Mira 3 yaşında…

ve bir devrin sonuna geldiğimizi net olarak hissediyoruz. Bebeğimizi tadını çıkarta çıkarta büyüttük, artık karşımızda hiç kapanmayan çenesi, tercihleri, sevdikleri, hayalleri ile küçük bir insan var… ve ne olursa olsun görüyorum ki şahane geçecek bu 3+ yaşlar 🙂 Ömür boyu şimdi ki çocuk ruhunu ve mutlu olma enerjisini kaybetmemesi dileğim… Bir kez daha iyi ki doğmuş, iyi ki ben onun annesi olmuşum. Nice yaşlara meleğim…

Pratik hayat becerileri ve tuvalet eğitimi

Pazar sabah, uzun zamandır görmediğimiz arkadaşlarımızla çoluk çocuk kahvaltıda buluştuk, ardından araba ile İstanbul’a gittik… 30 haftalık hamile ben ve 3 yaşına 3 gün kalan Mira’nın performansından emin olabilmek için Cenk de bizimle yola çıktı. Akşamına da otobüse atlayıp geri döndü. Biz de, Mira’nın ilk gece azan konjiktiviti, ikinci gece de yükselen ateşine rağmen keyfimizi hiç bozmadan iki gün geçirdik. Kızımı mı, kendimi mi taktir etsem bilemedim 😛 Mira hafif hastalık etkisinde olabildiğince mızmızdı ama hiç arıza çıkartmadı; acıktığında yedi, uykusu geldiğinde uyudu. Hatta kucağımda 2 saat uyuduğu sürede ben de nihayet Senem ile yüzyüze tanışma fırsatı buldum… Arada, vicdansız anneyim ben diye kendimi sorgulasam da, ne diyeyim hiç zorlanmadım suçluluk duygusundan arınmakta… Mira kucağımda mızır mızır mızırdanırken, arkadaşlarıma laf yetiştirerek kendi kendime aştığımı gösterdim 🙂

Bir kez daha İstanbul’da yaşayan ve araba kullanan arkadaşların ileriki yaşlarda alzeimer olma ihtimalinin çok düştüğüne kanaat getirdim. Değişen yollar konusunda sürekli bir beyin egzersizi yapmalarının yanısıra bir de akıl sağlıklarını koruyabilmek için sukunetlerini kaybetmemeleri gerekiyor. 30 haftalık gebe aklım, 4.5 saatlik yolda değil ama trafikte yıprandı. Ikea çıkışında ön kapıda beni bekleyen arkadaşlarımın yanına döneceğim yere 3. defa kapalı garaja girmeye kalkınca, güvenlik halime acıdı ki buradan geri vitese alın U dönün diye yardımcı olmaya girişti. Benim geri vitese almam ile arkadan bir arabanın gelip bize dokunması bir… arabanın içinden fırlayan baba oğul olduğunu anladığım 2 kişinin “kadın milleti değil mi” diye böğürmeye başlaması iki… oldu… Güvenliğin duruma “hanımefendi duruyordu, geri gitmemişti, durmadınız” diye müdahale etmeye çalışmaları, “korna çaldıydık ya işte… bunlara araba alan kocalarında (!) kabahat şeklinde…” seviyesizce uzadıkça uzadı… Rapor tutmaya yanaşmadılar. Karnıma ve yanımdaki çocuğuma bakıp “polis çağırsak saatlerce bekleriz, en az 300 liralık hasar var bu arabamızda, ödeyin gidelim” şeklinde bağırınmaya devam ettiler… Çevredekiler önceden olup olmadığı belli olmayan ince çizik için, polis çağıralım diye benim saffında yer alırken, Mira da “çişim geldi hemen yapmam lazım” diye koroya eklendi. Mira’yı kucaklayıp çimlerin üzerine işetirken, içimden bir his hala bekle polisi diyordu ama Mira’nın akşam yemeği yiyememesini göze alamadım, Angara’lı olmamın hatırına 50 lirada uzlaşan adamlara içimden saydırarak olay mahalinden uzaklaştım. Sonrasında Mira uyuyakalınca akşam yemeği yiyemedi o ayrı 🙁 17 yıldır aktif bir şöförüm… Uzun yola çıkarım, minibüse kadar her boy motorlu taşıtı zorlanmadan kullanırım. Ama karşıma çıkan bu baba – oğula, o çok sesli koro içinde bir de ben bir şey söylemek istemedim. Çocuğumuzu böyle bir toplum içerisinde büyütüyoruz, dahası bu ortamda hayatta kalma becerisini yükseltmek zorundayız. Söyleyecek tek şey var; çocuklar ne görürse onu yapar. Biz kendimizi düzeltmekle mükellefiz… Armudun başka ağacın dibine düşmesini beklememek lazım… (bu videoyu daha önce paylaşmıştım ama tekrar izlemeli…)

