Altıncı Ay… Tek Dişli Canavarım…

Mira’cım altıncı ayında Artık profesyonel olarak oturuyor. “Anne nerede?” deyince hemen bana bakıyor… “Meme nerede?” deyince de hemen bana bakıyor. – Evdekilere bu konuda dalga geçmemelerini söylüyorum ama dinletemiyorum. – Annemin dediği gibi “Miracık artık Türkçe de anlıyor :)”

“Ne çabuk büyüyorsun… Bu minicik çorapları sen mi giyiyordun Miracım?” derken altıncı ayın sonundaki doktor kontrolünde bizi şaşırtan bir şey oluyor. Mira bu son ayda hiç uzamamış ve sadece 250gr. almış. Oysa ki bugüne kadar her ay ortalama 700 – 800gr alıyor, 2 – 3cm uzuyordu. Hatta ikinci ayında 4cm uzamış ve 1 kilo almıştı. Hep gelişimi %90 -95 aralığında gidiyordu…

“Bir sorun vardı… Neden neydi? Bahçede çok vakit geçiriyoruz diye D vitamini vermeyi kesmiştim. Kesmemeli miydim?
Tadına baktıracaz diye midesini gereksiz mi doldurmuştuk? Sütüm gelişmesine yetmiyor muydu artık? Çok çabuk büyüyor kızım diye, çok mu üst üste söylemiştim? Bu kadar sık söylememeliydim tabi… Bunlar ve benzeri yüzlerce mantıklı mantıksız düşünce, doktorun değerleri “gelişim izlem kartına” not aldığı otuz saniye içinde aklımdan geçti.

Doktorumuz aklımdan geçenlerin bir kısmını yüzümden okumuş olacak ki hemen…
“endişeleneceğiniz hiç bir durum yok”
“Bu ay sadece uzamamış ve kilo alımı da buna uygun, boyu %75 de, kilosu da %80 de, bu boy ile taşıyabileceği kilonun üst sınırında, daha fazla kilo alsaydı şişko olacaktı, son derece estetik bir gelişim göstermiş, meraklanmayın”
dedi.

Bu arada çinko takviye verelim dedi. İşte D vitaminden kaçarken başımıza bir iş daha çıkarttık. Ben “vermeli mi vermemeli mi şimdi” diye düşünürken, “çinko ülkemiz topraklarında eksik bulunan bir mineral, o yüzden bizim besinlerimiz çinko yönünden yeterince zengin değil… boyunu da uzatır. yanlış anlamayın Mira bu ay uzamış olsaydı da çinko verecektim” dedi.

Doktorun anlattıkları karşısında birazcık rahatladım. Büyüme eğrilerinin amacı obeziteyi önlemek için kilo boy oranlarını kontrol etmek ve bu değerlerin ortalamanın (%50nin) altına indiği durumlarda uyarıcı olmakmış.

Ama çinko konusunda hala rahat değilim. Türkiye topraklarında gerçekten eksik mi bu mineral? Kim araştırmış, ne zaman araştırmış, nereleri araştırmış? O yüzden mi biz Türkler uzun boylu değiliz… bütün bunlar ayrı bir konu…


Mira’cım ilk dişini 185. gününde çıkarttı, ikinci dişini ise ondan tam bir hafta sonra… Biraz huysuzluk ve buldugu herşeyi kemirmek dışında bir sorunu olmadı. Bu aralar göster dişini Mira’cım dediğimizde hemen ağzını sıkı sıkı kapıyor 🙂

Beşinci ay…

Mira’cım dördüncü ayını bitirince oturma işini bir hayli ilerletti. Dengesini yüzde yüz koruyamasa bile kendi kendine oturuyor. Oyuncaklarını seçiyor. Elini uzatıp, istediği oyuncağı tutup, alıyor. Elinden alırsak, bize kızıyor. İstemediği bir şeyi uzattığımızda reddediyor. Keçi gibi inatçı olacak kızım, belli…

Doktorumuzun önerisi ile farklı tatlar ile tanıştırmaya başladık Mira’mızı… Özellikle mevsim sebze ve meyvelerini tatmasını söyledi. Kayısının en güzel zamanında, kayısı ile tanışsın. Şeftali yesin… Yoksa ilk kayısısını, ilk şeftalisini neredeyse 1,5 yaşında görecek, “nereden çıktı bu” diye reddebilir. Çok mantıklı geldi.

