Beşinci ay…

Mira’cım dördüncü ayını bitirince oturma işini bir hayli ilerletti. Dengesini yüzde yüz koruyamasa bile kendi kendine oturuyor. Oyuncaklarını seçiyor. Elini uzatıp, istediği oyuncağı tutup, alıyor. Elinden alırsak, bize kızıyor. İstemediği bir şeyi uzattığımızda reddediyor. Keçi gibi inatçı olacak kızım, belli…

Doktorumuzun önerisi ile farklı tatlar ile tanıştırmaya başladık Mira’mızı… Özellikle mevsim sebze ve meyvelerini tatmasını söyledi. Kayısının en güzel zamanında, kayısı ile tanışsın. Şeftali yesin… Yoksa ilk kayısısını, ilk şeftalisini neredeyse 1,5 yaşında görecek, “nereden çıktı bu” diye reddebilir. Çok mantıklı geldi.

“Yoğurt da verebilirsiniz” dedi. “Kendimiz mi mayalayalım mı?” dedim. “Siz kendi yoğurdunuzu mayalıyor musunuz?” dedi. “Bazen” dedim. “Siz nasıl yiyorsanız, öyle yiyebilir.” dedi. Biz bu aralar Ankara’da Ayrancı’da her pazar kurulan organik pazardan bu yoğurdu alıyoruz. Mira bayılıyor.

Tabi şimdilik herşey sadece tadımlık.. Bir kaç kaşık hepsi o… Kesinlikle doymak için değil. Memeden hemen önce veya hemen sonra değil. Şeftali bitti, meme gelecek, meme gitti, şeftali gelecek diye bir rutin oluşturmamalı. Azıcık pütürüklü bırakıyoruz, “hmmhmm” diye ağzının içinde çevirmeyi öğrensin.

Henüz tüm proteinleri sindirmeye hazır olmadığı için et ve peynirden, allerji yapabileceği için çilek, böğürtlen, kivi gibi kırmızı ve tropik meyvelerden uzak duruyoruz. Ama dayanamayıp bahçede yetiştirdiğimiz frambuazdan ağzına bir parça veriyoruz. Ekşi geliyor, yüzünü buruşturuyor.

Akşam yemeklerinde hep birlikte sofrada oturuyoruz. Mira için de biraz yoğurt, alıyoruz yanımıza. Mira’cım bizi izlerken, ağzını kuş gibi açıyor, yemek istiyor. Ağzında bir şey varken, memnuniyet dolu mırıltılar çıkartıyor… nımnım nım…

Bu kız kime benzemiş?

Mira’cım 4 aylık… Uçağa binmek için güvenlik kontrolünden geçiyoruz. Polis memuru, yardımcı olmak için Mira’yı kenardan arabası ile alıp, bir bayan memura emanet ediyor. Ben de aynı anda güvenlikten geçip, Mira’mın yanına yaklaşıyorum.
Kızımın başında agudu gugudu yapan polis memuresine “Alabilir miyim?” diyorum.
“Annesi şimdi gelir” diyor.
“Benim annesi…” diyorum.
“Siz misiniz? ama hiç benzemiyor… zaten bu kız çok güzel…” diyor.
“Biliyorum ben doğurdum” diyor yoluma hemen devam ediyorum.
Babası peşimden güle güle “bana benzemiş ondan güzel…” diyerek geliyor.

Şu bir gerçek Mira’cım hepimizden çok güzel… Maşallah! Gözleri anneanne – babaanne tarafından… Boyu da babasından… Ama annemin özenle sakladığı benim bebeklik tulumumu Mira’cıma giydirince, bana da çok benzediği anlaşılıyor. Yukarıdaki fotoğrafları olup olmadık yerlerde “kızınız size hiç benzemiyor” diyerek beni uyuz eden yabancılara ithaf ediyorum.

