Yola çıkma arifesinde…

Bu blogu Mira’ya hamileyken tutuyor olsaydım, hamileliğim hakkında şimdiye kadar sayfalarca yazmış olacağımı tahmin ediyorum. Şimdi ise Nurturia‘ya girmesem, oradaki iki yıldız arası gebelik haftasını görmesem, hepten unutacağım, kaçıncı haftada olduğumu… İkinci çocukta daha rahat bir anne olursunuz derler ya, hamilelik için de geçerli bu durum; detaylar daha az önemsendiğinden değil, önceliklerimizin değişmesinden kaynaklı… Evet, 32 haftalık kocaman bir hamileyim ve niyetim doğurup ayrıntıları unutmadan önce bu hamileliğimi uzun uzun paylaşmak ama biraz bekleyecek o yazı… Şimdi uzun yola çıkma arifesindeyiz. Yarın sabah Mira ve ben 3 aylığına Amerika’ya gidiyoruz.

Gitme kararımızı biraz son dakikada netleştirebildiğimiz için şimdi iki ayağımız bir papuçta… ama ortada hazır bir bavul bile yok 😛 Neyse ki oraya gittiğimizde, tempomuz yarı yarıya inecek… Mira yarım gün okula giderken, ben de sadece yarım gün çalışabileceğim 🙂 Yine kardeşim, Özge’miz, Bora’mız, annem ile kalabalık olacağız. Hepimiz sınırlı-süreli komün hayatı nimetlerinden faydalanacağız. Ve Mira o kadar heyecanlı ki, doğumgününden beri her sabah gözünü “bugün gidiyor muyuz?” diye açıyor. Zaman aralığı daraldıkça da sabırsızlığı artıyor. Öyle ki; bu hafta her sabah “hayır Mira’cım şu kadar gün kaldı gitmemize” dediğimde “ama bugün gidelim” diye gözünden boncuk boncuk yaşlar dökülerek çıkabildik hep evden…

Aynı boncuk boncuk yaşlar arada benden de dökülüyor. Bazen; Mira’nın “cici abla, kardeşinle ne güzel oynarsın sen…” gibi gıcık yaklaşımlara verdiği “o annemin karnından çıktığında oynayamayacak kadar küçük olacak, büyümesini beklememiz gerekecek” gibi bir bilmiş cevapta… Hatta Itır‘la Kıtır’da Bira-Patates-Kokoreç eşliğinde muhabbetimiz sonrası (arada epidural ve sünnet mevzularına girilmiş olsa da 😛 ) kendimi hala çıtır hissederken, dönüşte Cenk ile ilk Kıtır’a ne zaman gittiğimizi ve aslında çıtırlığın falan kalmadığını farketmemde… Ama en çok da Nurturia‘dan tanıdığım güzel kadınların, bizi yolcu etmek üzere apar topar bebelerini, kocalarını satıp geldikleri akşam yemeğinde verdikleri bu iki kolye ucuna baktığımda… Şaka maka iki çocuk annesi oluyorum ben diye idrak ettiğimde…

Neyse daha yığınla iş bizi bekler; keseyim, güle güle gidiyoruz diyeyim, vardığımızda yazarım 🙂

Hamile-i ruhiyem, 2011 ve hurmalı baharatlı kurabiyeler

Bacak bacak üstüne atmayı geçtim, bacaklarım hafif ayrık oturuyor, ufak ufak iki yana sallanarak yürüyorum. Mira’yı kucağıma alıp bir kat merdiven çıkınca köpek gibi solumaya başladım. Zaten toparlak yüzüm artık tostoparlak… Uçlarından al deme gafletinde bulunduğum Osman’ın, saçlarımı 25cm. kısatması da cabası oldu… Hamileyim ve kocamanım… Henüz 24. haftada olduğumu ve bundan sonra önlenemez bir hızla büyüyeceğimin idrak etmiş durumdayım :S Dün itibarı ile de beklediğim gebelik diyabeti teşhisimi doğrulattım ama Pazartesi’ne kadar duymamazlıktan gelmeye karar verdim.

2011’e girerken bu akşam için bir son dakika organizasyonu yaptık. Benim eve sığma gibi bir şansımız olmayacağı için cümbür cemaat annemin evinde toplanacağız. Biz küçük çocukken de annemle babam aileyi ve aile kadar yakın arkadaşlarını toplardı… Birlikte yemek yenir, tombala oynanır, dansöz izlenir…  Azıcık büyüdüğümde tüm atraksiyon bittikten sonra başlayan Pop Saatini dört gözle beklediğimi hatırlıyorum. Hatta sonrasında gençler bir korku filmi bile patlatırdık 🙂 3 kardeş olmanın avantajını en çok böyle akşamlarda çıkartıyorduk.

Bir kaç hafta önce Itır’larla Abant’taki evimize gittik. 4 büyük, 2 çocuk toplam 6 kişi yemekteyken, gelecek kışa aynı masada tam 8 kişi olacağımızı konuştuk. 2 aile = 8 kişi 😀 Hepi topu 4-5 yıl önce aklımın ucundan bile geçmeyecek bir tablo şimdi beni Garfield gibi gülümsetiyor. 2011’de bu tabloyu yaşarken gülümsemeye devam etmeyi diliyorum. Hepbirlikte, sağlıkla, huzurla…

Yılbaşına kış… Kışa da kurabiye kokusu yaşıyor demiştim. Meyvelitepe’de kurutulan hurmalara özenip, ancak hurmaları alma işini yaptıktan sonra kurutmaya hazırlama işini hurmalar olgunlaşmadan tamamlayamadığım için, elimde kalan hurmaları değerlendirmek için güzel bir tarif bulmuştum. Bizden size hediye olsun… Herkese gönlünce bir yıl diliyorum.