Dün Feneryolu Saray’da yaptığımız geç kahvaltının ardından sahil yolundan Pendik’e oradan da Ankara yoluna doğru devam ettik. Ne diyeyim sahil yolundan geçerken İstanbul bu sefer gözüme pek sakin pek huzur dolu geldi… Mira kısa bir şekerleme yaptı. Sonrasında yol boyunca hikaye yazmaca oynadık. Hikaye yazmaca deyip düşününce farkettim; oyunumuz FRP gibi bir şey olmuş . Ben bir hikaye yazmaya başladım, kahramanlarından biri Mira oldu, onun kararlarına göre hikayeyi yönlendirdim… Bir zamanlar benden DM olmaz derdim ama bir kez daha anladım ki anne olunca herbişi olabiliyormuş insan 🙂

Ankara’ya kadar hava ışıl ışıldı dolayısıyla yol da çok güzeldi. Yanlızca 30 haftalık gebe, 3 yaşındaki çocuğu ile yola çıkınca şurası güzeldir mola verelim şeklinde bir tercihte bulunamadı 😛 Yol boyu bir benim, bir Mira’nın çişi gelince, bir sonraki servis alanı 25km şeklinde tüm tuvaletleri tavaf etmek durumunda kaldık. Tabi toplumumuzun tuvalet kullanma alışkanlıklarını yerinde gözden geçirme fırsatını da yakalamış olduk. Sifon, tuvalet kağıdı kullanmayı bilmeyenlerden çok, son derece medeni gözüken bir kaç kişinin çocuklarını alafranga tuvaletlerin tepesine tüneterek işlerini yaptırmasına veya öyle yönlendirmesine inanamadım. Acıklı olan tarafı, kendini ve çocuklarını mikrop kapmaktan korumaya çalışırken, arkada bıraktıkları pisliğin farkında bile değiller… Benzer bir şeyle geçenlerde Ankara’nın A sınıfı alışveriş merkezlerinden birinde karşılaşmıştım. Mikrop kapma kaygısındaki yaratıcı Türk kadını marketten aldığı poşeti klozet korucusu olarak kapağa geçirmiş, ortasına da bir delik açmış… Deliğin küçük gelmesine aldırmamış, aynen de bırakıp çıkmış… Bunları gördükten sonra; ister istemez aklıma Mira 15 günlükken yaptığımız Raleigh – Washington arası 4.5 saatlik yolculuk araba yolculuğu geliyor. Yol kenarında bizimki gibi tam teşekküllü merkezler yerine bir tuvalet binası ve yanında içecek otomatlarının bulunduğu basit noktalardan ikisinde duraklamıştık. İlk durakta Mira’nın altını arabada değiştirmeyi tercih etmeme rağmen, tuvalete gittiğimde o kalabalıktaki temizliği karşısında şok geçirmiştim. İkinci durakta bunun bir tesadüf olmadığından emin olmuştum. Ülkemizde tuvaleti bile olmayan okullar varken, büyük bir toplumsal uyanış beklentisinde değilim. Her değişim önce insanın kendinden başlar… çantada dezenfektan mendil ve sabun taşımak gerçekten zor değil… katlanır klozet adaptörü gibi ürünler varken de, kendi maruz kaldığımız mikrop kaparız paranoyasını bir sonraki kuşağa aktarmak hiç doğru değil…

İlk Sinema Deneyimi

Mira, geçtiğimiz Pazar günü ilk defa sinemaya gitti. Cenk ile sinemaya gittiğimiz bir akşam, Hatice’den “sana göre bir film geldiği zaman seni de götürürler, beraber sinemaya gideriz” diye söz koparmıştı. Ara ara sinema lafını duyar duymaz “ben ne zaman sinemaya gidebileceğim” diye bizi yokluyordu. 3 yaşını bitirmesine 1 aydan az bir zaman kalmışken muradına erdi. Bizim çocukluk kahramanlarından birinin – Ayı Yogi’nin filmine gittik. İlk sinema deneyimi için 3 boyutlu olmasını tercih etmeme rağmen, Ankara’da iki boyutlu gösterimi yoktu. Mira dert etmedi, çocuk boy gözlüğünü takıp kuruldu koltuğuna… Komik sahnelerde, Cenk’i, beni ve halası Canan’ı şaşırtacak kadar güldü… İlk yarının bitmesine az kala “çişim geldi ama biraz daha tutabilirim” dedi 🙂 arada herkes ile birlikte tuvalete koştu… Kötüleri kazanmak üzereymiş gibi gösteren finale yakın sahnelerde sesli sesli itiraz etmeye başladı, hatta gözleri doldu… Sonuçta, çok çok eğlendi… Biz de kızımızın 0-3 yaş dönemimizin aslında pek de çabuk geçtiğini, +3lü yaşların tadının farklı olacağını anladık.

