Kaçamak

Cuma günü duamızı okuttuk. Son misafirimiz kapıdan çıkınca, bizde hemen tası tarağı topladık, hep beraber Bolu’daki evimize kaçtık… Babam olsa zaten dayanamaz çoktan kaçmış olurdu. Çok çok severdi burayı. Sevdiği kadar çok da emeği vardı bu evde… Yerinin ahşap parkelerinden, banyosunun fayanslarına, bahçesindeki şelalesinden, merdiven altındaki çekmecelere kadar herşeyi elleri ile yapmıştı. Annem ilk defa babamsız girdi bu eve… Girdiği gibi çıktı, aylardır gelinemediği için dağ olan bahçesini toparlamaya girişti.

Babam, hastalığı ilerlerken konuşmakta zorlanmaya başlayınca bir yazı tahtası almıştı eline… Hemen hergün ziyaretine gelen, en yakın arkadaşı – dostu – kardeşi Apti Amca, bu tahtayı ilk defa gördüğünde…
Babam “– Naber?” diye yazıp uzatmış…
Apti Amca almış, okumuş, “– İyidir, sen nasılsın?” yazmış, geri uzatmış.
Bunun üzerine, babam sessizden bir kahkaha eşliğinde… “– Salaklaşma ben duyabiliyorum, sadece konuşamıyorum.” yazıp çok dalga geçmiş…

Son günlerde, biz de babamın dediği gibi pek salaklaştık ama toparlanıyoruz… Hüzünlü ama huzurluyuz, çok şükür…

Geçen hafta boyunca Mira’ya pek bir şey hissettirmemeye çalışsak da… Ben mesaiye gider gibi evimden çıkıp, annemin evine gitsem de… Mira’cım her zamanki gibi bol bol bahçede arkadaşları ile oynamaya devam etse de… Ben arada ne yapıyorlar bahanesi ile gelip sürpriz yapsam da… Ortalık sakin olduğunda da Hatice, Mira’yı kapıp, annemlere gelse de… Hatta her akşam koyun koyuna uyusak da… Babamın eşyalarına bakıp “Dedde” diye sorunca, burnumun sızlamasını mı anladı acaba? Burada resmen yapıştık birbirimize… Pek özlemiş. Anne aşağı, anne yukarı… çok yoruldum ama şikayetçi değil, mutluyum…

Miracım burada…
“- Tedi… Miyav…”
diye kedileri çağırıyor…
“- Miyav… Mam…” diye onları besliyor…
“- peppp… hav hav… opp… baaa…” diye Pepper ile top oynuyor…
“- ett… mamma… ett… mamma… ham… hüüü…” diye ağlayarak pirzola yemek istiyor… nereden çıktı bu karnivor diye bizi şaşırtıyor 🙂
“- hav mam…” diye sevmediği yemekleri, kısık sesle, çaktırmadan, masa altından, köpeklere yediriyor.
“- düttü…” diye köpeklere verdiği yemekler için bize mazaret sunuyor…
“- övgüü… öğgüü…” diye Özge’ye… “- dada… dada…” diye dayılarına… “- babba” diye babasına sesleniyor…
En çok da“- Anne! ge… gee…” diye beni çağırıyor…

Çocukluğun en mutlu dönemi bu zamanlar galiba…

Büyüdükçe işler karışıyor.

Şimdi öyle mutlu ki etrafına da huzur veriyor.

Bir kaç şey var, şimdilerde şaşırtan, unutulmaması için not almalı dediğim…

Çişi veya kakası gelince hemen “çiiiş” diyor. Çiçeklere de “çiiiç” dediği için, her “çiii” dediğinde kapıp, tuvalete götürüp – yanlış alarm ile geri dönmemeyelim – kızımızın alıcılarının ayarı ile oynamayalım – biraz da üşengeçlikten – her seferinde soruyorum…
“- Nerede? çiçek mi gördün?
Yoksa çiş mi var?
Çiçek ise parmağı ile gösteriyor. Çiş veya kaka ise poposunu veya bezini tutup tekrar “çiş” diyor. Bezi neredeyse hep kuru… Tabi bu çiş mevzuunu bazende kullanıyor o ayrı… Tam uyumak üzereyken… Gözlerini faltaşı gibi açıp önce “ceee” diyor. “- ceee bitti hadi uyu artık” deyince de bu sefer “çiş, çiş” diye ayaklanıyor. Birden fazla sefer yedim bu numarayı… Banyonun önüne geldiğimizde, kahkahalar ile koşarak salona kaçınca benimle dalga geçtiğini anladım. Annem “bezi bırakabilirsin hazır artık” diyor da ben hala hazır değilim galiba… Erken hareket etmek istemiyorum.