İkinci Ay… Üçüncü Ay… Dördüncü ay…

Mira ikinci ayında… Evimize döndük. Yerleşmeye çalışıyoruz. Fotoğraflardan belli olmasada her yer, her yerde… Toplanacak, acelemiz yok diye telkinde bulunuyorum 🙂 Arada ofise gidip geliyorum ama daha çok evdeyim. Diğer yandan bakıcımız Hatice ile tanışma çalışmalarındayız. Aslında Hatice işe başlayalı 3 ay oluyor. Tabi bu süre zarfında biz burada yoktuk, o ayrı bir konu… “Mira’ya bakmam için önce sana bakmam gerekiyor, abla… Şimdi ben seni besleyim, sen Mira’yı… değil mi abla?” diye Mira’nın yanısıra benim de peşimde. Biten suyumu dolduruyor, 2 litre daha içecem demiştin diye hatırlatıyor, ne desem kulak kabartıyor… Annemin hanımı kadar kadar hamarat değil, ben de annem kadar hamarat değilim sonuçta… A.B.A.‘dan seçtiğim aktiviteleri işaretledim. Bunları Hatice’ye de anlattım. Ben çalışırken Mira ile oynuyor. Ama ben lohusalıktan mıdır nedir zaman zaman Mira’yı kıskanıyorum… Kimse bakmasın, hep ben bakayım duyguları içindeyim… Neyse ki mantıklı oğlak burcum hemen devreye giriyor da lohusalığıma ince ayar yapıyor.

Mira’cım üçüncü ayında Artık beni ve babasını görünce tanıyor, hemen sırıtıyor. Gözüne kestirdiği şeyleri uzanıp tutuyor. Bunu başarınca çok seviniyor. Sevinince ellerini yerine ayaklarını çırpıyor. Kızımızın kafası yamuk olacak endişelerimiz de yavaş yavaş geçmeye başladı. Geçtiğimiz 2 ay boyunca keçi inadıyla kafasını sola yatıran Mira’cım artık iki tarafa da yatıp bizi sevindiriyor. Bu ay Mira ile Güven Hastanesi’nde Pınar Canko ile postnatal yoga derslerine başladık. Hamileliğim sırasında, bir arkadaşımın tavsiyesi ile Pınar Canko ile, Pınar Canko sayesinde de prenatal yoga ile tanıştım. Doğumdan sonra daha iyi anladım ki, çok iyi etmişim. Postnatal yoga maceramız ise çok istememe rağmen o kadar uzun soluklu yürüyemedi. Önce yeteri kadar bebekli anne bir araya gelemedik. Sonra benim Mira ile gittiğim iş seyahatleri araya girdi. Seyahatler bitti döndüm, bu sefer Pınar hanım derslere ara vermiş yaz boyunca olmayacaktı. Dolayısıyla tüm postnatal yoga hikayemiz bu ay ile sınırlı kaldı.

Mira dördüncü ayındaArtık iki eli olduğunun farkında, oyuncaklarını bir elinden diğerine geçiriyor. Destekle oturuyor. Mutlu oluyor ve kendi kendine şarkılar söylüyor… Daha geçen aya kadar kafasını diğer tarafa döndürmeyi bile istemeyen Mira’cım artık dünyayı başka açılardan görmek istiyor. Hatta görmesi yetmiyor, tadına da bakmak istiyor. Ne bulsa ağzına götürüyor. Hiç bir şey bulmazsa elini yiyor. Bize şimdiye kadar sadece çapkın çapkın sırıtan kızım, Hatice gak dese kahkaha atıyor, guk dese kahkahayı basıyor. Bu sefer oğlak burcunun mantıklı tarafı falan fayda etmiyor, öyle bir gülüyor ki kıskanmamak elde değil… Hatice’ye ev işlerini bırakıp, Mira’yı alıp ofisime götürüyorum. Bu sefer oradakilere kahkahaları patlatıyor. Bayılıyorum kıkırdama sesine, herkes ile barışık olmasına… Ama “benden başkasında durmuyor” diyen annelerden de olmak istiyorum için için… Bir haftasonu Abant’ta gidiyoruz. Yaz gelmeden baharın tadını çıkartıyoruz. Mira’nın kahkaha primlerinden bol bol faydalanıyoruz.

