Meraklı taze…

Mira’cım 8 ay 3 haftalık… 1 ay kadar önce, ilk defa göbeğini de yerden kaldırarak emeklemeye başladı. Öğleden sonra işten kaçmıştım ve Mira’cım ile Yasemin‘lerin evindeydik. Ama ardı ardına stresli haberler ile çalan telefonlarım işten kaçamadığımın ispatıydı. Ağlamaklı halimi Mira’cımın sürprizi düzeltti.

İlk başlarda mehteran gibi ilerlerken, şimdi peşinden biri kovalıyormuş gibi bağırarak ve dörtnala… Tabi muzurluk için ilerliyorsa çıt çıkartmıyor. Şimdilerde bir de sürekli bir yerlere tutunup ayağa kalkması lazım. 5 dakika aynı yerde durmaması lazım. Bakması lazım. Karıştırması lazım…

Ben ise, bu aralar, hareket menzillerini genişleten bebeklerin birer tehlike detektörü olduklarını düşünmeye başladım. Hemen açık noktaları buluyorlar.

Evimize taşınırken tüm prizlerimiz çocuk korumalı olarak değişmişti. Planlı değil, sadece elektrikçinin yanlış siparişi kaynaklıydı. Yıllarca, “pahalı oldu, üstüne fişleri zor takıyoruz ama çocuğumuz olunca karda olacağız” diye avuttuk kendimizi… Mira’cım emeklemeden önce sürünmeye başladığı ikinci gün, koltuğun arkasından altına uzattığım 3lü prizi bulup, kemirmeye kalktı. Tüm evdeki tek açık prizdi ve başka hiçbiri ilgisini çekmedi.

Mutfakta fırın çalıştığı ve özellikle sıcak olduğu zaman Mira’nın ilgisini çekmeye başlıyor. Neyseki dışarıya ısısı fazla gelmiyor.Açabilmesi de mümkün değil… Sadece ben fırından bir şey çıkartırken meraklı tazem pıtır pıtır geliyor hemen. Ondan habersiz ne oluyor diye…

Son zamanlarda ise etejer – komidin çekmecelerine tutunup kalkmaya başladı. Büyük çekmeceleri açamıyor ama boyuna uygun olanlar elinden kaçmıyor.

Her şeyin önünde Mira için en dikkat çekici yer, ayakkabılık ve ayakkabılar… Bu duruma ilk tepkimiz “annesine çekmiş” olsa da, dışarıda kimbilir nelere bastığımız ayakkabılarımızı Mira’cımın bağrına basmaya çalışmasını durdurmamız gerekiyor.

Güvenlik mevzuunda Ayça detaylı bir derleme yapmıştı, tekrar okudum. Biz bugünlere kadar evimizin bir bebek için güvenli olduğunu düşünüyorduk. Şimdiler de ise abartılı bir tavır izlemek istemiyoruz. Ama evimize Mira’nın gözü ile bakmaya çalışıyor ve buna göre bazı önlemler alıyoruz. Şöyle ki…

  1. Erişebileceği prizleri tekrar gözden geçirdik. Gerçi biz gözden geçirmeden önce Mira’cım kontrol etmişti. Zaten 2 taneymiş, ikisini de bizden önce buldu.
  2. Ortalıktaki kabloların çoğunu sakladık. Sadece labtopun adaptor kablosunu saklama işini çözemedik. Bir elektrikçi çağırmak lazım. Mira’cım kabloyu görünce çekiştiriyor. :S
  3. Mutfakta, açabileceği çekmecelerdeki kesici, delici aletleri ve deterjanları ulaşamayacağı yerlere aldık.
  4. Banyodaki deterjan dolabını açamayacağı hale getirdik.
  5. Bugünlerde tutunup kalkarken devrilebilecek, ileride ise üzerine tırmanacağına  kitaplık, etejer ve komidinleri duvara bağladık. (Hamileyken okuduğum bir haberden dolayı en büyük korkum bunların üzerine devrilmesi…)
  6. Açıkta ayakkabı kesinlikle bırakmıyor, hemen ayakkabılığa koyuyoruz. Zaten bunu yapmayı atlarsak bizimki patır patır geliyor. Her gün çamaşır suyu ile bu bölge temizleniyor.