Kelimeleri hemen hiç taklit etmiyor. Söylediklerimizi aklının köşesinde bir yerlerde biriktiriyor, hiç beklemediğimiz bir anda yarım yamalak da olsa doğru yerde söyleyip bizi şaşırtıyor. Hiç bilmediği bir söz duyduğunda veya ilk defa karşılaştığı bir nesneye çok anlamlı bir bakış ile“- ganga…” diyor. “- hayır Mira’cım o ganga değil” şu diye düzeltmeye çalıştığımızda ise “- ganga” diye ısrar ediyor. “- ganga” ne demek bilmiyoruz tabi… Bu anlarda Elif Şafak’ın bir yazısında okuduğum…
Çocuk “dili eksik konuşan küçük yaratık” değil, “grameri ve mantığı farklı kullanan bir dil göçmeni”…
sözleri geliyor aklıma hep…
Sanki evimizde başka bir dilden hatta başka bir çağdan bir göçmen var. Bizim dilimizi, adetlerimizi, göreneklerimizi anlamaya, öğrenmeye çalışıyor. Eh kolay olmuyor tabi ki…

Arada kulaklarını parmakları ile kapayıp bağırıyor… Sonra kahkahalar ile gülüyor. Sanırım kendi sesini keşfetme çalışmaları bunlar. İstemediği bir şey olduğunda dişlerini ve ellerini sıkıp, “- ıhhhhhhhhhh” diye bağırarak ayaklarını yere vuruyor. Neyse ki bu durum çok sık olmuyor. Çünkü maşallah hiç unutmuyor… Öyle dikkatini dağıtalım da unutturalım mümkün olmuyor.

Haa… bir de keçi gibi oldu, düz duvara tırmanıyor maşallah… Tırmandıkça kendine güveni artıyor, o temkinli kızımıza deli cesareti geliyor. Atlıyor, zıplıyor, yüreğimizi ağzımıza getiriyor. Düşünce “- opppaa” diyor hemen kalkıyor. Dizlerinde, kollarında hatta poposunda bile çizikler ve çürükler var. Çok acırsa, acıyan yerini gösterip öptürüyor… Sonrada beni öpüyor, asıl bende acı macı kalmıyor, herşey çok daha aydınlık oluyor…

Bu arada şimdi farkettim, Mira’cım yarın itibarı ile tam 18 aylık oluyor… Onun ile o kadar anlamlı oldu ki hayatımız, yaşamadan tahmin bile edemezdim.

Not: “yüklemek istediğim bir video ve daha çok resim var ama 512K olduğunu iddaa eden bir köy bağlantısı ile şansımı daha fazla zorlayamayacağım. Ankara’ya dönünce koyacağım resimleri” dedim ama Ankara’ya dönemedik. En azından biraz resim ekledim… Video dönüşe…

Hoşgeldin küçük şempanze (mağara adamı mı desem ?)

Geçen sene, tam da bu zamanlarda, Kitubi’de parmaklığa veda ve genç yatağına geçiş yazılarını okumuştum. Yerde yuvarlanan 5 aylık bebeğime bakınca Ilgaz pek büyük gelmişti gözüme ve daha çoook zamanımız var diye düşünmüştüm. Oysa zaman denilen şey – hele ki bebekli yaşama geçişten sonra – dünyadaki en nankör şey…

MIRA – jump in to the fire from banu akman on Vimeo.

Bir yaşını geçtikten bir süre sonra Mira, yatağının parmaklığına tırmanmaya başlayınca, o zamanki halimi hatırlayıp kendi kendime güldüm. Bir yanım bu kadar çabuk büyümüş olmasına inanmak istemedi ama diğer yanım ilgili hazırlıkları yapmaya başladı… Mira’nın yatağı da Ikea’nın Gulliver serisinden olduğu için Damla’nın parmaklık önerisi bize aynen uydu 🙂 Sağolsun Çiğdem, o günlerde, İstanbul’daydı, aldı gönderdi… (malum hala Ankara’da bir Ikea yok 🙁 )

Parmaklığı çıkartmak üzere teknik donanım tamam ama ruhsal donanım yeterli değildi… Gerçi Archi*Sugar’ın “Bebekler için Montessori” yazısını gecikmeli olarak okuduğumdan bu yana Mira’yı baştan beri bir yer yatağında yatırmaya alıştırmış olsam nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyordum. Ama parmaklıklara alışan bir bebeğin de nasıl yatmaya ikna edilebileceğini gözümde canlandıramıyordum.

Neyse bu ruhsal hazırlık süreci dün akşam hızlıca tamamlandı 🙂  Artık yatağa koyduğumuz anda canı istemiyorsa kendini öyle bir hızla dışarı atıyor ki parmaklık güvenlik amacını yitirip tehlike arz etmeye başladı. Yukarıdaki izlediğiniz kayıdı almak 4. atlayışında geldi aklıma…

