… Armudun başka ağacın dibine düşmesini beklememek lazım… (bu videoyu daha önce paylaşmıştım ama tekrar izlemeli…)

Dün Feneryolu Saray’da yaptığımız geç kahvaltının ardından sahil yolundan Pendik’e oradan da Ankara yoluna doğru devam ettik. Ne diyeyim sahil yolundan geçerken İstanbul bu sefer gözüme pek sakin pek huzur dolu geldi… Mira kısa bir şekerleme yaptı. Sonrasında yol boyunca hikaye yazmaca oynadık. Hikaye yazmaca deyip düşününce farkettim; oyunumuz FRP gibi bir şey olmuş . Ben bir hikaye yazmaya başladım, kahramanlarından biri Mira oldu, onun kararlarına göre hikayeyi yönlendirdim… Bir zamanlar benden DM olmaz derdim ama bir kez daha anladım ki anne olunca herbişi olabiliyormuş insan 🙂

Ankara’ya kadar hava ışıl ışıldı dolayısıyla yol da çok güzeldi. Yanlızca 30 haftalık gebe, 3 yaşındaki çocuğu ile yola çıkınca şurası güzeldir mola verelim şeklinde bir tercihte bulunamadı 😛 Yol boyu bir benim, bir Mira’nın çişi gelince, bir sonraki servis alanı 25km şeklinde tüm tuvaletleri tavaf etmek durumunda kaldık. Tabi toplumumuzun tuvalet kullanma alışkanlıklarını yerinde gözden geçirme fırsatını da yakalamış olduk. Sifon, tuvalet kağıdı kullanmayı bilmeyenlerden çok, son derece medeni gözüken bir kaç kişinin çocuklarını alafranga tuvaletlerin tepesine tüneterek işlerini yaptırmasına veya öyle yönlendirmesine inanamadım. Acıklı olan tarafı, kendini ve çocuklarını mikrop kapmaktan korumaya çalışırken, arkada bıraktıkları pisliğin farkında bile değiller… Benzer bir şeyle geçenlerde Ankara’nın A sınıfı alışveriş merkezlerinden birinde karşılaşmıştım. Mikrop kapma kaygısındaki yaratıcı Türk kadını marketten aldığı poşeti klozet korucusu olarak kapağa geçirmiş, ortasına da bir delik açmış… Deliğin küçük gelmesine aldırmamış, aynen de bırakıp çıkmış… Bunları gördükten sonra; ister istemez aklıma Mira 15 günlükken yaptığımız Raleigh – Washington arası 4.5 saatlik yolculuk araba yolculuğu geliyor. Yol kenarında bizimki gibi tam teşekküllü merkezler yerine bir tuvalet binası ve yanında içecek otomatlarının bulunduğu basit noktalardan ikisinde duraklamıştık. İlk durakta Mira’nın altını arabada değiştirmeyi tercih etmeme rağmen, tuvalete gittiğimde o kalabalıktaki temizliği karşısında şok geçirmiştim. İkinci durakta bunun bir tesadüf olmadığından emin olmuştum. Ülkemizde tuvaleti bile olmayan okullar varken, büyük bir toplumsal uyanış beklentisinde değilim. Her değişim önce insanın kendinden başlar… çantada dezenfektan mendil ve sabun taşımak gerçekten zor değil… katlanır klozet adaptörü gibi ürünler varken de, kendi maruz kaldığımız mikrop kaparız paranoyasını bir sonraki kuşağa aktarmak hiç doğru değil…

Doğal Ebeveynlik tembel annelerin tercihi mi?