“Yoğurt da verebilirsiniz” dedi. “Kendimiz mi mayalayalım mı?” dedim. “Siz kendi yoğurdunuzu mayalıyor musunuz?” dedi. “Bazen” dedim. “Siz nasıl yiyorsanız, öyle yiyebilir.” dedi. Biz bu aralar Ankara’da Ayrancı’da her pazar kurulan organik pazardan bu yoğurdu alıyoruz. Mira bayılıyor.

Tabi şimdilik herşey sadece tadımlık.. Bir kaç kaşık hepsi o… Kesinlikle doymak için değil. Memeden hemen önce veya hemen sonra değil. Şeftali bitti, meme gelecek, meme gitti, şeftali gelecek diye bir rutin oluşturmamalı. Azıcık pütürüklü bırakıyoruz, “hmmhmm” diye ağzının içinde çevirmeyi öğrensin.

Henüz tüm proteinleri sindirmeye hazır olmadığı için et ve peynirden, allerji yapabileceği için çilek, böğürtlen, kivi gibi kırmızı ve tropik meyvelerden uzak duruyoruz. Ama dayanamayıp bahçede yetiştirdiğimiz frambuazdan ağzına bir parça veriyoruz. Ekşi geliyor, yüzünü buruşturuyor.

Akşam yemeklerinde hep birlikte sofrada oturuyoruz. Mira için de biraz yoğurt, alıyoruz yanımıza. Mira’cım bizi izlerken, ağzını kuş gibi açıyor, yemek istiyor. Ağzında bir şey varken, memnuniyet dolu mırıltılar çıkartıyor… nımnım nım…

Bu kız kime benzemiş?

Mira’cım 4 aylık… Uçağa binmek için güvenlik kontrolünden geçiyoruz. Polis memuru, yardımcı olmak için Mira’yı kenardan arabası ile alıp, bir bayan memura emanet ediyor. Ben de aynı anda güvenlikten geçip, Mira’mın yanına yaklaşıyorum.
Kızımın başında agudu gugudu yapan polis memuresine “Alabilir miyim?” diyorum.
“Annesi şimdi gelir” diyor.
“Benim annesi…” diyorum.
“Siz misiniz? ama hiç benzemiyor… zaten bu kız çok güzel…” diyor.
“Biliyorum ben doğurdum” diyor yoluma hemen devam ediyorum.
Babası peşimden güle güle “bana benzemiş ondan güzel…” diyerek geliyor.

Şu bir gerçek Mira’cım hepimizden çok güzel… Maşallah! Gözleri anneanne – babaanne tarafından… Boyu da babasından… Ama annemin özenle sakladığı benim bebeklik tulumumu Mira’cıma giydirince, bana da çok benzediği anlaşılıyor. Yukarıdaki fotoğrafları olup olmadık yerlerde “kızınız size hiç benzemiyor” diyerek beni uyuz eden yabancılara ithaf ediyorum.

İkinci Ay… Üçüncü Ay… Dördüncü ay…

Mira ikinci ayında… Evimize döndük. Yerleşmeye çalışıyoruz. Fotoğraflardan belli olmasada her yer, her yerde… Toplanacak, acelemiz yok diye telkinde bulunuyorum 🙂 Arada ofise gidip geliyorum ama daha çok evdeyim. Diğer yandan bakıcımız Hatice ile tanışma çalışmalarındayız. Aslında Hatice işe başlayalı 3 ay oluyor. Tabi bu süre zarfında biz burada yoktuk, o ayrı bir konu… “Mira’ya bakmam için önce sana bakmam gerekiyor, abla… Şimdi ben seni besleyim, sen Mira’yı… değil mi abla?” diye Mira’nın yanısıra benim de peşimde. Biten suyumu dolduruyor, 2 litre daha içecem demiştin diye hatırlatıyor, ne desem kulak kabartıyor… Annemin hanımı kadar kadar hamarat değil, ben de annem kadar hamarat değilim sonuçta… A.B.A.‘dan seçtiğim aktiviteleri işaretledim. Bunları Hatice’ye de anlattım. Ben çalışırken Mira ile oynuyor. Ama ben lohusalıktan mıdır nedir zaman zaman Mira’yı kıskanıyorum… Kimse bakmasın, hep ben bakayım duyguları içindeyim… Neyse ki mantıklı oğlak burcum hemen devreye giriyor da lohusalığıma ince ayar yapıyor.