Hurmalı Baharatlı Kurabiyeler

  • 2-3 trabzon hurması
  • 1 çay kaşığı karbonat
  • 1 bardak esmer şeker – beyaz da olur
  • 1/2 bardak tereyağ
  • 1 yumurta
  • 2+1/4 bardak un
  • 1/2 çay kaşığı tarçın
  • 1/2 çay kaşığı yenibahar
  • 1/2 çay kaşığı zencefil
  • 1/4 çay kaşığı tuz
  • 1 bardak kuru üzüm (ben kullanmadım)
  • 1 bardak ceviz

Hurma ve karbonatı blenderdan geçirin. Tereyağ, yumurta ve şekeri çırpın. Hurma ve yumurtalı karışımı baharatlar ve una ekleyin. En son ceviz ve üzüm ile karıştırın. Bir kaşık yardımı ile fırın tepsisine porsiyonlayın. Önceden 175 derece ısıtılmış fırında 15-17 dakika pişirin.

Emzirme Reformu Anketi

EMZİRME REFORMU GEREKLİ ! Çalışan Gebe ve Blogcu Anne‘ye Emzirme Reformu hareketini başlattıp, sahiplendikleri için teşekkür etmeli, daha çok kişiye duyurulmasını sağlamalı… ben bu konuda çok yazmak istememe rağmen tembellik ediyordum. Blogcu Anne herkesten cevaplamasını istemiş, benim de yazmak için bahanem oldu… (okuyanlara burada artık sadece anketler cevaplanıyor gibi gelmeye başlamıştır ama yakında düzelecektir diye not düşeyim 🙂 )

(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç?
Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98′i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar.

Durumun çok parlak olmadığını düşünüyordum ama yüzde 1.3 aklıma bile gelecek bir rakam değildi.

(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?

İlk 6 ay sadece anne sütü ile besledim. 4.5 ay itibarı ile beslenme amaçlı değil ama besin tadımlarına başladık. 6. aydan sonrası ek gıdalara geçtik ve 13. ay itibarı ile bizimle aynı yemekleri yemeye başladı. Kısaca anne sütü temel besin olmaktan çıkalı çok oldu ama anne sütünün tek işlevinin karın doyurmak olmadığını da çok net anladım. Şimdi neredeyse 35 aylık ve emzirmeye devam ediyorum.

(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?

Kendi işyerim olduğu için bu konuda şanslı olduğum kadar şanssızdım diyebilirim. Şanslıydım, çalışma saatlerimi nispeten kendim düzenleyebiliyordum. Şanssızdım, hep çalışmak zorundaydım – hiçbir müşterime doğum yapıyorum/yaptım bu ara sizinle ilgilenemeyeceğim diyemezdim. Eşim ve ekip arkadaşlarımın desteği ile durumu idare edebildim. Hemen hemen 2 aylıkken ilk kongremize gittik… 2.5 aylıkken de tam gün süren açık arazide bir incelemeye… Gittiğimiz çoğu yerde süt sağmam, muhafaza etmem ve odada babası tarafından beslenmesi pek mümkün olmadığından, Cenk Mira’yı gölge misali peşimden getiriyordu.

(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?

Hayır… tabii şansım kendi işimi yapıyor olmam farkındayım…

(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?

İlk 3 ay, emzirmek için tuvalet tepeleri, işletme müdürünün odası, kaptan köşkü, depo vs. alternatif mekanlar yaratmak için çok çabaladım. 3 aydan sonra bunu bıraktım. Örtü ile kapanmaktan benim kadar Mira da rahatsız oluyordu ama emzirmeye uygun rahat kıyafetler veya slig ile ile kafasını bile kaldırmadan – ve pekala hiç çaktırmadan – emme işini tamamlıyordu. Emzirmek için uygun mekan bulamaya çalışarak sinirimi bozmayı bıraktım. Her yerde emzirdim. Zaten 2 yaşından sonra toplum içinde de emzirmedim.

(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?

Tabi ki desteğe ihtiyacım oldu… Öncelikle hastanedeki emzirme uzmanından, sonrasında da ilk 10 günde yaşadığımız kilo kaybında takibi yapan ve durumun normal olduğu konusunda bizi rahatlatan çocuk doktorlarından ciddi destek aldık. Tüm emzirme sürecinde en büyük destekcim ise kesinlikle eşimdi…

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?

Aslında destekten çok, kösteğim olmadığı için kızımı emzirebildim demeliyim. Özellikle ilk bir ay, Türkiye’den ve kalabalıktan uzak olmamız, emzirme işini yola koyana kadar çatlak ses duymamı engelledi. Sonrasında ise  zaten kendime güveniyordum, dış seslere pek takılmadım.

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?

Emzirme reformunu biliyorum. İlk soru ile yüzleştiğimiz, annelerin %98inin emzirmeye başlayıp, sadece %1.3ünün emzirmeye devam edebilmesi gerçeği emzirme reformu niye gereklidir sorusunun cevabını veriyor. İğneyi de, çuvaldızı da mevcut düzene batırmalı… Anneler çalışmaya başlayınca emzirmeyi sürdürebilmek için mücadele etmek zorunda kalmamalı…

(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.