Hepsi Mira’cımın evinde daha özgür olması için…

Şeker bayramımız…

Bayrama, arkadaşımız Haldun’nun bir süredir beklediği iş haberini, hiç beklemediği bir anda almasıyla başladık. Arife günü geldi haber; bayramın 2. günü Dubai’ye bekleniyor. Haldun ile vedalaştık. Burcu’yu da çok yakında yanına uğurlayacağız. Özleyeceğiz onları… Ama çok değil 🙂 Mira en kısa sürede arkadaşı Burcu’yu görmeye Dubai’ye gidecek. Tabi ki annesi ve babası da…

Bu bayram, benim için, eşim için, ziyarete gittiğimiz herkes için, hepimiz için çok özel. Önceki yıllarda edi büdü gittiğimiz bayram ziyaretleri, şimdi daha bir anlamlı… Şekerimiz yanımızda…

Bayrama babaanne ve dedesinde kahvaltı ile başladık. Mira’cımın ilk bayram harçlığı cebine koyuldu 🙂 Evde sofrada bizim ile oturmaya alışan Mira’mızı kahvaltı masasından uzakta veya masada kucakta tutabilmek mümkün değildi. Portatif bir mama sandalyesinin çok faydalı bir gereç olduğuna karar verdik. En kısa sürede, arabada taşımak üzere bir tane edineceğiz. (Bkz. Pratik Anne’den Pratik Ürünler…) Ardından benim anneanneme gittik. Anneannem, herzamanki gibi Mira’yı “yavrumun, yavrusunun, yavrusu” diye diye mıncıkladı… Dayım, yengem, kuzenler, komşular, bol ikram ve bangır bangır muhabbet ile günümüzü tamamladık. Mira’cım bol bol kucak ve öpücük bombardımanına uğradı…

Bu bayramda da uzaklaşmak istemedik. Ankara’yı bekleyelim, sakinliğinin tadını çıkartalım dedik. Tabi ziyaretlerin ardından evde de durmayalım,
gezelim, güzel havaları kaçırmayalım dedik. Ama itiraf ediyorum, Cenk’in soğuk algınlığını yeteri kadar önemsemedik…

Bayramın ikinci günü soluğu Gölbaşı’nda Mogan Park’da aldık… Daha önce hiç gitmemiştik. Ankara’da kimsenin kalmaması nedeniyle çok sakindi. Girişten piknik alanına kadar uzun bir yürüyüş yaptık. Piknik alanına gelmeden, göl kenarında bir banka kurulup, termosumuzdan çay içtik. Aslında bize bakmayın, illaki termos ile çay taşımaya gerek yok. Parkın girişinden başlayarak çok sayıda kafe ve restoran var… Tabi Büyükşehir Belediyesi’nin tüm parkları gibi içki yasak… Tüm yiyecek içecek yerlerinin önünde de çocuk oyun alanları mevcut. İyi organize edilmiş, şık döküm mangalları olan bir piknik alanı var. Gölün kıyısında 2,5 kmlik ahşap yürüyüş bantı uzanıyor. Park içerisinde küçük bir tren çalışıyor. Biz bir uçtan, diğer uca yürüdükten sonra, üşenince, girişe tren ile döndük. Kapalı kort dahil olmak üzere tüm tenis kortları, spor alanları ücretsiz… Küçük bir lunapark ve gokart pisti var, ücretli… Mogan Park, Ankara’nın diğer gölü Eymir kadar yeşillik değil ve eminim normal bir haftasonunda da çok kalabalık oluyordur. Ama biz kışın, açık güzel havalarda, sabah saatlerinde gitmek üzere programımıza aldık.

Bayramın son günü, uzunca bir rota çıkarttık… Abant’tan kardeşimi almaya, oradan da daha önce hiç gitmediğimiz Yedigöller’e gitmeye karar verdik. Piknik sepetimizi hazırladık. Haldun’u Dubai’ye gönderen Burcu’yu aldık. Erkenden diye niyetlenmemize rağmen 2 saat rötarla yola düştük. 1,5 saat sonra Abant’ta annemlerin evindeydik. Evden almayı unuttuğum, peçete bardak gibi eksiklerimizle birlikte kardeşimi aldık, yolumuza devam ettik. Yedigöller yolunu ararken, Bolu içerisinde 1 saat kadar kaybolduk ve ancak 2 saat sonra Yedigölleri bulduk. Ben böyle anlatınca uzak gibi gözükse de, dolaşmadan ve kaybolmadan gidilirse Yedigöller Ankara’ya sadece 2,5 saat uzaklıkta bir cennet… Biz bu kadar gecikmenin üzerine, yanlızca kısa bir yürüyüş ve hızlı bir piknikle yetinmek durumunda kaldık. Gerçi kısa sürede, yeşilin her tonuna doyduk… Orman bakanlığının evlerini keşfettik… Bir haftasonu gelip kalmaya, yedi gölün yedisini de görmeye niyet ettik…