Mira’cım üçüncü ayında Artık beni ve babasını görünce tanıyor, hemen sırıtıyor. Gözüne kestirdiği şeyleri uzanıp tutuyor. Bunu başarınca çok seviniyor. Sevinince ellerini yerine ayaklarını çırpıyor. Kızımızın kafası yamuk olacak endişelerimiz de yavaş yavaş geçmeye başladı. Geçtiğimiz 2 ay boyunca keçi inadıyla kafasını sola yatıran Mira’cım artık iki tarafa da yatıp bizi sevindiriyor. Bu ay Mira ile Güven Hastanesi’nde Pınar Canko ile postnatal yoga derslerine başladık. Hamileliğim sırasında, bir arkadaşımın tavsiyesi ile Pınar Canko ile, Pınar Canko sayesinde de prenatal yoga ile tanıştım. Doğumdan sonra daha iyi anladım ki, çok iyi etmişim. Postnatal yoga maceramız ise çok istememe rağmen o kadar uzun soluklu yürüyemedi. Önce yeteri kadar bebekli anne bir araya gelemedik. Sonra benim Mira ile gittiğim iş seyahatleri araya girdi. Seyahatler bitti döndüm, bu sefer Pınar hanım derslere ara vermiş yaz boyunca olmayacaktı. Dolayısıyla tüm postnatal yoga hikayemiz bu ay ile sınırlı kaldı.

Mira dördüncü ayındaArtık iki eli olduğunun farkında, oyuncaklarını bir elinden diğerine geçiriyor. Destekle oturuyor. Mutlu oluyor ve kendi kendine şarkılar söylüyor… Daha geçen aya kadar kafasını diğer tarafa döndürmeyi bile istemeyen Mira’cım artık dünyayı başka açılardan görmek istiyor. Hatta görmesi yetmiyor, tadına da bakmak istiyor. Ne bulsa ağzına götürüyor. Hiç bir şey bulmazsa elini yiyor. Bize şimdiye kadar sadece çapkın çapkın sırıtan kızım, Hatice gak dese kahkaha atıyor, guk dese kahkahayı basıyor. Bu sefer oğlak burcunun mantıklı tarafı falan fayda etmiyor, öyle bir gülüyor ki kıskanmamak elde değil… Hatice’ye ev işlerini bırakıp, Mira’yı alıp ofisime götürüyorum. Bu sefer oradakilere kahkahaları patlatıyor. Bayılıyorum kıkırdama sesine, herkes ile barışık olmasına… Ama “benden başkasında durmuyor” diyen annelerden de olmak istiyorum için için… Bir haftasonu Abant’ta gidiyoruz. Yaz gelmeden baharın tadını çıkartıyoruz. Mira’nın kahkaha primlerinden bol bol faydalanıyoruz.

Aslında fazla söze ne gerek… fotoğraflar yeterince anlatıyor, bizi peşinden koşturan zamanı…

İlk ay…

İlk ayımızda en önemli olayımız Miracım ile emme, emzirmeyi öğrenmemizdi. Doğumdan önce emzirme ile ilgili olumsuz hikayelerin hepsine kulaklarımı kapattım. Hastanenin emzirme eğitimine gidemedim ama emzirme ile ilgili çok okudum. Bu noktada blog yazarı arkadaşlara çok çok teşekkürler…
Pratik Anne‘nin emzirme üzerine super dosyası…
Açalya’nın anne sütü üzerine döktürdükleri… IIIIII
Archi*Sugar Esra’nın “Anne sütünü ne arttırır?” yazısı
Pi-nik Kuş‘un annesi Ayça o zamanlar henüz yazmamıştı tecrübelerini, sonradan iyi ki yazdı…
Hala da okuyorum, sağolun 🙂