İlk geceki uyuma süresi bir hayli uzadı… “Yatağına hadi kendin çık” dedik. “Nen nenn” diyerek hemen çıkıp, attı kendini, yastığının üzerine… Sonra, son haftalarda her akşam yaptığı gibi, öncelikle yumuşak oyuncak takımından seçtiği, yatak içi mangasının yoklamasını gerçekleştirdi.
– Gugu?
-kuzu burada Mira’cım o da uyuyor, eee eee yapıyor…
– Ayııı?
– burada ayı da eee eee yapıyor…
– Okkooo?
– Okko’nun da çok uykusu gelmiş… eee eee eee
– Tata?
– ooo tavşan çoktan uyudu…
– Kugu?
– Kara kuzunda uyumuş…
– Babba?
– Balıklar kendi yataklarında yatıyorlar, hmmm baktım onlar da çoktan uyumuşlar…

(Aslında başlarda, yatarken dikkatini çekmesin diye yanına oyuncak vermiyordum ama bir iki derken yatakta bir bir manga oyuncak toplandı… Okkoo ise Mira’nın kendi seçip aldığı ilk oyuncak 🙂 DR’da National Geographic’in yumuşak oyuncaklarını uzaktan görüp, “Okkoo” diye bağıra çağıra yanına gitti. Yeşil bir peluş papağanı annemin “Rokko”suna benzettip sarıldı)

Ardından yine her akşam olduğu gibi yakın aile, eş, dost, akrabanın halini hatırını sordu…
– Baba?
– Baban içeride, o da uyuyacak sonra…
– Dadda?
– Suha dayın evinde…
– Dadda?
– Baha dayın da evinde…
– Ama?
– Amca evinde…
– Annii?
– Anneanne evinde…
– Annnniii?
– Benim anneannem de evinde…
– Hatce?
– Evinde…
– Dedde?
evinde
– Abi?
– Tuna abi çoktan uyumuş…
– Aba?
– Zeynep abla da uyumuş…
– Anne?
– Buradayım ya ben Miracım…
– Ceeeeee (espiri yapıyor ya…)

– Baba? Okko? Gugu? Hatce?… Sar başa, sar başa… her ismi tekrar tekrar saydı… Ben artık cevap vermediğim kendi cevabını kendisi verdi. Bazılarına “gittiii”, bazıları için “nen… nenn”… Yerimden kalkıp içeri gitmeye çalışırsam da hemen kalkıp peşimden geldi… Akşam 9:20 de başladığımız bu sürece, inat etmeme rağmen, saat 23:00’e kadar ancak dayandım. Hala uyumamıştı. Peşimden görevi Cenk devraldı. Benim yerime babasını görünce bir iki mızıklandı 10 dakika bile sürmeden melekler gibi uyumuştu… Gece bir kaç defa kalktı ama hiç yataktan çıkıp evin içinde dolaşmadı. Her zamanki gibi kalkıp ışığı yakıp “Annneee” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Zaten sabaha doğru son kalkışında, ben tembelliğimden – her sabah olduğu gibi – yanımıza aldım, birlikte uyandık 🙂 Bugün sabah kahvaltısından, öğle yemeğine kadar hiç bahçeden içeri girmeyince, öğlen tık demeden uyudu. Hala da uyuyor… Darısı bu akşama…

Bu aralar Dr. Harvey Karp’in “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı” (The Happiest Toddler on the Block) kitabına göz atıyorum. Mira yeni doğduğunda da Pratik Anne’nin önerisi ile “The Happiest Baby on the Block” videosunu izlemiştim. Çok ama çok işime yaramıştı. Onun için vakti gelince işime yarayacağından emin olduğum “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı”nı da alıp atmıştım bir köşeye… Karp; 1- 4 yaş çocukları mağara adamlarına benzetmiş 🙂 Onları minyatür çocuklar gibi görmeden, “sen Tarzan, ben Anne” şeklinde bir diyalog kurmayı anlatıyor. Bu mağara adamı benzetmesi bu aralar bizim cadıya pek uyuyor… Evimizde diz yüksekliğinde bir neandertal yaşıyor. Nereye gitti bizim minik bebeğimiz diye bizi şaşırtıyor. Neyse kitabı bitirince bir özet geçerim… Şimdi kaçıyorum, Mira uyanmadan, “Frozen Yogurt” yapacağım…

Bir yavru serçe geçti bu diyardan

Bu sabah bir toplantım vardı… Mira’nın Hatice Ablası kapıdan girer, ben bacadan çıkar şeklinde bir sabah olacaktı ki… İlk önce telefonum çaldı; toplantı ertelendi… Hemen peşi sıra kapı da çalındı… Hatice geldi… Elinde de minicik bir serçe yavrusu… Eh bu ikisi günün akışını bir hayli değiştirdi…

Yavruyu kaldırımın kenarında bulmuş. Hoplaya zıplaya bir kediden kaçmaya çalışıyormuş. Herhalde heveslenmiş yuvasından erkenden uçmaya çalışmış. Hatice bakınmış yuvasını bulamamış… Pek minik… Elime aldım. Hiç korkmuyor. O kadar minik yani… Büyük olsa yüreği pıt pıt diye ağzında atardı.

Serçe nasıl beslenir ki… Bahçedeki kuşlar için evde kuş yemimiz eksik olmaz. Ama verdik yemedi… Biraz ekmek ıslattık. Biraz da su koyduk… Ne olduğunu anlamadı. Ekmeği aldık elimizle gagasına götürdük. Açtı ağzını bir iki gaga attı… Pek sevindik.