Ayı Yogi filmini ilk defa sinema ile tanışacaklar için güzel bir seçenek olarak önerebilirim. Yanlız; çocukları ilk defa sinemaya götürmek için çok da aceleci davranmaya gerek yok diye bir ekleme yapmalıyım… Öncelikle sinemanın nasıl bir yer olabileceğine dair gerçekten fikir sahibi olmaları gerekiyor. Yoksa özellikle karanlık, ses, hızlı görüntü akışlarından rahatsız olmaları, korkmaları veya hipnotize olmuş gibi donmaları çok olası… Merak etmeyin o zamanlar göz açıp kapayıncaya kadar geliyor zaten…

35’ten sonra…

Bugün itibarı ile dünya üzerindeki 35. yaşımı tamamlamış bulunmaktayım. Öyle yolun yarısı falan gibi bir geyik yapamayacağım. “Benim annem TAM OTUZBEŞ yaşında” dediğim günleri net hatırlıyorum. Sadece çocuk gözüyle kocaman söylenmesi gereken bir yaşmış; 35… Bugün Mira, gözlerini faltaşı gibi açıp, ağzı dolu dolu “anne sen şimdi otuzbeş yaşında mısın?” dediğinde anlıyorum. Gerçekte ise 30larıma baktığımda, zaten kendimi daha üretken, daha verimli, daha güzel bir insan olarak görüyorum. Yine de 35ten sonraki hayatım için daha iyi olmasını isteğim şeyler de var. Daha çok gezmek, daha çok gülmek, daha az tüketmek, daha az tükenmek, daha az konuşmak, daha çok dinlemek… daha farkında, daha yavaş, daha huzurlu ve daha basit bir hayatım olmalı… olacak 🙂

Yukarıdaki notları kendime doğumgünü hediyesi olarak çıkarttım 🙂
35’ten sonraki hayatımda aklımda olduğu kadar gözümün önünde olmasını istediklerim…

Yılın en sevdiğim günü… saatleri…

Çocukluk – ergenlik dönemimin çoğunda sabah 6’da yüzme antremanlarına girmem; bünyeme gece yatış saatimden bağımsız sabahın köründe hortlama şeklinde bir alışkanlık bırakmış. Eskiden bu durumu sıkıcı ve yorucu bulurdum. Son yıllarda ise herkes uyurken kendimle geçirdiğim 1-2 saati hiç bir şeye değişmem… Yılın ilk gününün; ilk sabahı ise bu açıdan eşsiz…

Değil bizim evde, tüm mahallede çıt çıkmıyor. Camları açıyorum; içeri dolan hava bile sessiz, huzurlu… yetişilmesi gereken bir programımız yok… dahası kimsenin yok… Kitabımı bölüm ortasında kesmek zorunda kalmadan, soluksuz bir 125 sayfa okuyorum. Dolaptaki sütü ısıtıp, bir-kaç kaşık böğürtlen sirkesi ile peynir olmaya bırakıyorum. Biraz blog okuyup, yorum bırakıyorum. Üzerine biraz nurturia‘da, biraz da facebook’da takılıyorum. Şu gebelik şekeri mevzumu aklıma getirmemeye çalışarak, fırına (fıstıksız) kayısılı scone atıyorum… Son ayın fotoğraflarını gözden geçirip, basılacakları ayırıyorum. – ilk yaş fotoğraflarının çoğunu kaybettikten sonra daha kıymetlendi ya çektiklerimiz… Bu aylar için referans alabileceğim hiç fotoğrafımızın olmadığına yanarak, karnımın bu sefer daha mı büyük daha mı küçük olduğuna kadar veremiyorum. Evdekilerin dün akşam devleşen karnım karşısındaki şaşkınlığını düşünüyor, ben de sabah karnım ve akşam karnım arasındaki farka pek şaşırıyorum. Bir fincan kahve eşliğinde kendi kendime anlamsız şeylere takılmanın tadını çıkartıyorum 🙂

