İnşaat Alanı Yemek Seti

Kepçe, buldozer, forkliftlerin erkek çocuklarını nasıl etkiliyor olduğu çözemediğim bir konu… Aylar önce, Mira’nın okulunun tam karşısındaki kurumuş ağacı kesmek üzere, sokaklarına 2 büyük iş makinası girmişti… Yaşları 1.5 ila 3 arasında değişen, 4 oğlan çocuğunun, o makinaların işi bitene kadar dünyadan kopup, huşu içerisinde cama yapıştıklarına şahit olmuştum. Açıkçası aynı yaş kız çocuklarında böylesi tutku ve hayranlıkla bakılan bir şey görmediğim için çok eğlenmiştim. Neyse sanırım biz de oğlumuz ile yaşayıp, bu sırra vakıf olacağız.

Amerikalı bir aile de oğullarının inşaat makinalarına olan hayranlığından yola çıkarak forklift çatal, yükleyici kaşık, buldozer itici’den oluşan bir yemek seti tasarlamış. Bu sete son olarak bir de inşaat alanı şeklinde bir tabak da eklemiş… Eğlenceli gözüküyor…

Çocuk Odasına Resimler

Aylarca çerçeveciye götüremediğim resimleri, haftalardır da çerçeveciden almayı unutuyordum. Nihayet bugün becerebildim 🙂 Çerçevesiz hallerine de bayılmıştım ama bu halleri ile görünce içim içime sığmadı… ofiste karşıma dizdim, birer de fotoğraflarını çekiverdim 🙂 bir süre sonra Mira ile kardeşinin paylaşacağı odayı süsleyecek, bu resimler…

Bebeklik ihtiyaçlarından, çocukluk ihtiyaçlarına geçişin ne kadar hızlı olduğunu bir kere gözlemledikten sonra, bu seferki oda hazırlığımızda daha da ince eleyip sık dokuyorum… Gerçi Mira’nın doğumu için hazırlanırken – tecrübeli arkadaşlarımızın biz ettik siz etmeyin tavsiyeleri sayesinde – bebek odasına çok basit yaklaşmıştık. Odayı ufak defek değiştirirken, pek de memnun olmuştuk bu kararımızdan… Şimdi ise çok daha uzun soluklu kullanılacak ve hem bir bebeğin hem de küçük çocuğun ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir oda hazırlığındayız… Hamileliğin sonlarına doğru ortaya çıkan yuva yapma güdülerim beni dürtüklemediğinden olsa gerek pek acele etmiyorum 🙂 ve işte bu çerçeveler yeni odanın ilk tamamlanan eşyaları…

Bana göre bir çocuk odasında olmazsa olmazların başında geliyordu; onlara özel güzel bir resim, el yapımı bir obje… İleride çocukluk anılarını düşündüklerinde zihinlerinde belirecek özel bir şey… O yüzden KİDS‘in Çocuk Odalarına Kişiye Özel Resimler girişimini duyduğumda onun kadar, kendim için de heyecanlanmıştım… Bir arkadaşımız çocuklarımın odasında olmasını istediğim gibi onlara özel resim yapabilecekti… Siparişimizi hazırlarken de gördüm ki, sıradan bir sanatçıda göremeyeceğimiz şekilde, yaptığı işe bir sistem analisti titizliği ile yaklaşıyor 🙂 Şiddetle tavsiye ederim…

Bu arada Ohdeedoh’da Çocukların Odasında Olması Gereken 10 Şey‘den bahseden bir yazı yayınlanmıştı. Kısaca özetleyim…

  1. Üzerinde uyunacak bir ŞEY… bir yatak 🙂
  2. Işık verecek bir ŞEY… özellikle okuma lambası, gece lambası gibi direk ışık vermeyecek bir kaynak…
  3. Zamanı gösterecek bir ŞEY… en azından anne babalar için gerekli…
  4. Sarılabilinecek yumuşak bir ŞEY… oyuncak, battaniye vs…
  5. Okunacak bir ŞEY… evin bir başka köşesinde kütüphanesi olsa bile en azından bir kaç kitabın odasında bulunması…
  6. Elyapımı bir ŞEY… hele aileden birinin yaptığı bir şey olması…
  7. Sorgulanabilecek bir ŞEY… heykel falan gibi bir obje olmasına gerek yok, hayat-doğa-bilim hakkında merak uyandırabilecek bir surpriz kutusu gibi bir şey olabilir…
  8. Gurur duyulacak bir ŞEY… kendi yaptığı bir resim, kolye, aldığı bir başarı belgesi vs…
  9. Renkli bir ŞEY… Benim gibi tek düze renklerden hoşlanan birilerine yapılması yerinde bir uyarı… renkli bir halı, yastık veya yukarıdaki gibi harika resimler…
  10. Kendi seçtikleri bir ŞEY… kendi mekanlarını yaratmalarına fırsat vermek…

Sizin için bir çocuk odasının olmazsa olmazı nelerdir?

Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi

Tam Mira’yı kütüphaneye götürebilirim artık diye düşündüğüm bir dönemde, tadilata girerek kapanmıştı Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi… Nenehatun Caddesinden her geçişimde – ki hergün önünden geçiyorum – ciğerci dükkanı önündeki kedi misali bakakalıyordum. Nihayet 2 yıl gibi bir süre sonunda, Aralık ayı biterken tekrar açıldı. Cumartesi, bizim de Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi’ni görme fırsatımız oldu. Mira – ben yogadayken Hatice, Itır ve Arda ile birlikte – ilk defa kütüphaneye gitti, burada vakit geçirdi ve benim gelmem ile bir de kitap ödünç alarak çıktı…

Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi’nin Ankara için son derece kıymetli, bahçe içerisindeki iki katlı binası, emekli Vali Hamdullah Şükrü Kenanoğlu tarafından 1985 yılında Kültür Bakanlığı’na çocuk kütüphanesi olması koşulu ile bağışlanmış. Ülkemizde okuma alışkanlığının yetersiz olduğuna ve bu yetersizliğin okuma alışkanlığının küçük yaşlarda kazandırılması halinde giderilebileceğine inanan Kenanoğlu, manevi babasının anısına “Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi” adı verilmesini vasiyet etmiş.

Tadilat sonrasında kütüphanenin alt katı 3-7 yaş okul öncesi çocuklara ayrılmış. Burada kitapların yanısıra bu yaş çocukların ilgisini çekecek kuklalar, oyuncaklar, oyun hamurları olan bir köşe de mevcut… Üst katta ise 7-15 yaş için kitaplar ve dergilere yer verilmiş. Şömine önüne keyifli bir oturma – okuma alanı oluşturulmuş. Çocukların Cranium, Tabu vb. kutu oyunlarını oynayabilecekleri bir köşe yapılmış. Bir de, – bence çok da gerekli olmayan – playstation ve bilgisayar oyunlarının olduğu bir bölüm var… Kütüphane Pazar-Pazartesi kapalı, bunun dışındaki günler sabah 9:00-17:00 arası hizmet veriyor.

Bu arada, 3500 yepyeni kitapla hizmete giren kütüphanedeki eski kitaplara ne olduğunu merak ettim. Bu kitaplar evimizin yanıbaşındaki Or-an Sevgi Yılı Halk Kütüphanesine aktarılmış. Ali Dayı Çocuk Kütüphanesi bir türlü açılmadı diye hayıflanırken, burnumun dibindekine gidip bakmadığım için kendime kızdım…

İlham verici boyamalar… karalamalar…

Bundan hemen hemen bir yıl önce, Mira bizi şenlikli bir aile olarak çizmeye başlamıştı… Koridordaki bir duvarı kaplayan aynayı, cama yazabilen – ve silinebilen – pastelleri ile saatlerce huşu içerisinde çiçekler, güneşler, salyangozlar, kuşlar, tırtıllar, ağaçlar vs. vs. ile beziyordu. Evin belli bir köşesinde böylesi bir modern sanat eserinin daimi varlığına fazla alışmış ve ipin ucunu bir ara kaçırmışız ki, eline kalem alıp hiç bir şey çizmez olmuş. Boyaları, simleri, makası çılgınca kullanırken, iş bir türlü şeyler çizittirmeye gelmiyormuş. Farkında bile değilmişiz. Geçen ay, “sen bana bir güneş çizer misin?” diye yanıma yanaşması üzerine öylesine “sen niye denemiyorsun?” dedim. Boynunu büküp “ben hiç güzel çizemiyorum ki… babaannem de çok güzel çiziyor, halam da… sen de çizerşin” dediğinde de uyandım. Uzun zaman önce okuduğum ve anlaşılan zihnimin derinliklerine gömdüğüm Susan Striker’ın Çocuklarda Sanat Eğitimi kitabı geldi aklıma… Tekrar kalem ile barışması için yapmamız değil, ne yapmamamız gerektiğini hatırladım… Bebek adımları ile kaldığımız noktaya yaklaştık – ki bu akşam bize yeni bir aile tablosu hazırladı… (sol üst köşedeki Mira, altındaki Cenk, sağdaki koca kütle ise ben ve karnımda kardeşi 🙂 )

