Eski bir hamileden, yeni hamilelere iki öneri

Daha önce de yazmıştım… Bu hamileliğimde fiziksel dönüşümlerin beni en çok zorladığı zamanlarda bile kendime bunları düşünecek fırsat yaratmadım (- yaratamadım). İçimdekinin haşhaş tohumundan balkabağına dönüşmesini, hafta hafta takip etmedim (- edemedim). Ve doğuracağım günü beklemek üzere hayatımı durdurmadım (-durduramadım). Fiziksel konforum yerinde olmasa da kafam öyle rahattı ki doğum için ruhen ve bedenen dönüşmeye hazırdım.

Bedensel dönüşüm ilk aşamaydı… Öncelikle aynı kalmaya çalıştım. İlk günden itibaren seyahat ettim… doğumun başladığı güne kadar araba kullandım… Mira’mı kucağıma almaktan hiç kaçınmadım… Hatta ufak defek olduğundan, sırtlanıp taşıdım bile… Ama hamilesin diye başlayanlara cevabım hasta değil, sadece hamileyim oldu. Günlük rutinime ek olarak, 3. ay civarlarında, bir kez daha düzenli olarak Prenatal Yoga‘ya başladım. Kadim arkadaşım Itır‘la aramızda bunu da yapmazsak, hamile havasına hiç giremeyeceğiz galiba diye dalga geçsek de ikimizde – henüz – önceki doğumlarımıza etkisini unutmayacak kadar akli selimdik. Önce Pınar Canko ile Güven Hastanesinde çalıştık – Güven’in anlamsız fiyat artırması sonrası – Yoga Şala‘da devam ettik; haftada iki gün aksatmadan… hele az çeneli – çok çalışmalı – en çok yorulmalı seansları yakalayabildiğimizde offff yerine ohhh diyerek… hatta geriye kalan 5 günde de bazı temel ve ihtiyaç duyduğumuz duruşları evde sürdürerek… Amerika’ya geldikten sonra niyetim geçen seferki gibi bir eğitmen ile devam edebilmekti. Ancak bu ara yapılan tüm seanslar Mira’nın akşam uyku hazırlık saatlerine denk geldiği için sabahları kendi programımı kendim yapmak durumunda kaldım. Her gün düzenli 50 dakikalık bir zaman ayırdım çalışmaya…

Türkiye’deki doktorum Cüneyt Genç; hayatın boyunca hiç bir fiziksel aktivite yapmadıysan, haftada bir gün laylaylom yoga yapıyorum diye gidip sohbet muhabbet bir kaç kası esnetmeye bütün doğum yükünü yükleyemezsin demişti. Doğru da söylemişti. Bir bebeğin içinde büyümesi ve doğurmak bir canlının bedensel olarak yaşayabileceği en büyük mucize… Kadınlığımızla, kendimizle ve bedenimizle gurur duymalıyız. Bedenimizin potansiyelini gösterebilmesi için de ona fırsat yaratmalı, yaşayacağı bu mucizevi değişime hazırlamalıyız. Sadece doğurabilmesi için veya bir döneme özel taş gibi durmak için değil tabi ki… Beden kendisine yapılan yatırımı tüm bir ömür size sunmaya devam edecektir.

Ruhen dönüşümüm ise doğum-doğurmak (-doğurtmak?) üzerine okuduğum bir kitap ile şekillendi. Öyle ki elimin altında tutup her göz attığımda kendimin doğumumdan başlayarak tüm öğrenmişliklerime ve tecrübelerime farklı bir gözle bakabilmemi sağladı.

İçgüdüsel Doğum; Pam England ve Rob Horowitz tarafından yazılmış ve Kuraldışı tarafından 2011 Ocak ayında yayınlanmış. Hamilelik ve doğum ile ilgili çoğu kaynak – ve uzman – ; kaç kilo alınmış, amniyotik sıvı miktarı ne kadarmış, bebek ne kadar iriymiş, kaç santimetre açılma varmış, kaç saat sancı çekmiş, ne zaman epidural alınmalıymış gibi sayısal değerler eksenine odaklanırken, bu kitap ile doğumun bir takım ölçülebilen değerlerden çok daha fazlası olduğunu görebiliyorsunuz.

Kitabın giriş yazısında söylendiği gibi; biz modern dünya insanları, başımıza gelecekleri kontrol edememe düşüncesini çok rahatsız edici buluyoruz. Herşeyi planlamaya çalışıyor, işlemediği noktalarda ise duvara çarpıyoruz. Aynen çocuğumuzu yetiştirirken her koşulu kontrol altına alamadığımız gibi doğumda da durum bu oluyor… Hamilelik sürecini doktorun ağzından çıkacak iki söze odaklanmış olarak geçirirken, farkında olmadan kontrolü kaybetme korkusu ruhumuzu sarıyor. Önlem olarak; suni sancı, epidural, derken sezaryen kapılarını açıyoruz zihnimizde… Öyle ki; kitabın yazarlarından Pam England da ilk çocuğunu uzun bir doğum süreci sonrası sezeryan ile dünyaya getirmiş. Kendisinin bir doğum hemşiresi olması munasebeti ile ailesinde doğum hakkında en fazla bilgi sahibi kişiyken ilk sezeryan olan da o olmuş… ironik değil mi? Elbette epidural de, sezaryen de hayat kurtarır yeri geldiğinde… Ama bunların olur olmaz kullanımı anneyi insani zaafları ile yüzleşmek ve aşmak olanağından yoksun bırakır. Cesur bir insanı korkularıyla yüzleşmekten, gücünü ve kavrayışını geliştirecek yollar bulmaktan da alıkoyar.

Kitap elimdeyken, doğurmak üzerine daha objektif olarak düşünmeye çalıştım. Mira’yı kucağıma almam ile ışıl ışıl bir melek tuttuğumu hissedip, öncesinde yaşadıklarımızı çok irdelememiştim. Oğlumu doğuracak olmasaydım da durumu irdeleme ihtiyacı hiç duymazdım. Kızımın doğumundan başladım düşünmeye ama düşündükçe annemin doğum tecrübelerinin de üzerimdeki etkisini anladım. İlk aklıma gelen yine 21,5 saat gibi uzun (gergin) bir bekleyiş ve üzerine son dakikada sezeryan olma ihtimali üzerine çok korktuğum oldu. Daha derinlere indiğimde ise annemin anlattığı anılarının içime işlediğimi gördüm. annemin 33-35 sene önce beni ve ortanca kardeşimi epidural ve epizyotomi ile doğururken prensesler gibi hissetmesi… en küçük kardeşimi ise 1 ay erken olarak, kendi doktoru şehir dışındayken, hiç tanımadığı bir doktorla hastanenin malzeme odasında mudahalesiz doğurmasını ise doğumun bu olduğunu bilseydim 3 çocuk sahibi olamazdım diye dillendirmesi… Her 3 hikaye de benim zihnimde vajinal doğumu epiduralsız – epizyotomisiz – müdahalesiz olamaz, olmamalı olarak şekillendirmişti.

