Efendim biz 18 - 20 Eylül’de Singapur’daydık… Üzerinden yıl geçmeden bu yazıyı yazmaya başladığım için mutluyum gururluyum…

Avustralya’ya gidiş yolu gözümde büyürken 2 gece Singapur’da kalalım, hem yolu bölelim, hem de gezelim görelim demiştim. Ama 1 ay önce yaptığımız Avustralya vize başvuruları bir türlü sonuçlanmayınca, Singapur ile ilgili hiçbir rezervasyon ve plan yapmadan durdum. Garip bir şekilde bizimle aynı anda başvurularını götürdüğüm annem ve kardeşimin vizeleri hemen çıkmıştı ama bizimkilerden tık yoktu - üstelik onlar ziyaret sebebi olarak; bize eşlik etmek istediklerini belirtmişlerdi… ironik bir durumdu - elçilik derdi ki; “sizin veya bizim yapabileceğimiz bir şey yok, almamanız için bir sebep de yok, Avustralya’dan gelecek onay bekliyoruz, evet gecikti, sonuçta kararı onlar veriyor”… Cenk merak etmememi söylüyordu ama ben olumsuz bi durumda sinirlerim bozulmasın diye otel rezervasyonları dahil hiç bir plan yapmıyordum. Bekleye bekleye uçacağımız güne kadar geldik. Öğleden sonra uçağımız kalkıyor. O sabah elçilikten aradılar vizeleriniz onayladı diye…
Son dakika hazırlık yapmaya alışkınım ama bu hazırlığı yaklaşık 14000 kilometre uzaklığa gitmek üzere yapınca biraz heyacanlı oldu… Singapur ve Avustralya’da birlikte olacağımız ama Singapur Havayolları ile uçtuğu için bizden önce hareket eden arkadaşımız Hayri’yi tam uçağa binmek üzereyken yakaladım. Ben geleceğimiz müjdesini verdim, o da benden aldığı tiyolar ile rezervasyonunu yaptığını söyledi. Otelde görüşmek üzere sözleştik. Otelin adresini bana mesaj attığında anladım ki benim önerdiğim caddeyi yanlış hatırladığı için şehrin tam öteki ucunda bir otel bulmuş
“Hepi topu 2 gece kalacağız, bir de birbirimiz bulmaya çalışmayalım” dedim. Aynı otele rezervasyonları yaptım. Cenk pasaportları elçilikten alırken, ben Avustralya rezervasyonlarımızı da tamamladım. Hayatımızın en uzak ve en son dakika seyahatine, en hızlı bavul hazırlığımızı yaparak yola çıktık… Read more…

Yazmayı ihmal ediyorum bu aralar… Mazaretim; bir ölçü içimden gelmemesi, bolca vakitsizlik, bir tutam da yeni yollar… Geçen bayram Ankara’yı bekleme geleneğini bozduk ya; bir daha dikiş tutturamayacağız sanırım. Bizim Amerika’lıların Hindi Bayramı ile bizim Kurban Bayramımız denk gelince… Baha ile Özge bebek beklerken, küçük kardeş Süha’yı da askere uğurlamak üzereyken hep birlikte olalım dedik. Zaten bayramlar da ailelerin bir arada olması için değil midir?
Türk Havayollarından bu sene içerisinde kullanılması gereken hediye bir biletim vardı, dahası Cenk’e ve anneme birer bilet alabilecek kadar çok da milim… Kendim için “terzi kendi söküğünü dikemez” lafını pek sık kullanırım ama bu sefer “kedi olalı bir fare tuttum” diyorum kendime… Velhasıl tası tarağı topladık Baha’lar ile buluşmaya Amerika’ya yola çıktık. Hoş bizim tas tarak yerine hiç yerleşemedi ya… Göçebe kalmaya devam…
Önce hep birlikte bir kaç gün New York’ta vakit geçirdik. Baha ve Özge’nin bir arkadaşları da bize katılmaya karar verince; biri hamile 7 yetişkin artı bir küçük insan girdiğimiz her mekanda kayda değer bir yer kapladık. Tabi yine en çok Mira eğlendi. Ne de olsa Özge… Baha… Suha… Anneanne… Baba… bir seslendi mi, herkes emrinde… Ha tabi dötü sıkıştı mı da “Anne… üüü… memme…” durumu var. “üüü” kısmını becerebilirsem videoya çekmeliyim. Çoğu zaman hiç ağlak olmayan, sırıtık, muzur bir ifade ile “üüüü” diyor. Türkçe meali “kafamı bozma ağlarım haa…”
Read more…

