
Geçen hafta 18. ay (!) doktor kontrolüne götürdük Mira’yı… Arada bir telefonlaştığımızda doktorumuz “görüşürüz nasıl olsa… karma aşı da 2 yaşına kadar bir ara yapılsa olur” dediğinde rahatlığımız üzerine daha bir rehavet çökünce ancak sıra geldi
Şu karma aşıyı da 2 yaşını bulmadan geçen ay sağlık ocağında yaptırdık…
Mira’mız 86cm ve 11 kilo olmuş. Boyu herzaman ki düzende takır takır uzamaya devam ediyor ama aylar aylar sonra ilk defa bir 300gr almış. Yani öğünlerin arasını geçtik anasını bile atladığımız bu kadar seyahat yaramış ya… artık bunu ciddi bir sinyal olarak kabul etmeli… şu yedi yemedi meselesinin peşini hepten bırakmalı, bu cadı pekala kendini idare edebiliyor.
Read more…

Geçen bir hafta annelik tarihimde kendimi en yorgun hissettiğim haftaydı. İlk bebeklik dönemindeki 2 saat intervalli uykular bile beni böylesine alaşağı edememişti. Çocukluk ve gençlik dönemlerimde yaptığım yüzme antremanlarının, özellikle de hafta içi okul öncesi sabah 6 - 8 arası olanlarının hayatıma en büyük katkısının her koşulda hemen uyuyabilmem ve hemen uyanabilmem olmasıyla böbürlenip duruyordum. Aldım ağzımın payını… Oturdum…
Chicago’dan geçen Pazartesi akşam döndük. Yol ile ilgili hesaplarımız herzamanki gibi çarşıya uymadı. Hedefimiz Mira’nın uçağa biner binmez biraz uyuması, sonra da uyanık olarak yolu tamamlaması idi. Ama gün boyu hiç uyumamasına ve uçağın gece 9:30′da - tam bizimkinin uyku saatinde - kalkıyor olmasına rağmen binince uyumadı. Tam anlamıyla kudurdu… Sonra da bir uyudu inene kadar da hiç uyanmadı. Ben de aynen ona ayak uydurdum. Birlikte fosur fosur uyuyarak akşam Ankara’ya vardık. Bu kadar uyumanın üzerine artık sabah kadar nöbet tutarız derken, Mira saat 10′da tekrar uyudu
Tabi ben aynı performansı gösteremeyip, bavulları boşalttım, çamaşırları yıkadım. Yattım. Salağım işte… Kalsın şu bavullar ne olacak sanki… Şu blogda bile en çok “bavulları boşalttım, çamaşırları yıkadım” kalıbını yazmışımdır herhalde… ne değişti hayatında, dur bir yerinde, değil mi? işte bilseydim bu hafta boyunca uyuyabileceğimiz tek zamanın bu olduğunu…
Read more…

Mira ile bebekken karşılıklı çok mırıldanıyorduk ama aklı çalışmaya başladıkça sessizleşti. Aydaşlarının etraftaki sesleri taklit etmeye çalıştığı dönemlerde bizim ki guru misali köşeden izledi. Biz konuşmaya teşvik etmek için sürekli konuşuyorduk ama o parmağı ile göstermeyi geçtim, gidip kendi işini halletmeye çalışmayı tercih ediyordu. Hatta Selin gibi kelimelerin ötesinde cümleleri tekrarlayan bir arkadaşının yanına gelince, iyice sesi kesiliyor, resmen mal mal bakıyordu. Annemin “kızım sen dilli bebektin, bu ise pilli bebek” diye bir yorumu vardı ki bizimkinin durumumuzu güzelce özetliyordu. 18 ay itibarı ile bu durum birden değişti. Artık kelimeleri var ama ötesinde artık kendine öz bir anlatım dili oluştu. Bir de hazır cevap, herşeye bir lafı var yani… E.T. gibi konuşuyor. Yavaş yavaş kapıyor, küçük uzaylım benim…
Yaş itibarı ile en çok kullandığı kelime ise “yok” (hayır yerine geçiyor…)
- yer misin?
- yok
- kalkar mısın?
- yok
- oturur musun?
- yok
- çişin var mı?
- yok
Ha burada Baha’ların Amerikalı bir arkadaşından öğrendi “no” diyor… “yok” dediği kaale alınmadığında “no… no…” diye başlıyor… Read more…