Bu yüzdendi ki; Mira’mın doğumunda suyumun gelmesini takip eden bir kaç saat içerisinde kendimi kontrol altında olacağıma inandığım hastaneye atmam… Suni sancıyı hiç irdelemeden kabul ederken, epiduralsiz suni sancıyı bile denememem. Doğum hemşiresinin söylediklerini kendi bedeninim sesinin önüne almam… Zaten doktorlarım benim doğumumu hemşirenin yönlendirmesine göre takip ederken, benim de kendi doğumumu hemşirenin gözlerinden izlemeye kalkmam… Şanslıydım. Son hemşirem bedenimin potansiyeline benden çok inanıyordu ki kızımı doğurabilmeyi başardım. Yine de Mira’nın doğumundan sonra epiduralin uyuşturucu etkisinden tam olarak kurtulmam sabahı bulmuştu. Yorgunluktan tüm gece bebek gibi bakıma ihtiyaç duymuştum.

Ben bu doğum hikayeme başlarken, suda doğum yapabileceğim bir doğumevi hatta evde doğum gibi alternatifleri de araştırmış olsam da ilaçla kontrol altında tutulabilen gebelik diyabetim varken bebeğimin doğum sonrası kontrolleri için tam teşekküllü bir hastaneden öte bir alternatifim yoktu. Aynı doktor, aynı hastanede, suyun gelmesi ile aynı tip bir başlangıç yapmış olsam da artık benim zihnimdeki doğumun köşeleri de yoktu. İstediği şekle girebilecek yumuşak bir hamur gibiydi, benim de ondan şeklen bir beklentim yoktu. Ümitsizliğe düşmem bile spot – ama daha farkında – gelişti. Bu sefer hemşirem öyle yapmamı söylediği için değil kendim zamanı geldiğini düşündüğüm için istedim epidurali… belki ondan epidural kasılmış kaslarımı gevşeterek işimi kolaylaştırdı… öyle ki doğum odasından yürüyerek bile çıkabilirdim, nitekim yeni odama geçmemle ayağa kalkmam bir oldu.

Daha uzatmayayım. Mira’nın kardeşi doğmadan önceki son incilerinden biri ile kapatayım bu yazıyı;

Annecim kız olmak çok güzel… hem etek, hem pantalon giyebiliyorsun. Uzun çorap, babet ve bot da giyebiliyorsun. Erkekler sadece pantalon ve bot giyebiliyor. Etek de giyemiyor, uzun çorap da, babet de ! Kızların büyünce karnında bebek olabiliyor hatta memeleriyle bebeğe süt verebiliyor. Babaların karnında bebek olamıyor, memesi de boş… Keşke kardeşim de kız olsaydı, benim gibi… onun için ne güzel olurdu…

3 yaşındaki kızım bile farketmiş durumda kadın olmanın ayrıcalığını 🙂 Hepimizin farkına varması dileğiyle…

İlham verici boyamalar… karalamalar…

Bundan hemen hemen bir yıl önce, Mira bizi şenlikli bir aile olarak çizmeye başlamıştı… Koridordaki bir duvarı kaplayan aynayı, cama yazabilen – ve silinebilen – pastelleri ile saatlerce huşu içerisinde çiçekler, güneşler, salyangozlar, kuşlar, tırtıllar, ağaçlar vs. vs. ile beziyordu. Evin belli bir köşesinde böylesi bir modern sanat eserinin daimi varlığına fazla alışmış ve ipin ucunu bir ara kaçırmışız ki, eline kalem alıp hiç bir şey çizmez olmuş. Boyaları, simleri, makası çılgınca kullanırken, iş bir türlü şeyler çizittirmeye gelmiyormuş. Farkında bile değilmişiz. Geçen ay, “sen bana bir güneş çizer misin?” diye yanıma yanaşması üzerine öylesine “sen niye denemiyorsun?” dedim. Boynunu büküp “ben hiç güzel çizemiyorum ki… babaannem de çok güzel çiziyor, halam da… sen de çizerşin” dediğinde de uyandım. Uzun zaman önce okuduğum ve anlaşılan zihnimin derinliklerine gömdüğüm Susan Striker’ın Çocuklarda Sanat Eğitimi kitabı geldi aklıma… Tekrar kalem ile barışması için yapmamız değil, ne yapmamamız gerektiğini hatırladım… Bebek adımları ile kaldığımız noktaya yaklaştık – ki bu akşam bize yeni bir aile tablosu hazırladı… (sol üst köşedeki Mira, altındaki Cenk, sağdaki koca kütle ise ben ve karnımda kardeşi 🙂 )

Aslında bu yazının varacağı yer; son zamanlarda gözüme çarpan çocukları çizmekten uzaklaştırmayacak alternatif boyama kitapları olacak… Ama bu kitapların benim gözümde neden farklı olduğunu anlatabilmek için Çocuklarda Sanat Eğitimi kitabından bir alıntı yapmam gerekiyor. Çocuğum sanatçı olsun, ressam olsun, yetenekli olsun diye değil, kalıplarımızı kırmak, çocuklarımızı özgür bırakmak adına… bir de bakın biz ettik, siz etmeyin diyebilmek için…

Yaratıcılığı Öğretmenin 10 Temel Kuralı

  1. Bir çalışmanın nasıl olması gerektiği konusunda beklentilerinizi unutup, neyi nasıl kullanacağını çocuğunuzun kararına bırakın
  2. Asla çocuğunuzun çalışmasına el sürmeyin. Çocuğun bir resmi kendi başına ortaya koyması, sizin resme yapabileceğiniz katkıdan daha önemlidir.
  3. Resimdeki tesadüfi şekilleri gerçek nesnelere benzetmeyin
  4. Çocuğa nasıl çizmesi gerektiğini göstermeye kalkmayın, yada onun adına gerçek resimler çizmeyin. – Öğretmeye çalıştıklarınız, çocuğunuzun keşfetmesini, yaratmasını engeller nitelikte olabilir.
  5. Çocuğunuza asla bu ne? ne çiziyorsun gibi sorular sormayın.Yaptığı şeyin nasıl olduğu, ne olduğundan daha önemlidir.
  6. Çocuğunuza asla boyama kitapları, kolay boyalar, kalıplar, çizim makinaları gibi sanatsal yaratıcılı engelleyen oyuncaklar almayın.
  7. Çocuğunuzu resim yarışmalarına veya çocukları karşı karşıya getiren etkinliklere katılmaya yöneltmeyin.
  8. Çocuğunuzu tek doğru yanıtı bulmaya değil, çözüm olabilecek pek çok alternatif üretmeye yöneltin. – gerçek yaşamda her sorunun tek bir çözümü yoktur. Sanat sorunları nasıl çözebileceklerini öğretir çocuklara…
  9. Uygun olmayan yüzeylere resim çizdiği için çocuğunuzu asla azarlamayın. Ona kağıt verip, güzel, çizme isteğin kabardı anlaşılan deyin.
  10. Bir gelişim sürecini tamamlamadan diğerine geçmeye zorlamayın.

Suzan Striker’ın kendi sitesinden, boyama kitabına alternatif bakış açısı ile hazırlanmış Anti-Coloring Book isimli kitaplara ulaşılabiliyor. Türkiye için satışı yok… Ancak örnek sayfaları indirip basabilirsiniz.