Bu sırada Mira çıldırdı. Sevinç nidaları ile evde tur atmaya başladı… “gel uzat elini” dediğimizde ise bu yüksek toleliteli sevinç gösterisi yerini şaşkınlığa bıraktı. İlk defa bu kadar yakından (ve bu kadar küçük bir kuş) görüyordu ya, dondu kaldı. Baktık Mira’cım da tık yok… Yavru serçeyi koltuğun kenarına koyduk, benim yavruyu da yanına oturttuk. Önce sadece “kuuu(ş)” diye seslendi, sonra yavaş yavaş alıştı. Eline kuşun ıslak ekmeğinden alıp, “a(l)… a(l)” diye uzattı… bir yandan da yemesi için “mam, mam” gibi bir şey dedi ve ağzını da kuş gibi açıp kapattı… Sanırım benim onu yedirmeye çalışırken ki hareketlerimi kopyalıyor. Çok komik ama ben daha komiğim durum öyle anlaşılıyor.

Bizim minik serçe pırı pırı derken canlandı. Önce kalktı Mira’nın omuzuna, derken çıktı kafasına kondu. Mira’cım önce şok oldu… Her sıkıştığında yaptığı gibi (şikayetçi bir nida ile…) “Anne” dedi ve geldi benim tepeme kondu 🙂 Tabi herzaman ki gibi bir iki sefer sonunda alıştı. Hatta kafasındaki kuşu beslemeye kalktı. Kuş kaydığı zaman bu sefer eli ile düşmesin diye tuttu, olmadı (yardım et nidasıyla) “anne” diye seslendi… En nihayetinde bir de kuş anatomisi dersine başladık 🙂 Yeni iki kelime öğrendi -gaga ve -kuyku (kuyruk)… Bildiği kelimeleri pekiştirdi -ayakı (ayakları) ve -kafka (kafası)…

Yavru serçemiz biraz biraz uçmaya başlayınca hemen romantikleştim. “Belki akşama kadar biraz güçlenir.” “Bak bak artık daha uzun uçabiliyor” “En kötü ihtimal ile bugün yaşatırsak, yarına kesin uçar” diye heveslendim. Bu sırada evdeki curcunayı sukut içerisinde izleyen Cenk, her zamanki gibi daha sakin ve soğukkanlı bir yaklaşım gösterdi. Evden çıkmadan önce “Mira ile kuşu yanlız bırakmayın. Farketmeden zarar verebilir. Kediden kurtardınız, Mira’ya yem olmasın. Bu arada kuşa bir şey olursa da Mira’ya çaktırmayın…. Siz de üzülmeyin… Ömrü ne kadarsa o kadar yaşayacaktır.” diye tembih üstüne tembihde bulundu.

Kahvaltı sonrası Mira kendi haline döndü… Yavru serçeyi de yemek ve suyunun yanına koyduk. Mira sadece ara ara uzanıp “kuuu(ş), mamma, hııı” diye kuşa talimat veriyordu. – o anda emin oldum bu yemek yedirme işinde kesin benim taklidimi yapıyor cadı… – Bu sırada annem arayıp bir kafes göndermeyi teklif etti ama ben serçe kafes içerisinde hiç uçamaz diye istemedim. Zaten ev içinde bir iki uçma denemesi yapıyordu, biraz uçarsa güçlenir diye düşündüm. Aklım Mira’cım ile serçede kalarak çıktım evden… Giderken Euroflora’ya uğradım. Bir kutu yapma kuş aldım. Akşama serçeyi bahçede bıraktığımızda Mira kuş nerede diye problem yaparsa diye…

Bir kaç saat sonra aradım… Su almaya içeri gitmiş, döndüğünde kuş yerdeymiş. “iyi gibiydi anlamadım?” dedi. “Mira’ya mı yem ettik yoksa?” dedim. “Yok Mira hiç ellemiyordu… ilk anda kuşu görmeyince, bir an korktum, hatta Mira üstüne oturdu sandım ama sonra kuşu yerde buldum zaten sadece iki dakika içerideydim” dedi. Hatice serçeciği yemeklerinin yanına koymuş. Serçecik de kafasını kanadının altına sokmuş. “uyuyor galiba” dedi. Mira’da kuşa da “kuuu(ş) nen nen” (kuş hadi uyu) diye sesleniyormuş. Kuşum bu saatte ne uykusu bu dedim; dua ettim içimden… Akşam geldiğimde yavaştan “kuş” dedim Hatice’ye… “Uyanmadı abla” dedi… Hatice gitti. Mira’nın eline bir pastel boya, bir de kağıt verdim… Tuvalete girdim, kapıyı örttüm usuldan ağladım. Uzun zamandır doya doya ağlayamıyordum; acısını çıkartacaktım ki… 5 dakika sonra (neredesin hadi seni bekliyoruz nidasıyla) “Anne” sesi ile kendime geldim.