Aslında fazla söze ne gerek… fotoğraflar yeterince anlatıyor, bizi peşinden koşturan zamanı…

İlk ay…

İlk ayımızda en önemli olayımız Miracım ile emme, emzirmeyi öğrenmemizdi. Doğumdan önce emzirme ile ilgili olumsuz hikayelerin hepsine kulaklarımı kapattım. Hastanenin emzirme eğitimine gidemedim ama emzirme ile ilgili çok okudum. Bu noktada blog yazarı arkadaşlara çok çok teşekkürler…
Pratik Anne‘nin emzirme üzerine super dosyası…
Açalya’nın anne sütü üzerine döktürdükleri… IIIIII
Archi*Sugar Esra’nın “Anne sütünü ne arttırır?” yazısı
Pi-nik Kuş‘un annesi Ayça o zamanlar henüz yazmamıştı tecrübelerini, sonradan iyi ki yazdı…
Hala da okuyorum, sağolun 🙂

Herşeyden önce Mira’cımı emzirmek için hazırdım, hatta sabırsızlanıyordum. Teoride çok şey biliyordum ama Mira’cımı ilk elime aldığımda aslında hiçbir şey bilmediğimi anladım. O kadar küçüktü ki… Ben de o kadar şaşkındım ki… Hemşirem hemen olaya el attı.
Öncelikle klasik , beşik pozisyonunda emzirmemin uygun olmadığını, Mira’nın henüz bunun için çok küçük olduğunu söyledi. Futbol topu pozisyonu ikimiz içinde ilk günlerde daha rahat olurmuş.
Yatağımı dikleştirdi. Sağ kolumun altına bir yastık koydu.
Mira’yı, yastığın üzerine, ayakları kol altıma, başı sağ göğsüme gelecek şekilde yerleştirdi.
Ben elimle başını destekledim.
Böylece Mira’cım memeden kopmadan emebildi… Ağzını küçükcük balık gibi açtı, bende elimle başını yönlendirerek doğru hedefi bulmasını sağladım. başardık bu işi 🙂

O akşam 40 saattir hiç uyumamasına rağmen Cenk yanımda, gece 12den sonra Mira’cım nursery’de kaldı. Her 2 saatte Miramızı yanımıza getirdiler. Her seferinde 5 dakika emiştik, bakıştık, Mira’cım uyuya kaldı. Hemşire dinlenin çok ihtiyacınız var diye götürdü, getirdi, geçti gece…

Ertesi gün sabah başka bir hemşire aşağıdaki tablo ile yanımıza geldi. Tracy Hogg‘un tablosunu andırıyordu ve rutini takip edebilmem açısından son derece mantıklı geldi.

Tabloda hedefimiz de verilmişti. Her 24 saatte 7 – 9 kere iyi beslenme… 4. günden sonra her gün en az 3 kakalı, 6 çişli bez… İyi beslenmenin tanımı da verilmiş: bir göğsün yumşaması ve bebişin durumdan memnuniyeti 🙂
Bunun dışında kakanın rengini de takip edecektik.

İlk kaka mekonyum denilen koyu yeşil renkli – tecrübe ile sabittir ki son derece kötü kokan – yapışkan bi şey… Sonra yavaş yavaş kahverengi ve 3üncü günde içinde beyaz pütürcükler olan parlak sarı renge döndü… Tabloya istenildiği şekilde kaka rengini de not ettik. (Kızım ileride bunları okuduğunda kaka rengini de yazılır mı ya anne deme, benim annem hiç hatırlamıyordu, ilk kakanı görünce benim kadar şaşırdı, ben unutmak istemiyorum)

Yeterli emzirme sayısı, yeterli çişli bez, kakada doğru rengi tuturduğumuzda bu emzirme işinde doğru yoldayız demekti…

Gece doğurduğum için emzirme uzmanı ile ilk görüşmeme kadar Mira ile bir hayli emme, emzirme pratiği yapmış olduk. Hastanenin emzirme uzmanı ilk gündüzümüzde bizi iki kere ziyarete geldi. Mira ile beni izledi. Sonunda inek gibi olmamı sağlayacak güzel önerilerde bulundu.

