Pratik hayat becerileri ve tuvalet eğitimi

Pazar sabah, uzun zamandır görmediğimiz arkadaşlarımızla çoluk çocuk kahvaltıda buluştuk, ardından araba ile İstanbul’a gittik… 30 haftalık hamile ben ve 3 yaşına 3 gün kalan Mira’nın performansından emin olabilmek için Cenk de bizimle yola çıktı. Akşamına da otobüse atlayıp geri döndü. Biz de, Mira’nın ilk gece azan konjiktiviti, ikinci gece de yükselen ateşine rağmen keyfimizi hiç bozmadan iki gün geçirdik. Kızımı mı, kendimi mi taktir etsem bilemedim 😛 Mira hafif hastalık etkisinde olabildiğince mızmızdı ama hiç arıza çıkartmadı; acıktığında yedi, uykusu geldiğinde uyudu. Hatta kucağımda 2 saat uyuduğu sürede ben de nihayet Senem ile yüzyüze tanışma fırsatı buldum… Arada, vicdansız anneyim ben diye kendimi sorgulasam da, ne diyeyim hiç zorlanmadım suçluluk duygusundan arınmakta… Mira kucağımda mızır mızır mızırdanırken, arkadaşlarıma laf yetiştirerek kendi kendime aştığımı gösterdim 🙂

Bir kez daha İstanbul’da yaşayan ve araba kullanan arkadaşların ileriki yaşlarda alzeimer olma ihtimalinin çok düştüğüne kanaat getirdim. Değişen yollar konusunda sürekli bir beyin egzersizi yapmalarının yanısıra bir de akıl sağlıklarını koruyabilmek için sukunetlerini kaybetmemeleri gerekiyor. 30 haftalık gebe aklım, 4.5 saatlik yolda değil ama trafikte yıprandı. Ikea çıkışında ön kapıda beni bekleyen arkadaşlarımın yanına döneceğim yere 3. defa kapalı garaja girmeye kalkınca, güvenlik halime acıdı ki buradan geri vitese alın U dönün diye yardımcı olmaya girişti. Benim geri vitese almam ile arkadan bir arabanın gelip bize dokunması bir… arabanın içinden fırlayan baba oğul olduğunu anladığım 2 kişinin “kadın milleti değil mi” diye böğürmeye başlaması iki… oldu… Güvenliğin duruma “hanımefendi duruyordu, geri gitmemişti, durmadınız” diye müdahale etmeye çalışmaları, “korna çaldıydık ya işte… bunlara araba alan kocalarında (!) kabahat şeklinde…” seviyesizce uzadıkça uzadı… Rapor tutmaya yanaşmadılar. Karnıma ve yanımdaki çocuğuma bakıp “polis çağırsak saatlerce bekleriz, en az 300 liralık hasar var bu arabamızda, ödeyin gidelim” şeklinde bağırınmaya devam ettiler… Çevredekiler önceden olup olmadığı belli olmayan ince çizik için, polis çağıralım diye benim saffında yer alırken, Mira da “çişim geldi hemen yapmam lazım” diye koroya eklendi. Mira’yı kucaklayıp çimlerin üzerine işetirken, içimden bir his hala bekle polisi diyordu ama Mira’nın akşam yemeği yiyememesini göze alamadım, Angara’lı olmamın hatırına 50 lirada uzlaşan adamlara içimden saydırarak olay mahalinden uzaklaştım. Sonrasında Mira uyuyakalınca akşam yemeği yiyemedi o ayrı 🙁 17 yıldır aktif bir şöförüm… Uzun yola çıkarım, minibüse kadar her boy motorlu taşıtı zorlanmadan kullanırım. Ama karşıma çıkan bu baba – oğula, o çok sesli koro içinde bir de ben bir şey söylemek istemedim. Çocuğumuzu böyle bir toplum içerisinde büyütüyoruz, dahası bu ortamda hayatta kalma becerisini yükseltmek zorundayız. Söyleyecek tek şey var; çocuklar ne görürse onu yapar. Biz kendimizi düzeltmekle mükellefiz… Armudun başka ağacın dibine düşmesini beklememek lazım… (bu videoyu daha önce paylaşmıştım ama tekrar izlemeli…)

Dün Feneryolu Saray’da yaptığımız geç kahvaltının ardından sahil yolundan Pendik’e oradan da Ankara yoluna doğru devam ettik. Ne diyeyim sahil yolundan geçerken İstanbul bu sefer gözüme pek sakin pek huzur dolu geldi… Mira kısa bir şekerleme yaptı. Sonrasında yol boyunca hikaye yazmaca oynadık. Hikaye yazmaca deyip düşününce farkettim; oyunumuz FRP gibi bir şey olmuş . Ben bir hikaye yazmaya başladım, kahramanlarından biri Mira oldu, onun kararlarına göre hikayeyi yönlendirdim… Bir zamanlar benden DM olmaz derdim ama bir kez daha anladım ki anne olunca herbişi olabiliyormuş insan 🙂