Herşeyden önce Mira’cımı emzirmek için hazırdım, hatta sabırsızlanıyordum. Teoride çok şey biliyordum ama Mira’cımı ilk elime aldığımda aslında hiçbir şey bilmediğimi anladım. O kadar küçüktü ki… Ben de o kadar şaşkındım ki… Hemşirem hemen olaya el attı.
Öncelikle klasik , beşik pozisyonunda emzirmemin uygun olmadığını, Mira’nın henüz bunun için çok küçük olduğunu söyledi. Futbol topu pozisyonu ikimiz içinde ilk günlerde daha rahat olurmuş.
Yatağımı dikleştirdi. Sağ kolumun altına bir yastık koydu.
Mira’yı, yastığın üzerine, ayakları kol altıma, başı sağ göğsüme gelecek şekilde yerleştirdi.
Ben elimle başını destekledim.
Böylece Mira’cım memeden kopmadan emebildi… Ağzını küçükcük balık gibi açtı, bende elimle başını yönlendirerek doğru hedefi bulmasını sağladım. başardık bu işi 🙂

O akşam 40 saattir hiç uyumamasına rağmen Cenk yanımda, gece 12den sonra Mira’cım nursery’de kaldı. Her 2 saatte Miramızı yanımıza getirdiler. Her seferinde 5 dakika emiştik, bakıştık, Mira’cım uyuya kaldı. Hemşire dinlenin çok ihtiyacınız var diye götürdü, getirdi, geçti gece…

Ertesi gün sabah başka bir hemşire aşağıdaki tablo ile yanımıza geldi. Tracy Hogg‘un tablosunu andırıyordu ve rutini takip edebilmem açısından son derece mantıklı geldi.

Tabloda hedefimiz de verilmişti. Her 24 saatte 7 – 9 kere iyi beslenme… 4. günden sonra her gün en az 3 kakalı, 6 çişli bez… İyi beslenmenin tanımı da verilmiş: bir göğsün yumşaması ve bebişin durumdan memnuniyeti 🙂
Bunun dışında kakanın rengini de takip edecektik.

İlk kaka mekonyum denilen koyu yeşil renkli – tecrübe ile sabittir ki son derece kötü kokan – yapışkan bi şey… Sonra yavaş yavaş kahverengi ve 3üncü günde içinde beyaz pütürcükler olan parlak sarı renge döndü… Tabloya istenildiği şekilde kaka rengini de not ettik. (Kızım ileride bunları okuduğunda kaka rengini de yazılır mı ya anne deme, benim annem hiç hatırlamıyordu, ilk kakanı görünce benim kadar şaşırdı, ben unutmak istemiyorum)

Yeterli emzirme sayısı, yeterli çişli bez, kakada doğru rengi tuturduğumuzda bu emzirme işinde doğru yoldayız demekti…

Gece doğurduğum için emzirme uzmanı ile ilk görüşmeme kadar Mira ile bir hayli emme, emzirme pratiği yapmış olduk. Hastanenin emzirme uzmanı ilk gündüzümüzde bizi iki kere ziyarete geldi. Mira ile beni izledi. Sonunda inek gibi olmamı sağlayacak güzel önerilerde bulundu.

Şu anda gelmekte olan kolostrum bir kaç gün içinde yerini süte bırakacak. Bunun olduğu ilk bir kaç gün göğüslerin çok şiş ve daha hassas olacak. Fazla sütü pompa ile alabilirsin.

Bebeğin göğüsünü mümkün olduğu kadar geniş kavramasını sağlamaya çalış, tahriş olmayı azaltacak, süt üretimi için uyarıyı arttıracaktır.

Her emzirmeden sonra Lanolin’li bir kremi göğüs uçlarına uygula.