Şu anda gelmekte olan kolostrum bir kaç gün içinde yerini süte bırakacak. Bunun olduğu ilk bir kaç gün göğüslerin çok şiş ve daha hassas olacak. Fazla sütü pompa ile alabilirsin.

Bebeğin göğüsünü mümkün olduğu kadar geniş kavramasını sağlamaya çalış, tahriş olmayı azaltacak, süt üretimi için uyarıyı arttıracaktır.

Her emzirmeden sonra Lanolin’li bir kremi göğüs uçlarına uygula.

Bebeğin emiyor olmasını gluk gluk yutma hareketlerinden takip edeceksin ama asıl önemli olan günde 6 – 7 çişli bez…

Saatte takılma her istediğinde meme ver. Ama uyanmadığı zaman gündüzleri en fazla 2-3 saatte bir geceleri en fazla 3-4 saatte bir emzir. Uzun gece uykuları için şimdiden gece ve gündüz arasında bir ayrım yapmakta fayda var.

Sütün artması için sadece bol bol su iç ve salata – yeşillik ye…

Fenugreek – bildiğimiz çemen ve Stinging Nettle – ısırgan otu süt üretimini arttıracaktır

İkinci ziyaretinde Mira’cım emmemiyor, benim sütüm gelmiyor… En azından ben öyle hissediyordum. Hiç panik yok dedi. Mira’nın üstünü ve benim üstümü çıkarttık. Göğsüme yattı Miracım, teni tenimde, sıcacık, yumuşacık, masumcuk… Dünyaya bu an için gelmiş olmalıyım diye düşündüm. Öylece durdu zaman…Derken Miracım başını çevirdi, ağzını kocaman açtı, ben hiç bir şey yapmadan, son derece tecrübeli bir şekilde kendi kendine hop memeyi yakaladı. Gluk gluk sesleri ile eşliğinde hayatımın en güzel dakikalarını yaşadım.

4. gün kontrolümüz için çocuk doktoruna gittiğimizde randevularda bir karışıklık olduğu ve randevu almış olduğumuz doktorun o gün izinli olduğunu ortaya çıktı 🙁 Ardından ölçümleri yapan hemşire Mira’nın 226gr. kaybetmiş olduğunu söyledi 🙁 Bunun normal olup olmadığını, doktorunuz ile konuşursunuz diye kestirip çıktı odadan… Neyseki bizimle ilgilenmek üzere başka bir doktor hemen geldi. İlk 4 günde doğum kilosunun %10’una kadar kilo kaybının son derece normal olduğunu, 7inci günde doğduğu kiloyu bulması durumunda hiç bir sorun görmediklerini söyleyerek içimize serin sular serpti… Biz de incelesin diye kendisine tutmakta olduğumuz excel tablosunun bir çıktısını verdik. Süper, herşey yolunda dedi. Biz de aferin almış çocuklar gibi sevindik. Tablonun kendisinde kalıp kalamayacağını sordu, eşinin herşeyi spreadsheet’ler de tutmaya meraklı olduğunu bu tabloyu mutlaka ona göstermek istediğini söyledi. Akşama bak senden de delileri var diye gösterecekti galiba 🙂

7. gün… Yine çocuk doktorundayız… Hemşire Mira’yı tarttı. Mira’cımız olmuş 3800gr. Doğduğu kilodan 50gr fazla. Doktorumuz gelir gelmez biz yine aferin alırız diye tablomuzu verdik. Ama yerine hiç beklemediğimiz bir tepki aldık. “Bırakın onu… Tablo görevini bitirdi. Bunu dolduracağınız d
akikayı bile bebeğiniz ile geçirin. O kadar çabuk büyüyecek ki, kaçırdığınız dakikaların telafisi olmayacak. Bebeğiniz doğum kilosunu aşmış durumda, beslenmesi ile ilgili hiç bir sorun yok. Rahat olun, bugünlerin tadını çıkartın” dedi. Ben özellikle konu rahatıma geliyorsa, çok güzel söz dinlerim. Doktordan çıkınca, tablo ile beraber, sütüm yetiyor, yetmiyor paranoyasını da bir kenara bıraktım… Rahatladım…