Dünden aklıma geldi. Akşam NTV’de Altın Düet’ler açık… Cenk bana; Gülben Ergen’le söyleyen adamı tanıyormusun? diye sordu. Bilmiyordum. Kardeşimin arkadaşı Mine’ye döndü; peki sen? dedi. Soner Sarıkabadayı diye cevapladı Mine de… İşte dedi Cenk; bu popüler kültür ve o genç, sen orta yaşlısın…

Otuzbeş yaşımı bitirmeme 6 gün kalmışken bunu bana söylemesi sadece tesadüf mü? sahi artık orta yaşlı mıyım? şimdi içeriden anneee diye seslenen tatlı bir ses geldi kulağıma ve dolayısıyla durumu sorgulacak vaktim bitti. belki de hiç sorgulamam gerektiğine dair bir işaret bu… hem ben 20 yaşındayken de bilemezdim; Soner Sarıkabadayı’yı…

Hamile-i ruhiyem, 2011 ve hurmalı baharatlı kurabiyeler

Bacak bacak üstüne atmayı geçtim, bacaklarım hafif ayrık oturuyor, ufak ufak iki yana sallanarak yürüyorum. Mira’yı kucağıma alıp bir kat merdiven çıkınca köpek gibi solumaya başladım. Zaten toparlak yüzüm artık tostoparlak… Uçlarından al deme gafletinde bulunduğum Osman’ın, saçlarımı 25cm. kısatması da cabası oldu… Hamileyim ve kocamanım… Henüz 24. haftada olduğumu ve bundan sonra önlenemez bir hızla büyüyeceğimin idrak etmiş durumdayım :S Dün itibarı ile de beklediğim gebelik diyabeti teşhisimi doğrulattım ama Pazartesi’ne kadar duymamazlıktan gelmeye karar verdim.

2011’e girerken bu akşam için bir son dakika organizasyonu yaptık. Benim eve sığma gibi bir şansımız olmayacağı için cümbür cemaat annemin evinde toplanacağız. Biz küçük çocukken de annemle babam aileyi ve aile kadar yakın arkadaşlarını toplardı… Birlikte yemek yenir, tombala oynanır, dansöz izlenir…  Azıcık büyüdüğümde tüm atraksiyon bittikten sonra başlayan Pop Saatini dört gözle beklediğimi hatırlıyorum. Hatta sonrasında gençler bir korku filmi bile patlatırdık 🙂 3 kardeş olmanın avantajını en çok böyle akşamlarda çıkartıyorduk.

Bir kaç hafta önce Itır’larla Abant’taki evimize gittik. 4 büyük, 2 çocuk toplam 6 kişi yemekteyken, gelecek kışa aynı masada tam 8 kişi olacağımızı konuştuk. 2 aile = 8 kişi 😀 Hepi topu 4-5 yıl önce aklımın ucundan bile geçmeyecek bir tablo şimdi beni Garfield gibi gülümsetiyor. 2011’de bu tabloyu yaşarken gülümsemeye devam etmeyi diliyorum. Hepbirlikte, sağlıkla, huzurla…

Yılbaşına kış… Kışa da kurabiye kokusu yaşıyor demiştim. Meyvelitepe’de kurutulan hurmalara özenip, ancak hurmaları alma işini yaptıktan sonra kurutmaya hazırlama işini hurmalar olgunlaşmadan tamamlayamadığım için, elimde kalan hurmaları değerlendirmek için güzel bir tarif bulmuştum. Bizden size hediye olsun… Herkese gönlünce bir yıl diliyorum.

Hurmalı Baharatlı Kurabiyeler

  • 2-3 trabzon hurması
  • 1 çay kaşığı karbonat
  • 1 bardak esmer şeker – beyaz da olur
  • 1/2 bardak tereyağ
  • 1 yumurta
  • 2+1/4 bardak un
  • 1/2 çay kaşığı tarçın
  • 1/2 çay kaşığı yenibahar
  • 1/2 çay kaşığı zencefil
  • 1/4 çay kaşığı tuz
  • 1 bardak kuru üzüm (ben kullanmadım)
  • 1 bardak ceviz

Hurma ve karbonatı blenderdan geçirin. Tereyağ, yumurta ve şekeri çırpın. Hurma ve yumurtalı karışımı baharatlar ve una ekleyin. En son ceviz ve üzüm ile karıştırın. Bir kaşık yardımı ile fırın tepsisine porsiyonlayın. Önceden 175 derece ısıtılmış fırında 15-17 dakika pişirin.