Güzel minik serçe… Birkaç günlük ömründe, birkaç saatlik birlikteliğimizle unutulmaz kıldın bugünü… Keşke biz de senin için bir şey yapabilseydik. Daha uzun yaşatabilseydik seni… Bizim sana bir yardımımız olamadı, çok ama çok üzgünüm bunun için…

Son günlerde…

Evde bir üretim, bir hareket alıp başını gidiyor… İçimde de tuhaf bir huzur var. Bizim ailenin tipik zor zaman yaklaşımıdır; akılları boşaltabilmek için çeneler, eller, vücutlar çalışır… Annem bebekler için keçe şapka yapımına başladı… – muhteşem oldular bir ara blogu için fotoğraflarını çekmem lazım. – Babamın yatılı bakıcısı, Maya iki güne bir bol ajurlu bir kazak bitiriyor. – Kadın tam annemin ruh ikizi hiç boş durmuyor. – Halam babaannemden kalan oyalar ile bize kolyeler yapıyor. – Hergün bize gele gele o da duruma adapte oldu. – 25 yıllık emektarımız Satı Teyze sadece anneme yardımcı olabilmek için hergün yarım gün uğruyor, babamın durmaksızın yıkanan çamaşırlarını ütülüyor, bir yandan da Mira’ya incecik kazaklar örüyor. Baha ve Özge işlerini de getirdiler, Türkiye’den çalışıyorlar… Süha akşamın dokuzunda 5 km koşuya çıkıyor… Cenk’in de çenesine vurdu, kimsenin modunu düşürmemek için kendisi seyircisi bol seyyar standupçı modunda… Ben de işte pek yoğunum ama gece kendimi mutfak terapisine alıyorum… Dondurma yapmaya verdim kendimi… Yapıyorum, yediyorum. Il Laboratorio del Gelato‘nun Türkiye şubesi gibiyim 😛 – Bir ara fotoğraf çekip yazayım tarifleri… –

Bu koşturmaca ve kalabalıkda Mira çok mutlu… Gerçekten de size hayat veren bir canlıyı uğurlarken, sizin hayat verdiğiniz bir canlı, size güç öyle bir veriyor ki şaşıp kalıyorsunuz… En can acıtıcı zamanlarda annemin metanetine, ortalığı çekip çevirmesine hayranlıkla karışık hayretler içerisinde kalıp “İyimisin… Nasıl bu kadar güçlü oluyorsun?” diye defalarca sormuşumdur. O da her seferinde “İyiyim tabi anne olursan sen de anlarsın” derdi. – laftaki ince kinayeye dikkat – Neyse anladım sonunda annecim…

Babamın durumu aynı… 13. gün oldu bilinci kapalı… Doktorları ile konuşmaya çalışıyoruz. Babamı bu hastalıkla bu kadar uzun süre – dahası bu kadar kaliteli – yaşatan doktorların ağızlarından bu günlerde cımbızla kelime kelime laf alabiliyoruz. Çok ama çok sinir bozucu… Onlar için biraz acayip olabiliriz çünkü daha çok bilmek istiyoruz. Yanlış bir şeyler yapmadığımızdan, babamızı rahat ettirdiğimizden emin olmak istiyoruz. Türkiye’de babamın durumundaki hastalar için bir yardım bakım hizmeti yok ne yazık ki… Bir kaç huzurevinde bu konuda kısmi çalışmalar varmış. Onun dışında hasta yakınlarını psikiyatriste yönlendiriyorlar, hepsi bu… Babama 9 sene önce bir yıllık survive rate’i %5 olan bir kanser teşhisi konulduğunda zaten hepimiz bir profesyonel terapi sürecinden geçmiştik. Yine de yaşamadan hazır olmuyormuş insan… Amerika’da, İngiltere’de başlamış, son 30 yılda da tüm dünyada  yaygınlaşmış – buna Zimbawe, Kenya, Nairobi’de dahil – “Hospice” adı verilen bir hizmet var. Terminal süreçteki hasta ve hasta yakınlarına fiziksel ve psikolojik olarak profesyonel yardım sağlıyorlar. İyileşecek hastasına bakamayan bir ülke, ölmekte olan hastasına nasıl baksın diyen olabilir. Ama bir sürü işsiz halk sağlığı uzmanı, pratisyen hekim, sosyal hizmetler uzmanı, psikolog varken bir şekilde bizim ülkemizde de uygulanabilmeli… Bir web sitesi buldum ölümle yüz yüze hasta ve hasta yakınları için gerçekten rahatlatıcı bilgiler var… Kimsenin okumak için ihtiyacı olmasa diyeceğim ama…

Neyse ben aslında bu can sıkıcı şeyleri yazmak için oturmadım… Bir kaç haftadır gerçekleştirdiğimiz yeni bir aktivite var, haftasonu bitmeden, daha da gecikmeden ondan bahsetmek istiyordum.