Veee ikinci önemli olayımız; göbeğin düşme daha doğrusu düşememe meselesi 🙂 Hastaneden, Mira’yı göbeği düşene kadar yıkamamamız, bezini göbeğin üzerine gelmeyecek şekilde kıvırarak bağlamamız, günde bir kaç defa alkol ile silmemiz tembihlenerek – hatta bunun bize anlatıldığını onaylamak için imza attırılarak – ayrıldık. Söylenenleri tabi ki harfiyen yerine getirdik. Okuduk ki ortalama 1 hafta – 10 günde düşermiş. Göbek kurudu, taş kesti, ama düşmedi. 4 – 7 – 21 günlükken yapmış olduğumuz doktor ziyaretlerinde doktorlar gayet rahattı. Sorun yok, düşecek bekleyin dediler. Mira’yı ıslak havlular ile sildim ama yıkamadım, yıkayamadım. 1 aylıkken Türkiye’ye dönecektik. Artık Türkiye’de yıkarız diye düşünürken tam 24’üncü günün sonunda göbeği düştü… Şimdi her yere Mira’cımın yanısıra ayrılamadığı göbeğini de götürüyorum. Ama göbeğe kıyıp bir yere bırakamıyorum…

Üçüncü mühim olayımız; Miracım ile 1 aylıkken ilk kıtalararası seyahatimiz… Türkiye’ye dönüşümüz 🙂 Anne, baba, anneanne ve küçük dayıdan oluşan 4 yetişkin, 1 bebek, 11 dev valiz, 9 el çantası, 1 bebek arabası ve 1 bebek yatağı ile yolculuğumuzun en zor kısmı evden havaalanına ulaşmamızdı. Diğer kardeşim ve eşinin gidişimiz ardından, aylar sonra sessizliğe kavuşan evlerinde derin bir oh çektiklerine eminim. Yolculuğun kendisi ise son derece rahattı… Yolculuk süresince Mira’cımın düzenini hiç değiştirmedik. Nerede olursak olalım istediği zaman veya saatinde emzirdim. Alt değiştirme ünitesi bulamadığım Raleigh havaalanında babişinin kucağında altını değiştirdim. Kalkış ve inişlerde emzirmeye özellikle dikkat ettim. Pratik Anne sayesinde Chicago – Istanbul uçuşunda, 3 hafta önceden paravanın hemen arkasındaki 26. sırada yer ayırtmamız ve bu sayede kalkıştan hemen sonra paravana takılan bassinet’de Mira’cığın mışıl mışıl uyuması rahat seyahatimizin atlanmaması gereken detaylarından…

Yine uzun bir yazı oldu. İnsan hem geveze olup, hem de altı ay bekleyince böyle oluyor galiba… Daha toparlanıp buraya eklenecek çok şey var. Sabırla okuyanlara teşekkürler 🙂

Doğum Hikayemiz… *

__________________________________________________________________________
* Mira’cım ile tanışmamızın 3. gününde detayları unutmayayım diye yazasım gelmişti…

Pazar günüydü… Mira’nın 40. haftasını tamamlamasına 24 saat kalmıştı. Pazartesi günü doğurmak istemiyordum aslında ben hiç doğurmak istemiyordum . Aklımda türlü türlü bahaneler vardı.

Prenatal yogada geçen hafta gidemediğim için eksik kalan dersimi tamamlamak istiyordum… Türkiye’deki ofisimle bir kere daha konuşmak istiyordum… Çıkıp, geçenlerde cimrilik yapıp almadığım ince bebek battaniyelerinden almak istiyordum… Aslında dedim ya hepsi bahane… Mira’mın karnımdan kaburgalarımı tekmelemesine o kadar alışmıştım ki, ne rahatsızlık verirse versin bunu hissetmeme fikrine daha hazır değildim. Bu düşünceler ile bütün bir pazarı yerimden kıpırdamamaya çalışarak geçirdim. Çok hareket edersem neme lazım doğuruveririmdim:) Gece 11:30’de eşimin yardımları ile yatağa yerleştim. Ayağımın altında 2, başımın altında 2, bacaklarımın arasında 1 yastıkla, hafif yan dönerek, uyabildiğim tek pozisyonu aldım. Merasim ile uykuya dalmamla, uyanmam bir oldu. Nasıl yani yatak mı ıslanmış? Yok canım… Saat 00:05… Teknik olarak Pazartesi olmuş… Mira’cım ilk aylarından beri sürdürdüğü kitap gibi olma özelliğini koruyarak tam 40. haftasını doldurur doldurmaz çıkmaya karar vermiş.