Bu yazıya Yedigöller linki ararken buldum. Yiğit’in annesi Gorki, Yedigöller mevzuunda tecrübeliymiş… Keşke gitmeden önce sorsaymışım yolu 🙂

Bol oksijen ile geçirilen iki mükemmel günün sonunda eve döndüğümüzde Cenk’in soğuk algınlığı belirtilerinden eser kalmamıştı. Ama ertesi gün bir yerlerde, hata yaptığımı düşünmeye başladım. Önce benim, daha sonra Mira’nın burnu akmaya başladı… Neyse ki acil müdahale ile hızlı atlattık…

Not:
Araya nezle savaşımız girince, y
azıp fotoğrafsız geçmeme inandım yüzünden, bu zavallı yazı günlerce benim fotoğraflarını eklememi bekledi. Kınıyorum kendimi…
Kurban bayramına gelmeden fotoğrafları bir araya getirmeyi başardım. Tebrik ediyorum, kendimi 😛

Yedinci ay… Tırtıl Oldu

Artık Mira’cım 7. ayını bitirdi… Aklımda hala bir şeyler var geçmişle ilgili bloga eklemek istediğim. Ekleyeceğim zamanla… Şimdi bu yazı güncel bir haber 🙂

Miracım 7. ayı şerefine, hareket menzilini genişletti. Artık yuvarlanmak yerine tırtıl gibi ilerliyor. Artık her yere bu şekilde ulaşıyor. Kollar ile çekiyor, popoyu hafif kaldırıp, ayaklar ile itiyor ama göbişi yerinden oynatmıyor. Yukarıdaki resimde görünen, daha yeni, Mira’cım yuvarlansın diye özene bezene yaptığımız yer minderimiz işlevini hemen hemen kaybetti (!)

Yakında küçük bir kaplumbağa olacak mı? Bilemiyorum… Şimdilik bu anın keyfini çıkartıyoruz. Bloglamaya başladığımdan beri vaktin ne kadar hızlı geçtiğini daha bir fazla hissediyorum. Daha bir kaç ay önce kendi elini gördüğünde şaşkınlık içerisinde 1 saat inceleyen bebişimin, araştırmacı ruhunu zaptedebilmek mümkün değil… Zaten zaptetmek isteyen de kim 🙂

Mira’cımın bu yeni yeteneği ile mevcut aktivitelerimiz geliştirdik ve yeni aktiveler ekledik hayatımıza…

Öncelikle salonumuzdaki orta sehpa yıllarca bir kenara itilip kalmasın dedik, sorunu kökten çözdük, kaldırdık attık. Zaten yeni evlenip, yeni eşyalar ile taşındıktan bir ay sonra evimizi 40 cm su basması sonucu, tadilat gören eşyalarımızla duygusal bağ kurmamamız gerektiğini zorunlu olarak öğrenmiştik. Ayrılması zor olmadı…

İlk yuvarlanmaya başladığında, bir heves aldığımız, hiç ilgisini çekmeyerek bizi hayal kırıklığına uğratan Playskool’un emekleme arkadaşı‘nı ortaya çıkarttık. Bu sefer dikkatini fazlasıyla çekti. Boşyere almadığımıza sevindik… Kolayca seviniyoruz herşeye işte 🙂

Önce KEO’nun sayfasında gördüğüm, daha sonra babycenter.com‘da da karşılaştığım, mutlaka yapacağım diye aklıma koyduğum, ama aynı gün iki boş pet şişeyi bir türlü araya getirememden dolayı sürekli ertelenen ev yapımı emekleme – yuvarlanma oyuncağı projesini gerçekleştirdim. Mira’cım bayıldı.

Mira’nın pet şişelere olan sevdasından yola çıkarak, babycenter.com‘dan başka bir proje daha gerçekleştirdim. 3te birine kadar su doldurduğum pet şişelere, biraz bulaşık deterjanı, biraz boya ekledim. Tariften farklı olarak içlerine,tıngırdasın diye, biraz da boncuk attım ve ağızlarını sıkı sıkı kapattım.