Ankara Panora Alışveriş Merkezi’nin bahçesine her cumartesi pazar saat 3ten sonra bir midilli getiriyorlar… Çocukları bindirip tur attırabiliyorsunuz. Tavsiye ederim. Mira midilliyi ilk gördüğünde herzaman ki gibi korkusuz ama temkinliydi. Yelelerini severken baktık rahatladı… Önce “üzerine oturtalım gel seni” sonrada “bir de tur at bakalım” dedik. İlk turdan sonra ise indiremedik. İkinci turu da tamamladı. Midillinin üzerindeyken annemden duyduğu şekilde “dıgı dıgı” diyor 🙂 Evimizin yanı başında olunca artık her haftasonu bir tur atıp gelmeye başladık…

Hafta içinde de Mira aklına geldikçe kapıya dayanıp “dıgı dıgı” demeye başlayınca Canberk Amcası, Çankaya Belediyesinin Ahlatlıbel tesislerinde de Pony Club açıldığını söyledi… Biz de sonraki ilk “dıgıdıng”ı  duyduğumuzda soluğu orada aldık… Ahlatlıbel girişinde biraz şok yaşadık. Kocaman bir pankart asılıydı kapıya… Çankaya Belediyesi bizim için çalışıyordu. Bu yüzden otopark girişini kapatmışlardı. Yolun kenarında da park yeri yasağı olduğu için jandarma trafik ceza kesiyordu. İnat ettik karşılarda bir yerde park yeri bulduk girdik içeri…

Çankaya Pony Club’da midilliler yok; sadece büyük ve küçük atlar var. Panora’nın önündeki yere göre çok daha güzel. Ağaçların altında küçük bir parkur yapmışlar. Etraf ve atlar tertemiz… Burada, çocuğun ilgi ve motor becerilerine bağlı olarak, 3 yaşından sonra binicilik dersi de veriliyor. Ders olmadığı zamanlarda minikleri parkurda at ile dolaştırabiliyorlar. Çankaya Pony Club’un yetkilisi Kaan Bey, aslında çocukların atlar ile tanışması için büyük atların daha uygun olduğunu… Büyük atlara eğersiz binebileceklerini böylece at ile birbirlerini daha iyi hissedebileceklerini… Bu atlarında sırtları geniş olduğu için düşmeyeceklerini söyledi…

En kısa sürede tekrar görüşmek üzere ayrıldık oradan ama bir daha görüşemedik… Sonraki günlerde Çankaya Belediyesi Ahlatlıbel tesislerine yaya girişini de yasakladı. Tadilat bahane… Eski yönetimin Çankaya Spor Kulübüne vermiş olduğu kullanım hakkını, yeni Çankaya Belediyesi yönetimi uygun görmemiş, Klübü tesislerden çıkartmaya çalışıyormuş, ama olan bize olmuş. Neyse dün itibarı ile yeniden kapıları açıyorlardı. Belki bugün bir ara “dıgı dıgı” yapmaya kaçarız biz…

Babam derinlerde uyurken…

Tam 8 gündür babam hiç gözünü açmadan uyuyor. Bilinci kapandı… Yüzü çok huzurlu… Ağrısı sızısı yok demekmiş bu durum… Doktoru “artık rahat bırakın adamcağızı… herkesin kendi yatağında huzurla ölme hakkı vardır…” diyor. Dua etmekten öte hiçbirimizin ve hiçkimsenin yapabileceği bir şey yok…

Nasıl oluyor bilmiyorum ama hepimiz pek metanetliyiz… Kimse sızlanmıyor. Yapamadıklarımızdan yaşayamadıklarımızdan değil yaşanmış güzel günlerden bahsediliyor. Anılar tazeleniyor hatta gülünüyor. Gerçi eninde sonunda, bizler sabah oluyor işimize gidiyoruz, gece oluyor evimize geliyoruz. Annem ise 7 gün 24 saat başında… Annem dimdik durunca da bize diyecek söz kalmıyor. Bugün Baha ile Özge de geliyorlar Amerika’dan… Babacım bilse keşke hepimizin yanında olduğunu…

Babam bu derin uykusuna geçmeden önce bize veda etmedi. Gerçi beklemiyordum bir veda… Hiç babamın tarzı değildi. Yılbaşında Baha’lar buradayken bir ara hepimizi çağırdı yatağının yanına öyle havadan sudan konuştu… “Yazın gelirsiniz” dedi Baha’lara, bize döndü “olmadı annenizi de alır siz gidersiniz yanlarına, ben kafamı dinlerim” dedi … Hep iyi olcağına inandı, o bu kadar inançlıyken bizler aksine nasıl inanırdık… Çok güzel bir hayatı oldu… Hayatını keyifince dolu dolu yaşadı. Bize de hayattan nasıl keyif alınacağını öğretti.