Bebeğin emiyor olmasını gluk gluk yutma hareketlerinden takip edeceksin ama asıl önemli olan günde 6 – 7 çişli bez…

Saatte takılma her istediğinde meme ver. Ama uyanmadığı zaman gündüzleri en fazla 2-3 saatte bir geceleri en fazla 3-4 saatte bir emzir. Uzun gece uykuları için şimdiden gece ve gündüz arasında bir ayrım yapmakta fayda var.

Sütün artması için sadece bol bol su iç ve salata – yeşillik ye…

Fenugreek – bildiğimiz çemen ve Stinging Nettle – ısırgan otu süt üretimini arttıracaktır

İkinci ziyaretinde Mira’cım emmemiyor, benim sütüm gelmiyor… En azından ben öyle hissediyordum. Hiç panik yok dedi. Mira’nın üstünü ve benim üstümü çıkarttık. Göğsüme yattı Miracım, teni tenimde, sıcacık, yumuşacık, masumcuk… Dünyaya bu an için gelmiş olmalıyım diye düşündüm. Öylece durdu zaman…Derken Miracım başını çevirdi, ağzını kocaman açtı, ben hiç bir şey yapmadan, son derece tecrübeli bir şekilde kendi kendine hop memeyi yakaladı. Gluk gluk sesleri ile eşliğinde hayatımın en güzel dakikalarını yaşadım.

4. gün kontrolümüz için çocuk doktoruna gittiğimizde randevularda bir karışıklık olduğu ve randevu almış olduğumuz doktorun o gün izinli olduğunu ortaya çıktı 🙁 Ardından ölçümleri yapan hemşire Mira’nın 226gr. kaybetmiş olduğunu söyledi 🙁 Bunun normal olup olmadığını, doktorunuz ile konuşursunuz diye kestirip çıktı odadan… Neyseki bizimle ilgilenmek üzere başka bir doktor hemen geldi. İlk 4 günde doğum kilosunun %10’una kadar kilo kaybının son derece normal olduğunu, 7inci günde doğduğu kiloyu bulması durumunda hiç bir sorun görmediklerini söyleyerek içimize serin sular serpti… Biz de incelesin diye kendisine tutmakta olduğumuz excel tablosunun bir çıktısını verdik. Süper, herşey yolunda dedi. Biz de aferin almış çocuklar gibi sevindik. Tablonun kendisinde kalıp kalamayacağını sordu, eşinin herşeyi spreadsheet’ler de tutmaya meraklı olduğunu bu tabloyu mutlaka ona göstermek istediğini söyledi. Akşama bak senden de delileri var diye gösterecekti galiba 🙂

7. gün… Yine çocuk doktorundayız… Hemşire Mira’yı tarttı. Mira’cımız olmuş 3800gr. Doğduğu kilodan 50gr fazla. Doktorumuz gelir gelmez biz yine aferin alırız diye tablomuzu verdik. Ama yerine hiç beklemediğimiz bir tepki aldık. “Bırakın onu… Tablo görevini bitirdi. Bunu dolduracağınız d
akikayı bile bebeğiniz ile geçirin. O kadar çabuk büyüyecek ki, kaçırdığınız dakikaların telafisi olmayacak. Bebeğiniz doğum kilosunu aşmış durumda, beslenmesi ile ilgili hiç bir sorun yok. Rahat olun, bugünlerin tadını çıkartın” dedi. Ben özellikle konu rahatıma geliyorsa, çok güzel söz dinlerim. Doktordan çıkınca, tablo ile beraber, sütüm yetiyor, yetmiyor paranoyasını da bir kenara bıraktım… Rahatladım…