Belki biraz anormallik göstereceğim ama doğumdan bu yana anneliğimin iyi veya kötü, şu veya bu ekole ait olduğunu hiç sorgulamadım ben… Kusursuz değilim ama hatalarım için de kendimi yemedim. Daha Mira aramıza katılmadan Cenk ile nasıl anne-baba olacağımızı irdelerken, ana-babalıkta bir miktar hata payının pek normal olduğunu %100lük bir performans için kendimizi kasmamızın gereksizliği konusunda hemfikir olmuştuk. Bana göre anne-babanın vermesi gereken güven ve sevgi gibi en temel ihtiyaçları yerine getirdiğimiz sürece telafi edilemeyecek, onarılamayacak bir hata yok ebeveynlikte…

Hamileliğim süresince Tracy’den, Ferber’e, Karp’tan, Sears’a bir çok çocuk yetiştirme ekolünün kitabını okudum. Akıl süzgecimden geçirdiğimde saçma gelen yanlarına uyuz olmak yerine kulak tıkadım, kendi doğamıza uyabilecekleri, yeni yaşantımızı kolaylaştırabileceklerimi almakla yetindim. Ferber’de çocuğu ağlasa bile uyumaya terk etmek kısmına değil, uyku öncesi tutarlı bir rutin kurmanın olumlu etkisine takıldım. Tracy’nin yemek-aktivite-uyku-kendine vakit ayır sıralamasını ve erken tuvalet eğitimi yaklaşımını çok beğendim. Karp sayesinde kundaklamayı akıl ettim, 2 yaş krizlerinde ilk yapmam gerekenin derdine onun gözünden bakabilmek ve onu anladığımı anlatabilmek olduğunu öğrendim. Ama en çok Sears’ın dünyaya çocuk gözü ile olduğu kadar anne gözü ile de bakabilen yaklaşımına bayıldım.

Son zamanlarda bloglarda, sosyal ağlarda, yakın ve uzak çevremde Attachment Parenting – yani Doğal Ebeveynlik ile ilgili daha çok şey okuyor, duyuyorum. Doğal ebeveynliğin; SADECE kazık kadar olana kadar emzir, ağlamasına üzülmesine asla müsade etme, birlikte uyu, kucağında taşı, davranışlarının zamanı geldiğinde düzelmesi için sabırla bekle şeklinde yansıtılmasına, hatta ileri giderek bunları yapmayan annelerin “doğal olmamakla” suçlamalarına çok şaşırarak bakıyorum. Doğal Ebeveynliğin bahsi geçen olmazsa olmazlarının sertçe dile getirildiği ortamlarda benim araştırdığım / okuduğum / algıladığım Doğal Ebeveynliğin “Soft Attachment Parenting” olarak algılanmasına da pek şaşırmıyorum.

Slingomom‘ın Alternatif Anne’ye – dolaylı yollar ile – eklenen yazısındaki “Doğal Ebeveynlik çocuklarını dinleyen, anlamaya çalışan ebeveynler olmak demek…” sözü arkasında derin anlamlar barındırıyor. Aslında Doğal Ebeveynlik; uyku, yeme, disiplin gibi tüm konuları şekillendirirken de çocuğu anlamaktan vazgeçmemek anlamına geliyor. Herşeye göz yummak ise doğal olmayanı… En çok konuşulan – ve belki de en yanlış anlaşılan – kavramların üzerinden DOĞAL EBEVEYNLİK – ATTACHMENT PARENTING bakış açısı ile geçmek istedim. Herkesin doğasına uygun bir şeyler bulabileceğine eminim.

Emzirme
Bebeğin doya doya istediği zaman emmesi doğal olanıdır. Ama…
Emzirmiyor/emziremiyor, biberon veriyorken de doğal ebeveyn olunabilir,
– Annenin gece emzirmelerini kesmesi de normaldir,
– 12 aylıkken veya 3 yaşındayken farketmeksizin anne ve/veya bebek ne zaman hazırsa o zaman emzirmeyi tamamen bırakabilirler.
Önemli olan bu süreçleri anne ve çocuk için zorlanmadan, acısız atlatmaktır.