Ankara’ya kadar hava ışıl ışıldı dolayısıyla yol da çok güzeldi. Yanlızca 30 haftalık gebe, 3 yaşındaki çocuğu ile yola çıkınca şurası güzeldir mola verelim şeklinde bir tercihte bulunamadı 😛 Yol boyu bir benim, bir Mira’nın çişi gelince, bir sonraki servis alanı 25km şeklinde tüm tuvaletleri tavaf etmek durumunda kaldık. Tabi toplumumuzun tuvalet kullanma alışkanlıklarını yerinde gözden geçirme fırsatını da yakalamış olduk. Sifon, tuvalet kağıdı kullanmayı bilmeyenlerden çok, son derece medeni gözüken bir kaç kişinin çocuklarını alafranga tuvaletlerin tepesine tüneterek işlerini yaptırmasına veya öyle yönlendirmesine inanamadım. Acıklı olan tarafı, kendini ve çocuklarını mikrop kapmaktan korumaya çalışırken, arkada bıraktıkları pisliğin farkında bile değiller… Benzer bir şeyle geçenlerde Ankara’nın A sınıfı alışveriş merkezlerinden birinde karşılaşmıştım. Mikrop kapma kaygısındaki yaratıcı Türk kadını marketten aldığı poşeti klozet korucusu olarak kapağa geçirmiş, ortasına da bir delik açmış… Deliğin küçük gelmesine aldırmamış, aynen de bırakıp çıkmış… Bunları gördükten sonra; ister istemez aklıma Mira 15 günlükken yaptığımız Raleigh – Washington arası 4.5 saatlik yolculuk araba yolculuğu geliyor. Yol kenarında bizimki gibi tam teşekküllü merkezler yerine bir tuvalet binası ve yanında içecek otomatlarının bulunduğu basit noktalardan ikisinde duraklamıştık. İlk durakta Mira’nın altını arabada değiştirmeyi tercih etmeme rağmen, tuvalete gittiğimde o kalabalıktaki temizliği karşısında şok geçirmiştim. İkinci durakta bunun bir tesadüf olmadığından emin olmuştum. Ülkemizde tuvaleti bile olmayan okullar varken, büyük bir toplumsal uyanış beklentisinde değilim. Her değişim önce insanın kendinden başlar… çantada dezenfektan mendil ve sabun taşımak gerçekten zor değil… katlanır klozet adaptörü gibi ürünler varken de, kendi maruz kaldığımız mikrop kaparız paranoyasını bir sonraki kuşağa aktarmak hiç doğru değil…

Doğal Ebeveynlik tembel annelerin tercihi mi?

Belki biraz anormallik göstereceğim ama doğumdan bu yana anneliğimin iyi veya kötü, şu veya bu ekole ait olduğunu hiç sorgulamadım ben… Kusursuz değilim ama hatalarım için de kendimi yemedim. Daha Mira aramıza katılmadan Cenk ile nasıl anne-baba olacağımızı irdelerken, ana-babalıkta bir miktar hata payının pek normal olduğunu %100lük bir performans için kendimizi kasmamızın gereksizliği konusunda hemfikir olmuştuk. Bana göre anne-babanın vermesi gereken güven ve sevgi gibi en temel ihtiyaçları yerine getirdiğimiz sürece telafi edilemeyecek, onarılamayacak bir hata yok ebeveynlikte…

Hamileliğim süresince Tracy’den, Ferber’e, Karp’tan, Sears’a bir çok çocuk yetiştirme ekolünün kitabını okudum. Akıl süzgecimden geçirdiğimde saçma gelen yanlarına uyuz olmak yerine kulak tıkadım, kendi doğamıza uyabilecekleri, yeni yaşantımızı kolaylaştırabileceklerimi almakla yetindim. Ferber’de çocuğu ağlasa bile uyumaya terk etmek kısmına değil, uyku öncesi tutarlı bir rutin kurmanın olumlu etkisine takıldım. Tracy’nin yemek-aktivite-uyku-kendine vakit ayır sıralamasını ve erken tuvalet eğitimi yaklaşımını çok beğendim. Karp sayesinde kundaklamayı akıl ettim, 2 yaş krizlerinde ilk yapmam gerekenin derdine onun gözünden bakabilmek ve onu anladığımı anlatabilmek olduğunu öğrendim. Ama en çok Sears’ın dünyaya çocuk gözü ile olduğu kadar anne gözü ile de bakabilen yaklaşımına bayıldım.

Son zamanlarda bloglarda, sosyal ağlarda, yakın ve uzak çevremde Attachment Parenting – yani Doğal Ebeveynlik ile ilgili daha çok şey okuyor, duyuyorum. Doğal ebeveynliğin; SADECE kazık kadar olana kadar emzir, ağlamasına üzülmesine asla müsade etme, birlikte uyu, kucağında taşı, davranışlarının zamanı geldiğinde düzelmesi için sabırla bekle şeklinde yansıtılmasına, hatta ileri giderek bunları yapmayan annelerin “doğal olmamakla” suçlamalarına çok şaşırarak bakıyorum. Doğal Ebeveynliğin bahsi geçen olmazsa olmazlarının sertçe dile getirildiği ortamlarda benim araştırdığım / okuduğum / algıladığım Doğal Ebeveynliğin “Soft Attachment Parenting” olarak algılanmasına da pek şaşırmıyorum.