Aslında bu yazının varacağı yer; son zamanlarda gözüme çarpan çocukları çizmekten uzaklaştırmayacak alternatif boyama kitapları olacak… Ama bu kitapların benim gözümde neden farklı olduğunu anlatabilmek için Çocuklarda Sanat Eğitimi kitabından bir alıntı yapmam gerekiyor. Çocuğum sanatçı olsun, ressam olsun, yetenekli olsun diye değil, kalıplarımızı kırmak, çocuklarımızı özgür bırakmak adına… bir de bakın biz ettik, siz etmeyin diyebilmek için…

Yaratıcılığı Öğretmenin 10 Temel Kuralı

  1. Bir çalışmanın nasıl olması gerektiği konusunda beklentilerinizi unutup, neyi nasıl kullanacağını çocuğunuzun kararına bırakın
  2. Asla çocuğunuzun çalışmasına el sürmeyin. Çocuğun bir resmi kendi başına ortaya koyması, sizin resme yapabileceğiniz katkıdan daha önemlidir.
  3. Resimdeki tesadüfi şekilleri gerçek nesnelere benzetmeyin
  4. Çocuğa nasıl çizmesi gerektiğini göstermeye kalkmayın, yada onun adına gerçek resimler çizmeyin. – Öğretmeye çalıştıklarınız, çocuğunuzun keşfetmesini, yaratmasını engeller nitelikte olabilir.
  5. Çocuğunuza asla bu ne? ne çiziyorsun gibi sorular sormayın.Yaptığı şeyin nasıl olduğu, ne olduğundan daha önemlidir.
  6. Çocuğunuza asla boyama kitapları, kolay boyalar, kalıplar, çizim makinaları gibi sanatsal yaratıcılı engelleyen oyuncaklar almayın.
  7. Çocuğunuzu resim yarışmalarına veya çocukları karşı karşıya getiren etkinliklere katılmaya yöneltmeyin.
  8. Çocuğunuzu tek doğru yanıtı bulmaya değil, çözüm olabilecek pek çok alternatif üretmeye yöneltin. – gerçek yaşamda her sorunun tek bir çözümü yoktur. Sanat sorunları nasıl çözebileceklerini öğretir çocuklara…
  9. Uygun olmayan yüzeylere resim çizdiği için çocuğunuzu asla azarlamayın. Ona kağıt verip, güzel, çizme isteğin kabardı anlaşılan deyin.
  10. Bir gelişim sürecini tamamlamadan diğerine geçmeye zorlamayın.

Suzan Striker’ın kendi sitesinden, boyama kitabına alternatif bakış açısı ile hazırlanmış Anti-Coloring Book isimli kitaplara ulaşılabiliyor. Türkiye için satışı yok… Ancak örnek sayfaları indirip basabilirsiniz.

Suzan Striker’ın alternatif boyama kitaplarının benzerleri; yurtdışında Do you Doodle?The Art Doodle Book gibi isimler ile yayınlanmış. Aynı seriye Türkiye’de de Doğan Egmond Çocuk Kitaplarından Düşle ve Çiz 1-2-3 ve Küçük Ressamın Çizim Kitabı adları ile de ulaşmak mümkün…

Son olarak Brezilya’lı ressam – heykeltraş Romero Britto’nun hazırladığı “Color like an Artist” boyama kitabı dikkatimi çekti. Sadece Britto’nun tarzından dolayı bu kitapları da alternatif boyama kitabı olarak değerlendirmek mümkün. Anti-Coloring ve Doodle kitaplarına göre daha küçük yaşların da ilgisini çekeceğini düşünüyorum.