Mira 3 yaşına 3 ay kaldığı şu günlerde hamile olmama rağmen halen bir iki kere emiyor ve ben artık emmeyi ne zaman bırakmalıyım sorusunu kendime hiç sormuyorum – ki fazla düşkünleştiği bir kaç dönemde kesme sürecine girmekte çok geç kaldığım konusunda kuruntulanmıştım. Görüyorum ki onun düşkünleştiği dönemler aslında bir barometre görevi görüyordu ve ben başka arızalarımızı göremeyecek kadar yoğun ve yorgundum. Şimdi gözüme baka baka “ben daha büyümek istemiyorum annecim” derken, “hayır sen büyüdün artık” demek istemiyorum. “Sen de bir gün büyüyeceksin” demekle yetiniyorum. Nasıl artık toplum içerisinde emmeyi talep etmiyorsa, ben ondan önce emzirmeyi bırakmak istersem de bunu ona anlatarak yapabileceğimi biliyorum

Uyku
– Doğal ebeveynler illa ki çocukları ile uyumuyorlar ama ya hep benim ile birlikte uyursa gibi bir endişeyle bebekleri ile uyumaktan da korkmuyorlar.
Önemli olan bebeğin sağlıklı bir şekilde uyuması, güvende hissetmesi ve huzurlu olması… Kendi yatağında veya bizim yanımızda olması değil.
– Bebeğin anne babası ile uyumamış olması bağlanmanın zayıflığının göstergesi değil ama çocukla beraber uyumak da gün içerisinde yerine getirelemeyen bağlanma ihtiyacını gidermede yardımcı…
Doğal Ebeveynler de çocuklarının sonsuza kadar kendileri ile uyumayacağının farkında ve bunun için bir ayrılma stratejisi izliyorlar.
Çocuğun yanında ilişki gibi kavramın da hiç kimseye doğal gelmediği aşikar.

Bebekken kendi odasında kendi yatağında deliksiz uyuyan kızım, önce sabaha karşı bizimle uyumaya başladı, sonra da bizim yatağımızda yatmayı istedi. Duruma müdahele etme çabalamızın tüm düzenimizi bozacak bir huzursuzluğa davet çıkartmasındansa, biz onunla uyumanın tadını çıkartmaya başladık. Ama artık geceleri hiç emmiyor, hiç uyanmıyor ve dahası artık uyurken sıkıştırılmayı hiç sevmiyor. Tekrar kendi yatağında yatmayı istemesi de çok uzak değil hissediyorum.

Disiplin
Disiplin doğum ile başlıyor.
Ceza/ödülden daha etkin iletişim yöntemleri destekleniyor.
Disiplinde sertlik değil tutarlılık ve pozitif yaklaşım öneriyor.
Doğal ebeveynlikte kesinlikle, saldım çayıra, mevlam ne zaman isterse döner gelir şeklinde bir disiplin uygulaması yok. Hatta tam tersi bir durum söz konusu…

Biz anne – baba olarak çocukların sınırları sevdiği anlayışını benimsedik. Her yaşında onun algılayabileceği sınırlamalar koyduk. Hayırı çok kullanıp anlamsızlaştırmadık ama 7 aylıkken beni kemirmeye kalktığında da anlamaz demeden net bir şekilde kullanmaktan çekinmedik. Onun kendi alanlarını yarattık. Böylece bizim ve başkalarının da kendi alanları olduğunu anlamasını sağladık. Bu hafta okulundaki öğretmenleri ile birebir veli toplantımızda söylenen “Ortamın kurallarını çok iyi gözlemliyor. Genelde uyumlu ama o anda uymak istemiyorsa da kimseyi rahatsız etmiyor. Arkadaşlarının dikkati dağılıyor Mira’cım, biraz daha sessiz konuşurmusun gibi açıklamalı yapılan uyarıları hiç itirazsız yerine getiriyor” sözleri bize 2.5 yaş için yeterli bir disiplinin olduğunu gösterdi.