Artık o göğsümde saatlerce mışıl mışıl uyuduğu günlerin sonu gelmeye başladı… Zaten göğsüme de sığmıyor 🙂

Altıncı Ay… Tek Dişli Canavarım…

Mira’cım altıncı ayında Artık profesyonel olarak oturuyor. “Anne nerede?” deyince hemen bana bakıyor… “Meme nerede?” deyince de hemen bana bakıyor. – Evdekilere bu konuda dalga geçmemelerini söylüyorum ama dinletemiyorum. – Annemin dediği gibi “Miracık artık Türkçe de anlıyor :)”

“Ne çabuk büyüyorsun… Bu minicik çorapları sen mi giyiyordun Miracım?” derken altıncı ayın sonundaki doktor kontrolünde bizi şaşırtan bir şey oluyor. Mira bu son ayda hiç uzamamış ve sadece 250gr. almış. Oysa ki bugüne kadar her ay ortalama 700 – 800gr alıyor, 2 – 3cm uzuyordu. Hatta ikinci ayında 4cm uzamış ve 1 kilo almıştı. Hep gelişimi %90 -95 aralığında gidiyordu…

“Bir sorun vardı… Neden neydi? Bahçede çok vakit geçiriyoruz diye D vitamini vermeyi kesmiştim. Kesmemeli miydim?
Tadına baktıracaz diye midesini gereksiz mi doldurmuştuk? Sütüm gelişmesine yetmiyor muydu artık? Çok çabuk büyüyor kızım diye, çok mu üst üste söylemiştim? Bu kadar sık söylememeliydim tabi… Bunlar ve benzeri yüzlerce mantıklı mantıksız düşünce, doktorun değerleri “gelişim izlem kartına” not aldığı otuz saniye içinde aklımdan geçti.

Doktorumuz aklımdan geçenlerin bir kısmını yüzümden okumuş olacak ki hemen…
“endişeleneceğiniz hiç bir durum yok”
“Bu ay sadece uzamamış ve kilo alımı da buna uygun, boyu %75 de, kilosu da %80 de, bu boy ile taşıyabileceği kilonun üst sınırında, daha fazla kilo alsaydı şişko olacaktı, son derece estetik bir gelişim göstermiş, meraklanmayın”
dedi.

Bu arada çinko takviye verelim dedi. İşte D vitaminden kaçarken başımıza bir iş daha çıkarttık. Ben “vermeli mi vermemeli mi şimdi” diye düşünürken, “çinko ülkemiz topraklarında eksik bulunan bir mineral, o yüzden bizim besinlerimiz çinko yönünden yeterince zengin değil… boyunu da uzatır. yanlış anlamayın Mira bu ay uzamış olsaydı da çinko verecektim” dedi.

Doktorun anlattıkları karşısında birazcık rahatladım. Büyüme eğrilerinin amacı obeziteyi önlemek için kilo boy oranlarını kontrol etmek ve bu değerlerin ortalamanın (%50nin) altına indiği durumlarda uyarıcı olmakmış.

Ama çinko konusunda hala rahat değilim. Türkiye topraklarında gerçekten eksik mi bu mineral? Kim araştırmış, ne zaman araştırmış, nereleri araştırmış? O yüzden mi biz Türkler uzun boylu değiliz… bütün bunlar ayrı bir konu…


Mira’cım ilk dişini 185. gününde çıkarttı, ikinci dişini ise ondan tam bir hafta sonra… Biraz huysuzluk ve buldugu herşeyi kemirmek dışında bir sorunu olmadı. Bu aralar göster dişini Mira’cım dediğimizde hemen ağzını sıkı sıkı kapıyor 🙂

Beşinci ay…

Mira’cım dördüncü ayını bitirince oturma işini bir hayli ilerletti. Dengesini yüzde yüz koruyamasa bile kendi kendine oturuyor. Oyuncaklarını seçiyor. Elini uzatıp, istediği oyuncağı tutup, alıyor. Elinden alırsak, bize kızıyor. İstemediği bir şeyi uzattığımızda reddediyor. Keçi gibi inatçı olacak kızım, belli…

Doktorumuzun önerisi ile farklı tatlar ile tanıştırmaya başladık Mira’mızı… Özellikle mevsim sebze ve meyvelerini tatmasını söyledi. Kayısının en güzel zamanında, kayısı ile tanışsın. Şeftali yesin… Yoksa ilk kayısısını, ilk şeftalisini neredeyse 1,5 yaşında görecek, “nereden çıktı bu” diye reddebilir. Çok mantıklı geldi.

“Yoğurt da verebilirsiniz” dedi. “Kendimiz mi mayalayalım mı?” dedim. “Siz kendi yoğurdunuzu mayalıyor musunuz?” dedi. “Bazen” dedim. “Siz nasıl yiyorsanız, öyle yiyebilir.” dedi. Biz bu aralar Ankara’da Ayrancı’da her pazar kurulan organik pazardan bu yoğurdu alıyoruz. Mira bayılıyor.