Uykuya geçmeden önce en son geçen hafta ilk defa annemin elini tuttup teşekkür etmiş… Annem yıllar sonra gönlümü aldı yine diyor…

Babam uyuyor, hayat akıyor ve biz duruyoruz… Sadece Mira’cım babamın yatak odasının kapısından girip “dede… dedee…” diye seslenince, bana dönüp bilmiş bilmiş “dedde… neeen… neeen…” (dede uyuyor) deyince, hele de geriye dönüp babama el sallayıp “dede baağ baa” (dede bay bay) deyince tutamıyorum kendimi… Kalbim sızlıyor, gözlerim doluyor, boğazın düğümleniyor ama hemen gülümsüyorum Mira’cıma… Doğru bir şey yaptığını bilsin istiyorum.

Hemen hemen hiç hatırlamayacak bugünleri ama ileride bir gün okursa bu satırları öğrensin istiyorum… Babacım bu derin uykuya dalmadan öncesinde de bir süredir sadece sadece Mira için gözünü açıyordu. Mira yine odasına koşarak girip “dede” diye sesleniyordu. Babam işitme duyusunu neredeyse tamamen kaybetmiş olsa da Mira’nın sesine uyanıyordu. Karşılıklı el sallıyorlardı, birbirlerine… Biz o kadar uğraştık oralı bile olmadı ama babamdan öğrendi el sallamayı… El sallama faslından sonra, Pepper’in topunu kapıp, Pepper ile animasyon yapıp, güldürüyorlardı babamı… Pepper topu yakalayınca, dedesi ile birlikte alkışlıyordu Mira’cım. Sonra gidip dedenin elini seviyor “dede nen neen, baaabaağ” (dede uyu sen, bay bay) deyip el sallayıp çıkıyordu…

Mira’nın öyle komik bir “dede” deyişi var ki, babamın onun sesini tam olarak duymuş olmasını diliyorum, başka da bir şey dileyemiyorum… düğümleniyorum…

Nereden çıktı bu blog yazma işi?

Kitubi’deki şu yazıdan sonra farkettim; aslında bu soruların cevabını uzun uzadıya düşünmemişim bile… Sadece Mira’nın doğumu ile yaşadığım pozitif enerji patlamasını kayıt altına almam lazım, uzaktaki – yakındaki – tanıdık – tanımadık herkes ile paylaşmak lazım demiş, başlamışım yazmaya… Damla sayesinde bu akşam durdum düşündüm… Nereden çıktı bu bloglama işi? Neden yazmaya başladım?

Aslında ben, gerekli gereksiz aklıma takılan her konuda, çok araştırıp, çok okumama rağmen yazmaya hiçbir zaman heves duymamıştım. Hatta hayatım boyunca hiçbirşeyi uzun uzun yazarak kayıt altına da almadım. Yazar olmaya hiç heveslenmedim ama hep iyi çizerdim 🙂 Öğrendiğim her konu hakkında çooook ama çoook konuşurdum. Biraz da meslek icabı daldan dala bir çok konuda işin uzmanları ile tanışma hatta çalışma imkanı da bulurdum. Böylece çenem de bol bol düşecek fırsat yakalardı… Yine de aman yazayım da paylaşayım diye bir dürtüm yoktu… Başta annem ve kocam olmak üzere yakın arkadaşlarımın başını ütülemek yetiyordu bana…

Sanırım Mira ile birlikte yeni bir Banu’nun da doğması idi beni uzun uzun yazmaya çeken ilk sebep… Eskiye inat – eskisinde de zor zamanlarda – pozitif ruh halimi her daim koruyabiliyordum ki bunu herşeyden önce kendim için kayıt altına almam lazımdı.

Kendimi hiç evli barlı, çoluk çocuk sahibi olarak hayal etmemiştim. (eskiden tanıyan kimse de edemezdi) Ama ne evliliğim, ne hamileliğim sürpriz veya plansız değildi. Zaten evlenme kararı vermemiz ile evlenmemiz arasında 5 yıl geçti… Evliliğimizi ilk çocuğumuz ile taçlandırmamız ise birlikteliğimizin onuncu yılını buldu… – ikinci çocuk için aynı performansı sergilersek vay halimize 🙂 – Neyse bebek öncesinde ben bir durma durulma ihtiyacı hissettim. Kendi işim olmasını da bahane ederek nefes almadan çalışıyordum. Herşey için endişeleniyordum. Görevlerim herşeyin önünde geliyordu. Hiçbirşeye yetişemiyordum. Yıkılıyordum. Yıkıyordum. Gitmezdi bu hayat böyle… O halimle kalırsam yetiştirme sorumluluğunu alacağım canlıya da yazıktı… Öncesinde zaten bana hatta kocaya da yazıktı… Kendimi değişmem gerektiğine ayarladım, şartladım… Çok zor olmadı değişmek. Eski ben olmak zaten daha zordu. Mira’cım içimde büyüdükçe ben de büyüdüm, aydınlandım. Tüm hormonal iniş çıkışlara rağmen kendi zihnimde başlayıp biten, farkındalığı yüksek, harika bir hamilelik geçirdim.