Bağlılık / Bağımsızlık
Doğal ebeveynler, çocuklarına kendi kendilerine öğrenmeleri için fırsatlar yaratıyorlar. Yapamadıklarında yanlarında oluyorlar ama onlar adına yapmaya kalkmıyorlar. Doğal anneler de bağımlı çocuk değil bağımsız ama bağlı çocukları olmasını arzuluyorlar. Tüm NORMAL anneler gibi…

Biraz uzun oldu sanırım ama kısaca özetlemek gerekirse… biberon ile besleyerek de, odasında uyutarak da aslında DOĞAL EBEVEYNLİĞİ benimsiyor olabilirsiniz. Önemli olan izlemek, dinlemek ve anlamaya çalışmak, pozitif yaklaşmak… Beslenme-psikoloji-tıp konularında uzman super anne değil, sadece anne olmak 🙂

——

Alternatif Anne’deki Doğal Ebeveynliğin Tuzakları başlıklı son yazıda da, haklı olarak, acaba ebeveynler başedemedikleri sorunlar karşısında Doğal Ebeveynlik maskesinin ardına mı saklanıyor? sorusu sorgulanıyor. Uzun yorum yapmak pek adetim değildir ama oraya çok uzunca bir yorum yazmıştım. Sanırım kullandığım linklerin fazlalığından spam yorum filitresine takıldım. O yorumumu az biraz toparlayınca da bu yazı çıktı ortaya…

Masterlar yarışlarından sıcağı sıcağına…

Az da olsa iş için nokta atışı geliş gidişler yapıyordum Bursa’ya, ama nokta atışı olunca hiç kafamı kaldırıp bakmamışım anlaşılan… Bu Bursa Master yarışları aldı beni çocukluğuma götürdü. En son 1993 olmalı bizim Bursa Kapalı Havuza gelişimiz. O zamandan bu yana Bursa’da ne çoook şey değişmiş. Değişmeyen tek şey de Kapalı Yüzme Havuzu olmuş sanırım. Zaman donmuş kalmış orada ! Tadilat gördüğü söyleniyor. Eskisehir ve Ankara’daki aynı model havuzların durumu daha da içler acısıymış. Bana duşlar, tuvaletler, kapanamayan – kapansada açılmayan – aliminyum kapılar, ellerine verilen kronometre ile hassas ölçümler yapmak zorunda kalan hakemler… hepsi aynı… geldi. Sadece o zamanlar biraz daha büyük gelirdi tribünler… – meğer ben çok küçükmüşüm. – Sonuçta aynı kaldığı için sevindiğim tek şey büyümüş popolar ve genişlemiş bellere rağmen değişmeyen yüzler oldu….

Bu haftasonu – ister istemez – Türkiye’de spor yapmak, sporcu olabilmek, sporcu kalabilmek üzerine bolca düşündüm.

Geçenlerde Pratik Annemiz Vancouver’daki Çocuklarımız için yazmıştı. Olimpiyatlara gidebilmek için bir gencin ne kadar çok çalışması ve nelerden feragat etmesi gerektiğini biliyor musunuz? Tuba’nın öyküsü benim ailem, çocukluk arkadaşlarım için çok tanıdık… Peki ya Kelime Çetinkaya‘nın ki…

Kızımızı uzak tutmak için elimizden gelen herşeyi yapacağımız mevcut eğitim sistemimize göre memleketimin çocukları 6. sınıf – 12 yaş ! – itibari ile SBS sınavlarına girmeye başlıyor. 6. – 7. – 8. sınıf SBSlerini takiben ÖSS – yeni adı YÖS – maratonu başlıyor. Sözüm meclisten dışarı ama… Tüm arkadaşları bu maratona koşarken, kaç anne baba “benim yavrum sınavdan sınava koşmasın, gönlünce koşsun, kaysın, yüzsün…” diyebilecek? Bunlardan kaçı çocukları adına “şampiyon olsun, burslar alsın, yurtdışına gitsin” diye hırs yapmadan, amatörce yarışmalarına destek olabilecek?