Veee ikinci önemli olayımız; göbeğin düşme daha doğrusu düşememe meselesi 🙂 Hastaneden, Mira’yı göbeği düşene kadar yıkamamamız, bezini göbeğin üzerine gelmeyecek şekilde kıvırarak bağlamamız, günde bir kaç defa alkol ile silmemiz tembihlenerek – hatta bunun bize anlatıldığını onaylamak için imza attırılarak – ayrıldık. Söylenenleri tabi ki harfiyen yerine getirdik. Okuduk ki ortalama 1 hafta – 10 günde düşermiş. Göbek kurudu, taş kesti, ama düşmedi. 4 – 7 – 21 günlükken yapmış olduğumuz doktor ziyaretlerinde doktorlar gayet rahattı. Sorun yok, düşecek bekleyin dediler. Mira’yı ıslak havlular ile sildim ama yıkamadım, yıkayamadım. 1 aylıkken Türkiye’ye dönecektik. Artık Türkiye’de yıkarız diye düşünürken tam 24’üncü günün sonunda göbeği düştü… Şimdi her yere Mira’cımın yanısıra ayrılamadığı göbeğini de götürüyorum. Ama göbeğe kıyıp bir yere bırakamıyorum…

Üçüncü mühim olayımız; Miracım ile 1 aylıkken ilk kıtalararası seyahatimiz… Türkiye’ye dönüşümüz 🙂 Anne, baba, anneanne ve küçük dayıdan oluşan 4 yetişkin, 1 bebek, 11 dev valiz, 9 el çantası, 1 bebek arabası ve 1 bebek yatağı ile yolculuğumuzun en zor kısmı evden havaalanına ulaşmamızdı. Diğer kardeşim ve eşinin gidişimiz ardından, aylar sonra sessizliğe kavuşan evlerinde derin bir oh çektiklerine eminim. Yolculuğun kendisi ise son derece rahattı… Yolculuk süresince Mira’cımın düzenini hiç değiştirmedik. Nerede olursak olalım istediği zaman veya saatinde emzirdim. Alt değiştirme ünitesi bulamadığım Raleigh havaalanında babişinin kucağında altını değiştirdim. Kalkış ve inişlerde emzirmeye özellikle dikkat ettim. Pratik Anne sayesinde Chicago – Istanbul uçuşunda, 3 hafta önceden paravanın hemen arkasındaki 26. sırada yer ayırtmamız ve bu sayede kalkıştan hemen sonra paravana takılan bassinet’de Mira’cığın mışıl mışıl uyuması rahat seyahatimizin atlanmaması gereken detaylarından…

Yine uzun bir yazı oldu. İnsan hem geveze olup, hem de altı ay bekleyince böyle oluyor galiba… Daha toparlanıp buraya eklenecek çok şey var. Sabırla okuyanlara teşekkürler 🙂

Bloglansak mı? Bloglanmasak mı?

… derken Mira’cım neredeyse 6 aylık oldu. Artık daha fazla gecikmek istemiyorum. Henüz küçük bir yumurtayken başlamak istediklerime, Mira’cım tatlı bir cadıya dönüşmeden başlamalıyım. Notları, resimleri, tarihleri bir araya toparlamalı, öncelikle geçtiğimiz 6 ayı hemen özetlemeliyim. Peki “Yaa bloglanalım… Yok yok bloglanmayalım…” derken nereden çıktı bu acele… işte şuradan…

Dün Mira’cım ellerimden tutarak adımlamaya başladı. Astronot gibi ayaklarını kaldıra kaldıra… Zaten yuvarlanıyor, göğsünü kaldırıyor, bi şeyi gözüne kestirince tırtıl gibi kıvrılıyor. Ancak göbişini yerden kaldırıp emeklemiyor. Gideceği yere yuvarlanarak gitmeyi tercih ediyor. Ellerimi tutunca kendini kaldırıyor. Ağırlığını bana verdiğine emin olunca da, işte hiç beklemediğimiz o kocaman kocaman astronot adımlarını atıyor.

Annem bu manzarayı görür görmez. “Bunları yazıyorsun değil mi? Hemen not al bugünün tarihini… Sahi nereye yazıyorsun sen bunları?” diye bir sorgulama olayına girişti ve aklımı başıma getirdi. Zaman o kadar çabuk geçiyor ki, bir bakmışım Mira’cım 6 aylık olmuş bile… Bu günlere tekrar tekrar bakabilmek ve paylaşabilmek lazım. En güzeli bloglamaya başlamak lazım…