Destekledim… Destekliyorum…

Ben de bunu okuyan tüm blog yazarlarından ankete ses vermelerini istiyorum. Yukarıdaki soruları yanıtladıktan sonra, veri takibi yapabilmek açısından yazınızın linkini bilgi@emzirmereformu.com adresine göndermeniz isteniyor..

Okulla gitmek (ya da gitmemek…)

Damla bir zaman önce bir anaokulu anketi başlatıp, bana da paslamıştı. Mira okula başladığından bu yana okuldaki hayatından pek bahsetme fırsatı bulamamıştım. Yine uzun ara verdim ama güzel bir bahanem oldu…

1. Çocuğunuzu kaç yaşında kreşe gönderdiniz/göndermeyi düşünüyorsunuz? Kreşe göndermek için beklediğiniz yaş dışında bir şey var mı?

Mira tam 22.5 aylıkken yuvaya başladı. Bir yılı aşkın bir süredir Binbir Çiçek Çocuklar Evi Montessori Önokulu‘na devam ediyor. Haftada 3 yarım gün olarak başladık sonraki 2 ay içerisinde haftada 5 yarım güne çıktık. Son bir aydır da 5 tam gün olarak devam ediyor.

3 yaş gibi katı bir sınırımız olamamakla beraber, 2 yaşını dahi doldurmadan yuvaya gönderme gibi planımız  yoktu. Ancak her geçen gün planladığımızdan erken başlamanın bizim için çok isabetli bir karar olduğunu görüyorum. Çocuklar siyahtan beyaza geçiş gibi keskin farklılıklardan hoşlanmıyor; okullu olmaya geçişi de imkanlar dahilinde küçük ama kararlı adımlar ile gerçekleştirebilmek güzel…

2 yaşından küçük olmasın etkisiyle, okul bakmaya ilk başladığımızda, adımların küçüklüğü konusunda yuvanın, kararlılık konusunda da bizim doğru frekansı yakalamamız gerektiğini düşünüyorduk. Sizi görürse yanından ayrılmanıza izin vermeyecektir, burada olduğunuzu bilmese daha iyi olur, ağlasa bile susar, zaten en fazla 3 hafta içerisinde alışacaktır şeklindeki yaklaşımlar mantıksız ve acımasız geliyordu. Ancak, alışma sürecinde aile olarak verdiğimiz kararda emin durabilmek de önemliydi…

Mira’nın okulda keyifli vakit geçirdiğini ve çok mutlu olduğunu gözlemlemekle birlikte, laf ebesi kızımın – okula başladıktan bir sene sonra bile – zaman zaman söylediği:
– ben okula gitmek istemiyorum, çok küçüğüm ben ama bebeğim daha…
– okulu istemiyorum sen işten gelene kadar ben seni evde beklerim…
– okuldaki ağlayan çocuklar beni rahatsız ediyor…
… gibi şeyler yüreğime oturmakta… Duygularımı yüreğimden taşırmadan önce mümkün olduğu kadar yalın düşünmeye çalışıyorum.

– Çok eğlenceli bir günün ertesi sabahı okula gitmek istememesinin (benim de işe gitmek istememem gibi…)
– Seyahatler sonrası evi özlemesinin (benim de evden çıkmamak için kırk takla atmam gibi…)
– Huzursuzlananlardan huzursuz olmasının (işyerindeki mutsuz suratların beni de germesi gibi…)
… normal olduğunu ısrarla kendime hatırlatıyorum. Ani tepkilerde bulunmamamı kolaylaştırıyor. Sonuçta benim işimi sevdiğim gibi o da genelde okulunu seviyor, eğleniyor ve mutlu… Söylediklerinin hemen akabinde değil ama kısa süre sonrasında okuluyla ilgili olumlu duygularına vurgulamalar yapmaya çalışıyorum. Okulda o gün yaptıklarını yazdıkları – özellikle o gün Mira’nın ilgisini ekstra çeken şeyleri belirttikleri – defterin büyük faydasını görüyorum.

2. Çocuğunuza kreş seçerken sizin için en önemli kriter nedir? Olmazsa olmaz, bu sağlanmazsa evde bakılsın daha iyi diyeceğiniz.

Cenk için fiziksel koşulları hiç öncelikli değildi ama zaten benim bir kaç kriterim vardı:

  • Bahçesi olan hatta bahçesi plastik halı kaplanmamış,
  • Televizyon – projeksiyon vs. bulundurmayan,
  • Makul miktarda – tercihen hiç plastik oyuncak barındırmayan,

bir yer olmasını bekliyordum.

Cenk’in uzunca bir süre hem Milli Eğitim Bakanlığı ve hem de Sosyal Hizmetlere bağlı benzer kurumlar çalıştırmış olması sebebi ile ortak beklentilerimiz ise oldukça rafineydi.

1) Sistemden önce iyi niyetli ve samimi bir kurumdu; -mış gibi yapan değil, yapamadığında bunu söyleyebilecek kadar dürüst olabilmesi önemliydi. Yani yemeğini tek tek ilgilenip ağzına vermebilmelerini değil, bugün de yemedi diyebilmelerini aradık.

2) Çocukların doğal ritmine saygı duyacak bir yer istedik. Yani; aktiviteden aktivite koşturmayacak, uyumayan çocukları diğerlerine uyacaklardır diye öğle saatlerinde zorla yatırmaya kalkmayacak… Montessori okullarının doğal yapısı gereği buna uygun olabileceğini düşünüyor, hele kendinden büyük ve küçükleri ile aynı ortamı paylaşabilmesini – özellikle okul öncesi dönemde – avantaj olarak görüyorduk. Ancak ziyaret ettiğimiz Ankara’nın belli başlı Montessori okullarındaki aktivite yoğunluğuna, – özellikle de velilerin talebi doğrultusunda – karma yaş sınıfının uygulanmıyor oluşuna çok şaşırdık. Daha ilginci sadece yabancı öğrenciler için oluşturdukları küçük bir grup için bu uygulamayı yapıyorlardı.