Olimpiyatların Türkiye’de düzenlendiğini düşlüyorum. Muhteşem bir organizasyon yapacağımıza eminim lakin tesis hazırlıklarımız elde olmayan sebepler ile son ana kalacağı için portatif bir havuzda yüzdürebileceğiz Michael Phelps’i… Zaten öyle Pekin’deki gibi ikoncan bir havuz neyimize gerek… Onu olimpiyat sonrası ne yaparız ki? Hızımı alamıyorum tribünlerdeki Türk seyircileri hayal etmeye çalışıyorum. Açılış – kapanış törenlerini bir kenara bırakalım… Eş, dost, tanıdıktan bedava bilet temin edebilecekleri de ayıralım… Kaç kişi bilet satın alarak müsabakaları izleyecektir?

Mira büyüsün, yüzsün, yarışsın, rekor kırsın, alkışlansın diye bir hayalim yok. Zira ben kendim yüzerken de yarışmaktan hiç haz etmezdim. Tek isteğim spor sever olsun. Spor hayatının içinde olsun… Sporla iç içe kalabilsin. Sağlam kafalı, sağlam vücutlu olsun !

Her şeye rağmen, Bursa’da ki Master Yarışlarında yeni nesil amatör sporcuların geleceği için büyük bir güç gördüm… Masterlar da ne mi dersiniz? Masterlar; en az 25 yaşına gelmiş yüzme, atlama, sektronize yüzme, sutopu ve açık su yüzme dallarındaki yarışmacılardan oluşuyor. Yaş grupları; 25–29, 30–34, 35–39, 40–44, 45–49, 50–54, 55–59: 60–64, 65–69, 70–74, 75–79, 80–84, 85–89, 90–94… diye devam ediyor… Amaç; sağlıklı yaşam, dostluk, anlayış ve rekabet atmosferini geliştirmek…

Bu hafta sonu, – belki de hayatımda ilk defa – bir yarışa katılamadığım için hayıflandım. Eski arkadaşlarım yüzerken heyacanlandım. Kardeşim Suha 3 tane rekor kırdı, kronometre elimde nefesim kesildi. Yaş kemale erince rekabet çok tatlılaşıyormuş ama bazısı da 7sinde ne ise 70inde de o oluyormuş; gördüm 🙂 70 yaşındaki amcanın depar anını dijital kamera ile yakalayamayan eşi ile atışmasına çokça güldüm…

Her şeyden öte… kızımın bizi “yakından bakacamm” diye çekiştirip tribünlerin aşağısına indirmesine… “hadi dayıı, hadi Suhaaa” diye tempo tutmasına… “Arda’nın annesiii ne güzee yüzüyo annne… böle böle…” demesine… tribünlerde arkadaşları ile kıtlıktan çıkmış gibi çubuk kraker (!) paylaşmasına… bayıldım. Çıkışta “ben havuza cuuup yapacam. dayı gibi böle yüzücem” demesi ise aklımı başımdan aldı. Çocuklarımızın en büyük rol modeli bizleriz… daha fazla söze gerek var mı?

“eğer gerçek süt içmiyorsanız, gerçek yoğurt yemiyorsanız, gerçek ekmek yemiyorsanız, gerçek et değilse yediğiniz… siz de gerçek bir insan değilsiniz ! ve gerçek olmayan bir şekilde öleceksiniz”

O gün” yapılan tüm konuşmaların videolarını Vimeo‘dan izleyebilirsiniz.

Ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz… Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz

Yılmaz Özdil bugün öyle bir yazı yazmış ki sarılıp öpesim geldi… Günün birinde bağlantıları değişirse hala ulaşıp okuyabilmek adına buradan da paylaşmak istedim.