Yılsonu aktiviteleri…

2010 biterken ne diyeceğimi bilemiyorum. Başlarken çok bir şey beklemiyordum. 2010 iyimiydi mi? Kötü müydü? Sadece tuhaf bir yıl oldu diyeyim 🙂 Artık 2011’i ve bize getireceği oğlumuzu bekliyoruz… – sahi oğlumuz olacağını da yazmamıştım değil mi? kısa zamanda bir hamilelik durum değerlendirmesi yapsam iyi olacak 🙂 – Aralık ayını karla bütünleştiren aklımın bir oyunu mu; bilmiyorum ama kesinlikle krismısıydı/yılsonuydu/yılbaşıydı hiçbir havaya girememiş bulunmaktayım. Neyseki yıl bitmeden aklım başıma geldi… İlk sebebimiz malum; okulundaki yeniyıl ruhunu her fırsatta eve taşıyan ve dün sabah gözünü açar açmaz…
– annnneee noel babanın vediği kırmızı oyuncak baston değil şekermiş… biliyomusun, beni kandırmıştın… ama noel baba yine gelince ben o şekeri yiyebilir miyim?
…diye taaaa geçen krismas Amerika’da ailesi yemek yemekte olan bir noel babanın kendisine verdiği şekeri ve benim yememesi için yaptığım numarayı kafama kakan tatlı cadım Mira’m… İkinci sebebim ise sürpriz oldu… dışarıda parlayan güneşe inat, eve giren büyülü Bir Kar Masalı…

Üç güzel insan; Nurturia’da buluştu, bir hayal kurdu… Biri yazdıBiri çizdiBiri uyguladı… Çocuklarımıza çok keyifli bir yılbaşı hediyesi yaptılar. Ucundan kıyısından biliyorduk ama onca işlerinin güçlerinin arasında böylesi bir çalışma da beklemiyordum.

Pek yakında IPhone için uygulaması da çıkacak, böylece ilk defa IPhone’da Türkçe içerikli bir masal uygulaması olacak…

Kitabı okumak için: BİR KAR MASALI e-kitap
Kitabın fan sayfası için: BİR KAR MASALI Facebook Fan sayfası

Aralık ayında Mira’nın, okulda kar, kış, soğuk, yeniyıl, krismas ruhuna yakışır aktiviteler ile vakit geçirdiği belli oluyordu. Ruhsuzluğumuzdan müzdarip bizim olmadığımız bir akşam Hatice’ye ağacı kurmayı teklif etmiş; kurup, süslemişler. Benim onu şaşırtmam gerekirken, ışıldayan ağaçla o beni şaşırttı 🙂 Peşimi bırakmadı… Yıldızlar kırpalım mı anne? Babaanneme, dayıma, anneanneme, amcama, halama, büyük anneanneme, hebele, hübele hediye yapalım anne? Yılbaşı ağacımıza süs yapalım anne? şeklinde tacizlerine istikrarlı bir şekilde devam etti.

Ben katlamasına yardım ettim, o yıldızları kırptı; camlarımıza kar taneleri kondu… Kozalakları boyadı, üzerlerine pomponlar yapıştırdı; herkese hediye oldular… Amaçsızca biriktirip durduğum tuvalet kağıdı rulolarından da birlikte ağacımıza süs yaptık. Mira sayesinde yılbaşı havası bizim eve de girdi … bir de kurabiye kokusu yakıştı bu havaya… ama onun tarifini de bir sonraki yazıda vereyim bari 🙂

Emzirme Reformu Anketi

EMZİRME REFORMU GEREKLİ ! Çalışan Gebe ve Blogcu Anne‘ye Emzirme Reformu hareketini başlattıp, sahiplendikleri için teşekkür etmeli, daha çok kişiye duyurulmasını sağlamalı… ben bu konuda çok yazmak istememe rağmen tembellik ediyordum. Blogcu Anne herkesten cevaplamasını istemiş, benim de yazmak için bahanem oldu… (okuyanlara burada artık sadece anketler cevaplanıyor gibi gelmeye başlamıştır ama yakında düzelecektir diye not düşeyim 🙂 )

(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç?
Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98′i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar.

Durumun çok parlak olmadığını düşünüyordum ama yüzde 1.3 aklıma bile gelecek bir rakam değildi.

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?

İlk 6 ay sadece anne sütü ile besledim. 4.5 ay itibarı ile beslenme amaçlı değil ama besin tadımlarına başladık. 6. aydan sonrası ek gıdalara geçtik ve 13. ay itibarı ile bizimle aynı yemekleri yemeye başladı. Kısaca anne sütü temel besin olmaktan çıkalı çok oldu ama anne sütünün tek işlevinin karın doyurmak olmadığını da çok net anladım. Şimdi neredeyse 35 aylık ve emzirmeye devam ediyorum.

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?