Suzan Striker’ın alternatif boyama kitaplarının benzerleri; yurtdışında Do you Doodle?The Art Doodle Book gibi isimler ile yayınlanmış. Aynı seriye Türkiye’de de Doğan Egmond Çocuk Kitaplarından Düşle ve Çiz 1-2-3 ve Küçük Ressamın Çizim Kitabı adları ile de ulaşmak mümkün…

Son olarak Brezilya’lı ressam – heykeltraş Romero Britto’nun hazırladığı “Color like an Artist” boyama kitabı dikkatimi çekti. Sadece Britto’nun tarzından dolayı bu kitapları da alternatif boyama kitabı olarak değerlendirmek mümkün. Anti-Coloring ve Doodle kitaplarına göre daha küçük yaşların da ilgisini çekeceğini düşünüyorum.

Yılsonu aktiviteleri…

2010 biterken ne diyeceğimi bilemiyorum. Başlarken çok bir şey beklemiyordum. 2010 iyimiydi mi? Kötü müydü? Sadece tuhaf bir yıl oldu diyeyim 🙂 Artık 2011’i ve bize getireceği oğlumuzu bekliyoruz… – sahi oğlumuz olacağını da yazmamıştım değil mi? kısa zamanda bir hamilelik durum değerlendirmesi yapsam iyi olacak 🙂 – Aralık ayını karla bütünleştiren aklımın bir oyunu mu; bilmiyorum ama kesinlikle krismısıydı/yılsonuydu/yılbaşıydı hiçbir havaya girememiş bulunmaktayım. Neyseki yıl bitmeden aklım başıma geldi… İlk sebebimiz malum; okulundaki yeniyıl ruhunu her fırsatta eve taşıyan ve dün sabah gözünü açar açmaz…
– annnneee noel babanın vediği kırmızı oyuncak baston değil şekermiş… biliyomusun, beni kandırmıştın… ama noel baba yine gelince ben o şekeri yiyebilir miyim?
…diye taaaa geçen krismas Amerika’da ailesi yemek yemekte olan bir noel babanın kendisine verdiği şekeri ve benim yememesi için yaptığım numarayı kafama kakan tatlı cadım Mira’m… İkinci sebebim ise sürpriz oldu… dışarıda parlayan güneşe inat, eve giren büyülü Bir Kar Masalı…

Üç güzel insan; Nurturia’da buluştu, bir hayal kurdu… Biri yazdıBiri çizdiBiri uyguladı… Çocuklarımıza çok keyifli bir yılbaşı hediyesi yaptılar. Ucundan kıyısından biliyorduk ama onca işlerinin güçlerinin arasında böylesi bir çalışma da beklemiyordum.

Pek yakında IPhone için uygulaması da çıkacak, böylece ilk defa IPhone’da Türkçe içerikli bir masal uygulaması olacak…

Kitabı okumak için: BİR KAR MASALI e-kitap
Kitabın fan sayfası için: BİR KAR MASALI Facebook Fan sayfası

Aralık ayında Mira’nın, okulda kar, kış, soğuk, yeniyıl, krismas ruhuna yakışır aktiviteler ile vakit geçirdiği belli oluyordu. Ruhsuzluğumuzdan müzdarip bizim olmadığımız bir akşam Hatice’ye ağacı kurmayı teklif etmiş; kurup, süslemişler. Benim onu şaşırtmam gerekirken, ışıldayan ağaçla o beni şaşırttı 🙂 Peşimi bırakmadı… Yıldızlar kırpalım mı anne? Babaanneme, dayıma, anneanneme, amcama, halama, büyük anneanneme, hebele, hübele hediye yapalım anne? Yılbaşı ağacımıza süs yapalım anne? şeklinde tacizlerine istikrarlı bir şekilde devam etti.

Ben katlamasına yardım ettim, o yıldızları kırptı; camlarımıza kar taneleri kondu… Kozalakları boyadı, üzerlerine pomponlar yapıştırdı; herkese hediye oldular… Amaçsızca biriktirip durduğum tuvalet kağıdı rulolarından da birlikte ağacımıza süs yaptık. Mira sayesinde yılbaşı havası bizim eve de girdi … bir de kurabiye kokusu yakıştı bu havaya… ama onun tarifini de bir sonraki yazıda vereyim bari 🙂

Bebek ve çocuk kitapları üzerine…

Başak, Kids’in bebek ve çocuk kitapları üzerine başlattığı anketi bana paslamıştı. Zaten özel olarak paslanmasa da yazılası bir konu ama ben yazmakta pek geç kaldım…

1. Boncuğunuza kitap seçerken en çok önem verdiğiniz kriterler neler?

Genel olarak kitap konusunda çok katı bir seçiciliğimiz yok… Halaları, dayıları, amcası, anneannesi, babaannesi nazımızı çekip, oyuncak ve abur cubur alma konusundaki ambargo koşullarımıza destek çıkıyorlar. Ancak istedikleri gibi kitap alabiliyorlar.

Kendimiz kitap seçerken en önemli kriterimiz; Mira’nın ilgisini çekme ihtimalinin olması… Fantastik-uçuk kaçık olabileceği gibi yanıltıcı-yanlış bilgi içermediği sürece öğretici-eğitici de olabilir. Çoğunlukla kitapçıya gitmeden önce göz atmak istediğim kitaplara dair bir listem oluyor. Bunlardan bir kaçını orada Mira’ya okuyorum, en beğenilen alınıyor. Liste oluşturmada arkadaşlarımın önerilerini, bloglardaki paylaşımları, Görkem Yeltan’nın Radikal Kitap’taki köşesi‘ni, İyi Kitap‘ı ve tabi ki Bir Dolap Kitap‘ı referans alıyorum…

Yurtdışına çıktığımızda da oraya özgü ilginç bir kitap görürsek hiç takılmadan alıyoruz. Kitapçılardaki indirim köşelerini ve özellikle Amerika’da Marshall’s – TJ Maxx gibi serisonu dükkanlarını fırsat bulursak ziyaret ediyor, bir kaç dolara bulduğumuz kitapları pek kriter göz etmeden stokluyoruz. Kütüphane imkanlarını geçtim de en azından Türkiye’deki kitapçılarda da bu tip köşeler olabilmesini isterdim.

2. Bir kitabın kapak tasarımı sizi cezbeder mi?

Kesinlikle eder. Ancak tek başına kapak yeterli olmuyor tabi ki… Kapak tasarımı kadar içindeki çizimleri, ismi, hikayesine de bakıyorum.

3. Çocuk kitaplarının didaktik yaklaşımlarını nasıl buluyorsunuz?

Karakter gelişimi diye amaçlandırılmış, bunun da idealize karakterler ile fazlasıyla gözüne gözüne sokulduğu yer aldığı kitapları sevmiyorum. Cemile’lerden, Ayşegül’lerden ve onların fazlaca şekerli konuşan ailelerinden rahatsız oluyorum – istisnasız tüm cümlelerinin sonunda tatlım, balböceğim, yavrum, güzel kızım, canım, birtanem… vs. vs. kullanılması – herhalde kendim pek kullanmadığımdan – batıyor.