Samimiyet ve doğal ritmi yakalayacağımıza inandığımız bir yer için kurumsallaşma veya oturmuş bir sistem beklentisinde değildik. Bu niyetle açılmış bir kurumun da ticari kaygılar ile farklılaşabileceğini öngördüğümüzden işletmenin sürdürülebilirliliğini oldukça sorguladık.

Mira başladığında Binbirçiçek açılalı henüz bir kaç ay olmuştu. Toodler sınıfında 18-36 ay arasında sadece 5 – en fazla 7 – çocuk vardı ki bu sayının okulumuzun ayakta kalabilmesi için imkansız bir rakam olduğu aşikardı. Şu anda aynı yaş grubu için 10 kişilik 2 ayrı toodler sınıfı var, resmi değil ama yöneticilerin aklındaki kapasite dolmuş durumda… Bu büyüme sürecinde yaşadıkları sıkıntıları, buldukları çözümleri, aldıkları kararları, vazgeçtikleri uygulamaları velileri ile paylaşıyor olmaları, çocuğumuzun bulunduğu ortamı eksileri ve artıları bilmemize dolayısıyla sağlam temelli bir güven ilişkisi kurmamıza yaradı.

3. Türkiye’deki kreşlerde rastlamadığınız, keşke olsa dediğiniz bir uygulama var mı?

Gördümüz bir çok ülkede; çocuklara yönelik mekanların, organize oyun gruplarının, müzelerin, kütüphanelerin, okuma – oyun köşelerinin sayıca çokluğu daha önemlisi kolay ulaşılabilirliliği, çocukların daha çok sosyal yaşam pratiği yapmalarına olanak sağlıyor. Dolayısıyla çocuklar doğallığıyla sosyal becerilerini geliştirmeye başlıyor, 3 yaşına kadar okullu olma fikrine yumuşak bir giriş yapıyor. Sadece bu sebepten, Türkiye’de bazı durumlarda okul öncesi için 3 yaşa kadar beklemenin geç bile olduğunu düşünüyorum.

Bu tip sosyal ortamlar ötesinde yurtdışında yaşanmış bir kreş tecrübemiz yok ancak kısa bir inceleme ile bile çocuk odaklı alternatif eğitim sistemlerini benimseyen daha fazla seçeneğin bulunmasına imreniyorum.

4. Türkiye’deki kreşlerde yaygın olarak rastladığınız ve saçma bulduğunuz bir uygulama var mı?

En dikkatimi geçenler;

  • Kaç parçalık puzzle tamamlayabildiği bilgisinin verildiği aylık karne uygulamaları
  • Çocukları, öğrentmenleri, velileri ayrı ayrı strese sokan – geriye kalan fotoğraflara yansıdığı kadar mutlu anların yaşanmadığı – yıl sonu gösterileri,
  • Eğitici video, sinema saati… adı ne olursa olsun okullarda çocukların ekranın önüne oturtulması

5. Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra en çok zorlandığınız konu ne oldu? Henüz gitmiyorsa zorlanacağınızı düşündüğünüz?

Mira kreşe başladığında, uyku-beslenme-tuvalet gibi özbakım ihtiyaçları ile ilgili bir kaygımız olmadı. Zaten kendi yiyebiliyor ve tuvalet işini halledebiliyordu. Acıktığını, üşüdüğünü veya sıcakladığını söylüyordu. İhtiyaçlarını talep etmeyi biliyordu. Tam gün kaldığı günlerde öğlenleri genelde uyumuyor ama uykusu geldiğinde ise yer mekan farketmeksizin uyuyordu. Bunları yerine getiremiyor olsaydı da özbakım yönünden gerekli özeni göreceğinden emindim.

Sadece hayatında çizgi film karakteri bilmeyen kızımın markette dönüp şu Sünger Bob’lu sütlerden alayım mı anne? dediğinde sütün içeriğini geçtim, üzerindeki Sünger Bob’u da nereden öğrendi bu dehşetimi unutamayacağım 🙂 Binbirçiçek bir Montessori okulu ve burada çizgi kahraman görsellerine hiçbir şekilde yer verilmiyor. Okuluna oyuncak getirmek yasak değil ancak getirilen oyuncaklar Hilal’in ayısı ile birlikte vestiyerde çıkışı bekliyor. Ama arkadaşları ile muhabbetle öğrenmesi hiçbir şekilde engellenemiyor ki öğrenmesi normal olanı… Böylece biz de yavaş yavaş bu talepleri nasıl dengeleyeceğimizi öğrenmeye çalışıyoruz.

6. Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra çocuğunuzda gözlemlediğiniz en olumlu gelişme ne oldu? Henüz gitmiyorsa kreşin gelişimine en büyük katkısı ne olur sizce?

Beklendiğimiz üzere yuvanın dil ve sosyal gelişimine katkısı büyük oldu. Başladığında da yarım yamalak derdini anlatıyordu ama boyundan büyük cümlelere geçişi takip edebileceğimizden çok daha hızlı oldu. Yaşıtları ile oyun kurma becerilerindeki gelişimden daha ötesi özellikle kendinden küçük ve büyük çocuklara yaklaşımındaki gelişmeler dikkatimizi çekiyor.