Tabi şimdilik herşey sadece tadımlık.. Bir kaç kaşık hepsi o… Kesinlikle doymak için değil. Memeden hemen önce veya hemen sonra değil. Şeftali bitti, meme gelecek, meme gitti, şeftali gelecek diye bir rutin oluşturmamalı. Azıcık pütürüklü bırakıyoruz, “hmmhmm” diye ağzının içinde çevirmeyi öğrensin.

Henüz tüm proteinleri sindirmeye hazır olmadığı için et ve peynirden, allerji yapabileceği için çilek, böğürtlen, kivi gibi kırmızı ve tropik meyvelerden uzak duruyoruz. Ama dayanamayıp bahçede yetiştirdiğimiz frambuazdan ağzına bir parça veriyoruz. Ekşi geliyor, yüzünü buruşturuyor.

Akşam yemeklerinde hep birlikte sofrada oturuyoruz. Mira için de biraz yoğurt, alıyoruz yanımıza. Mira’cım bizi izlerken, ağzını kuş gibi açıyor, yemek istiyor. Ağzında bir şey varken, memnuniyet dolu mırıltılar çıkartıyor… nımnım nım…

İkinci Ay… Üçüncü Ay… Dördüncü ay…

Mira ikinci ayında… Evimize döndük. Yerleşmeye çalışıyoruz. Fotoğraflardan belli olmasada her yer, her yerde… Toplanacak, acelemiz yok diye telkinde bulunuyorum 🙂 Arada ofise gidip geliyorum ama daha çok evdeyim. Diğer yandan bakıcımız Hatice ile tanışma çalışmalarındayız. Aslında Hatice işe başlayalı 3 ay oluyor. Tabi bu süre zarfında biz burada yoktuk, o ayrı bir konu… “Mira’ya bakmam için önce sana bakmam gerekiyor, abla… Şimdi ben seni besleyim, sen Mira’yı… değil mi abla?” diye Mira’nın yanısıra benim de peşimde. Biten suyumu dolduruyor, 2 litre daha içecem demiştin diye hatırlatıyor, ne desem kulak kabartıyor… Annemin hanımı kadar kadar hamarat değil, ben de annem kadar hamarat değilim sonuçta… A.B.A.‘dan seçtiğim aktiviteleri işaretledim. Bunları Hatice’ye de anlattım. Ben çalışırken Mira ile oynuyor. Ama ben lohusalıktan mıdır nedir zaman zaman Mira’yı kıskanıyorum… Kimse bakmasın, hep ben bakayım duyguları içindeyim… Neyse ki mantıklı oğlak burcum hemen devreye giriyor da lohusalığıma ince ayar yapıyor.

Mira’cım üçüncü ayında Artık beni ve babasını görünce tanıyor, hemen sırıtıyor. Gözüne kestirdiği şeyleri uzanıp tutuyor. Bunu başarınca çok seviniyor. Sevinince ellerini yerine ayaklarını çırpıyor. Kızımızın kafası yamuk olacak endişelerimiz de yavaş yavaş geçmeye başladı. Geçtiğimiz 2 ay boyunca keçi inadıyla kafasını sola yatıran Mira’cım artık iki tarafa da yatıp bizi sevindiriyor. Bu ay Mira ile Güven Hastanesi’nde Pınar Canko ile postnatal yoga derslerine başladık. Hamileliğim sırasında, bir arkadaşımın tavsiyesi ile Pınar Canko ile, Pınar Canko sayesinde de prenatal yoga ile tanıştım. Doğumdan sonra daha iyi anladım ki, çok iyi etmişim. Postnatal yoga maceramız ise çok istememe rağmen o kadar uzun soluklu yürüyemedi. Önce yeteri kadar bebekli anne bir araya gelemedik. Sonra benim Mira ile gittiğim iş seyahatleri araya girdi. Seyahatler bitti döndüm, bu sefer Pınar hanım derslere ara vermiş yaz boyunca olmayacaktı. Dolayısıyla tüm postnatal yoga hikayemiz bu ay ile sınırlı kaldı.