Didaktik hikayelerin çok korkunç dijital sesler pekiştirildiği sesli anlatımlı – müzikli kitaplara da tahammül edemiyorum – ki bunlardan biri bizim eve de girmiş durumda… Benim adım Mikrop, Mikrop şarkısına bayıldığı için yokedemiyorum da…

Ancak Lili ve 7 çocuğu gibi espirili hikayeleri veya TUBITAK erken çocukluk kitaplığındaki Dişhekiminde, Rüzgarlı – Karlı – Yağmurlu Bir Gün, Gölde, Yeraltında gibi gerçek yaşamdan kesitler sunan öğretici kitapları Mira kadar biz de seviyoruz.

4. Çocuk kitaplarındaki resimler nasıl olmalı sizce? Hikayesini beğendiğiniz bir kitabı ilüstrasyonlarından dolayı almamazlık ediyor musunuz veya tam tersi oluyor mu? Hikayesi uyduruk olan bir kitabı grafiklerine aşık olarak aldığınız oldu mu? Grafiklerde aradığınız temel özellikler var mı? Varsa nedir?

Hikayesi gerçekten güzel bir kitap ise çizimleri yüzünden almamazlık etmem. Ama çarpıcı bir hikayesi olmayan veya hiç hikayesi olmasına bile gerek duyulmayan veya hikayesi zaten çizimden ibaret olan hatta ilk bakışta sayı öğretmeyi amaçlıyormuş gibi duran bir kaç kitabı çizimlerine ve tasarımına bayıldığım için aldığım oldu 🙂 Tabi güzel tarafı, bunlar Mira için yaşından bağımsız kitaplar oldu. Bu kitaplar kendilerine baktırıyor, uzun uzun inceletiyor… görüyorum ki her dönemde farklı bir noktası ilgisini çekiyor.

Çizimlerin illa çocuksu olmasına gerek yok. Ancak marketlerin bile çocuk kitap reyonlarında en sık gördüğümüz Calliou, Mickey Mouse vb televizyon kahramanlarının kitaplarından elimden geldiğince olduğunca uzak durmaya çalışıyorum. Zaten bu tip kahramanların görsellerine her tüketim malzemesinde yeteri kadar maruz kalıyorlar, bu merakı pompalamamak için fazla vurgulama yapmaya gerek yok diye düşünüyorum.

5. Çocuğunuzun şu anda en çok sevdiği 3 kitap hangileri? Bu kitapların bir ortak yönü var mı?

Mira’nın favori kitapları sık sık değişkenlik gösteriyor. Bir kaç gün bir kitaba takılıyor – 30 kere okutuyor – daha sonra başka bir kitaba geçiyor. Bir süre sonra yeniden aynı kitaplara dönüş yapıyor. 3ten biraz fazla olacak ama tam bu günlerdeki en sevdiği kitaplar şunlar;

Özellikle Çizgili, Kırmızı Top ve Canavarlar Kedilerden Korkar Mira’nın iki yaş başında tanıştığı ve halen en çok okuttuğu kitaplar olduğunu söylemeliyim. Tek ortak özellikleri; yaşına uygun basit bütünlük içerisinde tamamlanan akılda kalıcı hikayeleri olması… Elimizde hiç kitap yokken – mesela umumi bir tuvaletteyken – “Annneee aklından bir kitap okurmusun, mesela XXXX’i okurmusun hadi…” şeklinde sipariş verilmesi olayımızın da bu kitaplardan çıktığının farkındayım. – tabi bizi yan tuvaletlerden duyanların kıkırdamalarını da farketmiyor değilim 😛

Yukarıda bazı sayfalarını fotoğrafladığım, ODTÜ Yayıncılık’ın, İranlı yazarların eserlerinden çıkarttığı, okul öncesi serisinin özellikle çizimleri ile çok dikkat çekici… Alışıgelinen çocuk kitabı çizimlerinden farklı; çoğu modern bir sanat eseri tadında… bazı hikayeleri ise fazlasıyla sıradışı – küçüklere okurken dikkatli olmalı… Kırmızı Top‘un yanısıra, özellikle çok küçük çocuklara okunabilecek tekerleme bilmece tadındaki Hepimiz Seniniz, gökyüzündeki tüm yıldızları yiyen açgözlü kedi ve kahraman minik yıldızın hikayesi Kedi ve Yıldızlar, hızlı gitmek için tekerler takan kaplumbağanın yavaşken gördüklerinden nasıl keyif aldığını anladığı Mutlu Kaplumbağa, ve Sabah Yazdım Sabah Oldu‘yu çok beğendik…

Favori Eric Carle’larımızdan From Head to Toe ve TUBİTAK yayınlarının 1001 Hayvanı Bulun benzeri Imagine ile artık Mira kendi kendine oyunlar kuruyor – tabi bizi de oynatıyor. From Head to Toe’yu okurken kafamızı penguen gibi çeviriyor, fil gibi tek ayağımızı kaldırıyoruz. Imagine ile salonun ortasını kutup bölgesine çevirip, yastıklardan penguenlere ev yapıyor, etrafımızda hangi hayvanları göreceğimizi konuşuyoruz.

If You Give a Pig a Party kitabı, kendi yaşının sonsuz isteme ve aynı şeyleri tekrar tekrar isteme halini yansıttığı için Mira tarafından pek seviliyor. Aynı seriden If You Give a Mouse a Cookie; Mira’nın okuttuğu ilk uzun ingilizce hikayeydi. Montessori Eğitimi blogunda İdil’in paylaştığı oyun da bunu tetiklemişti.

6. Bir çocuk kitabı yazsanız hangi temayı işlemeyi düşünürdünüz, ya da temasız öylesine bir masal mı uydururdunuz?

Tamamen farklı bir dünyada farklı canlılar ile temasız-mesajsız bir hayal dünyası yaratmak veya kendi dünyamızda günlük yaşanabilecek Piretorbası gibi sıcak bir hikaye yazabilmeyi isterdim.

Kitap seçimlerimizde fikirlerinden çok yararlandığım iki arkadaşım Umur ve Çiğdem‘den bu ankete cevap vermelerini bekliyorum.

Bu ankete verilen tüm cevaplara Nurturia’dan ulaşabilirsiniz.

“Adım Adım” Okul Öncesi Eğitim Seti

“Adım Adım” Okul Öncesi Eğitim Setinin kitaplarını İlk D&R’larda görmüştüm. Biraz incelediğimde kitabın yanında bazı küçük oyuncaklar, müzikler olması gerektiğini ve D&R satılanlarda bunların olmadığını anlayınca üzerinde durmamıştım. Zaten o günlerde en azından elimdeki kitaplardan Mira’nın yaşına uygun oyunları – aktiviteleri okuyup, hızlıca bakıcı ablası Hatice’ye bahsediyordum. Onlarda keyfini çıkartıyordu. Ama bu yaz, bizim ev – babamlar – iş üçgeni arasında gitgide artan bir tempo ile sevimsiz koşturmalarla geçti. İşte bu dönemde Mira’nın oyun ihtiyacı da artmaya başladı ve özellikle Hatice’nin tek başına takip edebileceği Türkçe kaynak aramaya başladım. Aklıma Adım Adım Serisi geldi…

İnternetten incelediğimde “Adım Adım” serisinin okul öncesi 9 aylıktan – 72 aya kadar olan dönemdeki gelişimsel ihtiyaçları karşılamayı hedeflediğini gördüm. Müşteri hizmetlerinin verdiği bilgiye göre; 9 – 24 ay grubu için setleri şu anda yayındaymış. 24 – 36 ay grubu için de hazırlıkları tamamlanmış, önümüzdeki 1,5 ay içerisinde yayınlanmış olacakmış. Diğer yaşlar için olan bölümlerin de ilerdeki zamanlarda tamamlanması planlanıyormuş.