Emzirme Reformu Anketi

EMZİRME REFORMU GEREKLİ ! Çalışan Gebe ve Blogcu Anne‘ye Emzirme Reformu hareketini başlattıp, sahiplendikleri için teşekkür etmeli, daha çok kişiye duyurulmasını sağlamalı… ben bu konuda çok yazmak istememe rağmen tembellik ediyordum. Blogcu Anne herkesten cevaplamasını istemiş, benim de yazmak için bahanem oldu… (okuyanlara burada artık sadece anketler cevaplanıyor gibi gelmeye başlamıştır ama yakında düzelecektir diye not düşeyim 🙂 )

(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç?
Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98′i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar.

Durumun çok parlak olmadığını düşünüyordum ama yüzde 1.3 aklıma bile gelecek bir rakam değildi.

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?

İlk 6 ay sadece anne sütü ile besledim. 4.5 ay itibarı ile beslenme amaçlı değil ama besin tadımlarına başladık. 6. aydan sonrası ek gıdalara geçtik ve 13. ay itibarı ile bizimle aynı yemekleri yemeye başladı. Kısaca anne sütü temel besin olmaktan çıkalı çok oldu ama anne sütünün tek işlevinin karın doyurmak olmadığını da çok net anladım. Şimdi neredeyse 35 aylık ve emzirmeye devam ediyorum.

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?

Kendi işyerim olduğu için bu konuda şanslı olduğum kadar şanssızdım diyebilirim. Şanslıydım, çalışma saatlerimi nispeten kendim düzenleyebiliyordum. Şanssızdım, hep çalışmak zorundaydım – hiçbir müşterime doğum yapıyorum/yaptım bu ara sizinle ilgilenemeyeceğim diyemezdim. Eşim ve ekip arkadaşlarımın desteği ile durumu idare edebildim. Hemen hemen 2 aylıkken ilk kongremize gittik… 2.5 aylıkken de tam gün süren açık arazide bir incelemeye… Gittiğimiz çoğu yerde süt sağmam, muhafaza etmem ve odada babası tarafından beslenmesi pek mümkün olmadığından, Cenk Mira’yı gölge misali peşimden getiriyordu.

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?

Hayır… tabii şansım kendi işimi yapıyor olmam farkındayım…

(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?

İlk 3 ay, emzirmek için tuvalet tepeleri, işletme müdürünün odası, kaptan köşkü, depo vs. alternatif mekanlar yaratmak için çok çabaladım. 3 aydan sonra bunu bıraktım. Örtü ile kapanmaktan benim kadar Mira da rahatsız oluyordu ama emzirmeye uygun rahat kıyafetler veya slig ile ile kafasını bile kaldırmadan – ve pekala hiç çaktırmadan – emme işini tamamlıyordu. Emzirmek için uygun mekan bulamaya çalışarak sinirimi bozmayı bıraktım. Her yerde emzirdim. Zaten 2 yaşından sonra toplum içinde de emzirmedim.

(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?

Tabi ki desteğe ihtiyacım oldu… Öncelikle hastanedeki emzirme uzmanından, sonrasında da ilk 10 günde yaşadığımız kilo kaybında takibi yapan ve durumun normal olduğu konusunda bizi rahatlatan çocuk doktorlarından ciddi destek aldık. Tüm emzirme sürecinde en büyük destekcim ise kesinlikle eşimdi…

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?

Aslında destekten çok, kösteğim olmadığı için kızımı emzirebildim demeliyim. Özellikle ilk bir ay, Türkiye’den ve kalabalıktan uzak olmamız, emzirme işini yola koyana kadar çatlak ses duymamı engelledi. Sonrasında ise  zaten kendime güveniyordum, dış seslere pek takılmadım.

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?

Emzirme reformunu biliyorum. İlk soru ile yüzleştiğimiz, annelerin %98inin emzirmeye başlayıp, sadece %1.3ünün emzirmeye devam edebilmesi gerçeği emzirme reformu niye gereklidir sorusunun cevabını veriyor. İğneyi de, çuvaldızı da mevcut düzene batırmalı… Anneler çalışmaya başlayınca emzirmeyi sürdürebilmek için mücadele etmek zorunda kalmamalı…

(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.

Destekledim… Destekliyorum…

Ben de bunu okuyan tüm blog yazarlarından ankete ses vermelerini istiyorum. Yukarıdaki soruları yanıtladıktan sonra, veri takibi yapabilmek açısından yazınızın linkini bilgi@emzirmereformu.com adresine göndermeniz isteniyor..

Okulla gitmek (ya da gitmemek…)

Damla bir zaman önce bir anaokulu anketi başlatıp, bana da paslamıştı. Mira okula başladığından bu yana okuldaki hayatından pek bahsetme fırsatı bulamamıştım. Yine uzun ara verdim ama güzel bir bahanem oldu…

1. Çocuğunuzu kaç yaşında kreşe gönderdiniz/göndermeyi düşünüyorsunuz? Kreşe göndermek için beklediğiniz yaş dışında bir şey var mı?