Gittik geldik ay geçti üzerinden hala yazamadım şu Singapur ve Avustralya hikayelerimizi… Duruma “dijital fotoğraf icat oldu mertlik bozuldu” diye bir mazeret sunasım var. Hele Mira ve dayısı Süha, ezkaza fotoğraf makinası ile bir araya geldiklernde durum iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Tabi bunları ayıklama düzenleme işi de benim başıma kalıyor… ki… bu konuda da sinirlerim alt üst durumda… Geçen ay uzun zamandır ertelediğim bu işe el attım - ve elimde kaldı
Mira’nın doğumundan itibaren olan tüm fotoğraf ve videoları ay ve hatta gün bazında abartılı bir hassasiyet ile pek güzel düzenledim. sakınan göze çöp batar denir ya, işimin bitmesi ile çalıştığım harddisk bozuldu
Resimler zar zor kurtarıldı ama aynı şeyleri sil baştan yapmam gerektiği için salak gibi hissediyorum kendimi… Bir de sürekli Avustralya ve Singapur’u unutmadan yazmalıyım karın ağrısı ile dolaşıyorum, fotoğraf olmadan da başlayamıyorum ya… Böylece başlıkla alakasız bir giriş yapıp, içimi döküp, alakasız bir de fotoğraf koyduktan sonra konuyu toparlayım… Etraftan genetiği ile oynanmış ürünler, tarım ilacı artıkları, salgın hastalık haberlerini duydukça aklıma Avustralya geliyor. Tepelerinde dünyanın başlarına açtığı ozon tabakası deliği ile oturmalarına rağmen bu kadar mı sağlıklı ve huzurlu yaşayan bir ülke olur yani… Aklıma geldikçe kıskanıyorum, elimde değil…
Yine de burada istediğimiz gibi yaşayabilmek için kendi mikro düzenimizi yaratmaya çalışıyoruz. Şu yanda gördükleriniz annemin balkonunda yetiştirdiğimiz patateslerimiz… Organik, GDO’suz, tazecik balkon mahsülleri bunlar… Sadece balkondan aldığımız fasülyeler ile derin dondurucuyu da doldurduk ya sırtımız yere gelmez bizim. Bu yaz başında bahçede ciddi bir üretime girme hayalim vardı ama olmadı. Yine de bolca kiraz domates, frambuaz ve semizotu aldık ya… Seneye kimse beni tutamaz.
Read more…

Çocukken kardeşlerim ve benim en sevdiğimiz oyuncaklar Lego’lardı… Tabi böyle olmasında, o dönem yurtdışında çalışan dayımın, üçümüzün birden gönlünü almak üzere, getirdiği Lego setlerinin büyük katkısı var. Hele aralarında bir mekanik hareketli set vardı ki, babamdan bize pek sıra gelmemişti
Son zamanlarda gördüğüm iki oyuncak, MOOV ve kiditec bana mekanik legoları ve o günleri hatırlatıyor. Bu oyuncaklar ile çocuklar lego misali parçaları bir araya getiriyor, çeşitli araçlar tasarlıyor, dahası bunlara binebiliyor, ev içinde veya dışında kullanabiliyor.
Kiditec bu sene ki Kind+Jugend fuarında oyuncak dalında inovasyon ödülünü aldı. Kiditec parçaları basit bir vidalama sistemi ile sağlam bir şekilde yatay veya dikey birbirine bağlanabiliyor. Çocuklar hayalgüçleri ile el becerilerini birleştirerek kendi tasarımlarını inşaa edebiliyor. Plastik olmasına rağmen Çin yerine, tamamının İsviçre’de üretilmesi de dikkat çekici… Bir güzel yanı da Türkiye’de Noper isimli İzmirli bir firma tarafından satılmaya başlanmış olması…
Read more…