Mira dördüncü ayındaArtık iki eli olduğunun farkında, oyuncaklarını bir elinden diğerine geçiriyor. Destekle oturuyor. Mutlu oluyor ve kendi kendine şarkılar söylüyor… Daha geçen aya kadar kafasını diğer tarafa döndürmeyi bile istemeyen Mira’cım artık dünyayı başka açılardan görmek istiyor. Hatta görmesi yetmiyor, tadına da bakmak istiyor. Ne bulsa ağzına götürüyor. Hiç bir şey bulmazsa elini yiyor. Bize şimdiye kadar sadece çapkın çapkın sırıtan kızım, Hatice gak dese kahkaha atıyor, guk dese kahkahayı basıyor. Bu sefer oğlak burcunun mantıklı tarafı falan fayda etmiyor, öyle bir gülüyor ki kıskanmamak elde değil… Hatice’ye ev işlerini bırakıp, Mira’yı alıp ofisime götürüyorum. Bu sefer oradakilere kahkahaları patlatıyor. Bayılıyorum kıkırdama sesine, herkes ile barışık olmasına… Ama “benden başkasında durmuyor” diyen annelerden de olmak istiyorum için için… Bir haftasonu Abant’ta gidiyoruz. Yaz gelmeden baharın tadını çıkartıyoruz. Mira’nın kahkaha primlerinden bol bol faydalanıyoruz.

Aslında fazla söze ne gerek… fotoğraflar yeterince anlatıyor, bizi peşinden koşturan zamanı…

İlk ay…

İlk ayımızda en önemli olayımız Miracım ile emme, emzirmeyi öğrenmemizdi. Doğumdan önce emzirme ile ilgili olumsuz hikayelerin hepsine kulaklarımı kapattım. Hastanenin emzirme eğitimine gidemedim ama emzirme ile ilgili çok okudum. Bu noktada blog yazarı arkadaşlara çok çok teşekkürler…
Pratik Anne‘nin emzirme üzerine super dosyası…
Açalya’nın anne sütü üzerine döktürdükleri… IIIIII
Archi*Sugar Esra’nın “Anne sütünü ne arttırır?” yazısı
Pi-nik Kuş‘un annesi Ayça o zamanlar henüz yazmamıştı tecrübelerini, sonradan iyi ki yazdı…
Hala da okuyorum, sağolun 🙂

Herşeyden önce Mira’cımı emzirmek için hazırdım, hatta sabırsızlanıyordum. Teoride çok şey biliyordum ama Mira’cımı ilk elime aldığımda aslında hiçbir şey bilmediğimi anladım. O kadar küçüktü ki… Ben de o kadar şaşkındım ki… Hemşirem hemen olaya el attı.
Öncelikle klasik , beşik pozisyonunda emzirmemin uygun olmadığını, Mira’nın henüz bunun için çok küçük olduğunu söyledi. Futbol topu pozisyonu ikimiz içinde ilk günlerde daha rahat olurmuş.
Yatağımı dikleştirdi. Sağ kolumun altına bir yastık koydu.
Mira’yı, yastığın üzerine, ayakları kol altıma, başı sağ göğsüme gelecek şekilde yerleştirdi.
Ben elimle başını destekledim.
Böylece Mira’cım memeden kopmadan emebildi… Ağzını küçükcük balık gibi açtı, bende elimle başını yönlendirerek doğru hedefi bulmasını sağladım. başardık bu işi 🙂

O akşam 40 saattir hiç uyumamasına rağmen Cenk yanımda, gece 12den sonra Mira’cım nursery’de kaldı. Her 2 saatte Miramızı yanımıza getirdiler. Her seferinde 5 dakika emiştik, bakıştık, Mira’cım uyuya kaldı. Hemşire dinlenin çok ihtiyacınız var diye götürdü, getirdi, geçti gece…

Ertesi gün sabah başka bir hemşire aşağıdaki tablo ile yanımıza geldi. Tracy Hogg‘un tablosunu andırıyordu ve rutini takip edebilmem açısından son derece mantıklı geldi.

Tabloda hedefimiz de verilmişti. Her 24 saatte 7 – 9 kere iyi beslenme… 4. günden sonra her gün en az 3 kakalı, 6 çişli bez… İyi beslenmenin tanımı da verilmiş: bir göğsün yumşaması ve bebişin durumdan memnuniyeti 🙂
Bunun dışında kakanın rengini de takip edecektik.

İlk kaka mekonyum denilen koyu yeşil renkli – tecrübe ile sabittir ki son derece kötü kokan – yapışkan bi şey… Sonra yavaş yavaş kahverengi ve 3üncü günde içinde beyaz pütürcükler olan parlak sarı renge döndü… Tabloya istenildiği şekilde kaka rengini de not ettik. (Kızım ileride bunları okuduğunda kaka rengini de yazılır mı ya anne deme, benim annem hiç hatırlamıyordu, ilk kakanı görünce benim kadar şaşırdı, ben unutmak istemiyorum)

Yeterli emzirme sayısı, yeterli çişli bez, kakada doğru rengi tuturduğumuzda bu emzirme işinde doğru yoldayız demekti…

Gece doğurduğum için emzirme uzmanı ile ilk görüşmeme kadar Mira ile bir hayli emme, emzirme pratiği yapmış olduk. Hastanenin emzirme uzmanı ilk gündüzümüzde bizi iki kere ziyarete geldi. Mira ile beni izledi. Sonunda inek gibi olmamı sağlayacak güzel önerilerde bulundu.