Yakınımdaki örnekler ile kendi çocukluğumu kıyasladıkça endişelerim artıyor. Geçen aylarda bir kuzenimizin 5 yaşındaki kızına erken ergenlik tanısı koymuşlar. Sebepler arasında plastikler, kozmetikler, katkı maddeleri ve hormonlu GDO’lu gıdalar olduğu söyleniyor. Göğüslerindeki sertleşme nedeni ile gitmişlerdi, büyük ihtimal ile hormon tedavisine başlayacaklar. Çivi çiviyi söker hesabı… İşin acı yanı çok dikkatli, özenli, farkındalığı yüksek ailedir ama tek başına farkında olmak korumak için yetmiyor işte…

Tarım ülkesi olduğu söylenen ülkemde, gerçek gıda bulabilmek için kırk takla atmak ağırıma gidiyor ama en basidinden şu yandaki şebek surat için eli kolu bağlı ve karamsar kalamıyorum.

Zaten bugün yazacağım çok ama çok tatlı şeyler var. Gözlerimi yaşartan, günümü aydınlatan… ama akşamı beklemeli… şimdi işe dönmeli…

GDO’lu diyet tarifleri

Haliyle panik halindesiniz… “Nasıl anlarız? Genetiği değiştirilmiş organizma yemekten nasıl kurtuluruz?” filan.
Şöyle…
***
Annaneniz öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, siz, “Aman annane be, boş versene” deyip, marketten hazır çorba alıyordunuz ya… Annane rahmetli oldu ve siz, o tarhananın tarifini annaneden alıp, bir kenara yazmadınız ya… İşte o nedenle, siz, genetiği değiştirilmiş organizma yemekten kurtulamazsınız maalesef.
***
Ne verirlerse…
Onu yiyeceksiniz.
***
Kız evlat yetiştiriyorsunuz, en iyi okullara gönderiyorsunuz… Piyano çalıyor, İngilizce konuşuyor, Grammy alanları tek tek biliyor. Bilmeli… Ama alt tarafı limon, şeker ve su kullanıp, limonata yapmasını bilmiyor! Yoğurdu çırpıp, ayran yapamıyor, ayran… İşte o nedenle, kızınız, genetiği değiştirilmiş meşrubat içmeye mahkûm maalesef… Torunlarınız da.
***
Zahmet edip sütlaç yapmadığınız için, kek yapmaya üşendiğiniz için… İçinde ne olduğunu bilmediğiniz gofretleri, mısır patlaklarını kemiriyor sizin oğlan! Hamur tutmayı, şöyle mis gibi ıspanaklı bi börek yapıp, çantasına koymayı bilmediğiniz için, hamburger bağımlısı oldu. Tahin-pekmezi “köylü işi”, vıcık vıcık yağ fışkıran kremaları “modernite” sandığınız için, daha 10 yaşında ayıya döndü, yuvarlana yuvarlana yürüyor, tıkanıyor, merdiven çıkamıyor.
***
Size zor geliyor ama, zor mu evde yoğurt yapmak? İstanbul’un güneşi müsait değil, anlarım, zor mudur İzmir’de, Antalya’da, Adana’da evde salça yapmak?
Şikâyet edip duruyorsun, içine katkı maddesi konuyor, zorla beyazlatılıyor diye… İster tam buğday unundan, ister çavdardan, hakikaten zor mudur evde ekmek yapmak? Bütün ailen kabız… Tonla para verip, abuk sabuk ambalajlı-meyveli saçmalıklardan medet umacağına, niye öğrenmiyorsun kabak tatlısı yapmayı?
***
Güya, çoluğunu çocuğunu düşünüyorsun, taze taze yesinler diye, pazara gidiyorsun… Eğri büğrü biberlere, doğal olduğu için tuttuğunda ezilen domateslere ağız burun kıvırıyorsun, hormonlu, tornadan çıkmış gibilerini alıyorsun… Ne işe yaradı senin pazara gitmen?
***
Kocanız da, bu satırları okuyup, size akıl verecek şimdi… Söyleyin ona, ukalalık etmesin, götürün aktara, hatmi çiçeğiyle zencefili birbirinden ayırt etsin, ondan sonra konuşsun!
***
Enginar, börülce, radika, cibes pişirmekten haberin yok; gazetelerin tiraj almak için kıçından uydurduğu kıçımın uzmanlarından fıldır fıldır brokoli tarifleri öğreniyorsun… Brüksel lahanası yiyerek mi AB’ye gireceğini sanıyorsun?
***
Çin’den bal getiriyorlar mesela… Taaa Arjantin’den, Meksika’dan bal getiriyorlar. Neymiş efendim, içinde genetiği değiştirilmiş organizma olabilirmiş falan… İçinde tavuk ibiği, maymun kulağı olmadığına şükredin! Ben iddia ediyorum… Kaşla göz arasında frankeştayn ürünlere kapıları açan arkadaşlarla, Amerikan çiftçilerinin avukatı profesörlerimiz, sırf karakovan balına sahip çıksa, Şemdinli’de, Pervari’de terör bile azalır, terör bile.
***
Uzatmayayım.
Mutfak genetiğimizi kaybettik biz.
***
Elin adamı, mısırdan, soyadan, domatesten önce beynimizin DNA’sını değiştirdi!
***
Hurrraaa diye köyden kente göçerken, dışarda tıkınmayı şehirleşme zannettik. Ambalajlı ürün tüketmeyi, zenginleşme zannettik.
***
Dolayısıyla, ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz… Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz.