Yazmayı ihmal ediyorum bu aralar… Mazaretim; bir ölçü içimden gelmemesi, bolca vakitsizlik, bir tutam da yeni yollar… Geçen bayram Ankara’yı bekleme geleneğini bozduk ya; bir daha dikiş tutturamayacağız sanırım. Bizim Amerika’lıların Hindi Bayramı ile bizim Kurban Bayramımız denk gelince… Baha ile Özge bebek beklerken, küçük kardeş Süha’yı da askere uğurlamak üzereyken hep birlikte olalım dedik. Zaten bayramlar da ailelerin bir arada olması için değil midir?
Türk Havayollarından bu sene içerisinde kullanılması gereken hediye bir biletim vardı, dahası Cenk’e ve anneme birer bilet alabilecek kadar çok da milim… Kendim için “terzi kendi söküğünü dikemez” lafını pek sık kullanırım ama bu sefer “kedi olalı bir fare tuttum” diyorum kendime… Velhasıl tası tarağı topladık Baha’lar ile buluşmaya Amerika’ya yola çıktık. Hoş bizim tas tarak yerine hiç yerleşemedi ya… Göçebe kalmaya devam…
Önce hep birlikte bir kaç gün New York’ta vakit geçirdik. Baha ve Özge’nin bir arkadaşları da bize katılmaya karar verince; biri hamile 7 yetişkin artı bir küçük insan girdiğimiz her mekanda kayda değer bir yer kapladık. Tabi yine en çok Mira eğlendi. Ne de olsa Özge… Baha… Suha… Anneanne… Baba… bir seslendi mi, herkes emrinde… Ha tabi dötü sıkıştı mı da “Anne… üüü… memme…” durumu var. “üüü” kısmını becerebilirsem videoya çekmeliyim. Çoğu zaman hiç ağlak olmayan, sırıtık, muzur bir ifade ile “üüüü” diyor. Türkçe meali “kafamı bozma ağlarım haa…”
Read more…

Ortaokulda kolkola girip fısır fısır okulun bahçesinde turladığımız… Çenemize dayanamayan öğretmenin sınıfın iki ucuna oturttuğu ama küçücük kağıtlar ile mesajlaşmamıza asla engel olamadığı… akşamları telefonu annelerimizin “siz bütün gün okulda birlikte değil miydiniz?” isyanından önce kapatamadığımız… Büyüme sürecimizde zaman zaman yollarımızın ayrıldığı ama ne zaman kesişse hep kaldığımız yerden aynen devam ettiğimiz. Ve duruldukça bağlarımızın kuvvetlendiği… Yasemin‘im bu sabah ikinci defa anne oldu.

Read more…

Bir de diyordum ki hiç romantik olamadım bu hayatta… Evdeki koca kişide az biraz potansiyel vardı ama kullanılmaya kullanılmaya onda da köreldi galiba…

Read more…

Gecikmiş bir bayram mesajı yazayım… Umarım herkes en sevdikleri ile birlikte şeker gibi bir bayram geçirmiştir. Bizim Eylül ayımız blogumuzun tersine pek hareketli idi… Hareket hali bayrama da yansıdı. Çook uzun zaman sonra ilk defa bayramda Ankara’yı bekleme ve eş dost ziyaret etme geleneğimizi bozduk. Dünyanın tam öteki ucuna Avustralya’ya gittik.
Zaten hiçbirimizin ilk defa ne Ankara’da durmayı kaldıracak, ne de kimseyi görecek hali yoktu. Hala babam çıkıp gelivericekmiş gibi geliyor. Aklımdan şüphe duyuyorum. Hafızam gel gitler yapıyor. Gözümün önünden hasta hali de silinmeye başladı. İnsanoğlu iyileri hatırlamaya programlı… ben de onu öyle hatırlamak istemiyordum zaten… ama içimdeki sıkıntı baki… gitmeye de niyeti yok gibi…
Read more…

Kıbrıs’taki kaybolmalarımızdan birinde kendimizi - haritada Güzelyurt körfezinde bir deniz kaplumbağası resmi ile işaretlenmiş - uçsuz bucaksız bir kumsalda bulduk. Pazar günü olmasına rağmen hiç kimse yoktu sahilde… Öğrendik ki bu plajda zaman zaman ters akıntılar olduğu için halk bu sahili hiç tercih etmezmiş. Üçümüze özel bu koca bir kumsalda huzur bulduk… Çok eğlendik… Derken, kumların arasından gözümüze çarpan ayrıntılar huzurumuzu kaçırdı…
Evet hiç insan yoktu ama artıkları öyle çoktu ki… Göz alabildiğine uzanan kumsal, ilk başta çok belli olmasada göz alabildiğine naylon torba, plastik çuval, cam şişe doluydu… Cenk ile Mira kumlarda koştururken ben biraz çöp topladım. Toplayabildiğim miktar bir damla misali ama damla damla değişir bir şeyler… Bu arada “hangi zihniyet yüzülemiyor diye bu güzelim plajı çöplük olarak kullanır diye?” bir an duraksasam da, ayılmam kısa sürdü. Düşündümde bu çöpler bizim evimizden bile çıkmış olabilirdi. Çünkü dikkat etmemize rağmen poşet kullanımını hayatımızdan %100 çıkartabilmiş durumda değildik…
Read more…