Şu anda gelmekte olan kolostrum bir kaç gün içinde yerini süte bırakacak. Bunun olduğu ilk bir kaç gün göğüslerin çok şiş ve daha hassas olacak. Fazla sütü pompa ile alabilirsin.

Bebeğin göğüsünü mümkün olduğu kadar geniş kavramasını sağlamaya çalış, tahriş olmayı azaltacak, süt üretimi için uyarıyı arttıracaktır.

Her emzirmeden sonra Lanolin’li bir kremi göğüs uçlarına uygula.

Bebeğin emiyor olmasını gluk gluk yutma hareketlerinden takip edeceksin ama asıl önemli olan günde 6 – 7 çişli bez…

Saatte takılma her istediğinde meme ver. Ama uyanmadığı zaman gündüzleri en fazla 2-3 saatte bir geceleri en fazla 3-4 saatte bir emzir. Uzun gece uykuları için şimdiden gece ve gündüz arasında bir ayrım yapmakta fayda var.

Sütün artması için sadece bol bol su iç ve salata – yeşillik ye…

Fenugreek – bildiğimiz çemen ve Stinging Nettle – ısırgan otu süt üretimini arttıracaktır

İkinci ziyaretinde Mira’cım emmemiyor, benim sütüm gelmiyor… En azından ben öyle hissediyordum. Hiç panik yok dedi. Mira’nın üstünü ve benim üstümü çıkarttık. Göğsüme yattı Miracım, teni tenimde, sıcacık, yumuşacık, masumcuk… Dünyaya bu an için gelmiş olmalıyım diye düşündüm. Öylece durdu zaman…Derken Miracım başını çevirdi, ağzını kocaman açtı, ben hiç bir şey yapmadan, son derece tecrübeli bir şekilde kendi kendine hop memeyi yakaladı. Gluk gluk sesleri ile eşliğinde hayatımın en güzel dakikalarını yaşadım.

4. gün kontrolümüz için çocuk doktoruna gittiğimizde randevularda bir karışıklık olduğu ve randevu almış olduğumuz doktorun o gün izinli olduğunu ortaya çıktı 🙁 Ardından ölçümleri yapan hemşire Mira’nın 226gr. kaybetmiş olduğunu söyledi 🙁 Bunun normal olup olmadığını, doktorunuz ile konuşursunuz diye kestirip çıktı odadan… Neyseki bizimle ilgilenmek üzere başka bir doktor hemen geldi. İlk 4 günde doğum kilosunun %10’una kadar kilo kaybının son derece normal olduğunu, 7inci günde doğduğu kiloyu bulması durumunda hiç bir sorun görmediklerini söyleyerek içimize serin sular serpti… Biz de incelesin diye kendisine tutmakta olduğumuz excel tablosunun bir çıktısını verdik. Süper, herşey yolunda dedi. Biz de aferin almış çocuklar gibi sevindik. Tablonun kendisinde kalıp kalamayacağını sordu, eşinin herşeyi spreadsheet’ler de tutmaya meraklı olduğunu bu tabloyu mutlaka ona göstermek istediğini söyledi. Akşama bak senden de delileri var diye gösterecekti galiba 🙂

7. gün… Yine çocuk doktorundayız… Hemşire Mira’yı tarttı. Mira’cımız olmuş 3800gr. Doğduğu kilodan 50gr fazla. Doktorumuz gelir gelmez biz yine aferin alırız diye tablomuzu verdik. Ama yerine hiç beklemediğimiz bir tepki aldık. “Bırakın onu… Tablo görevini bitirdi. Bunu dolduracağınız d
akikayı bile bebeğiniz ile geçirin. O kadar çabuk büyüyecek ki, kaçırdığınız dakikaların telafisi olmayacak. Bebeğiniz doğum kilosunu aşmış durumda, beslenmesi ile ilgili hiç bir sorun yok. Rahat olun, bugünlerin tadını çıkartın” dedi. Ben özellikle konu rahatıma geliyorsa, çok güzel söz dinlerim. Doktordan çıkınca, tablo ile beraber, sütüm yetiyor, yetmiyor paranoyasını da bir kenara bıraktım… Rahatladım…