Böylece bir kaç ay oldu Adım Adım’a abone olalı… Her ay evimize bir kutu geliyor. İçerisinden bir kitapçık, kitaptaki aktiviteler ile ilgili çoğunlukla ahşap küçük oyuncaklar ve internetten şarkıları indirebileceğimiz bir şifre çıkıyor. Arada ıslak mendil, bebek şampuanı gibi promosyonlar aldığımız da oldu.

Kitapçığın ilk sayfalarinda, o aya ait Zihinsel Gelişimi, Dil Gelişimi, Motor Gelişimi, Sosyal-Duygusal Gelişimi ile ilgili bir tablo var. Sonraki sayfalar da bu becerileri geliştirecek oyunlar geliyor. İlustrasyonları tam küçük yaş grubuna uygun, yalın ve anlaşılır. Tek eleştirim; örneklerde çocuklar sık sık  çikolata, dondurma vs. abur cubur yiyor 🙁 Elma, kuru üzüm falan yeseler daha iyi olmaz mı? 🙂 Hem 20 aylık bir çocuğun eline bir kalıp çikolata vermeyi uygun bulmuyorum, hem de “bak ali çikolata yemiş, çok mutlu olmuş” gibi bir örneği gereksiz buluyorum… Neyse, bu seri hakkındaki olumlu değerlendirmelerim daha fazla olduğu için paylaşmak istedim.

Tuvalet konusunda yardımcılar

Dün gece Adıyaman’dan döndük. Daha önce doğuya çok gittim ama bu kadar yakından görmemiştim… bu sefer ki unutulmayacak bir tecrübe oldu. Detayları anlatacağım.

Bu arada Adıyaman seyahati ile gece bez bağlama olayını da bitirmiş bulunmaktayız. Daha doğrusu ben değil de Mira bitirdi desem yeridir. Şaşırttıcı oldu, bu gelişme… Daha gittiğimiz ilk gece inat etti bezi giymeyeceğim diye… Biraz zorladım giydirebilmek için… ağladı, bağırdı… duyan boğazlıyorum sanmıştır. kaldığımız otel dağ başında olunca, etrafta ses namına bir çıt olmayınca, bir de sıcaktan cam da açık olduğu için bağırmaları Nemrut’un tepesinden duyulmuştur, eminim… Öylece pes ettim. “sabaha çiş içinde uyanırız, otel de bunu fark edecek kadar temiz değil zaten” dedim. Sarıldık uyuduk. Gece 2 gibi oturmuş gözünü dikmiş, bana bakarken buldum. “Çiş” dedi, kucağıma almam için kollarını uzattı, tuvalete götürdüm, hemen çişini yaptı. Sabah kuru kalktı. Sonraki günlerde hiç savaşmadım. Bez de takmadık. Gece 12 – 2 arasinda bir yerlerde bir kere kalkıp, çişe götürttü kendini, sonra meme emdi ve uyudu.

Geceleri nazlı ama sabahları tuvalete önümden koşarak gidiyor. İşi bittikten sonra elini yıkamak için lavaboya doğru zıp zıplıyor. Sonra bir kilot alıp, “don, don” diye sesleniyor. Bir bacağını sokuyor ama diğerini sokarken ilk soktuğu yerinden çıkıyor. Sinir oluyor. Donu kafasına geçirip duruyor. Görünce gülmemek mümkün değil ama gülünce de kızıyor 😀 Giymeyi beceremiyor ama altında sadece bir kilot varsa kendi kendine donunu çıkartıp koşarak tuvalete gidiyor. Sanırım bitti bu iş… bu kadar çabuk, zahmetsiz ve kolay olduğu için çok memnunuz…

Tabii… gece yatmadan önce ki bu “çiş, çiş” alarmı halen yataktan kaçma bahanesi olarak halen karşımızda… biz de sazan balıkları, hala yiyoruz numarayı…

Neyse bu bezden kurtulma sırasında ve sonrasında çok faydalandıklarımızı paylaşmak istedim… Olmasalardı, biz bugünlere gelemezdik 🙂

1) Tracy Hogg – Baby Whisperer ve Blog Annelerinin Yazdıkları
Açıkçası tuvalet alışkanlığını kazandırma işini günlük rutinimizin bir parçası haline getirmeyi bu paylaşımlar  olmasa düşünemezdim bile… Özellikle de bebeğiniz küçük ise bakış açınızı değiştirebilecek aşağıdaki yazıları mutlaka okumanızı önereceğim.

Pratik Anne iki çocuğuna, tamamen iki farklı yaklaşımda bulunmuş ve bunları paylaşmıştı.
Tuvalet Eğitimine Alternatif Tuvalet Alışkanlığı
Tuvalet Eğitimine Alternatif Tuvalet Alışkanlığı 1
Tuvalet Eğitimine Alternatif Tuvalet Alışkanlığı 2
Tuvalet Eğitimine Alternatif Tuvalet Alışkanlığı 3

Ada Kızın Annesi Yapıncak da Tracy’nin yöntemini ile kendi tecrübelerini özetlemişti…
Tuvalet Eğitimi 1
Tuvalet eğitimi 2

Pi-nik Kuş Erin’nin annesi Ayça’da benzer tecrübelerini paylaşmıştı…
SSS: Tuvalet

Tracy Hogg’un genel anlamda bebeğini anlamak ve onun ile iletişim kurmak üzerine kurulu bakış açısı bana çok uyuyor. Çok ince detay detay her dediğini uygulamadım – hatta okumaktan sıkıldığım bölümleri bile oldu. Ama ana fikri özümseyip hayatımıza katabildiğimiz her önerisi çok verimli oldu. O yüzden tüm anne – bebek kitaplarım arasında benim için halen en etkilisi… neyse diyeceğim şu ki… Tracy’i sevin veya sevmeyin, önerilerinden faydalanmış olun veya / hatta sinir olmuş olun, Baby Whisperer – Bebek Bakımı Sorunlarına Mucize Çözümler kitabında “Tuvalet Eğitimi” ile ilgili bölümü açın okuyun… Benim gibi erken tuvalet alışkanlığı konusunun uygulanabilirliliğine ikna olacağınıza eminim. Olmadı, daha geç dönem tuvalet eğitimi konusunda ki önerileri de işinize yarayacaktır.

2) Boon – Potty Bench
Tuvalet İletişimi (Tİ) yönteminde (Bezsiz Bebek) ve Tracy’nin önerisinde bebeğin kendi kendine lazımlığa oturmaya karar vermesini beklemeden ilgili işaretleri gördüğünüzde veya uygun zamanlamalar ile tuvalete oturtmanız öneriliyor.

Bunu için için rahat edeceği bir lazımlık – adaptör önemli diye düşünüyorum. Bu ürün bizim işimize çok yaradı.

Mira’yı daha 7 aylıkken bile üzerine son derece rahat oturtabiliyorduk. Hatta 11 aylıkken bezi çıkarttığınızda paytak ama dengeli bir şekilde kendi gidip oturuyordu.