Kendi işyerim olduğu için bu konuda şanslı olduğum kadar şanssızdım diyebilirim. Şanslıydım, çalışma saatlerimi nispeten kendim düzenleyebiliyordum. Şanssızdım, hep çalışmak zorundaydım – hiçbir müşterime doğum yapıyorum/yaptım bu ara sizinle ilgilenemeyeceğim diyemezdim. Eşim ve ekip arkadaşlarımın desteği ile durumu idare edebildim. Hemen hemen 2 aylıkken ilk kongremize gittik… 2.5 aylıkken de tam gün süren açık arazide bir incelemeye… Gittiğimiz çoğu yerde süt sağmam, muhafaza etmem ve odada babası tarafından beslenmesi pek mümkün olmadığından, Cenk Mira’yı gölge misali peşimden getiriyordu.

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?

Hayır… tabii şansım kendi işimi yapıyor olmam farkındayım…

(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?

İlk 3 ay, emzirmek için tuvalet tepeleri, işletme müdürünün odası, kaptan köşkü, depo vs. alternatif mekanlar yaratmak için çok çabaladım. 3 aydan sonra bunu bıraktım. Örtü ile kapanmaktan benim kadar Mira da rahatsız oluyordu ama emzirmeye uygun rahat kıyafetler veya slig ile ile kafasını bile kaldırmadan – ve pekala hiç çaktırmadan – emme işini tamamlıyordu. Emzirmek için uygun mekan bulamaya çalışarak sinirimi bozmayı bıraktım. Her yerde emzirdim. Zaten 2 yaşından sonra toplum içinde de emzirmedim.

(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?

Tabi ki desteğe ihtiyacım oldu… Öncelikle hastanedeki emzirme uzmanından, sonrasında da ilk 10 günde yaşadığımız kilo kaybında takibi yapan ve durumun normal olduğu konusunda bizi rahatlatan çocuk doktorlarından ciddi destek aldık. Tüm emzirme sürecinde en büyük destekcim ise kesinlikle eşimdi…

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?

Aslında destekten çok, kösteğim olmadığı için kızımı emzirebildim demeliyim. Özellikle ilk bir ay, Türkiye’den ve kalabalıktan uzak olmamız, emzirme işini yola koyana kadar çatlak ses duymamı engelledi. Sonrasında ise  zaten kendime güveniyordum, dış seslere pek takılmadım.

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?

Emzirme reformunu biliyorum. İlk soru ile yüzleştiğimiz, annelerin %98inin emzirmeye başlayıp, sadece %1.3ünün emzirmeye devam edebilmesi gerçeği emzirme reformu niye gereklidir sorusunun cevabını veriyor. İğneyi de, çuvaldızı da mevcut düzene batırmalı… Anneler çalışmaya başlayınca emzirmeyi sürdürebilmek için mücadele etmek zorunda kalmamalı…

(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.

Destekledim… Destekliyorum…

Ben de bunu okuyan tüm blog yazarlarından ankete ses vermelerini istiyorum. Yukarıdaki soruları yanıtladıktan sonra, veri takibi yapabilmek açısından yazınızın linkini bilgi@emzirmereformu.com adresine göndermeniz isteniyor..

Artıklardan; profesyonel tasarımlara…

Avustralyalı Makedo firması, çocukların artıkları profesyonel tasarımlara dönüştürebilmesi için çeşitli kitler hazırlamış. Hatta bu ürünleri ile 2010 Red Dot Tasarım Ödüllerinde Mansiyon almış… Tüp halinde sunulan kitlerin içerisinde; 5 yaş itibarı ile çocukların kesme, delme, tutturma, birleştirme gibi işlemleri güvenle yapmalarına yardımcı ve defalarca kullanılabilecek çeşitli aparatlar var. Bu gereçlerin yardımı ile; artık kutular, yumurta kartonları, kumaş parçaları, ambalaj kağıtları, kavanoz ve şişe kapaklarından yapılan işlere bakarmısınız lütfen…

Henüz Türkiye satışı yok ancak Amazon’da satılan kitlere göz atmak için TIKlayın 🙂

how to makedo – extended version from MAKEDO on Vimeo

Okulla gitmek (ya da gitmemek…)

Damla bir zaman önce bir anaokulu anketi başlatıp, bana da paslamıştı. Mira okula başladığından bu yana okuldaki hayatından pek bahsetme fırsatı bulamamıştım. Yine uzun ara verdim ama güzel bir bahanem oldu…

1. Çocuğunuzu kaç yaşında kreşe gönderdiniz/göndermeyi düşünüyorsunuz? Kreşe göndermek için beklediğiniz yaş dışında bir şey var mı?