Slingomom‘ın Alternatif Anne’ye – dolaylı yollar ile – eklenen yazısındaki “Doğal Ebeveynlik çocuklarını dinleyen, anlamaya çalışan ebeveynler olmak demek…” sözü arkasında derin anlamlar barındırıyor. Aslında Doğal Ebeveynlik; uyku, yeme, disiplin gibi tüm konuları şekillendirirken de çocuğu anlamaktan vazgeçmemek anlamına geliyor. Herşeye göz yummak ise doğal olmayanı… En çok konuşulan – ve belki de en yanlış anlaşılan – kavramların üzerinden DOĞAL EBEVEYNLİK – ATTACHMENT PARENTING bakış açısı ile geçmek istedim. Herkesin doğasına uygun bir şeyler bulabileceğine eminim.

Emzirme
Bebeğin doya doya istediği zaman emmesi doğal olanıdır. Ama…
Emzirmiyor/emziremiyor, biberon veriyorken de doğal ebeveyn olunabilir,
– Annenin gece emzirmelerini kesmesi de normaldir,
– 12 aylıkken veya 3 yaşındayken farketmeksizin anne ve/veya bebek ne zaman hazırsa o zaman emzirmeyi tamamen bırakabilirler.
Önemli olan bu süreçleri anne ve çocuk için zorlanmadan, acısız atlatmaktır.

Mira 3 yaşına 3 ay kaldığı şu günlerde hamile olmama rağmen halen bir iki kere emiyor ve ben artık emmeyi ne zaman bırakmalıyım sorusunu kendime hiç sormuyorum – ki fazla düşkünleştiği bir kaç dönemde kesme sürecine girmekte çok geç kaldığım konusunda kuruntulanmıştım. Görüyorum ki onun düşkünleştiği dönemler aslında bir barometre görevi görüyordu ve ben başka arızalarımızı göremeyecek kadar yoğun ve yorgundum. Şimdi gözüme baka baka “ben daha büyümek istemiyorum annecim” derken, “hayır sen büyüdün artık” demek istemiyorum. “Sen de bir gün büyüyeceksin” demekle yetiniyorum. Nasıl artık toplum içerisinde emmeyi talep etmiyorsa, ben ondan önce emzirmeyi bırakmak istersem de bunu ona anlatarak yapabileceğimi biliyorum

Uyku
– Doğal ebeveynler illa ki çocukları ile uyumuyorlar ama ya hep benim ile birlikte uyursa gibi bir endişeyle bebekleri ile uyumaktan da korkmuyorlar.
Önemli olan bebeğin sağlıklı bir şekilde uyuması, güvende hissetmesi ve huzurlu olması… Kendi yatağında veya bizim yanımızda olması değil.
– Bebeğin anne babası ile uyumamış olması bağlanmanın zayıflığının göstergesi değil ama çocukla beraber uyumak da gün içerisinde yerine getirelemeyen bağlanma ihtiyacını gidermede yardımcı…
Doğal Ebeveynler de çocuklarının sonsuza kadar kendileri ile uyumayacağının farkında ve bunun için bir ayrılma stratejisi izliyorlar.
Çocuğun yanında ilişki gibi kavramın da hiç kimseye doğal gelmediği aşikar.

Bebekken kendi odasında kendi yatağında deliksiz uyuyan kızım, önce sabaha karşı bizimle uyumaya başladı, sonra da bizim yatağımızda yatmayı istedi. Duruma müdahele etme çabalamızın tüm düzenimizi bozacak bir huzursuzluğa davet çıkartmasındansa, biz onunla uyumanın tadını çıkartmaya başladık. Ama artık geceleri hiç emmiyor, hiç uyanmıyor ve dahası artık uyurken sıkıştırılmayı hiç sevmiyor. Tekrar kendi yatağında yatmayı istemesi de çok uzak değil hissediyorum.

Disiplin
Disiplin doğum ile başlıyor.
Ceza/ödülden daha etkin iletişim yöntemleri destekleniyor.
Disiplinde sertlik değil tutarlılık ve pozitif yaklaşım öneriyor.
Doğal ebeveynlikte kesinlikle, saldım çayıra, mevlam ne zaman isterse döner gelir şeklinde bir disiplin uygulaması yok. Hatta tam tersi bir durum söz konusu…

Biz anne – baba olarak çocukların sınırları sevdiği anlayışını benimsedik. Her yaşında onun algılayabileceği sınırlamalar koyduk. Hayırı çok kullanıp anlamsızlaştırmadık ama 7 aylıkken beni kemirmeye kalktığında da anlamaz demeden net bir şekilde kullanmaktan çekinmedik. Onun kendi alanlarını yarattık. Böylece bizim ve başkalarının da kendi alanları olduğunu anlamasını sağladık. Bu hafta okulundaki öğretmenleri ile birebir veli toplantımızda söylenen “Ortamın kurallarını çok iyi gözlemliyor. Genelde uyumlu ama o anda uymak istemiyorsa da kimseyi rahatsız etmiyor. Arkadaşlarının dikkati dağılıyor Mira’cım, biraz daha sessiz konuşurmusun gibi açıklamalı yapılan uyarıları hiç itirazsız yerine getiriyor” sözleri bize 2.5 yaş için yeterli bir disiplinin olduğunu gösterdi.