Anne olmaya hazırlanırken ise en dürüst yaklaşımlar ve en karşılıksız yardımlar sanal dünyadan çıktı karşıma… Paylaşılan kişisel tecrübelerden karşılık vermeden o kadar çok aldığım ki, sonunda denize bir damla da benim katkım olsun istedim.

Hamileliğimin hemen hemen başlarında değişmem kadar çok önemli bir karar daha almıştım. Doğumdan önceki iki ay Amerika’ya kardeşimin yanına gidecektim ve Mira’yı orada doğuracaktım. Doğumdan bir ay sonra da geri dönecektim. İki erkek kardeşimin yüzme bursları ile liseyi ve üniversiteyi Amerika’da bitirmiş olmaları…İkisinin de burslu okurken yabancı öğrenci olmaları sebebi ile yaralanamadıkları çalışma olanakları ve başka burslar… Mezun olduklarında iş bulurken yaşadıkları… Küçük kardeşimin Fransa’da istediği bir işte çalışabilme olanağını çalışma izni sebebi ile kaçırması… vs. vs. imkanımız varken bunu zorlamamız konusunda bizi teşvik etti. Şanslıydım… Ofisi bensiz de çekip çevirecek harika bir ekibim vardı. Sonunda internetten takip ederek de yapabileceğimi öğrendim işimi… Şanslıydım… Kardeşim Baha ve eşi Özge’nin yürekleri de, evleri de çok sayıda misafir ağırlamayı kaldıracak kadar genişti… Şanslıydım… Bana rağmen benim yerime doğru kararları alan harika bir sigortacım vardı… Oraya gidip doğurmak bize sadece uçak biletlerimizi almamıza mal oluyordu… Şanssız olduğumu düşündüğüm tek nokta; yakınımızda doğum konusunda benzer bir tecrübesi olan kimse olmamasıydı. – Hepimizin ilk gözağrısı olduğu için Mira’cığımı ben, babası, annem, iki erkek kardeşim ve Özge birlikte doğurduk desem yeridir. – İşte bu noktada Amerika’da yaşam tecrübelerinin paylaşıldığı bir foruma dahil oldum. Resmen o forumdaki güzel anneler ile doğuma hazırlandım. Bu forumda tanıdım Pratik Anne‘yi ve blogunu… Turizmci olmama rağmen elimde minicik gerçek bir bebek ile Türkiye’ye dönerken – ve her kafadan bir ses çıkarken – ve çıkan seslerin de yaşanmış tecrübesi yokken – Burcu’nun şu yazısı resmen hayatımı kurtardı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi… Aklıma takılan veya hiç aklıma gelmeyen bir çok konuda bloglar çok şey öğretti bana… Okudukça ufkum açıldı. Aldığım gibi vermeliydim. En doğru, en iddalı, en tecrübeli, en mükemmel anne olmaya gerek yoktu – zaten yoktu öyle bir şey – sadece yaşadıklarım ile hiç tanımadığım birilerine faydalı olabileceğime inandım.

Anne olmam ile; Mira ile yaşadıklarımızı notlardan ve fotoğraflardan ötesinde bir şekilde kayıt altına almaya ihtiyaç duydum ve bu da blog yazmaya başlamam için en güçlü motivasyonum oldu… Anları yakalamak, saklamak, unutmamak, hafızamızı her daim canlı tutmak istedim…

Hep iyi bir arşivciydim. Doğal olarak Mira’nın doğumu ile de iyi bir fotoğraf arşivi oluşturmaya ve hatta birde günlük tutmaya başladım. Uzakta yaşayan sevdiğimiz de çok olduğu için, facebook kanalı ile düzenli olarak resimleri paylaşıyordum. Bir süre sonra yetmediğini farkettim. Deftere oturup uzun uzun yazmıyordum… Mira altı aylık olmuştu. O güne kadar heryere birlikte gitmiştik. Altı ay içerisinde Akdeniz’in Ege’nin hatta Hint Okyanusu ile Atlantik’in bile tadına bakmıştı. Bir çok yetişkinden bile daha kolay bir seyahat arkadaşıydı. Hiç yormamıştı. Harika fotoğraflarımız hatta oda kartından restorandaki peçeteye kadar bize o anları hatırlatacak ıvır zıvırları topladığımız bir anı kutumuz vardı. Ancak o kutuya herşeyi hapsedemeyeceğimi farkettim… Annem bile çok sevdiğim eski bir fotoğrafında, kucağında dondurma yiyen çocuğunun hangi çocuğu olduğunu karıştırmaya başlamıştı, yıllar içinde… O karıştırıyorsa benim durumun ileride daha vahim olurdu. Ve altı aylıktı, Mira’cım elimizden tutup kocaman kocaman adım atmaya  çalıştığında… O gün annem uyardı “bu anları tut, kaçmasınlar” diye… Ben de blogspottan bir sayfa açtım.

Blog yazmaya başlama serüvenim ve sebeplerim böyle işte… Kitubi’deki çağrıyı ben de bu yazıyı okuyan herkese paslıyorum… Siz neden blog yazıyorsunuz?