Mira tam 22.5 aylıkken yuvaya başladı. Bir yılı aşkın bir süredir Binbir Çiçek Çocuklar Evi Montessori Önokulu‘na devam ediyor. Haftada 3 yarım gün olarak başladık sonraki 2 ay içerisinde haftada 5 yarım güne çıktık. Son bir aydır da 5 tam gün olarak devam ediyor.

3 yaş gibi katı bir sınırımız olamamakla beraber, 2 yaşını dahi doldurmadan yuvaya gönderme gibi planımız  yoktu. Ancak her geçen gün planladığımızdan erken başlamanın bizim için çok isabetli bir karar olduğunu görüyorum. Çocuklar siyahtan beyaza geçiş gibi keskin farklılıklardan hoşlanmıyor; okullu olmaya geçişi de imkanlar dahilinde küçük ama kararlı adımlar ile gerçekleştirebilmek güzel…

2 yaşından küçük olmasın etkisiyle, okul bakmaya ilk başladığımızda, adımların küçüklüğü konusunda yuvanın, kararlılık konusunda da bizim doğru frekansı yakalamamız gerektiğini düşünüyorduk. Sizi görürse yanından ayrılmanıza izin vermeyecektir, burada olduğunuzu bilmese daha iyi olur, ağlasa bile susar, zaten en fazla 3 hafta içerisinde alışacaktır şeklindeki yaklaşımlar mantıksız ve acımasız geliyordu. Ancak, alışma sürecinde aile olarak verdiğimiz kararda emin durabilmek de önemliydi…

Mira’nın okulda keyifli vakit geçirdiğini ve çok mutlu olduğunu gözlemlemekle birlikte, laf ebesi kızımın – okula başladıktan bir sene sonra bile – zaman zaman söylediği:
– ben okula gitmek istemiyorum, çok küçüğüm ben ama bebeğim daha…
– okulu istemiyorum sen işten gelene kadar ben seni evde beklerim…
– okuldaki ağlayan çocuklar beni rahatsız ediyor…
… gibi şeyler yüreğime oturmakta… Duygularımı yüreğimden taşırmadan önce mümkün olduğu kadar yalın düşünmeye çalışıyorum.

– Çok eğlenceli bir günün ertesi sabahı okula gitmek istememesinin (benim de işe gitmek istememem gibi…)
– Seyahatler sonrası evi özlemesinin (benim de evden çıkmamak için kırk takla atmam gibi…)
– Huzursuzlananlardan huzursuz olmasının (işyerindeki mutsuz suratların beni de germesi gibi…)
… normal olduğunu ısrarla kendime hatırlatıyorum. Ani tepkilerde bulunmamamı kolaylaştırıyor. Sonuçta benim işimi sevdiğim gibi o da genelde okulunu seviyor, eğleniyor ve mutlu… Söylediklerinin hemen akabinde değil ama kısa süre sonrasında okuluyla ilgili olumlu duygularına vurgulamalar yapmaya çalışıyorum. Okulda o gün yaptıklarını yazdıkları – özellikle o gün Mira’nın ilgisini ekstra çeken şeyleri belirttikleri – defterin büyük faydasını görüyorum.

2. Çocuğunuza kreş seçerken sizin için en önemli kriter nedir? Olmazsa olmaz, bu sağlanmazsa evde bakılsın daha iyi diyeceğiniz.

Cenk için fiziksel koşulları hiç öncelikli değildi ama zaten benim bir kaç kriterim vardı:

  • Bahçesi olan hatta bahçesi plastik halı kaplanmamış,
  • Televizyon – projeksiyon vs. bulundurmayan,
  • Makul miktarda – tercihen hiç plastik oyuncak barındırmayan,

bir yer olmasını bekliyordum.

Cenk’in uzunca bir süre hem Milli Eğitim Bakanlığı ve hem de Sosyal Hizmetlere bağlı benzer kurumlar çalıştırmış olması sebebi ile ortak beklentilerimiz ise oldukça rafineydi.

1) Sistemden önce iyi niyetli ve samimi bir kurumdu; -mış gibi yapan değil, yapamadığında bunu söyleyebilecek kadar dürüst olabilmesi önemliydi. Yani yemeğini tek tek ilgilenip ağzına vermebilmelerini değil, bugün de yemedi diyebilmelerini aradık.