Bağlılık / Bağımsızlık
Doğal ebeveynler, çocuklarına kendi kendilerine öğrenmeleri için fırsatlar yaratıyorlar. Yapamadıklarında yanlarında oluyorlar ama onlar adına yapmaya kalkmıyorlar. Doğal anneler de bağımlı çocuk değil bağımsız ama bağlı çocukları olmasını arzuluyorlar. Tüm NORMAL anneler gibi…

Biraz uzun oldu sanırım ama kısaca özetlemek gerekirse… biberon ile besleyerek de, odasında uyutarak da aslında DOĞAL EBEVEYNLİĞİ benimsiyor olabilirsiniz. Önemli olan izlemek, dinlemek ve anlamaya çalışmak, pozitif yaklaşmak… Beslenme-psikoloji-tıp konularında uzman super anne değil, sadece anne olmak 🙂

——

Alternatif Anne’deki Doğal Ebeveynliğin Tuzakları başlıklı son yazıda da, haklı olarak, acaba ebeveynler başedemedikleri sorunlar karşısında Doğal Ebeveynlik maskesinin ardına mı saklanıyor? sorusu sorgulanıyor. Uzun yorum yapmak pek adetim değildir ama oraya çok uzunca bir yorum yazmıştım. Sanırım kullandığım linklerin fazlalığından spam yorum filitresine takıldım. O yorumumu az biraz toparlayınca da bu yazı çıktı ortaya…

“eğer gerçek süt içmiyorsanız, gerçek yoğurt yemiyorsanız, gerçek ekmek yemiyorsanız, gerçek et değilse yediğiniz… siz de gerçek bir insan değilsiniz ! ve gerçek olmayan bir şekilde öleceksiniz”

O gün” yapılan tüm konuşmaların videolarını Vimeo‘dan izleyebilirsiniz.

Ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz… Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz

Yılmaz Özdil bugün öyle bir yazı yazmış ki sarılıp öpesim geldi… Günün birinde bağlantıları değişirse hala ulaşıp okuyabilmek adına buradan da paylaşmak istedim.

Yakınımdaki örnekler ile kendi çocukluğumu kıyasladıkça endişelerim artıyor. Geçen aylarda bir kuzenimizin 5 yaşındaki kızına erken ergenlik tanısı koymuşlar. Sebepler arasında plastikler, kozmetikler, katkı maddeleri ve hormonlu GDO’lu gıdalar olduğu söyleniyor. Göğüslerindeki sertleşme nedeni ile gitmişlerdi, büyük ihtimal ile hormon tedavisine başlayacaklar. Çivi çiviyi söker hesabı… İşin acı yanı çok dikkatli, özenli, farkındalığı yüksek ailedir ama tek başına farkında olmak korumak için yetmiyor işte…

Tarım ülkesi olduğu söylenen ülkemde, gerçek gıda bulabilmek için kırk takla atmak ağırıma gidiyor ama en basidinden şu yandaki şebek surat için eli kolu bağlı ve karamsar kalamıyorum.

Zaten bugün yazacağım çok ama çok tatlı şeyler var. Gözlerimi yaşartan, günümü aydınlatan… ama akşamı beklemeli… şimdi işe dönmeli…