Gerçek gıdaya eşit erişim hakkı çocuklarımızın en temel hakkıdır!

Dünya dünya olalı beri mısırın püskülüne konan kelebeği, artık ‘konmamaya’ ikna etmek üzere mısırın genetiğine işlenen bir kimyasal, yıkamakla çıkmaz, biliyorum; çünkü kızımın gözlerinin yeşili gibi, o kimyasal da, tümüyle mısırın kodlarında artık. Üzerinde ya da etrafında değil. İçinde.

Kelebek konarsa mısırın püskülüne ve yumurtalarını bırakırsa eğer, ürünün bir kısmı zarar görür, doğru. Ama, o mısırı kızım yediğinde, içine işlenen, yıkamakla temizleyemeyeceğim, haşladığımda gitmeyecek o kimyasal, kızıma ne yapar… Asıl onu merak ediyorum ben.

Diyorlar ki “üreticisi, eğer, GDO’lu ürünün zarar verdiğini fark ederse, ürününü piyasadan çeker!”

Diyorum ki, “benim kızım denek değil!

fikir sahibi damakların sözlerine kulak verin!
Lütfen okuyun ve paylaşın…

Henüz geç değil
satın alması, tüketmesi beklenen hedef kitle olduğumuza göre
biz talep edersek bazı şeyler değişebilir.

Tohumumuzu, toprağımızı, suyumuzu
yani çocuklarımızı hala koruyabiliriz.

Gerçek gıdaya eşit erişim hakkı çocuklarımızın en temel hakkıdır!

Poşetlenmemiş olsun…

Kıbrıs’taki kaybolmalarımızdan birinde kendimizi – haritada Güzelyurt körfezinde bir deniz kaplumbağası resmi ile işaretlenmiş – uçsuz bucaksız bir kumsalda bulduk. Pazar günü olmasına rağmen hiç kimse yoktu sahilde… Öğrendik ki bu plajda zaman zaman ters akıntılar olduğu için halk bu sahili hiç tercih etmezmiş. Üçümüze özel bu koca bir kumsalda huzur bulduk… Çok eğlendik… Derken, kumların arasından gözümüze çarpan ayrıntılar huzurumuzu kaçırdı…

