Çocukken ilk defa Atatürk’ün gülümseyen bir resmini gördüğümde çok şaşırdığımı hatırlıyorum. O yıllarda heryerde sadece ciddi bakışlı smokinli yada kalpaklı Atatürk fotoğrafları vardı. Atatürk’ün gülümseyebileceğini hiç düşünememiştim. Bu sergi bana kendi şaşkınlığımı hatırlattı ve Mira’nın öncelikle Atatürk’ün neşeli yüzünü tanımasını istedim.
“Adım Adım” Okul Öncesi Eğitim Setinin kitaplarını İlk D&R’larda görmüştüm. Biraz incelediğimde kitabın yanında bazı küçük oyuncaklar, müzikler olması gerektiğini ve D&R satılanlarda bunların olmadığını anlayınca üzerinde durmamıştım. Zaten o günlerde en azından elimdeki kitaplardan Mira’nın yaşına uygun oyunları - aktiviteleri okuyup, hızlıca bakıcı ablası Hatice’ye bahsediyordum. Onlarda keyfini çıkartıyordu. Ama bu yaz, bizim ev - babamlar - iş üçgeni arasında gitgide artan bir tempo ile sevimsiz koşturmalarla geçti. İşte bu dönemde Mira’nın oyun ihtiyacı da artmaya başladı ve özellikle Hatice’nin tek başına takip edebileceği Türkçe kaynak aramaya başladım. Aklıma Adım Adım Serisi geldi…
İnternetten incelediğimde “Adım Adım” serisinin okul öncesi 9 aylıktan - 72 aya kadar olan dönemdeki gelişimsel ihtiyaçları karşılamayı hedeflediğini gördüm. Müşteri hizmetlerinin verdiği bilgiye göre; 9 - 24 ay grubu için setleri şu anda yayındaymış. 24 - 36 ay grubu için de hazırlıkları tamamlanmış, önümüzdeki 1,5 ay içerisinde yayınlanmış olacakmış. Diğer yaşlar için olan bölümlerin de ilerdeki zamanlarda tamamlanması planlanıyormuş. Read more…
Cumartesi gece kavuştum evime… Evimi pek seviyorum. Dönüşleri çok seviyorum ama peşi sıra gelen ıvır zıvır için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Her şey oluyor benden ama şu evin hanımı olmuyor bir türlü… Boşalttığım bavullar üzerine kocanın dönüşümüz için itina ile sakladığı çamaşırlarını görünce kaçasım geliyor dörtnala… Neyse şikayet etmeyim, zaten hiç kasmıyorum, aynen de kaçıveriyorum.
Pazar sabah Leyla Gencer Sahnesinde Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin “Çocuklar için Öylesine Bir Dinleti” isimli müzikal oyunu vardı. Babası da kızının ilk tiyatro deneyimine gelemediği için hayıflanıp dururdu. Bari ilk defa opera ile tanışmasına eşlik edeyim dedi. Bana da şahane bahane oldu…
Sabah kahvaltı ardından Leyla Gencer Sahnesinin olduğu Ostim Oto Pazarına doğru yola döküldük. Yolda Mira’ya abilerin ablaların sahnede şarkılar söyleyeceğini anlattık. Şarkıları var anladı ya hemen “dans ee.. dans eee” (dans da var mı?) diye sordu. Evet cevabı ile dans etmeye de başladı ve 2 dakika sonra tos diye uyudu. Çocuğum geçen hafta boyunca mini disko, dans, sonrası uyku üzerine programlanınca “aha dans da ettik, hadi uyuyalım bari” kodu devreye girdi galiba… Sahnenin önüne geldiğimizde halen uyuyordu. Cenk’e “uyanacak mı sence?” derken, arkadan “ııı ıhhh” diye cevap verdi. “abiler ablalar içeri giriyorlar” deyince ise hemen ayıldı. Cin kesildi. Koltuktan çıkartmamızla arabadan atladı. 1 dakika önce uyumak isteyen o değilmiş gibi kolumuzdan çekiştirerek soktu bizi binaya… Abiler ablara b..k yese yiyecek yaa… bu da ayrı bir yazı konusu olsun hadi…
Bir de diyordum ki hiç romantik olamadım bu hayatta… Evdeki koca kişide az biraz potansiyel vardı ama kullanılmaya kullanılmaya onda da köreldi galiba…
Ekim geldi ama ben önce hepi topu 6 gece Ankara’da yatabildiğimiz Eylül bilançosunu çıkartacağım. Tabi en baştan başlayarak… 2 - 5 Eylül arasında Adıyaman’daydık.