GDO’lu diyet tarifleri

Haliyle panik halindesiniz… “Nasıl anlarız? Genetiği değiştirilmiş organizma yemekten nasıl kurtuluruz?” filan.
Şöyle…
***
Annaneniz öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, siz, “Aman annane be, boş versene” deyip, marketten hazır çorba alıyordunuz ya… Annane rahmetli oldu ve siz, o tarhananın tarifini annaneden alıp, bir kenara yazmadınız ya… İşte o nedenle, siz, genetiği değiştirilmiş organizma yemekten kurtulamazsınız maalesef.
***
Ne verirlerse…
Onu yiyeceksiniz.
***
Kız evlat yetiştiriyorsunuz, en iyi okullara gönderiyorsunuz… Piyano çalıyor, İngilizce konuşuyor, Grammy alanları tek tek biliyor. Bilmeli… Ama alt tarafı limon, şeker ve su kullanıp, limonata yapmasını bilmiyor! Yoğurdu çırpıp, ayran yapamıyor, ayran… İşte o nedenle, kızınız, genetiği değiştirilmiş meşrubat içmeye mahkûm maalesef… Torunlarınız da.
***
Zahmet edip sütlaç yapmadığınız için, kek yapmaya üşendiğiniz için… İçinde ne olduğunu bilmediğiniz gofretleri, mısır patlaklarını kemiriyor sizin oğlan! Hamur tutmayı, şöyle mis gibi ıspanaklı bi börek yapıp, çantasına koymayı bilmediğiniz için, hamburger bağımlısı oldu. Tahin-pekmezi “köylü işi”, vıcık vıcık yağ fışkıran kremaları “modernite” sandığınız için, daha 10 yaşında ayıya döndü, yuvarlana yuvarlana yürüyor, tıkanıyor, merdiven çıkamıyor.
***
Size zor geliyor ama, zor mu evde yoğurt yapmak? İstanbul’un güneşi müsait değil, anlarım, zor mudur İzmir’de, Antalya’da, Adana’da evde salça yapmak?
Şikâyet edip duruyorsun, içine katkı maddesi konuyor, zorla beyazlatılıyor diye… İster tam buğday unundan, ister çavdardan, hakikaten zor mudur evde ekmek yapmak? Bütün ailen kabız… Tonla para verip, abuk sabuk ambalajlı-meyveli saçmalıklardan medet umacağına, niye öğrenmiyorsun kabak tatlısı yapmayı?
***
Güya, çoluğunu çocuğunu düşünüyorsun, taze taze yesinler diye, pazara gidiyorsun… Eğri büğrü biberlere, doğal olduğu için tuttuğunda ezilen domateslere ağız burun kıvırıyorsun, hormonlu, tornadan çıkmış gibilerini alıyorsun… Ne işe yaradı senin pazara gitmen?
***
Kocanız da, bu satırları okuyup, size akıl verecek şimdi… Söyleyin ona, ukalalık etmesin, götürün aktara, hatmi çiçeğiyle zencefili birbirinden ayırt etsin, ondan sonra konuşsun!
***
Enginar, börülce, radika, cibes pişirmekten haberin yok; gazetelerin tiraj almak için kıçından uydurduğu kıçımın uzmanlarından fıldır fıldır brokoli tarifleri öğreniyorsun… Brüksel lahanası yiyerek mi AB’ye gireceğini sanıyorsun?
***
Çin’den bal getiriyorlar mesela… Taaa Arjantin’den, Meksika’dan bal getiriyorlar. Neymiş efendim, içinde genetiği değiştirilmiş organizma olabilirmiş falan… İçinde tavuk ibiği, maymun kulağı olmadığına şükredin! Ben iddia ediyorum… Kaşla göz arasında frankeştayn ürünlere kapıları açan arkadaşlarla, Amerikan çiftçilerinin avukatı profesörlerimiz, sırf karakovan balına sahip çıksa, Şemdinli’de, Pervari’de terör bile azalır, terör bile.
***
Uzatmayayım.
Mutfak genetiğimizi kaybettik biz.
***
Elin adamı, mısırdan, soyadan, domatesten önce beynimizin DNA’sını değiştirdi!
***
Hurrraaa diye köyden kente göçerken, dışarda tıkınmayı şehirleşme zannettik. Ambalajlı ürün tüketmeyi, zenginleşme zannettik.
***
Dolayısıyla, ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz… Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz.

Gerçek gıdaya eşit erişim hakkı çocuklarımızın en temel hakkıdır!

Dünya dünya olalı beri mısırın püskülüne konan kelebeği, artık ‘konmamaya’ ikna etmek üzere mısırın genetiğine işlenen bir kimyasal, yıkamakla çıkmaz, biliyorum; çünkü kızımın gözlerinin yeşili gibi, o kimyasal da, tümüyle mısırın kodlarında artık. Üzerinde ya da etrafında değil. İçinde.

Kelebek konarsa mısırın püskülüne ve yumurtalarını bırakırsa eğer, ürünün bir kısmı zarar görür, doğru. Ama, o mısırı kızım yediğinde, içine işlenen, yıkamakla temizleyemeyeceğim, haşladığımda gitmeyecek o kimyasal, kızıma ne yapar… Asıl onu merak ediyorum ben.

Diyorlar ki “üreticisi, eğer, GDO’lu ürünün zarar verdiğini fark ederse, ürününü piyasadan çeker!”

Diyorum ki, “benim kızım denek değil!

fikir sahibi damakların sözlerine kulak verin!
Lütfen okuyun ve paylaşın…

Henüz geç değil
satın alması, tüketmesi beklenen hedef kitle olduğumuza göre
biz talep edersek bazı şeyler değişebilir.

Tohumumuzu, toprağımızı, suyumuzu
yani çocuklarımızı hala koruyabiliriz.

Gerçek gıdaya eşit erişim hakkı çocuklarımızın en temel hakkıdır!