Mira tam 22.5 aylıkken yuvaya başladı. Bir yılı aşkın bir süredir Binbir Çiçek Çocuklar Evi Montessori Önokulu‘na devam ediyor. Haftada 3 yarım gün olarak başladık sonraki 2 ay içerisinde haftada 5 yarım güne çıktık. Son bir aydır da 5 tam gün olarak devam ediyor.

3 yaş gibi katı bir sınırımız olamamakla beraber, 2 yaşını dahi doldurmadan yuvaya gönderme gibi planımız  yoktu. Ancak her geçen gün planladığımızdan erken başlamanın bizim için çok isabetli bir karar olduğunu görüyorum. Çocuklar siyahtan beyaza geçiş gibi keskin farklılıklardan hoşlanmıyor; okullu olmaya geçişi de imkanlar dahilinde küçük ama kararlı adımlar ile gerçekleştirebilmek güzel…

2 yaşından küçük olmasın etkisiyle, okul bakmaya ilk başladığımızda, adımların küçüklüğü konusunda yuvanın, kararlılık konusunda da bizim doğru frekansı yakalamamız gerektiğini düşünüyorduk. Sizi görürse yanından ayrılmanıza izin vermeyecektir, burada olduğunuzu bilmese daha iyi olur, ağlasa bile susar, zaten en fazla 3 hafta içerisinde alışacaktır şeklindeki yaklaşımlar mantıksız ve acımasız geliyordu. Ancak, alışma sürecinde aile olarak verdiğimiz kararda emin durabilmek de önemliydi…

Mira’nın okulda keyifli vakit geçirdiğini ve çok mutlu olduğunu gözlemlemekle birlikte, laf ebesi kızımın – okula başladıktan bir sene sonra bile – zaman zaman söylediği:
– ben okula gitmek istemiyorum, çok küçüğüm ben ama bebeğim daha…
– okulu istemiyorum sen işten gelene kadar ben seni evde beklerim…
– okuldaki ağlayan çocuklar beni rahatsız ediyor…
… gibi şeyler yüreğime oturmakta… Duygularımı yüreğimden taşırmadan önce mümkün olduğu kadar yalın düşünmeye çalışıyorum.

– Çok eğlenceli bir günün ertesi sabahı okula gitmek istememesinin (benim de işe gitmek istememem gibi…)
– Seyahatler sonrası evi özlemesinin (benim de evden çıkmamak için kırk takla atmam gibi…)
– Huzursuzlananlardan huzursuz olmasının (işyerindeki mutsuz suratların beni de germesi gibi…)
… normal olduğunu ısrarla kendime hatırlatıyorum. Ani tepkilerde bulunmamamı kolaylaştırıyor. Sonuçta benim işimi sevdiğim gibi o da genelde okulunu seviyor, eğleniyor ve mutlu… Söylediklerinin hemen akabinde değil ama kısa süre sonrasında okuluyla ilgili olumlu duygularına vurgulamalar yapmaya çalışıyorum. Okulda o gün yaptıklarını yazdıkları – özellikle o gün Mira’nın ilgisini ekstra çeken şeyleri belirttikleri – defterin büyük faydasını görüyorum.

2. Çocuğunuza kreş seçerken sizin için en önemli kriter nedir? Olmazsa olmaz, bu sağlanmazsa evde bakılsın daha iyi diyeceğiniz.

Cenk için fiziksel koşulları hiç öncelikli değildi ama zaten benim bir kaç kriterim vardı:

  • Bahçesi olan hatta bahçesi plastik halı kaplanmamış,
  • Televizyon – projeksiyon vs. bulundurmayan,
  • Makul miktarda – tercihen hiç plastik oyuncak barındırmayan,

bir yer olmasını bekliyordum.

Cenk’in uzunca bir süre hem Milli Eğitim Bakanlığı ve hem de Sosyal Hizmetlere bağlı benzer kurumlar çalıştırmış olması sebebi ile ortak beklentilerimiz ise oldukça rafineydi.

1) Sistemden önce iyi niyetli ve samimi bir kurumdu; -mış gibi yapan değil, yapamadığında bunu söyleyebilecek kadar dürüst olabilmesi önemliydi. Yani yemeğini tek tek ilgilenip ağzına vermebilmelerini değil, bugün de yemedi diyebilmelerini aradık.