Heyacan yok, heyecan yok telkinlerim ile doktorlarımı aradım… Duş aldım. Bu sırada eşim, annemle, şöförlük görevini üstlenecek kardeşimi uyandırdık. Acele etmeden yavaş yavaş hastanenin yolunu tuttuk. Saat 1:30 da hastanedeydik, hemen hemen hiç ağrım yoktu.

Gencecik bir hemsire önce kan alma bahanesi ile elimi delik deşik etti. Neyseki daha tecrübeli biri gelip kurtardı beni elinden… Ardından doktorlarımdan ilki – Dr. Zimmerman geldi. İlk kontrolde serviks açılmam 1cm kadardı. Konforlu bir hastane odasına benzeyen doğum odasına götürdüler beni. Burayı hastaneye yapmış olduğumuz hamiş turundan biliyordum zaten. Doğum anına kadar yatağımda yatabilecektim. Odamda dolaşabilecektim. Doğum başladığında ise yattığım yatak bir doğum yatağına dönüşecekti… Eşim annem yanımda olacaktı. Mira’cık ile bu odada tanışacaktık.

Beni NTS’ye bağladılar, annem ve kocacım yanımda beklemeye basladık. Bu arada benim ağrılarım yavaştan başladı, hızla arttı. Bir yandan nefes egzersizlerimi yapıyor, bir yandan kendime telkinler veriyordum.Kalktım dolaştım. Egzersiz topunun üzerine oturdum. Top üzerine oturmak bana iyi geldi ama Mira’ya iyi gelmediği söylendi. Tekrar yerime döndürüldüm. Annem ve kocamın başını ütüledim. Hiç birinin faydası olmadı. Doktorum 1 kere kontrole geldi. Onda da 1,5 cm açılma olduğunu söyledi. Bu arada annem – 32 sene önce beni epiduralle doğurduğundan – “kızım illa dayanacağım diye zorlama, çok ağrın var ise alsana şu epiduralli” diye tekrarlamaktaydı… Aslına bakarsanız ne kadar ağrı ile baş etmeye çalışırsam çalışayım; NTS’ye sürekli bağlıyken gözümü gelen sancıların şiddetinden alamıyordum. Dinlenmem gereken aralarda da bir önceki sancının değerlendirmesini yapmaya kalkıyordum.

Sabah 9:30’daki son kontrolününde doktorum açılmamın 2 cm’i ancak yeni bulduğunu, hızlandırmak için Pitocin vereceklerini söyledi. Mesaiye yeni gelen şeker hemsirem Gerry, Pitocin’den önce epidural almamın benim için daha rahat olacağını söyledi. Artık almamayı da kaldırabilecek durumda da değildim. Annemin niye bütün bir gece beni dinlemedin şeklinde söylenmeleri arasında doktorum epidurali taktı.

Epidural sonrası mucize gibiydi. Daha once doğum yapmış olan arkadaşların niye epidural ile 10 tane bile doğrulur dediklerini anladım. Uyudum ve hiç bir şey hissetmeden öglen 1:30a kadar hızla 7 cm’e ulaştık. Tam yattığım yerden doğuracağım diye bir hisse kapılmıştım ki, yine çok yavaş bir sürece girdik.

Her serviks kontrolu sonrasi Pitocin dozaji arttırıldı. Bunun üzerine artan ağrı ile baş etmeye çalışsam da, hemşiremin enerjimin hepsini ağrı ile başetmeye harcamamam yolundaki telkinleri ile epidural dozajinıda artırarak devam ettik.