Potty Bench’in kenarındaki iki yan haznesine, oyuncak – kitap – tuvalet kağıdı gibi konu ile ilgili aksesuarları koyabiliyorsunuz. İşi bittiğinde alt haznesi, çekmece şeklinde çıkartılıp kolaylıkla temizlenebiliyor. Hatta bu aralar Mira çekmeceyi kendi çıkartıp tuvalete dökmeye bile çabalıyor. Hijyen kaygılarıyla şimdilik bu işi yanlız yapmasına izin vermiyoruz ama yakında kendi kendine yapabilecektir.

Görüntüsünün tuvaleti andırıyor olmasının da lazımlık, adaptör, tuvalet geçişlerini kolaylaştıracağını düşünüyorum. Bu arada yurtdışında deliğinin küçük olması ile ilgili eleştiriler okudum ama bugüne kadar hiç bir dezavatajını görmedik 🙂 Tabi bu konuda çok küçük yaşta kullanmaya başlamış olmamızın etkisi olabilir.

Üst kapağı kapattığınızda 136 kg kadar taşıyabilen bir basamak – oturak haline dönüşüyor. Bu özelliği Mira için şimdilik üzerine çıkıp durduk yere sifonu çekmesine yardımcı oluyor.
Internette ararsanız bir kaç yerde birden satıldığını göreceksiniz ama sanırım Türkiye için en ucuzu şimdilik  burada…

3) Pamuklu Bezler
Ben sadece pamuklu bez kullanamadım ama kullandığım pamuklu bezlerin de tuvalet alışkanlığını erken kazanmada gerçekten etkili olduğunu düşünüyorum. Hazır bezlerin ıslaklığı hiç hissetirmemesi ve dolayısıyla bebeklerin bu durumdan hiç rahatsız olmaması günümüzde bez bırakma işinin gecikme sebeplerinden biri olarak gösteriliyor. Bebekler ilk doğduklarında altları ıslandığında tepki verirken, büyüdükçe bu duruma tepki vermemeye başlıyorlar. Hem Bezsiz Bebek hem de Tracy’nin kitabında söylendiği çok mantıklı “bebeklerimizi önce beze alıştırıyor daha sonra ise bezden kurtarmaya çalışıyoruz”

Pratik Anne geçenlerde pamuklu bez kullanımı ile ilgili bir video yayınlamış ve işin maddi olarak avantajlarını da ortaya dökmüştü. Kumaş bez kullanımı gözünüzü korkutmasın, ne temizliği ne de kullanımı zor… Hatta hazır bezlerden korkulur…

Türkiye’de pamuklu bez üreten iki firma biliyoruz: Baby Nap ve Baby Neo
Ben denemedim ama deneyenler yorum yaparsa sevinirim…

4) Alıştırma kilotları
Alıştırma kilotlarının bebek için değil ama asıl anne için rahatlatıcı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta %100 sıvıyı içeride tutmuyorlar ama paçalarından aşağıya akmasını da engelliyorlar. Evde değil ama dışarıya çıkmaya onlar ile cesaret edebildik. Biz Mothercare’den aldık, memnun kaldık ama çok uzun süre kullanmadık. fazla durunca bu sıcaklarda poposu terliyordu 🙂

5) Potette Portatif Lazımlık & Tuvalet Adaptörü
Bezi takmadan sokaklarda dolaşabiliyorsak bunu en çok bu portatif alete borçluyuz 🙂 Katlandığında gerçekten küçücük oluyor ve çok az bir yer kaplıyor. Açıldığında lazımlık, dahası tuvalet adaptörü olarak da kullanılabiliyor.

Tuvalet adaptörü olabilmesi benim en çok beğendiğim özelliği… Sayesinde bulunduğumuz mekandaki tuvaletin hijyenine karşı paranoya geliştirmeden durabiliyorum.

Lazımlık olarak kullanırken kendi özel poşetlerinin içinde özel emici bir yüzey var ama arazide poşetsiz kullandığımız da oldu.

Bizim potette dayısı tarafında Amerika’lardan getirildi ama Türkiye’de mothercare ve joker mağazalarında satılıyor.

Hoşgeldin küçük şempanze (mağara adamı mı desem ?)

Geçen sene, tam da bu zamanlarda, Kitubi’de parmaklığa veda ve genç yatağına geçiş yazılarını okumuştum. Yerde yuvarlanan 5 aylık bebeğime bakınca Ilgaz pek büyük gelmişti gözüme ve daha çoook zamanımız var diye düşünmüştüm. Oysa zaman denilen şey – hele ki bebekli yaşama geçişten sonra – dünyadaki en nankör şey…

MIRA – jump in to the fire from banu akman on Vimeo.

Bir yaşını geçtikten bir süre sonra Mira, yatağının parmaklığına tırmanmaya başlayınca, o zamanki halimi hatırlayıp kendi kendime güldüm. Bir yanım bu kadar çabuk büyümüş olmasına inanmak istemedi ama diğer yanım ilgili hazırlıkları yapmaya başladı… Mira’nın yatağı da Ikea’nın Gulliver serisinden olduğu için Damla’nın parmaklık önerisi bize aynen uydu 🙂 Sağolsun Çiğdem, o günlerde, İstanbul’daydı, aldı gönderdi… (malum hala Ankara’da bir Ikea yok 🙁 )

Parmaklığı çıkartmak üzere teknik donanım tamam ama ruhsal donanım yeterli değildi… Gerçi Archi*Sugar’ın “Bebekler için Montessori” yazısını gecikmeli olarak okuduğumdan bu yana Mira’yı baştan beri bir yer yatağında yatırmaya alıştırmış olsam nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyordum. Ama parmaklıklara alışan bir bebeğin de nasıl yatmaya ikna edilebileceğini gözümde canlandıramıyordum.

Neyse bu ruhsal hazırlık süreci dün akşam hızlıca tamamlandı 🙂  Artık yatağa koyduğumuz anda canı istemiyorsa kendini öyle bir hızla dışarı atıyor ki parmaklık güvenlik amacını yitirip tehlike arz etmeye başladı. Yukarıdaki izlediğiniz kayıdı almak 4. atlayışında geldi aklıma…

İlk geceki uyuma süresi bir hayli uzadı… “Yatağına hadi kendin çık” dedik. “Nen nenn” diyerek hemen çıkıp, attı kendini, yastığının üzerine… Sonra, son haftalarda her akşam yaptığı gibi, öncelikle yumuşak oyuncak takımından seçtiği, yatak içi mangasının yoklamasını gerçekleştirdi.
– Gugu?
-kuzu burada Mira’cım o da uyuyor, eee eee yapıyor…
– Ayııı?
– burada ayı da eee eee yapıyor…
– Okkooo?
– Okko’nun da çok uykusu gelmiş… eee eee eee
– Tata?
– ooo tavşan çoktan uyudu…
– Kugu?
– Kara kuzunda uyumuş…
– Babba?
– Balıklar kendi yataklarında yatıyorlar, hmmm baktım onlar da çoktan uyumuşlar…

(Aslında başlarda, yatarken dikkatini çekmesin diye yanına oyuncak vermiyordum ama bir iki derken yatakta bir bir manga oyuncak toplandı… Okkoo ise Mira’nın kendi seçip aldığı ilk oyuncak 🙂 DR’da National Geographic’in yumuşak oyuncaklarını uzaktan görüp, “Okkoo” diye bağıra çağıra yanına gitti. Yeşil bir peluş papağanı annemin “Rokko”suna benzettip sarıldı)