Ortaokulda kolkola girip fısır fısır okulun bahçesinde turladığımız… Çenemize dayanamayan öğretmenin sınıfın iki ucuna oturttuğu ama küçücük kağıtlar ile mesajlaşmamıza asla engel olamadığı… akşamları telefonu annelerimizin “siz bütün gün okulda birlikte değil miydiniz?” isyanından önce kapatamadığımız… Büyüme sürecimizde zaman zaman yollarımızın ayrıldığı ama ne zaman kesişse hep kaldığımız yerden aynen devam ettiğimiz. Ve duruldukça bağlarımızın kuvvetlendiği… Yasemin‘im bu sabah ikinci defa anne oldu.

Read more…
Yılmaz Özdil bugün öyle bir yazı yazmış ki sarılıp öpesim geldi… Günün birinde bağlantıları değişirse hala ulaşıp okuyabilmek adına buradan da paylaşmak istedim.
Yakınımdaki örnekler ile kendi çocukluğumu kıyasladıkça endişelerim artıyor. Geçen aylarda bir kuzenimizin 5 yaşındaki kızına erken ergenlik tanısı koymuşlar. Sebepler arasında plastikler, kozmetikler, katkı maddeleri ve hormonlu GDO’lu gıdalar olduğu söyleniyor. Göğüslerindeki sertleşme nedeni ile gitmişlerdi, büyük ihtimal ile hormon tedavisine başlayacaklar. Çivi çiviyi söker hesabı… İşin acı yanı çok dikkatli, özenli, farkındalığı yüksek ailedir ama tek başına farkında olmak korumak için yetmiyor işte…
Tarım ülkesi olduğu söylenen ülkemde, gerçek gıda bulabilmek için kırk takla atmak ağırıma gidiyor ama en basidinden şu yandaki şebek surat için eli kolu bağlı ve karamsar kalamıyorum.
Read more…

Bizim ev tabiri caizse kutu misali… Fazla eşya kalabalığından da hoşlanmıyoruz. Eskiden en dağınık halini bile toparlamamız 10 dakikamızı alırdı… Ah biz eskiden… (su içerdik testiden
) Neyse elimizde minicik Mira’mız ile eve girdiğimizde anladık ki artık en çok yeri ne kocamın XXL ölçülerdeki eşyaları, ne de benim dondurma makinasından, alyan anahtarına kadar çeşitlilik gösteren hobi araç gereçlerim kaplayacak… Meydan hepi topu 52cmlik yeni doğmuş Mira’mızın malzemeleri için açılacak
İşte bu malzemeler arasında beni en çok zorlayanı da şu banyo kuveti olmuştu… Duş kabininin içerisinde, kurutma makinasının üzerinde, Mira’nın odasında derken bir yer bulamadık. Bir ara koridorda ayak altında gezdiğini hatırlıyorum…
2008 Kind+Jugend fuarında inovasyon ödülünü alan ürünler içerisinde Flexibath’ı gördüğümde; işte bu dertten müzdarip tek kişi ben değilmişim dedim… “A Real Cool World” isimli Danimarkalı bir firma da bunu dert edinmiş ve Flexibath tasarımı ile olayı çözmüş. O zaman herhangi bir yerde satışı yoktu. Yeni gördüm Avrupa’da satışı başlamış, Amerika’da da Aralık 2010′da satılmaya başlayacakmış. Yakında Türkiye’de göreceğiz demektir. Paylaşayım istedim.
Read more…