Bir de etkisini yavaş yavaş gördüğümüz İngilizce gelişimi var… Mira’nın bulunduğu toodler sınıflarında günlük rutin işlerde (elimizi yıkayalım, ortalığı toplayalım, biraz daha havuç istermisin vb.), şarkı söylerken ve kitap okurken İngilizce konuşuyorlar. Sınıfında zaman zaman yabancı arkadaşları da oluyor ama %100 bir İngilizce kullanımı söz konusu değil. Özellikle Toodler sınıfı öğretmenleri, çocukların yardım ve ihtiyaç taleplerini karşılarlarken doğal olarak Türkçe kullanıyorlar. Ancak son zamanlarda öğrendiği İngilizce kelimeleri tam doğru yerlerde kullandığını – bu fish yaani purple fish… bu da ciraf (giraffe) yani cürafa 🙂 – tekerleme kıvamında küçük cümleler kurabildiğini – mommy mommy what do you see? anne sana soruyorum ne gördüğünü söylesene… 🙂 – izliyoruz. Bundan da okulda duyduğu İngilizce’nin kulak dolgunluğundan bir adım öteye kolaylıkla gidebileceğini çıkartıyoruz.

Anket dışı bir gözlem olacak ama… Okul öncesi eğitim kurumlarında bir kadın hegemonyası söz konusu; kadın öğretmenler, kadın yöneticiler, oyun ablaları vs… Okullarımızda veli destekli faaliyetlerin yapıldığı da pek görülmüyor – hoş görülse de bunlar çoğunlukla anneler tarafından sahiplenilmiş etkinlikler oluyor. Geçenlerde YavruSu’nun kreşinde babasının çocuklar ile havuçlu toplar yaptığını gördüm, özendim… Binbirçiçek’te de son zamanlarda alışılmış okulöncesi eğitimcilerinden farklı yüzler görüyor olmak çok hoşuma gidiyor. İlki Özgürkalp; bir iki aydır gönüllü olarak Binbirçiçek’te çocuklar ile çalışıyor. Ayda bir de aileler için bir sunum veriyor. Henüz katılmayanlara ebeveynlik konusunda ufuk açıcı öneriler ile dolu bu sunumu dinlemelerini öneririm. İkincisi ise bizim Davulumdan Masallar performansı ile tanıdığımız, Serkan Kırmızı; Atölye KAM çalışmalarını Binbirçiçek’te sürdürmeye başladı. Serkan; hikayeleri, oyunları, fotoğrafları, ritmler bir araya getirip, herkesi müziği duymaya (ve yapmaya) odaklıyor. Yuvadaki öğrencilere hafta içi ritm dersleri verirken, akşamları yetişkinler için ritm atölyeleri düzenliyor. Haftasonları ise 18-36 ay bebek-aile, 4-6 yaş ve 7-10 yaş çocuk grupları çalışmaları var.

Bu anketlere pek geç cevap veriyor, üstüne lafı çok uzatıyor, dahası paslamayı kesip edebimle oturmuyorum 😛 Ama erken dönem kreş deneyimleri olduğunu bildiğim YavruSu’nun annesi Evren ile Çikolatalı Pasta’mız Senem‘in ve sevgili Iraz‘ın cevaplarını çok merak ediyorum 🙂

Doğal Ebeveynlik tembel annelerin tercihi mi?

Belki biraz anormallik göstereceğim ama doğumdan bu yana anneliğimin iyi veya kötü, şu veya bu ekole ait olduğunu hiç sorgulamadım ben… Kusursuz değilim ama hatalarım için de kendimi yemedim. Daha Mira aramıza katılmadan Cenk ile nasıl anne-baba olacağımızı irdelerken, ana-babalıkta bir miktar hata payının pek normal olduğunu %100lük bir performans için kendimizi kasmamızın gereksizliği konusunda hemfikir olmuştuk. Bana göre anne-babanın vermesi gereken güven ve sevgi gibi en temel ihtiyaçları yerine getirdiğimiz sürece telafi edilemeyecek, onarılamayacak bir hata yok ebeveynlikte…

Hamileliğim süresince Tracy’den, Ferber’e, Karp’tan, Sears’a bir çok çocuk yetiştirme ekolünün kitabını okudum. Akıl süzgecimden geçirdiğimde saçma gelen yanlarına uyuz olmak yerine kulak tıkadım, kendi doğamıza uyabilecekleri, yeni yaşantımızı kolaylaştırabileceklerimi almakla yetindim. Ferber’de çocuğu ağlasa bile uyumaya terk etmek kısmına değil, uyku öncesi tutarlı bir rutin kurmanın olumlu etkisine takıldım. Tracy’nin yemek-aktivite-uyku-kendine vakit ayır sıralamasını ve erken tuvalet eğitimi yaklaşımını çok beğendim. Karp sayesinde kundaklamayı akıl ettim, 2 yaş krizlerinde ilk yapmam gerekenin derdine onun gözünden bakabilmek ve onu anladığımı anlatabilmek olduğunu öğrendim. Ama en çok Sears’ın dünyaya çocuk gözü ile olduğu kadar anne gözü ile de bakabilen yaklaşımına bayıldım.