Ardından yine her akşam olduğu gibi yakın aile, eş, dost, akrabanın halini hatırını sordu…
– Baba?
– Baban içeride, o da uyuyacak sonra…
– Dadda?
– Suha dayın evinde…
– Dadda?
– Baha dayın da evinde…
– Ama?
– Amca evinde…
– Annii?
– Anneanne evinde…
– Annnniii?
– Benim anneannem de evinde…
– Hatce?
– Evinde…
– Dedde?
evinde
– Abi?
– Tuna abi çoktan uyumuş…
– Aba?
– Zeynep abla da uyumuş…
– Anne?
– Buradayım ya ben Miracım…
– Ceeeeee (espiri yapıyor ya…)

– Baba? Okko? Gugu? Hatce?… Sar başa, sar başa… her ismi tekrar tekrar saydı… Ben artık cevap vermediğim kendi cevabını kendisi verdi. Bazılarına “gittiii”, bazıları için “nen… nenn”… Yerimden kalkıp içeri gitmeye çalışırsam da hemen kalkıp peşimden geldi… Akşam 9:20 de başladığımız bu sürece, inat etmeme rağmen, saat 23:00’e kadar ancak dayandım. Hala uyumamıştı. Peşimden görevi Cenk devraldı. Benim yerime babasını görünce bir iki mızıklandı 10 dakika bile sürmeden melekler gibi uyumuştu… Gece bir kaç defa kalktı ama hiç yataktan çıkıp evin içinde dolaşmadı. Her zamanki gibi kalkıp ışığı yakıp “Annneee” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Zaten sabaha doğru son kalkışında, ben tembelliğimden – her sabah olduğu gibi – yanımıza aldım, birlikte uyandık 🙂 Bugün sabah kahvaltısından, öğle yemeğine kadar hiç bahçeden içeri girmeyince, öğlen tık demeden uyudu. Hala da uyuyor… Darısı bu akşama…

Bu aralar Dr. Harvey Karp’in “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı” (The Happiest Toddler on the Block) kitabına göz atıyorum. Mira yeni doğduğunda da Pratik Anne’nin önerisi ile “The Happiest Baby on the Block” videosunu izlemiştim. Çok ama çok işime yaramıştı. Onun için vakti gelince işime yarayacağından emin olduğum “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı”nı da alıp atmıştım bir köşeye… Karp; 1- 4 yaş çocukları mağara adamlarına benzetmiş 🙂 Onları minyatür çocuklar gibi görmeden, “sen Tarzan, ben Anne” şeklinde bir diyalog kurmayı anlatıyor. Bu mağara adamı benzetmesi bu aralar bizim cadıya pek uyuyor… Evimizde diz yüksekliğinde bir neandertal yaşıyor. Nereye gitti bizim minik bebeğimiz diye bizi şaşırtıyor. Neyse kitabı bitirince bir özet geçerim… Şimdi kaçıyorum, Mira uyanmadan, “Frozen Yogurt” yapacağım…

Yeni beceriler için yeni oyunlar… (bölüm 2)

Yeni beceriler için yeni oyunlar… (bölüm 1) den devam…

3) Merak (curiosity)

Öğrenme arzusu doğumla birlikte gelen bir duygu. Yaşamın hiç bir döneminde dünya çocuklukta olduğu kadar ilginç veya surprizler ile dolu gelmiyor. Çocuklar için hiçbir detay dikkaten kaçacak kadar küçük değil. Bu merak duygusu ile, çocuklar zaman zaman güvenlik limitlerini zorlayabiliyor veya ortalığı arapsaçına çevirebiliyor. Merak duygusunu yönlendirildikçe, çocukların yaratıcılık ve analitik düşünce becerileri hızla gelişiyor.

Yapışkan Eğlence (bebekler için)
Süre: 5 – 10 dakika
Malzemeler: Koli bandı, el büyüklüğünde objeler, 30cm uzunluğunda yapışkan kağıt
Yapışkan kağıdın yapışkanlı tarafı yukarıya bakacak şekilde yere koyun, köşelerinden koli bandı ile tutturun. Objeleri bu yapışkanın üzerine koyun ve bebeğinizin onları almasını izleyin.
Ek öneriler: Yapışkan yüzeye bebeğinizin elini koyun. Çıplak ayağını koyun. Yapışkan yüzeyi duvara tutturun.

Gizemli Bahçe (yeni yürüyenler için)
Süre: 15 – 20 dakika
Malzemeler: Torba veya sepet
Çocuğunuz ile dışarı çıkın ve bulduğu küçük taş, yaprak, kozaklak vs. gibi şeyleri sepete koyun. Eve döndüğünüzde sepeti boşaltın ve topladıklarınız hakkında konuşun.
Ek öneriler: Çocuğunuzdan; sizin için özel bir cisim bulup getirmesini isteyebilirsiniz. “bir kozalak getirir misin?” gibi…Topladıklarınızla bir kolaj yaparak duvarda sergileyebilirsiniz.

4) Karar Verme (decision making)

İletişim kurma veya merak her çocukta doğal olarak ortaya çıkarken, karar verme becerisi kendiliğinden gelişebilen becerilerden biri değil. Bu becerinin gelişmesi için çocuğa uygun zamanlarda, uygun ölçülerde imkan sağlamak gerekiyor ki ileride rahat karar verebilen ve kendine güvenen yetişkinler olabilsinler… Buna başlamak için ise en uygun yer günlük rutinleri. Yumurtanı haşlanmış mı istersin yoksa sahanda mı? Bu pantalonun ile hangi t-shirtünü giymek istersin? Bu beceriyi geliştiren oyunlarda çocukların düşüncelerini, kararlarını söylemeye teşvik edici olmalı.

Üç elim yok ki… (bebekler için)
Süre: 5 – 10 dakika
Malzemeler: Orta boy 3 obje; bir set anahtar, bir yumak yün, küçük bir kap gibi…
Tutabilmeye yeni başladığında bile oynanabilecek bir oyun… Bebeğinizi oturtun ve iki eline de birer oyuncak verin. Üçüncü oyuncağı teklif ettiğinizde elindekilerden birini bırakacaktır. Hangisini bırakacağına karar vermesini bekleyin.
Ek öneriler: Bebeğinizden bir oyuncağını size vermesini isteyin. Üç oyuncağı da önüne koyun, hiçbir yönlendirme yapmadan izleyin.

Hangi patates daha lezzetli? (yeni yürüyenler için)
Süre: 15 – 20 dakika
Malzemeler: patates, yağ, süt, baharatlar
Patatesleri fırında, haşlanmış, püre halinde, kızarmış ve çiğ olarak hazırlayın. Hazırlamaya çocuğunuzda yardım ederse seçmesi daha kolay olacaktır. Çocuğunuz karşılaştırmak için tadlarına baksın, beğendiklerini seçsin.
Ek öneriler: Bazı patatesleri sıcak bazılarını ise soğuk önerebilirsiniz. Ketçap vb. soslar da sunabilirsiniz.