2) Çocukların doğal ritmine saygı duyacak bir yer istedik. Yani; aktiviteden aktivite koşturmayacak, uyumayan çocukları diğerlerine uyacaklardır diye öğle saatlerinde zorla yatırmaya kalkmayacak… Montessori okullarının doğal yapısı gereği buna uygun olabileceğini düşünüyor, hele kendinden büyük ve küçükleri ile aynı ortamı paylaşabilmesini – özellikle okul öncesi dönemde – avantaj olarak görüyorduk. Ancak ziyaret ettiğimiz Ankara’nın belli başlı Montessori okullarındaki aktivite yoğunluğuna, – özellikle de velilerin talebi doğrultusunda – karma yaş sınıfının uygulanmıyor oluşuna çok şaşırdık. Daha ilginci sadece yabancı öğrenciler için oluşturdukları küçük bir grup için bu uygulamayı yapıyorlardı.

Samimiyet ve doğal ritmi yakalayacağımıza inandığımız bir yer için kurumsallaşma veya oturmuş bir sistem beklentisinde değildik. Bu niyetle açılmış bir kurumun da ticari kaygılar ile farklılaşabileceğini öngördüğümüzden işletmenin sürdürülebilirliliğini oldukça sorguladık.

Mira başladığında Binbirçiçek açılalı henüz bir kaç ay olmuştu. Toodler sınıfında 18-36 ay arasında sadece 5 – en fazla 7 – çocuk vardı ki bu sayının okulumuzun ayakta kalabilmesi için imkansız bir rakam olduğu aşikardı. Şu anda aynı yaş grubu için 10 kişilik 2 ayrı toodler sınıfı var, resmi değil ama yöneticilerin aklındaki kapasite dolmuş durumda… Bu büyüme sürecinde yaşadıkları sıkıntıları, buldukları çözümleri, aldıkları kararları, vazgeçtikleri uygulamaları velileri ile paylaşıyor olmaları, çocuğumuzun bulunduğu ortamı eksileri ve artıları bilmemize dolayısıyla sağlam temelli bir güven ilişkisi kurmamıza yaradı.

3. Türkiye’deki kreşlerde rastlamadığınız, keşke olsa dediğiniz bir uygulama var mı?

Gördümüz bir çok ülkede; çocuklara yönelik mekanların, organize oyun gruplarının, müzelerin, kütüphanelerin, okuma – oyun köşelerinin sayıca çokluğu daha önemlisi kolay ulaşılabilirliliği, çocukların daha çok sosyal yaşam pratiği yapmalarına olanak sağlıyor. Dolayısıyla çocuklar doğallığıyla sosyal becerilerini geliştirmeye başlıyor, 3 yaşına kadar okullu olma fikrine yumuşak bir giriş yapıyor. Sadece bu sebepten, Türkiye’de bazı durumlarda okul öncesi için 3 yaşa kadar beklemenin geç bile olduğunu düşünüyorum.

Bu tip sosyal ortamlar ötesinde yurtdışında yaşanmış bir kreş tecrübemiz yok ancak kısa bir inceleme ile bile çocuk odaklı alternatif eğitim sistemlerini benimseyen daha fazla seçeneğin bulunmasına imreniyorum.

4. Türkiye’deki kreşlerde yaygın olarak rastladığınız ve saçma bulduğunuz bir uygulama var mı?

En dikkatimi geçenler;

  • Kaç parçalık puzzle tamamlayabildiği bilgisinin verildiği aylık karne uygulamaları
  • Çocukları, öğrentmenleri, velileri ayrı ayrı strese sokan – geriye kalan fotoğraflara yansıdığı kadar mutlu anların yaşanmadığı – yıl sonu gösterileri,
  • Eğitici video, sinema saati… adı ne olursa olsun okullarda çocukların ekranın önüne oturtulması

5. Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra en çok zorlandığınız konu ne oldu? Henüz gitmiyorsa zorlanacağınızı düşündüğünüz?

Mira kreşe başladığında, uyku-beslenme-tuvalet gibi özbakım ihtiyaçları ile ilgili bir kaygımız olmadı. Zaten kendi yiyebiliyor ve tuvalet işini halledebiliyordu. Acıktığını, üşüdüğünü veya sıcakladığını söylüyordu. İhtiyaçlarını talep etmeyi biliyordu. Tam gün kaldığı günlerde öğlenleri genelde uyumuyor ama uykusu geldiğinde ise yer mekan farketmeksizin uyuyordu. Bunları yerine getiremiyor olsaydı da özbakım yönünden gerekli özeni göreceğinden emindim.