Poşetlenmemiş olsun…

Kıbrıs’taki kaybolmalarımızdan birinde kendimizi – haritada Güzelyurt körfezinde bir deniz kaplumbağası resmi ile işaretlenmiş – uçsuz bucaksız bir kumsalda bulduk. Pazar günü olmasına rağmen hiç kimse yoktu sahilde… Öğrendik ki bu plajda zaman zaman ters akıntılar olduğu için halk bu sahili hiç tercih etmezmiş. Üçümüze özel bu koca bir kumsalda huzur bulduk… Çok eğlendik… Derken, kumların arasından gözümüze çarpan ayrıntılar huzurumuzu kaçırdı…

Evet hiç insan yoktu ama artıkları öyle çoktu ki… Göz alabildiğine uzanan kumsal, ilk başta çok belli olmasada göz alabildiğine naylon torba, plastik çuval, cam şişe doluydu…  Cenk ile Mira kumlarda koştururken ben biraz çöp topladım. Toplayabildiğim miktar bir damla misali ama damla damla değişir bir şeyler… Bu arada “hangi zihniyet yüzülemiyor diye bu güzelim plajı çöplük olarak kullanır diye?” bir an duraksasam da, ayılmam kısa sürdü. Düşündümde bu çöpler bizim evimizden bile çıkmış olabilirdi. Çünkü dikkat etmemize rağmen poşet kullanımını hayatımızdan %100 çıkartabilmiş durumda değildik…

Bir naylon poşetin doğada yok olması 10 – 20 yıl sürüyor. Bir araştırmaya göre okyanusta seyreden gemiler yılda 3 milyon 700 bin kilogram plastik torbayı denizlere bırakıyor. Dünyanın yüzeyi bugüne kadar plastik çöplüğüne dönmediyse nedeni, deniz tabanlarının çöplük gibi kullanılması… Uzun yıllar bozulmadan doğayı kirletmeye devam eden plastikler yüzünden fok ve kaplumbağalar başta olmak üzere pek çok canlı, bu plastiklere dolandıkları için ölüyor…

Farkında bile olmadan bu poşetler hayatımıza dolanmış durumdalar… Kurtulmak için ise gerçekten çaba göstermek gerekiyormuş. Benim bir bez çantam ve bir kaç filem var, çoğu zaman yanımdalar ama  unuttuğum da oluyor veya bazen de filenin içine karışıyor poşetler… Bundan sonra kendime hiç bir mazeret sunmamaya karar verdim.

Dün pazara herzamanki gibi annemin İkea’dan aldığı çiçek taşıma çantası ile indik. Her zamanki tezgahta çantamızı doldurduk. Ama çıkışta almayı unuttuğum havuç geldi aklıma… başka bir tezgahta durdum. Pazarcı daha 1 kilo havuç demem ile birlikte poşeti çekti doldurdu, ses hızıyla tartmaya gitti. Eskiden sesimi çıkartmaz alır havucu hızla devam ederdim. Bu sefere “Poşete gerek yok, alayım onları da çantanın içine…” dedim ama “Olur mu öyle şey abla…” diye tutturdu. “Olur hatta daha güzel olur” dedim. “ihtiyacım yok benim” dedim. Olurdu olmazdı uzadı gitti bu dialog… Her zaman alışveriş yaptığım adamlara gitsem işim çoktan bitmiş olurdu. Sonunda o pes etti “Peki istiyorsanız öyle olsun” dedi ama o kadar anlatmama rağmen anlam veremediği yüzünden belli idi…

Geçenlerde Esra da yazmıştı; Gerçekten karamsar olmak için artık çok geç… Birilerinin bizim için önlemler alıp bir şeyler değiştirmesini beklemek çözüm değil…

Bu arada poşet kullanımı ile alakalı değil ama kullandığımız herşey ile ilgili… İzlemediyseniz 20 dakikanızı ayırın ve buyrun “Story of Stuff (Şeylerin Öyküsü)“nü izleyin. Bir şeyler alırken iki kere düşünmenizi sağlayabilir… Şimdilik sadece ingilizce’sini buldum – Türkçe alt yazılı bir versiyonunu aramaya devam ediyorum.

. .

Sürdürülebiliryasam.org ‘dan çokça düşündüren kısa filmler için TIK 🙂

Pazar Filesine Dönüş için TIK 🙂

Anne ve Bebişi “Yaşadıklarımdan Öğrendiklerim” demiş ya bir de ona TIK 🙂

Türkiye’de 5 kişiden biri naylon poşet yerine alışverişlerinde bez torba kullansa,
bir nesil boyunca ülkemiz 31 milyar 46 milyon naylon 400 bin poşetten kurtulacak.
Çünkü, bez torba kullanmak,
bir kişi için haftada 6, ayda 24, yılda 288, yaşam boyunca ise 22 bin 176 plastik poşeti
kullanmamızı engelliyor…

Nereden çıktı bu blog yazma işi?

Kitubi’deki şu yazıdan sonra farkettim; aslında bu soruların cevabını uzun uzadıya düşünmemişim bile… Sadece Mira’nın doğumu ile yaşadığım pozitif enerji patlamasını kayıt altına almam lazım, uzaktaki – yakındaki – tanıdık – tanımadık herkes ile paylaşmak lazım demiş, başlamışım yazmaya… Damla sayesinde bu akşam durdum düşündüm… Nereden çıktı bu bloglama işi? Neden yazmaya başladım?