Evet hiç insan yoktu ama artıkları öyle çoktu ki… Göz alabildiğine uzanan kumsal, ilk başta çok belli olmasada göz alabildiğine naylon torba, plastik çuval, cam şişe doluydu…  Cenk ile Mira kumlarda koştururken ben biraz çöp topladım. Toplayabildiğim miktar bir damla misali ama damla damla değişir bir şeyler… Bu arada “hangi zihniyet yüzülemiyor diye bu güzelim plajı çöplük olarak kullanır diye?” bir an duraksasam da, ayılmam kısa sürdü. Düşündümde bu çöpler bizim evimizden bile çıkmış olabilirdi. Çünkü dikkat etmemize rağmen poşet kullanımını hayatımızdan %100 çıkartabilmiş durumda değildik…

Bir naylon poşetin doğada yok olması 10 – 20 yıl sürüyor. Bir araştırmaya göre okyanusta seyreden gemiler yılda 3 milyon 700 bin kilogram plastik torbayı denizlere bırakıyor. Dünyanın yüzeyi bugüne kadar plastik çöplüğüne dönmediyse nedeni, deniz tabanlarının çöplük gibi kullanılması… Uzun yıllar bozulmadan doğayı kirletmeye devam eden plastikler yüzünden fok ve kaplumbağalar başta olmak üzere pek çok canlı, bu plastiklere dolandıkları için ölüyor…

Farkında bile olmadan bu poşetler hayatımıza dolanmış durumdalar… Kurtulmak için ise gerçekten çaba göstermek gerekiyormuş. Benim bir bez çantam ve bir kaç filem var, çoğu zaman yanımdalar ama  unuttuğum da oluyor veya bazen de filenin içine karışıyor poşetler… Bundan sonra kendime hiç bir mazeret sunmamaya karar verdim.

Dün pazara herzamanki gibi annemin İkea’dan aldığı çiçek taşıma çantası ile indik. Her zamanki tezgahta çantamızı doldurduk. Ama çıkışta almayı unuttuğum havuç geldi aklıma… başka bir tezgahta durdum. Pazarcı daha 1 kilo havuç demem ile birlikte poşeti çekti doldurdu, ses hızıyla tartmaya gitti. Eskiden sesimi çıkartmaz alır havucu hızla devam ederdim. Bu sefere “Poşete gerek yok, alayım onları da çantanın içine…” dedim ama “Olur mu öyle şey abla…” diye tutturdu. “Olur hatta daha güzel olur” dedim. “ihtiyacım yok benim” dedim. Olurdu olmazdı uzadı gitti bu dialog… Her zaman alışveriş yaptığım adamlara gitsem işim çoktan bitmiş olurdu. Sonunda o pes etti “Peki istiyorsanız öyle olsun” dedi ama o kadar anlatmama rağmen anlam veremediği yüzünden belli idi…

Geçenlerde Esra da yazmıştı; Gerçekten karamsar olmak için artık çok geç… Birilerinin bizim için önlemler alıp bir şeyler değiştirmesini beklemek çözüm değil…

Bu arada poşet kullanımı ile alakalı değil ama kullandığımız herşey ile ilgili… İzlemediyseniz 20 dakikanızı ayırın ve buyrun “Story of Stuff (Şeylerin Öyküsü)“nü izleyin. Bir şeyler alırken iki kere düşünmenizi sağlayabilir… Şimdilik sadece ingilizce’sini buldum – Türkçe alt yazılı bir versiyonunu aramaya devam ediyorum.

. .

Sürdürülebiliryasam.org ‘dan çokça düşündüren kısa filmler için TIK 🙂

Pazar Filesine Dönüş için TIK 🙂

Anne ve Bebişi “Yaşadıklarımdan Öğrendiklerim” demiş ya bir de ona TIK 🙂

Türkiye’de 5 kişiden biri naylon poşet yerine alışverişlerinde bez torba kullansa,
bir nesil boyunca ülkemiz 31 milyar 46 milyon naylon 400 bin poşetten kurtulacak.
Çünkü, bez torba kullanmak,
bir kişi için haftada 6, ayda 24, yılda 288, yaşam boyunca ise 22 bin 176 plastik poşeti
kullanmamızı engelliyor…