Son zamanlarda bloglarda, sosyal ağlarda, yakın ve uzak çevremde Attachment Parenting – yani Doğal Ebeveynlik ile ilgili daha çok şey okuyor, duyuyorum. Doğal ebeveynliğin; SADECE kazık kadar olana kadar emzir, ağlamasına üzülmesine asla müsade etme, birlikte uyu, kucağında taşı, davranışlarının zamanı geldiğinde düzelmesi için sabırla bekle şeklinde yansıtılmasına, hatta ileri giderek bunları yapmayan annelerin “doğal olmamakla” suçlamalarına çok şaşırarak bakıyorum. Doğal Ebeveynliğin bahsi geçen olmazsa olmazlarının sertçe dile getirildiği ortamlarda benim araştırdığım / okuduğum / algıladığım Doğal Ebeveynliğin “Soft Attachment Parenting” olarak algılanmasına da pek şaşırmıyorum.

Slingomom‘ın Alternatif Anne’ye – dolaylı yollar ile – eklenen yazısındaki “Doğal Ebeveynlik çocuklarını dinleyen, anlamaya çalışan ebeveynler olmak demek…” sözü arkasında derin anlamlar barındırıyor. Aslında Doğal Ebeveynlik; uyku, yeme, disiplin gibi tüm konuları şekillendirirken de çocuğu anlamaktan vazgeçmemek anlamına geliyor. Herşeye göz yummak ise doğal olmayanı… En çok konuşulan – ve belki de en yanlış anlaşılan – kavramların üzerinden DOĞAL EBEVEYNLİK – ATTACHMENT PARENTING bakış açısı ile geçmek istedim. Herkesin doğasına uygun bir şeyler bulabileceğine eminim.

Emzirme
Bebeğin doya doya istediği zaman emmesi doğal olanıdır. Ama…
Emzirmiyor/emziremiyor, biberon veriyorken de doğal ebeveyn olunabilir,
– Annenin gece emzirmelerini kesmesi de normaldir,
– 12 aylıkken veya 3 yaşındayken farketmeksizin anne ve/veya bebek ne zaman hazırsa o zaman emzirmeyi tamamen bırakabilirler.
Önemli olan bu süreçleri anne ve çocuk için zorlanmadan, acısız atlatmaktır.

Mira 3 yaşına 3 ay kaldığı şu günlerde hamile olmama rağmen halen bir iki kere emiyor ve ben artık emmeyi ne zaman bırakmalıyım sorusunu kendime hiç sormuyorum – ki fazla düşkünleştiği bir kaç dönemde kesme sürecine girmekte çok geç kaldığım konusunda kuruntulanmıştım. Görüyorum ki onun düşkünleştiği dönemler aslında bir barometre görevi görüyordu ve ben başka arızalarımızı göremeyecek kadar yoğun ve yorgundum. Şimdi gözüme baka baka “ben daha büyümek istemiyorum annecim” derken, “hayır sen büyüdün artık” demek istemiyorum. “Sen de bir gün büyüyeceksin” demekle yetiniyorum. Nasıl artık toplum içerisinde emmeyi talep etmiyorsa, ben ondan önce emzirmeyi bırakmak istersem de bunu ona anlatarak yapabileceğimi biliyorum

Uyku
– Doğal ebeveynler illa ki çocukları ile uyumuyorlar ama ya hep benim ile birlikte uyursa gibi bir endişeyle bebekleri ile uyumaktan da korkmuyorlar.
Önemli olan bebeğin sağlıklı bir şekilde uyuması, güvende hissetmesi ve huzurlu olması… Kendi yatağında veya bizim yanımızda olması değil.
– Bebeğin anne babası ile uyumamış olması bağlanmanın zayıflığının göstergesi değil ama çocukla beraber uyumak da gün içerisinde yerine getirelemeyen bağlanma ihtiyacını gidermede yardımcı…
Doğal Ebeveynler de çocuklarının sonsuza kadar kendileri ile uyumayacağının farkında ve bunun için bir ayrılma stratejisi izliyorlar.
Çocuğun yanında ilişki gibi kavramın da hiç kimseye doğal gelmediği aşikar.

Bebekken kendi odasında kendi yatağında deliksiz uyuyan kızım, önce sabaha karşı bizimle uyumaya başladı, sonra da bizim yatağımızda yatmayı istedi. Duruma müdahele etme çabalamızın tüm düzenimizi bozacak bir huzursuzluğa davet çıkartmasındansa, biz onunla uyumanın tadını çıkartmaya başladık. Ama artık geceleri hiç emmiyor, hiç uyanmıyor ve dahası artık uyurken sıkıştırılmayı hiç sevmiyor. Tekrar kendi yatağında yatmayı istemesi de çok uzak değil hissediyorum.

Disiplin
Disiplin doğum ile başlıyor.
Ceza/ödülden daha etkin iletişim yöntemleri destekleniyor.
Disiplinde sertlik değil tutarlılık ve pozitif yaklaşım öneriyor.
Doğal ebeveynlikte kesinlikle, saldım çayıra, mevlam ne zaman isterse döner gelir şeklinde bir disiplin uygulaması yok. Hatta tam tersi bir durum söz konusu…

Biz anne – baba olarak çocukların sınırları sevdiği anlayışını benimsedik. Her yaşında onun algılayabileceği sınırlamalar koyduk. Hayırı çok kullanıp anlamsızlaştırmadık ama 7 aylıkken beni kemirmeye kalktığında da anlamaz demeden net bir şekilde kullanmaktan çekinmedik. Onun kendi alanlarını yarattık. Böylece bizim ve başkalarının da kendi alanları olduğunu anlamasını sağladık. Bu hafta okulundaki öğretmenleri ile birebir veli toplantımızda söylenen “Ortamın kurallarını çok iyi gözlemliyor. Genelde uyumlu ama o anda uymak istemiyorsa da kimseyi rahatsız etmiyor. Arkadaşlarının dikkati dağılıyor Mira’cım, biraz daha sessiz konuşurmusun gibi açıklamalı yapılan uyarıları hiç itirazsız yerine getiriyor” sözleri bize 2.5 yaş için yeterli bir disiplinin olduğunu gösterdi.