Sadece hayatında çizgi film karakteri bilmeyen kızımın markette dönüp şu Sünger Bob’lu sütlerden alayım mı anne? dediğinde sütün içeriğini geçtim, üzerindeki Sünger Bob’u da nereden öğrendi bu dehşetimi unutamayacağım 🙂 Binbirçiçek bir Montessori okulu ve burada çizgi kahraman görsellerine hiçbir şekilde yer verilmiyor. Okuluna oyuncak getirmek yasak değil ancak getirilen oyuncaklar Hilal’in ayısı ile birlikte vestiyerde çıkışı bekliyor. Ama arkadaşları ile muhabbetle öğrenmesi hiçbir şekilde engellenemiyor ki öğrenmesi normal olanı… Böylece biz de yavaş yavaş bu talepleri nasıl dengeleyeceğimizi öğrenmeye çalışıyoruz.

6. Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra çocuğunuzda gözlemlediğiniz en olumlu gelişme ne oldu? Henüz gitmiyorsa kreşin gelişimine en büyük katkısı ne olur sizce?

Beklendiğimiz üzere yuvanın dil ve sosyal gelişimine katkısı büyük oldu. Başladığında da yarım yamalak derdini anlatıyordu ama boyundan büyük cümlelere geçişi takip edebileceğimizden çok daha hızlı oldu. Yaşıtları ile oyun kurma becerilerindeki gelişimden daha ötesi özellikle kendinden küçük ve büyük çocuklara yaklaşımındaki gelişmeler dikkatimizi çekiyor.

Bir de etkisini yavaş yavaş gördüğümüz İngilizce gelişimi var… Mira’nın bulunduğu toodler sınıflarında günlük rutin işlerde (elimizi yıkayalım, ortalığı toplayalım, biraz daha havuç istermisin vb.), şarkı söylerken ve kitap okurken İngilizce konuşuyorlar. Sınıfında zaman zaman yabancı arkadaşları da oluyor ama %100 bir İngilizce kullanımı söz konusu değil. Özellikle Toodler sınıfı öğretmenleri, çocukların yardım ve ihtiyaç taleplerini karşılarlarken doğal olarak Türkçe kullanıyorlar. Ancak son zamanlarda öğrendiği İngilizce kelimeleri tam doğru yerlerde kullandığını – bu fish yaani purple fish… bu da ciraf (giraffe) yani cürafa 🙂 – tekerleme kıvamında küçük cümleler kurabildiğini – mommy mommy what do you see? anne sana soruyorum ne gördüğünü söylesene… 🙂 – izliyoruz. Bundan da okulda duyduğu İngilizce’nin kulak dolgunluğundan bir adım öteye kolaylıkla gidebileceğini çıkartıyoruz.

Anket dışı bir gözlem olacak ama… Okul öncesi eğitim kurumlarında bir kadın hegemonyası söz konusu; kadın öğretmenler, kadın yöneticiler, oyun ablaları vs… Okullarımızda veli destekli faaliyetlerin yapıldığı da pek görülmüyor – hoş görülse de bunlar çoğunlukla anneler tarafından sahiplenilmiş etkinlikler oluyor. Geçenlerde YavruSu’nun kreşinde babasının çocuklar ile havuçlu toplar yaptığını gördüm, özendim… Binbirçiçek’te de son zamanlarda alışılmış okulöncesi eğitimcilerinden farklı yüzler görüyor olmak çok hoşuma gidiyor. İlki Özgürkalp; bir iki aydır gönüllü olarak Binbirçiçek’te çocuklar ile çalışıyor. Ayda bir de aileler için bir sunum veriyor. Henüz katılmayanlara ebeveynlik konusunda ufuk açıcı öneriler ile dolu bu sunumu dinlemelerini öneririm. İkincisi ise bizim Davulumdan Masallar performansı ile tanıdığımız, Serkan Kırmızı; Atölye KAM çalışmalarını Binbirçiçek’te sürdürmeye başladı. Serkan; hikayeleri, oyunları, fotoğrafları, ritmler bir araya getirip, herkesi müziği duymaya (ve yapmaya) odaklıyor. Yuvadaki öğrencilere hafta içi ritm dersleri verirken, akşamları yetişkinler için ritm atölyeleri düzenliyor. Haftasonları ise 18-36 ay bebek-aile, 4-6 yaş ve 7-10 yaş çocuk grupları çalışmaları var.

Bu anketlere pek geç cevap veriyor, üstüne lafı çok uzatıyor, dahası paslamayı kesip edebimle oturmuyorum 😛 Ama erken dönem kreş deneyimleri olduğunu bildiğim YavruSu’nun annesi Evren ile Çikolatalı Pasta’mız Senem‘in ve sevgili Iraz‘ın cevaplarını çok merak ediyorum 🙂