Ögleden sonra saat 5’de yavaş yavaş 9cm ulaştık. Ama sonrasında herşey durdu. Annem sabahtan beri tekrarladığı “canım artık iki saate kadar Miracık doğmuş olacak” nakaratını sonunda anlamsız bulup bıraktı. Pitocin’i arttırmaya devam ettiler ama hiçbir ilerleme kaydedemedik.

Aksam 7’de doktorum Zimmerman bir kontrole daha geldi. Kendisinin ayrıldığını yerine Dr. Alvarez’in burada olacağını söyledi. Ardından tüm gün kahrımı çeken hemşirem yanında birisi ile geldi. O da merak etmememi emin ellerde olduğumu söyleyip, gitti. Yarın mesaiye geldiğiniz de ben hala burada olabilirim diye espiri yapmaya çalışsam da zoruma gitti. Zavallı kocacım, annecim hatta ara sıra eve – işe gidip gelen kardeşlerim yanımdalardı o ayrı…

Saat 8:30 gibi doktorum geldi. Biraz konuşalım dedi. Eşim ile yanımıza oturdu. Özellikle son 3 saati ele alarak, bebeğin baş aşağı durmasına rağmen, başının baktığı yön ile ilgili bir sorunumuz olabileceğini, açılmanın bundan durakladığını, tam açılmamın daha uzun sürede belki tamamlanabileceğini ama bu durumda bebeğin doğum kanalı geçişini başını doğru yöne çevirememesi nedeniyle normal olarak tamamlayamayabilecegini söyledi. Bu durumda artık bebeğin yönünü değiştirmesi, tam açılma ve itme durumuna geçebilmem icin en fazla yarım saat daha bekleyeceğimizi, bir değişme olmaz ise şimdi yapılacak bir sezaryanın benim ve bebek icin daha sağlıklı olacağını düşündüklerini söyledi. Hem böylece planlı olarak gerçekleşecek bu sezeryanda epidural anestezi ile olacaktı, böylece kocam da yanımda kalabilecekti. Duvara çarpmış gibi oldum. Böyle bir olasılık olabileceğini her zaman biliyordum ama doğum başladıktan 20 saat sonra bunları duymaya hiç hazır değilmişim demek ki…

Sevgili Joan hemşire bana ve eşime son 2 yıldır kendisinin girdiği hiçbir doğumun sezeryan ile sonuçlanmadıgını, moralimi bozmamamı herşeyin değişebileceğini telkin etmeye devam etti. Epiduraldan dolayı pelteleşmiş vucudumu hareket ettirmeme yardımcı oldu. Sabahtan beri seni rahatlatan pozisyon onu rahatsız ediyor denilen pozisyonlara beni soktu… Son olarak yan yatmama yardım etti…

Mira’cım sanki bizi duydu… 15 dakika içinde tam açılma tamamlandı, ağrılar hızlandı ve itme icin uygun aralıkları buldu. Mucize gibiydi, Mira ile tanışmaya hazırdık. Doktorum yeniden kontrol etti. Joan hemen Cenk’i de göreve aldı. Onların desteği ile itmeye başladım. Daha 2 kere itmiştim ki hemşirem doktorumu yeniden çağırdı…

Doğum öncesi yaptığım yoga, çalıştığım tüm nefes egzersizleri, ağrılar ile başetmeme hiç yetmese de, son aşamada – konsantrasyonumu bozacak şeylere karşı algılarım kapanınca – gerçekten herşeyi çok kolaylaştırdı. Doğum planımda gerektiği durumda epizyotomi yapılmasını istememe rağmen doktorum bunu ihtiyaç anını göz önüne almadan standart bir uygulama olarak görmedi. Ben iterken, o da perinal bölgeyi yoga egzerzilerinde tekrarladığım baskılara benzer bir şekilde esnettti. Çok şükür epizyotomiye gerek kalmadı. Dahası hiç yırtılmam da olmadı. Daha sonra doktorun söylediğine göre içten tek bir dikiş atmış hepsi o kadar…

Neyse başucumda annem, bir yanımda eşim, diğer yanımda Joan, önde doktor, sohbet muhabbet 10 dakikada 3 itme intervalinde Mira ile birbirimize kavuştuk… Miracım 40. haftanın bitiminde tam gününde 11 Şubat saat 21:28 de 3750gr. 56cm. çok saçlı bir bebek olarak doğdu.