2) Çocukların doğal ritmine saygı duyacak bir yer istedik. Yani; aktiviteden aktivite koşturmayacak, uyumayan çocukları diğerlerine uyacaklardır diye öğle saatlerinde zorla yatırmaya kalkmayacak… Montessori okullarının doğal yapısı gereği buna uygun olabileceğini düşünüyor, hele kendinden büyük ve küçükleri ile aynı ortamı paylaşabilmesini – özellikle okul öncesi dönemde – avantaj olarak görüyorduk. Ancak ziyaret ettiğimiz Ankara’nın belli başlı Montessori okullarındaki aktivite yoğunluğuna, – özellikle de velilerin talebi doğrultusunda – karma yaş sınıfının uygulanmıyor oluşuna çok şaşırdık. Daha ilginci sadece yabancı öğrenciler için oluşturdukları küçük bir grup için bu uygulamayı yapıyorlardı.

Samimiyet ve doğal ritmi yakalayacağımıza inandığımız bir yer için kurumsallaşma veya oturmuş bir sistem beklentisinde değildik. Bu niyetle açılmış bir kurumun da ticari kaygılar ile farklılaşabileceğini öngördüğümüzden işletmenin sürdürülebilirliliğini oldukça sorguladık.

Mira başladığında Binbirçiçek açılalı henüz bir kaç ay olmuştu. Toodler sınıfında 18-36 ay arasında sadece 5 – en fazla 7 – çocuk vardı ki bu sayının okulumuzun ayakta kalabilmesi için imkansız bir rakam olduğu aşikardı. Şu anda aynı yaş grubu için 10 kişilik 2 ayrı toodler sınıfı var, resmi değil ama yöneticilerin aklındaki kapasite dolmuş durumda… Bu büyüme sürecinde yaşadıkları sıkıntıları, buldukları çözümleri, aldıkları kararları, vazgeçtikleri uygulamaları velileri ile paylaşıyor olmaları, çocuğumuzun bulunduğu ortamı eksileri ve artıları bilmemize dolayısıyla sağlam temelli bir güven ilişkisi kurmamıza yaradı.

3. Türkiye’deki kreşlerde rastlamadığınız, keşke olsa dediğiniz bir uygulama var mı?

Gördümüz bir çok ülkede; çocuklara yönelik mekanların, organize oyun gruplarının, müzelerin, kütüphanelerin, okuma – oyun köşelerinin sayıca çokluğu daha önemlisi kolay ulaşılabilirliliği, çocukların daha çok sosyal yaşam pratiği yapmalarına olanak sağlıyor. Dolayısıyla çocuklar doğallığıyla sosyal becerilerini geliştirmeye başlıyor, 3 yaşına kadar okullu olma fikrine yumuşak bir giriş yapıyor. Sadece bu sebepten, Türkiye’de bazı durumlarda okul öncesi için 3 yaşa kadar beklemenin geç bile olduğunu düşünüyorum.

Bu tip sosyal ortamlar ötesinde yurtdışında yaşanmış bir kreş tecrübemiz yok ancak kısa bir inceleme ile bile çocuk odaklı alternatif eğitim sistemlerini benimseyen daha fazla seçeneğin bulunmasına imreniyorum.

4. Türkiye’deki kreşlerde yaygın olarak rastladığınız ve saçma bulduğunuz bir uygulama var mı?

En dikkatimi geçenler;

  • Kaç parçalık puzzle tamamlayabildiği bilgisinin verildiği aylık karne uygulamaları
  • Çocukları, öğrentmenleri, velileri ayrı ayrı strese sokan – geriye kalan fotoğraflara yansıdığı kadar mutlu anların yaşanmadığı – yıl sonu gösterileri,
  • Eğitici video, sinema saati… adı ne olursa olsun okullarda çocukların ekranın önüne oturtulması

5. Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra en çok zorlandığınız konu ne oldu? Henüz gitmiyorsa zorlanacağınızı düşündüğünüz?

Mira kreşe başladığında, uyku-beslenme-tuvalet gibi özbakım ihtiyaçları ile ilgili bir kaygımız olmadı. Zaten kendi yiyebiliyor ve tuvalet işini halledebiliyordu. Acıktığını, üşüdüğünü veya sıcakladığını söylüyordu. İhtiyaçlarını talep etmeyi biliyordu. Tam gün kaldığı günlerde öğlenleri genelde uyumuyor ama uykusu geldiğinde ise yer mekan farketmeksizin uyuyordu. Bunları yerine getiremiyor olsaydı da özbakım yönünden gerekli özeni göreceğinden emindim.