Son 3 yıldır, Kommagene Nemrut Koruma Geliştirme Programı‘na verdiğimiz yerel hizmetler ile ucundan iyi bir şeyin parçası olduk… Üstüne Türkiye’de görmeyi çok istediğim yerlerden birini işin uzmanları ile görme şansı yakaladık. Ancak ekibin bölgede çalışmaya başladığı sene ben Nemrut’a çıkamayacak kadar hamileydim. Sonra ki sene ise Mira’cım, Nemrut’a çıkamayacak kadar küçüktü… Bu proje 2010′da tamamlanıyordu, bu sene gitmek şart olmuştu… Sadece Cenk’in bize eşlik etmesi mümkün değildi. Hala yardımcım Hatice’nin - kendi dahil hepimize sürpriz olan - hamilelik durumuna “dert etmeye gerek yok, Hatice geri dönene kadar Mira’ya ben bakarım” diye bir yaklaşım sergilese de gerçek hayat buna izin vermiyor… Zaten şu birlikte seyahat edebilme uğruna bile maddi manevi her türlü koşulu sonuna kadar zorluyoruz. Velhasıl, cesaretimizi topladık. İkinci defa Cenk’i geride bıraktık. Mira ile kısmen başbaşa… Sadece iş için destek kuvvet olacak Mira’nın amcası Canberk’i de yanımıza katarak çıktık yola… Read more…
Gecikmiş bir bayram mesajı yazayım… Umarım herkes en sevdikleri ile birlikte şeker gibi bir bayram geçirmiştir. Bizim Eylül ayımız blogumuzun tersine pek hareketli idi… Hareket hali bayrama da yansıdı. Çook uzun zaman sonra ilk defa bayramda Ankara’yı bekleme ve eş dost ziyaret etme geleneğimizi bozduk. Dünyanın tam öteki ucuna Avustralya’ya gittik.
Zaten hiçbirimizin ilk defa ne Ankara’da durmayı kaldıracak, ne de kimseyi görecek hali yoktu. Hala babam çıkıp gelivericekmiş gibi geliyor. Aklımdan şüphe duyuyorum. Hafızam gel gitler yapıyor. Gözümün önünden hasta hali de silinmeye başladı. İnsanoğlu iyileri hatırlamaya programlı… ben de onu öyle hatırlamak istemiyordum zaten… ama içimdeki sıkıntı baki… gitmeye de niyeti yok gibi…
Dün gece Adıyaman’dan döndük. Daha önce doğuya çok gittim ama bu kadar yakından görmemiştim… bu sefer ki unutulmayacak bir tecrübe oldu. Detayları anlatacağım.
Bu arada Adıyaman seyahati ile gece bez bağlama olayını da bitirmiş bulunmaktayız. Daha doğrusu ben değil de Mira bitirdi desem yeridir. Şaşırttıcı oldu, bu gelişme… Daha gittiğimiz ilk gece inat etti bezi giymeyeceğim diye… Biraz zorladım giydirebilmek için… ağladı, bağırdı… duyan boğazlıyorum sanmıştır. kaldığımız otel dağ başında olunca, etrafta ses namına bir çıt olmayınca, bir de sıcaktan cam da açık olduğu için bağırmaları Nemrut’un tepesinden duyulmuştur, eminim… Öylece pes ettim. “sabaha çiş içinde uyanırız, otel de bunu fark edecek kadar temiz değil zaten” dedim. Sarıldık uyuduk. Gece 2 gibi oturmuş gözünü dikmiş, bana bakarken buldum. “Çiş” dedi, kucağıma almam için kollarını uzattı, tuvalete götürdüm, hemen çişini yaptı. Sabah kuru kalktı. Sonraki günlerde hiç savaşmadım. Bez de takmadık. Gece 12 - 2 arasinda bir yerlerde bir kere kalkıp, çişe götürttü kendini, sonra meme emdi ve uyudu.
Tuvalet eğitimine başlasak mı? Doktorla yok Pedagogla mı konuşsak? Bak Damla’nın da dediği gibi Mira’nın bu çiş olayına ilgisi varken bezi çıkartmalı mı? Hemen mi? bir sürü seyahat var ne yaparız? diye Cenk’i de didikleyip… - PDR’ci olduğuna en çok böyle zamanlarda hayıflanıyor kesin - Çocuk kendi sinyallerini veriyor da ben görmek istemiyor muyum yoksa? diye kös kös düşünüp duruyordum…
Hamileliğimin sonunda Brain, Child diye bir dergide bebeklik dönemini bezsiz geçirmek üzerine bir yazı okumuştum. Anneme anlattığımda “Sakalımız yok ki kabul edesiniz. Ayşe Teyze’nde (*) seni böyle çişe tutmaya alıştırdı daha bebekken… Yaşında bitmişti bu iş…” dedi. Daha ortada bebek bile yokken, kafam “peki anal dönem ne olacak… hani 2 yaşa kadar beklemek gerekiyordu” diye karışmışken Pratik Anne Tuvalet Eğitimine Alternatif Tuvalet Alışkanlığı diye bir yazı yazdı. İlk okuduğum yazıyı daha iyi anladım. Bu eğitim değildi, zorlama zaten yoktu, sadece alışkanlık kazandırmaktı. Kaka çiş tuvalete yapılır, hepsi bu… Mantıklıydı ama Mira’cığımı elime aldığımda bu okuduklarımı unuttum gitti Emzirmeydi, uyku düzeniydi, ek gıdalar, katı gıdalar derken de aklıma pek gelmedi.