Aslında ben, gerekli gereksiz aklıma takılan her konuda, çok araştırıp, çok okumama rağmen yazmaya hiçbir zaman heves duymamıştım. Hatta hayatım boyunca hiçbirşeyi uzun uzun yazarak kayıt altına da almadım. Yazar olmaya hiç heveslenmedim ama hep iyi çizerdim 🙂 Öğrendiğim her konu hakkında çooook ama çoook konuşurdum. Biraz da meslek icabı daldan dala bir çok konuda işin uzmanları ile tanışma hatta çalışma imkanı da bulurdum. Böylece çenem de bol bol düşecek fırsat yakalardı… Yine de aman yazayım da paylaşayım diye bir dürtüm yoktu… Başta annem ve kocam olmak üzere yakın arkadaşlarımın başını ütülemek yetiyordu bana…

Sanırım Mira ile birlikte yeni bir Banu’nun da doğması idi beni uzun uzun yazmaya çeken ilk sebep… Eskiye inat – eskisinde de zor zamanlarda – pozitif ruh halimi her daim koruyabiliyordum ki bunu herşeyden önce kendim için kayıt altına almam lazımdı.

Kendimi hiç evli barlı, çoluk çocuk sahibi olarak hayal etmemiştim. (eskiden tanıyan kimse de edemezdi) Ama ne evliliğim, ne hamileliğim sürpriz veya plansız değildi. Zaten evlenme kararı vermemiz ile evlenmemiz arasında 5 yıl geçti… Evliliğimizi ilk çocuğumuz ile taçlandırmamız ise birlikteliğimizin onuncu yılını buldu… – ikinci çocuk için aynı performansı sergilersek vay halimize 🙂 – Neyse bebek öncesinde ben bir durma durulma ihtiyacı hissettim. Kendi işim olmasını da bahane ederek nefes almadan çalışıyordum. Herşey için endişeleniyordum. Görevlerim herşeyin önünde geliyordu. Hiçbirşeye yetişemiyordum. Yıkılıyordum. Yıkıyordum. Gitmezdi bu hayat böyle… O halimle kalırsam yetiştirme sorumluluğunu alacağım canlıya da yazıktı… Öncesinde zaten bana hatta kocaya da yazıktı… Kendimi değişmem gerektiğine ayarladım, şartladım… Çok zor olmadı değişmek. Eski ben olmak zaten daha zordu. Mira’cım içimde büyüdükçe ben de büyüdüm, aydınlandım. Tüm hormonal iniş çıkışlara rağmen kendi zihnimde başlayıp biten, farkındalığı yüksek, harika bir hamilelik geçirdim.

Anne olmaya hazırlanırken ise en dürüst yaklaşımlar ve en karşılıksız yardımlar sanal dünyadan çıktı karşıma… Paylaşılan kişisel tecrübelerden karşılık vermeden o kadar çok aldığım ki, sonunda denize bir damla da benim katkım olsun istedim.

Hamileliğimin hemen hemen başlarında değişmem kadar çok önemli bir karar daha almıştım. Doğumdan önceki iki ay Amerika’ya kardeşimin yanına gidecektim ve Mira’yı orada doğuracaktım. Doğumdan bir ay sonra da geri dönecektim. İki erkek kardeşimin yüzme bursları ile liseyi ve üniversiteyi Amerika’da bitirmiş olmaları…İkisinin de burslu okurken yabancı öğrenci olmaları sebebi ile yaralanamadıkları çalışma olanakları ve başka burslar… Mezun olduklarında iş bulurken yaşadıkları… Küçük kardeşimin Fransa’da istediği bir işte çalışabilme olanağını çalışma izni sebebi ile kaçırması… vs. vs. imkanımız varken bunu zorlamamız konusunda bizi teşvik etti. Şanslıydım… Ofisi bensiz de çekip çevirecek harika bir ekibim vardı. Sonunda internetten takip ederek de yapabileceğimi öğrendim işimi… Şanslıydım… Kardeşim Baha ve eşi Özge’nin yürekleri de, evleri de çok sayıda misafir ağırlamayı kaldıracak kadar genişti… Şanslıydım… Bana rağmen benim yerime doğru kararları alan harika bir sigortacım vardı… Oraya gidip doğurmak bize sadece uçak biletlerimizi almamıza mal oluyordu… Şanssız olduğumu düşündüğüm tek nokta; yakınımızda doğum konusunda benzer bir tecrübesi olan kimse olmamasıydı. – Hepimizin ilk gözağrısı olduğu için Mira’cığımı ben, babası, annem, iki erkek kardeşim ve Özge birlikte doğurduk desem yeridir. – İşte bu noktada Amerika’da yaşam tecrübelerinin paylaşıldığı bir foruma dahil oldum. Resmen o forumdaki güzel anneler ile doğuma hazırlandım. Bu forumda tanıdım Pratik Anne‘yi ve blogunu… Turizmci olmama rağmen elimde minicik gerçek bir bebek ile Türkiye’ye dönerken – ve her kafadan bir ses çıkarken – ve çıkan seslerin de yaşanmış tecrübesi yokken – Burcu’nun şu yazısı resmen hayatımı kurtardı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi… Aklıma takılan veya hiç aklıma gelmeyen bir çok konuda bloglar çok şey öğretti bana… Okudukça ufkum açıldı. Aldığım gibi vermeliydim. En doğru, en iddalı, en tecrübeli, en mükemmel anne olmaya gerek yoktu – zaten yoktu öyle bir şey – sadece yaşadıklarım ile hiç tanımadığım birilerine faydalı olabileceğime inandım.