Bağlılık / Bağımsızlık
Doğal ebeveynler, çocuklarına kendi kendilerine öğrenmeleri için fırsatlar yaratıyorlar. Yapamadıklarında yanlarında oluyorlar ama onlar adına yapmaya kalkmıyorlar. Doğal anneler de bağımlı çocuk değil bağımsız ama bağlı çocukları olmasını arzuluyorlar. Tüm NORMAL anneler gibi…

Biraz uzun oldu sanırım ama kısaca özetlemek gerekirse… biberon ile besleyerek de, odasında uyutarak da aslında DOĞAL EBEVEYNLİĞİ benimsiyor olabilirsiniz. Önemli olan izlemek, dinlemek ve anlamaya çalışmak, pozitif yaklaşmak… Beslenme-psikoloji-tıp konularında uzman super anne değil, sadece anne olmak 🙂

——

Alternatif Anne’deki Doğal Ebeveynliğin Tuzakları başlıklı son yazıda da, haklı olarak, acaba ebeveynler başedemedikleri sorunlar karşısında Doğal Ebeveynlik maskesinin ardına mı saklanıyor? sorusu sorgulanıyor. Uzun yorum yapmak pek adetim değildir ama oraya çok uzunca bir yorum yazmıştım. Sanırım kullandığım linklerin fazlalığından spam yorum filitresine takıldım. O yorumumu az biraz toparlayınca da bu yazı çıktı ortaya…

İki çocuk annesi oluyorum

Mira’nın son zamanlarda heyecanlı bir giriş yapmak istediğinde söylediği gibi… Tadaaaam… Evet, ikinci defa anne oluyorum ben 🙂 Hemen hemen ilk üç ayımı tamamladığım göz önüne alınırsa çok çok yeni bir haber sayılmaz. Ancak haberi paylaşmak istediğimiz kişilerin, bunu bizden önce internet üzerinden duymasını hiç istemedik. Hiçbirşey yazmak istememe hissim de, yerimizde duramayıp kimse ile görüşememiz üzerine tuz biber oldu. İlk anneliğimde de anne olma kararı üzerine hamilelik durumumu öğrendiğimde öyle içim kıpır kıpır falan olmamıştı ama bunda fiziksel değil ama ruhsal olarak daha da rahatım. Bekliyoruz bakalım zaman ne gösterecek…

İki numara benim vurdum duymazlığıma mı alınıyor bilmiyorum ama her fırsatta “hop ben de buradayım” diye kendini hatırlatmak için elinden geleni yapıyor. İlk hamileliğin, ilk trimesterinde – sadece 1 hafta dışında – kendimi hep 10 kaplan gücünde hissederken, bundaki kalıcı bulantı hissi beni resmen tuvalete yapıştırdı. Bu arada, biz ayak üstü söyleyip insanları şok etmeyelim diye ince ince düşüneduralım, Mira her önüne gelene ısrarla “biliyormusun benim annemin çoook midesi bulanıyor ve hep kusuyor” diyerek bangır bangır ilan etmekte kardeşinin geleceğini…

Geçenlerde Hatice’ye mutfakta yakalamış;
– Benim kardeşimin annesi de Banu, babası da Cenk olacak… O şimdi annemin karnında beni bekliyor.
diye anlattığını duyunca uçarak bir kayıt almaya çalıştım. Bu kadarını yakalayabildim. İkimizin annesi olacan anne değil mi diyor ya işte o zaman içimde kelebekler uçuşmaya başlıyor 🙂


ikimizin annesi olucan :)) from banu akman on Vimeo.

Yavrusunun büyümesine adapte olamayan anne sendromu

– yok ! yok ! yok ! havuçlu değil ! ben onu sevmiyoum. çikolatalı istiyom. ben biliyom, sen çikolatalı sevmiyon ama ben seviyoum ! çikolatalı üçgen pastadan yemek istiyom. havuçlu yemicem.

Dün sabah Mira’dan duyduğum bu cümle ile dondum kaldım, silkelendim, kendime geldim. Olay anında, kahvaltı yaptığımız pastanede omlet sonrası (!) yiyeceği pastayı seçiyordu(m) ve sabah sabah omleti es geçip sadece çikolatalı mozaik pasta yemesini kendime yediremeyeceğimden, havuçlu keki tavşanlar gibi yersin diye yutturmaya çalışıyordum. Karşımdaki henüz 2,5 yaşında bile olmayan, halen emerek uyuyan, tam şahsına münhasır bir cüce ve ben bu detayları unutuyorum. Üstelik o benim çikolatalı pasta sevmediğimi atlamayacak kadar dikkatliyken, ben onun çikolatalı pastaları çok sevdiğini göz ardı edecek kadar avanağım.

Mira’nın kendini, benim çok net anlayabileceğim bir dille, ifade edebileceği zamana kadar olan süreci değerlendirdiğimde… Aslında hemen hemen 18 aylıktan bu yana kaş, göz, kafa, kol, el, ayak işaretleri ile tercihlerini bana ilettiğini, ancak benim onun tercihlerini kendi beğeni ve mantık süzgeçlerimden geçirip, sadece ve sadece işime gelenleri uygulamaya aldığımı farkettim.