Veee ikinci önemli olayımız; göbeğin düşme daha doğrusu düşememe meselesi 🙂 Hastaneden, Mira’yı göbeği düşene kadar yıkamamamız, bezini göbeğin üzerine gelmeyecek şekilde kıvırarak bağlamamız, günde bir kaç defa alkol ile silmemiz tembihlenerek – hatta bunun bize anlatıldığını onaylamak için imza attırılarak – ayrıldık. Söylenenleri tabi ki harfiyen yerine getirdik. Okuduk ki ortalama 1 hafta – 10 günde düşermiş. Göbek kurudu, taş kesti, ama düşmedi. 4 – 7 – 21 günlükken yapmış olduğumuz doktor ziyaretlerinde doktorlar gayet rahattı. Sorun yok, düşecek bekleyin dediler. Mira’yı ıslak havlular ile sildim ama yıkamadım, yıkayamadım. 1 aylıkken Türkiye’ye dönecektik. Artık Türkiye’de yıkarız diye düşünürken tam 24’üncü günün sonunda göbeği düştü… Şimdi her yere Mira’cımın yanısıra ayrılamadığı göbeğini de götürüyorum. Ama göbeğe kıyıp bir yere bırakamıyorum…

Üçüncü mühim olayımız; Miracım ile 1 aylıkken ilk kıtalararası seyahatimiz… Türkiye’ye dönüşümüz 🙂 Anne, baba, anneanne ve küçük dayıdan oluşan 4 yetişkin, 1 bebek, 11 dev valiz, 9 el çantası, 1 bebek arabası ve 1 bebek yatağı ile yolculuğumuzun en zor kısmı evden havaalanına ulaşmamızdı. Diğer kardeşim ve eşinin gidişimiz ardından, aylar sonra sessizliğe kavuşan evlerinde derin bir oh çektiklerine eminim. Yolculuğun kendisi ise son derece rahattı… Yolculuk süresince Mira’cımın düzenini hiç değiştirmedik. Nerede olursak olalım istediği zaman veya saatinde emzirdim. Alt değiştirme ünitesi bulamadığım Raleigh havaalanında babişinin kucağında altını değiştirdim. Kalkış ve inişlerde emzirmeye özellikle dikkat ettim. Pratik Anne sayesinde Chicago – Istanbul uçuşunda, 3 hafta önceden paravanın hemen arkasındaki 26. sırada yer ayırtmamız ve bu sayede kalkıştan hemen sonra paravana takılan bassinet’de Mira’cığın mışıl mışıl uyuması rahat seyahatimizin atlanmaması gereken detaylarından…

Yine uzun bir yazı oldu. İnsan hem geveze olup, hem de altı ay bekleyince böyle oluyor galiba… Daha toparlanıp buraya eklenecek çok şey var. Sabırla okuyanlara teşekkürler 🙂

Bloglansak mı? Bloglanmasak mı?

… derken Mira’cım neredeyse 6 aylık oldu. Artık daha fazla gecikmek istemiyorum. Henüz küçük bir yumurtayken başlamak istediklerime, Mira’cım tatlı bir cadıya dönüşmeden başlamalıyım. Notları, resimleri, tarihleri bir araya toparlamalı, öncelikle geçtiğimiz 6 ayı hemen özetlemeliyim. Peki “Yaa bloglanalım… Yok yok bloglanmayalım…” derken nereden çıktı bu acele… işte şuradan…

Dün Mira’cım ellerimden tutarak adımlamaya başladı. Astronot gibi ayaklarını kaldıra kaldıra… Zaten yuvarlanıyor, göğsünü kaldırıyor, bi şeyi gözüne kestirince tırtıl gibi kıvrılıyor. Ancak göbişini yerden kaldırıp emeklemiyor. Gideceği yere yuvarlanarak gitmeyi tercih ediyor. Ellerimi tutunca kendini kaldırıyor. Ağırlığını bana verdiğine emin olunca da, işte hiç beklemediğimiz o kocaman kocaman astronot adımlarını atıyor.

Annem bu manzarayı görür görmez. “Bunları yazıyorsun değil mi? Hemen not al bugünün tarihini… Sahi nereye yazıyorsun sen bunları?” diye bir sorgulama olayına girişti ve aklımı başıma getirdi. Zaman o kadar çabuk geçiyor ki, bir bakmışım Mira’cım 6 aylık olmuş bile… Bu günlere tekrar tekrar bakabilmek ve paylaşabilmek lazım. En güzeli bloglamaya başlamak lazım…