Anne olmam ile; Mira ile yaşadıklarımızı notlardan ve fotoğraflardan ötesinde bir şekilde kayıt altına almaya ihtiyaç duydum ve bu da blog yazmaya başlamam için en güçlü motivasyonum oldu… Anları yakalamak, saklamak, unutmamak, hafızamızı her daim canlı tutmak istedim…

Hep iyi bir arşivciydim. Doğal olarak Mira’nın doğumu ile de iyi bir fotoğraf arşivi oluşturmaya ve hatta birde günlük tutmaya başladım. Uzakta yaşayan sevdiğimiz de çok olduğu için, facebook kanalı ile düzenli olarak resimleri paylaşıyordum. Bir süre sonra yetmediğini farkettim. Deftere oturup uzun uzun yazmıyordum… Mira altı aylık olmuştu. O güne kadar heryere birlikte gitmiştik. Altı ay içerisinde Akdeniz’in Ege’nin hatta Hint Okyanusu ile Atlantik’in bile tadına bakmıştı. Bir çok yetişkinden bile daha kolay bir seyahat arkadaşıydı. Hiç yormamıştı. Harika fotoğraflarımız hatta oda kartından restorandaki peçeteye kadar bize o anları hatırlatacak ıvır zıvırları topladığımız bir anı kutumuz vardı. Ancak o kutuya herşeyi hapsedemeyeceğimi farkettim… Annem bile çok sevdiğim eski bir fotoğrafında, kucağında dondurma yiyen çocuğunun hangi çocuğu olduğunu karıştırmaya başlamıştı, yıllar içinde… O karıştırıyorsa benim durumun ileride daha vahim olurdu. Ve altı aylıktı, Mira’cım elimizden tutup kocaman kocaman adım atmaya  çalıştığında… O gün annem uyardı “bu anları tut, kaçmasınlar” diye… Ben de blogspottan bir sayfa açtım.

Blog yazmaya başlama serüvenim ve sebeplerim böyle işte… Kitubi’deki çağrıyı ben de bu yazıyı okuyan herkese paslıyorum… Siz neden blog yazıyorsunuz?

Parque Infantil – Evora’da bir oyun parkı ve oyun evi

Eye of the Tiger from banu akman on Vimeo.

Çocuk sahibi olduktan sonra her anlamda dünyaya bakışımız değişiyor. Daha önce önemsiz gelen bir çok detay dikkatinizi çekmeye başlıyor. Bizim, Evora’da, Mira’dan önce önünden yürüyüp geçeceğimiz, bir çocuk parkına çarpılmamız gibi…

Öyle çok büyük veya abartılı bir park canlanmasın gözünüzde. 56000 nüfuslu bir şehirdeki onlarca parktan biri… Ancak… Oyun alanları yaş gruplarına göre düzenlenmiş, yapımında ağırlıklı ahşap malzemeler kullanılmış ve son derece estetik tasarlanmış. Çocukların kum, çakıl, çimen, hatta su ile oynayabilecekleri temiz alanlar yaratılmış. Mini basket sahası, ip merdiven alanları ile biraz daha büyük çocuklar için spor olanakları sağlanmış. Geniş yeşil alanlar bırakılmış. Ördek, tavşan gibi hayvanlar için kümesler yapılmış. Genel alanların orasına küçük ahşap bir anfitiyatro konulmuş, ara ara gösteriler düzenleniyormuş.

Bir de parkın karşılıklı iki köşesindeki küçük yapılar var ki… Bunlardan biri oyuncaklar, kitaplar, kostümler ve minik bir kukla sahnesi ile herkese açık bir oyun evi haline getirilmiş. Tam karşısındaki ise çocuk kütüphanesi olarak hizmet veriyor. Parkın içinde bir oyuncak müzesi varmış ama bunun varlığından daha sonradan haberimiz oldu.

Bunların hepsini bir arada görmek çarptı beni… Hele Mira, bu parkta kendi kendine kaydırağa tırmanmaya başlayıp, ufak bir yardım ile kaydıraktan kaymaya başlayınca bizim için ilklerin yaşandığı unutulmaz mekanlar arasında yerini aldı.

Portekiz gibi çok da gelişmemiş bir Avrupa ülkesinin, 56000 nüfuslu küçük bir şehrinde böyle bir park olabildiğine göre Ankara’da, İstanbul’da neden olmasın? Çocuklarımız bebeklerimizin daha rahat yaşayacakları bir kent için başkalarının bizim için birşeyler yapmasını bekleyerek sonuca ulaşmak zor. Harekete geçmek lazım…

Bu ortak duygu ile… “Benim ile Oynarmısın Anne” mail listelerinde “Bebekli Engelsiz Hayat” adıyla bir oluşum yeşerdi. Henüz yolun çok başında… Hedefi en öz hali ile; çocuklarımız için yaşanır kentler… Ve bizim gibi düşünen ebeveynler tarafından desteklenmeye ihtiyacı var… birşeyler ancak böyle değişebilir… değil mi?