Sadece hayatında çizgi film karakteri bilmeyen kızımın markette dönüp şu Sünger Bob’lu sütlerden alayım mı anne? dediğinde sütün içeriğini geçtim, üzerindeki Sünger Bob’u da nereden öğrendi bu dehşetimi unutamayacağım 🙂 Binbirçiçek bir Montessori okulu ve burada çizgi kahraman görsellerine hiçbir şekilde yer verilmiyor. Okuluna oyuncak getirmek yasak değil ancak getirilen oyuncaklar Hilal’in ayısı ile birlikte vestiyerde çıkışı bekliyor. Ama arkadaşları ile muhabbetle öğrenmesi hiçbir şekilde engellenemiyor ki öğrenmesi normal olanı… Böylece biz de yavaş yavaş bu talepleri nasıl dengeleyeceğimizi öğrenmeye çalışıyoruz.

6. Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra çocuğunuzda gözlemlediğiniz en olumlu gelişme ne oldu? Henüz gitmiyorsa kreşin gelişimine en büyük katkısı ne olur sizce?

Beklendiğimiz üzere yuvanın dil ve sosyal gelişimine katkısı büyük oldu. Başladığında da yarım yamalak derdini anlatıyordu ama boyundan büyük cümlelere geçişi takip edebileceğimizden çok daha hızlı oldu. Yaşıtları ile oyun kurma becerilerindeki gelişimden daha ötesi özellikle kendinden küçük ve büyük çocuklara yaklaşımındaki gelişmeler dikkatimizi çekiyor.

Bir de etkisini yavaş yavaş gördüğümüz İngilizce gelişimi var… Mira’nın bulunduğu toodler sınıflarında günlük rutin işlerde (elimizi yıkayalım, ortalığı toplayalım, biraz daha havuç istermisin vb.), şarkı söylerken ve kitap okurken İngilizce konuşuyorlar. Sınıfında zaman zaman yabancı arkadaşları da oluyor ama %100 bir İngilizce kullanımı söz konusu değil. Özellikle Toodler sınıfı öğretmenleri, çocukların yardım ve ihtiyaç taleplerini karşılarlarken doğal olarak Türkçe kullanıyorlar. Ancak son zamanlarda öğrendiği İngilizce kelimeleri tam doğru yerlerde kullandığını – bu fish yaani purple fish… bu da ciraf (giraffe) yani cürafa 🙂 – tekerleme kıvamında küçük cümleler kurabildiğini – mommy mommy what do you see? anne sana soruyorum ne gördüğünü söylesene… 🙂 – izliyoruz. Bundan da okulda duyduğu İngilizce’nin kulak dolgunluğundan bir adım öteye kolaylıkla gidebileceğini çıkartıyoruz.

Anket dışı bir gözlem olacak ama… Okul öncesi eğitim kurumlarında bir kadın hegemonyası söz konusu; kadın öğretmenler, kadın yöneticiler, oyun ablaları vs… Okullarımızda veli destekli faaliyetlerin yapıldığı da pek görülmüyor – hoş görülse de bunlar çoğunlukla anneler tarafından sahiplenilmiş etkinlikler oluyor. Geçenlerde YavruSu’nun kreşinde babasının çocuklar ile havuçlu toplar yaptığını gördüm, özendim… Binbirçiçek’te de son zamanlarda alışılmış okulöncesi eğitimcilerinden farklı yüzler görüyor olmak çok hoşuma gidiyor. İlki Özgürkalp; bir iki aydır gönüllü olarak Binbirçiçek’te çocuklar ile çalışıyor. Ayda bir de aileler için bir sunum veriyor. Henüz katılmayanlara ebeveynlik konusunda ufuk açıcı öneriler ile dolu bu sunumu dinlemelerini öneririm. İkincisi ise bizim Davulumdan Masallar performansı ile tanıdığımız, Serkan Kırmızı; Atölye KAM çalışmalarını Binbirçiçek’te sürdürmeye başladı. Serkan; hikayeleri, oyunları, fotoğrafları, ritmler bir araya getirip, herkesi müziği duymaya (ve yapmaya) odaklıyor. Yuvadaki öğrencilere hafta içi ritm dersleri verirken, akşamları yetişkinler için ritm atölyeleri düzenliyor. Haftasonları ise 18-36 ay bebek-aile, 4-6 yaş ve 7-10 yaş çocuk grupları çalışmaları var.

Bu anketlere pek geç cevap veriyor, üstüne lafı çok uzatıyor, dahası paslamayı kesip edebimle oturmuyorum 😛 Ama erken dönem kreş deneyimleri olduğunu bildiğim YavruSu’nun annesi Evren ile Çikolatalı Pasta’mız Senem‘in ve sevgili Iraz‘ın cevaplarını çok merak ediyorum 🙂