5) Kibarlık – İyilik (kindness)

Çocuklar kibar olmayı da agresiv olmayı öğrendikleri şekilde tecrübe ederek ve gözlemleyerek öğreniyorlar. Bunun için öncelikle çocuklarımızın bizi rol model alacağını unutmamalıyız. Küçük çocukların doğaları gereği, ihtiyaçlarının anında karşılanmasını istedikleri, ben merkezci oldukları göz önüne alındığında, çocuklarda empati ve kibarlık tohumlarının gelişmesinin uzun zaman ve sayısız tekrarlar gerektirdiğini unutmamalıyız.

Öp Beni… (yeni yürüyenler için)
Süre: 5 dakika
Malzemeler: Ruj ve ayna
Sıcakkanlı olmayı besleyecek bir oyun… Dudaklarınıza biraz ruj sürün ve aynayı öpün. Bebeğinize öpücük izlerini gösterin.
Ek öneriler: Çocuğunuzu yanağından öpün, yanağındaki ruj izini aynada gösterin. Çocuğunuza aynadaki ruj izlerini gösterin ev onu ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin.

Kalp Avı (yeni yürüyenler için)
Süre: 10 – 15 dakika
Malzemeler: Makas ve Kırmızı Karton
Kırmızı kartondan keseceğiniz kalpleri evin değişik köşelerine saklayın. Çocuğunuzun bulup getirdiği her kalp için ona bir öpücük verin…
Ek öneriler: Çocuğunuzu kapleri sizin için saklamasını isteyin, arayan siz olun. Oyunu arkadaş ve diğer aile fertleri ile oynayın. Kalpleri çocuğunuzun ulaşabileceği bir kutuya koyun, istediği zaman oyunu başlatabilsin.

6) Fiziksel Beceriler (physical ability)

Çocukluk dönemindeki kendine güveni en çok etkileyen unsurların başında fiziksel beceriler geliyor. Bebekler ailelerinin alkışları eşliğinde dönüyor, emekliyor, ayağa kalkıyor, yürümeye başlıyor… Çocuklar daha hızlı koşunca, daha uzağa atınca, daha yükseğe tırmanınca daha mutlu oluyor. Çocuklarımızı vücutlarını ustaca kullanmayı öğrettiğimiz zaman, fiziksel ve zihinsel olarak sağlıklı bir yaşam için gerekli ekipmanı da sağlamış oluyoruz. Çocuklar hiçbir yönlendirme olmadan da hareketli zaman geçirebilirler ancak fiziksel becerilerinin tam kapasitelerine göre gelişebilmesi için küçük yönlendirmelere ihtiyaç duyarlar.

Çekiştirme Oyunu… (bebekler için)
Süre: 5 – 10 dakika
Malzemeler: İrice bir makara ve yaklaşık 20 cm uzunluğunda bir lastik
Lastiği makaradan geçirin ve sıkıca düğümleyin. Lastiğin ucundan tutun ve makarayı bebeğinizin önünde sallayın. Bebeğiniz makarayı sağlamca yakaladığında nazikçe çekiştirin.
Ek öneriler: Bebeğiniz lastiği çektiğinde sizi de çekiyormuş hissi vermek için ona doğru eğilin. Lastiği bebeğinizin diğer eline geçirin ve çekme kuvvetini kendisi hissetsin. Lastiğe alternatif olarak çekiştirilebilecek bir kaç oyuncak takın.

Pufidik Torba… (yeni yürüyenler için)
Süre: 15 – 20 dakika
Malzemeler: Eski gazeteler, kırpıntı kağıtlar, kalın ve en büyük boy bir çöp torbası
Birlikte gazete kağıtlarını buruşturarak çöp torbasını doldurun. Bu hareket el kaslarını güçlendirecektir. Ağzını sıkıca bağlayın. Çocuğunuzdan üzerine bastırarak içindeki havayı mümkün olduğu kadar çıkmasını isteyin. Arada alt üst çevirebilir. İşiniz bittiğinde, plastik torba çocuğunuz için tehlikeli olabileceğinden torbayı atın.
Ek öneriler: Çocuğunuz torbaya vurabilir, ileri geri yuvarlayabilir.

7) Oyunculuk – Eğlence (playfulness)

Oyunculuğun ileriki yaşamındaki başarısında ne önemi olacak diye düşünebilirsiniz. Ancak uzun çalışma saatlerinden şikayetçi, stresten yakınan, sürekli söylenen, mutsuz yetişkinleri gözümüzün önüne getirince ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Oyun oynamak çocukların doğasında olsa da, kendi kendine eğlenebilen bir kişiliğin ömür boyu devam edecek şekilde gelişmesi için çocuklarımıza gözlemleyebilecekleri ve tecrübe edecekleri olanaklar yaratmalıyız. Hayatımızın zor, stresli, sıkıcı anlarındaki eğlenceli yaklaşımlarımız, çocuklarımıza rol model olacak ve ileride karşılaşacakları zor durumlardan pozitif sonuçlar çıkartabilmelerine destek olacaktır. Oyunculuk becerisi gelişen çocukların yaratıcı yönleri de geliştirecektir.

Peçete Eğlencesi (yeni yürüyenler için)
Süre: 5 – 10 dakika
Malzemeler: Bir kutu kağıt mendil
Kağıt mendil poşetinin yarısını boşaltın, bebeğinize verin. Peçeleri tek tek poşetten çıkartmaya çalışarak eğlenecektir.
Ek öneriler: Peçeteleri yuvarlayabilir, havada sallayabilir, üfleyerek havalandırabilirsiniz. Birbirinize acımıyor ki” diye peçete atabilirsiniz. Burnuzu silermiş gibi yaparak, ses çıkartabilirsiniz.

Taksi (yeni yürüyenler için)
Süre: 5 – 10 dakika
Malzemeler: İki sandalyeyi yanyan koyun ve taksi şöförüymüş gibi yapın. Çocuğunuza nereye gitmek istdiğini sorun, önerilerde bulunun. Yol boyunca gördükleriniz hakkında konuşun.
Ek öneriler: Çocuğunuzun sizi istediği yere götürmesini isteyin. Platik veya kağıt bir tabağı direksiyon gibi kullanın. Arkaya bir sandalye daha koyup oyuncakları arka koltuğa koyun. Sandalyeleri bir çizgi halinde dizin tren olsun.

————————————–
Mira’nın ilk kız arkadaşı Selin’nin annesi Çiğdem “Bebeklerimiz için yeni bir oyun blogu açalım mı?” diye sormuştu ve blogunda bir oylama yapmıştı. Ben bu fikrin muhalif kanadında yer almıştım ama sonuçta pek azınlıkta kaldım 🙂 Oylama sonucunda Çiğdem; HAYDİ OYNAYALIM blogunu açmaya karar verdi. Ben bu kitaptan yavaş yavaş bir kaç oyun daha tercüme edip, HAYDİ OYNAYALIM bloguna ekliyorum. Çiğdem sizlerin de bu bloga yazar olmanızdan ve/veya önerebileceğiniz oyunlara bu blogda yer vermekten mutluluk duyacaktır.

————————————–

Kitaptan isteyen var ise benim ile bağlantıya geçebilir… TIK ! Fotokopi çektirebilirim 😉 Yaşasın Fotokopi, Yaşasın Kaos 🙂