Doğumla sonrası ilk yılda emme, yeme, içme, uyuma, sıçma mevzuularına o kadar konsantre olunuyor ki sonra bundan kurtulmak hiç kolay olmuyor. İster istemez gözümüzü bardakların boş taraflarından, yemediği yemeklerden, uyumadığı saatlerden, oynamadığı oyuncaklardan alamıyoruz. Biz hep onun için en iyisini istiyoruz. Kendisine sunduğumuz temizlik, besleme, uyku, oyun hizmetlerimizin bizzat kendisi tarafından sabote edilmesi durumununu da kendimize yediremiyoruz.

Kişiden kişiye değişir ama bana göre en travmatik zamanlar sözel becerilerin çok daha sınırlı olduğu 18-24 ay arasında yaşanıyor. Evdeki melek yavaş yavaş kelekleşiyor… Yeni edindiği becerileri gurur kaynağı oluyorken diğer yanda masumiyetin yavaştan kaybolduğu hissediliyor. İşin aslı çocuk annenin bir parçası olmaktan bir kez daha ve biraz daha yavaştan ayrılıyor. Ama annenin bu durumu anlayabilmesi ve anlasa da kabullenişi o kadar kolay olmuyor. Aynen doğumdan sonra karnında olması hissinin özlendiği gibi…

Doğum esnasında bizim gibi bebeklerin de sancılı bir süreç yaşadıklarını okumuştum. Sancı doğal olarak bizi birbirimizden ayrılmaya hazırlıyordu. Bu dönemlerde yaşadıklarımızı da bir çeşit doğum sancısına benzetiyorum. Bu sefer fiziksel değil ancak ruhsal olarak ayrılmaya başlıyoruz. Anneden; bağımsız bir birey doğuyor. Doğum esnasında yaşanan ağrı dalgaları da, bu sefer duygusal dalgalanmalar olarak şekil değiştiriyor. Yavrumuz da henüz duyguları ile nasıl başedebileceğini bilmiyor.

Bu süreçte anlıyorum ki her şekilde karşısında değil yanında olmam gerekiyor. Kendini yerden yere atması… Mızırdayarak konuşması… Durduk yere içlenmesi… Ne için ağlamaya başladığını unutması… Ketçaplı ekmek gibi sapır saçma bir şey yemek için tutturması – ve bundan başka bir şey yememekte inat etmesi… Yüz defa anlamsız yere annneee annneee diye bağırması… Mira büyüdükçe geçti, geçiyor, geçecek… Tek ihtiyacı ilk doğum sancısını birlikte yaşadığı annesinin normal kalabilmesi…

Okumak için tavsiye : Huysuz Çocuk

Jessica’nın aşkına…

Binbir Çiçek‘te bugün;
Mira’cım “ben işe gidiyorum” dediğimde, “anne üüüü kal… kal” diye isyan bayrağını kaldırdı.
Hilal Hanım ona “Anne işe gitsin. Sen Jessica’ya havuç vermek ister misin? diye sorunca…
“isteeerem… tamam… sen git” dedi !
Jessica’nın aşkına büzük dudaklar ile çıkış vizesini aldık !

Ben gittikten sonra ağlamasa da… bir ara – kısa bir süre – içlenerek beni aramış… O an gelseydim çok duygu yüklü dakikalar yaşayabilirdik ya neyse ki gelmedim…

mükemmel zamanlama :

Ben geldiğimde keyifle yemek yiyordu. Sonrasında beni gördüğünde çok sevindi ve elimden tuttuğu gibi sınıfa götürdü… bıdı bıdı anlattı; Çınar boya yapmış, kağıdı yırtılmış, Mira Jess’e havuç vermiş, tavşan havucu ham demiş… Mira gitmesin, kalsın, anne de kalsın, oynasınlarmış…  – Ah güzel kızım isteklerimizin hepsi bir arada olamıyor ne yazık ki… – O kadar keyifle anlatmaya çalışıyordu ki bu sefer kendimi zorla çıkarttım sınıftan 🙂

Bundan sonra ki raundda kapıdan vedalaşacağız… Burasının yetişkinlerin değil, Mira ve arkadaşlarının mekanı olduğu konusunda kendi kendime telkin halindeyim.

Tavşan Jessica ile kızımın kalbini kazandıklarını söylediğimde, bahara bahçeye bir kuzu, bir kaç tavuk almak gibi fikirleri olduğunu da duydum… Hala içimin çok küçük bir yanı; çalışmak durumunda olmasaydım, tüm gün kızımla birlikte olacak vaktim olsaydı, Hatice doğuracak diye apar topar yuvaya başlatmasaydım, evde hazırladığımız ortamın keyfini çıkartsaydık gibi duygusal ataklar yaparken… Eve kuzu veya tavuk alamayacağımı düşünerek pek mutlu oldum…

Bu arada fotoğraf çekmeme izin verdiler ya… raflarda hazırlanmış tepsileri, evde yapılabilecek etkinlik arayanlara fikir vermesi açısından yakından fotoğrafladım. Bir çoğunu zaman zaman evde yapıyoruz. Benim yemlik olarak adlandırdığım mutfaktaki taburenin üzerine benzer bir tepsi hazırlayıp bırakıyoruz. Bizim küçük cadı evin içinde süpürgesini arar gibi dolaşırken eninde sonunda soluğu yemlikte alıyor 🙂 sonrasında Mira huşu içinde keşiflerde bulunuyor, biz evdeki mutlak sessizliğin tadını çıkartıyoruz 🙂 ohhh…