Hemen kucağıma verdiler. Kordonu da hemen kesmediler. Miracım bu sırada hiç ağlamadı. Hatta hemen gözlerini açtı, pür dikkat bakınmaya başladı. “hadi bakalım, geldik de, ne var buralarda?” der gibiydi. Boyuna bosuna bakmadan cin gibi bakıyordu. Hepimizi çok güldürdü, bu durum… Temizlemek ve kontrol etmek için benden aldılar. Bu kadar uzun bir günün sonrasında çok çok yorgun ve çok heyacanlıydık. Etrafımızda bir şeyler oluyor ama biz televizyon ekranından izliyor gibiydik.

Sonunda tanışabilmek için 20 saat geçirdiğimiz odadan ayrıldık. Eşim ve Mira diğer kontroller için bakım odasına giderken bende hastane odasına doğru yol almaya başladım.  Annem ve kardeşlerim eve döndüler. Biz üçümüz başbaşa kaldık…

Mira sürekli alarm durumunda, sanki etrafında olup biten herşeyin farkında… Kendi ihtiyaçları ile ilgili kararları kendisi alıyor ve bana yaptırıyor gibi geliyor. Sonuçta bir bebeğe nasıl bakılır, ben bilmiyorum, o ne yapacağımı öğretiyor.

İlk iki günü özetlersek… 5 en fazla 10 dakika emiyor, tırtıl gibi kırvılıyor, gazı var galiba derken koca adam gibi bir gark sesi geliyor, pırt yapıyor, rahatlıyor, dikkatlice etrafına bakınıyor, sonra uyuyor… Aynı perde tekrar oynuyor… Yorgunum ama bir anını bile kaçırmak istemiyorum, korkuyorum, uyuyamıyorum. Bu arada Miracım hiç ağlamıyor, mutlu mutlu bakıyor 🙂

Bugun 3. günümüz, artık evdeyiz ve sütümün bir anda hızla çoğalması ile göğüslerim çok agriyor. Mira’cık ise bugün uyuyor. Biz ne yaparsak yapalim, uyandıramıyoruz, sadece o kendisi uyanmak istediğinde uyanıyor ve emmek istiyor. Melek gibi ışıldıyor 🙂

Bloglansak mı? Bloglanmasak mı?

… derken Mira’cım neredeyse 6 aylık oldu. Artık daha fazla gecikmek istemiyorum. Henüz küçük bir yumurtayken başlamak istediklerime, Mira’cım tatlı bir cadıya dönüşmeden başlamalıyım. Notları, resimleri, tarihleri bir araya toparlamalı, öncelikle geçtiğimiz 6 ayı hemen özetlemeliyim. Peki “Yaa bloglanalım… Yok yok bloglanmayalım…” derken nereden çıktı bu acele… işte şuradan…

Dün Mira’cım ellerimden tutarak adımlamaya başladı. Astronot gibi ayaklarını kaldıra kaldıra… Zaten yuvarlanıyor, göğsünü kaldırıyor, bi şeyi gözüne kestirince tırtıl gibi kıvrılıyor. Ancak göbişini yerden kaldırıp emeklemiyor. Gideceği yere yuvarlanarak gitmeyi tercih ediyor. Ellerimi tutunca kendini kaldırıyor. Ağırlığını bana verdiğine emin olunca da, işte hiç beklemediğimiz o kocaman kocaman astronot adımlarını atıyor.

Annem bu manzarayı görür görmez. “Bunları yazıyorsun değil mi? Hemen not al bugünün tarihini… Sahi nereye yazıyorsun sen bunları?” diye bir sorgulama olayına girişti ve aklımı başıma getirdi. Zaman o kadar çabuk geçiyor ki, bir bakmışım Mira’cım 6 aylık olmuş bile… Bu günlere tekrar tekrar bakabilmek ve paylaşabilmek lazım. En güzeli bloglamaya başlamak lazım…