Hamamönü

23 Nisan’da ofisimizi kapatıp tatil yapabilmek mümkün değildi. Malesef Mira’yı günün anlam ve önemine uygun bir aktiviteye dahil edemedik. Ama en azından ailecek Hamamönünde bir kahvaltı kaçamağı yaptık. Hamamönü bölgesi, Ulus’tan Cebeci’ye doğru ilerlerken Tarihi Karacabey Hamamı‘nın hemen karşısında yer alıyor. Altındağ Belediyesi tarafından başlatılan Tarihi Kent Merkezi, Kentsel Yenileme Alanı Koruma Amaçlı Uygulama projesinin bir parçası olarak bölgedeki yüzyıllık evler restore edilmiş. Bazılarında aileler yaşamaya devam ederken bir kısmı restoran, cafe olarak hizmet veriyor. Bir kaç kitapçı, el sanatları dükkanı da dikkatimi çekti. Uzun ve meşakkatli bir süreç ile bu noktaya gelindiği hemen farkediliyor. Altındağ Belediyesinin Hamam Arkası bölgesi için de aynı projeyi gerçekleştirmek için yoğun çaba harcadıklarını biliyorum. Umarım güzel bir şekilde tamamladığını görmek nasip olur.

Biz tercihimizi Liva Hacettepe’den yana kullandık. Burası biraz da içinde bulunduğu bölgenin havasından etkilenerek, diğer Liva’lardan oldukça farklı bir menü sunuyor. Osmanlı Türk mutfağından çeşitler bulabileceğiniz kapsamlı bir öğle yemeği menüsü var. Haftasonları brunch servisi yapmadığı için benim gibi açıkbüfeden haz etmeyenlere de hoş bir alternatif…

Gorki de, hem Liva Hacettepe‘den hem de Hamamönü‘nden Yiğit’ten ayrı kendi blogunda bahsetmiş. Yaşadığımız şehirde görülesi, gidilesi bir yer Hamamönü…

AVUSTRALYA – Canberra

Canberra Avustralya’nın başkenti ! Başkent olmasına 1908 yılında karar verilmiş ve Chicago’lu 2 mimar tarafından 1913 yılında tasarlanmış. Bana Atatürk döneminde başkent olmak üzere tasarlanan Ankara’mızı anımsattı; farkı ise onların plana halen sadık olması…

Benim işim Australian Institute of Sport – Avustralya Spor Enstitüsü Kampüsündeydi. Canberra’ya vardığımızda; Hayri ile ben direk kampüse gittik. Mira, Cenk, annem ve Suha ise otelimize doğru yola devam etti. Bizim toplantı programımıza bağlı olarak, o akşamı yemekte ayrı geçireceğimizden emindik. Ama 6:30’da açılış kokteyli ile tamamlanan program güzel bir sürpriz oldu. 6:45’te oteldeydim ve çılgın gibi yağmur yağıyordu. Karanlıkta ve yağmurda nokta vuruşu yapmak daha mantıklı olacağı için Cenk bir sonraki akşam için belirlediği restoranları aramaya başladı. 7:30’a kadar açtığımız her telefonda dolu cevabı alırken, o saatten sonra bir saat içinde – 8:30’da – mutfağın kapandığı cevabını almaya başladık (!) En nihayetinde aradığımız bir yer hemen gelebilirmisiniz dedi. Otelin bir arka sokağında olduğu için 7:40’da oradaydık. Küçücük bir yerdi ve tek masa kalmıştı. O da bizim içeri girmemiz ile tatlı siparişini verdi. Kalkmaları ile meydanı boş bulan Mira coştu 🙂 Mira çalışanları oyalarken de, biz rahat rahat yemeğimizi yedik, şarabımızı içtik. Saat 9’a doğru kalktığımızda yağmur dinmişti. Ertesi güne hazırlık olsun, bari arabayla dolaşarak oryantasyon yapalım dedik ama evlerin ışıklarının bile söndüğünü görünce hızla otele döndük. Sanırım bütün Canberra 9:30 gibi uyuyordu 🙂 Annem kendi uyku temposuna göre yaşayan bir şehir görünce duruma çok hoşnut kaldı. Ertesi sabah erkenden kalktığımızı düşünüp, kahvaltı yapabileceğimiz bir yere gittik. 7:30 gibi zorla oturacak bir yer bulduk ve 8 gibi herkes işe gitti 🙂 O gün öğrendik ki Canberra’da büyük alışveriş merkezleri bile 9’da açılıyor ve 5:30’da (!) kapanıyor.

Kahvaltı sonrası ailecek benim katıldığım kongrenin düzenlendiği Australian Institute of Sport – Avustralya Spor Enstitüsü (AIS) Kampüsü’ne gittik. Burası aynı zamanda Canberra’da nereleri gezmeli diye baktığınız da karşınıza ilk çıkan yerlerden biri… AIS’de 29 branşta birinci sınıf yüzlerce sporcu eğitiliyor. Spor tesislerinin mükemmel olmasının ötesinde bilim adamları burada kas ölçümlerinden, psikolojiye, beslenmeden, mayo tasarımına kadar aklınıza gelebilecek her konuda sporculara destek olmak için çalışıyorlar. Antremanlar esnasında yapılan ölçümler anında antrenörler ile paylaşılıyor. Antrenörler uygulama sonuçlarını gerçek anlamda değerlendirerek program yapıyorlar. Türkiye için ütopik bir durum diye adlandırabilirim. Avustralyalılar burası ve sporcuları ile gurur duyuyor. Duyulmayacak gibi de değil. Kampüs halka açık. Çocuklar için dersler mevcut. Bir de belli saatlerde ücretli olarak rehberli geziler düzenliyorlar. Rehberliği de kampüse burslu olarak kabul edilen geleceğin dünya-olimpiyat şampiyonu sporcuları yapıyor. 1,5 saat süren bu turun sonunda hepi topu 20 milyon nüfuslu Avustralya’nın olimpiyatlarda neden en çok madalya alan ülkelerden biri olduğu anlaşılıyor… bu arada Avustralyalılar için olimpiyatlardaki en büyük rakibin İngiltere olduğunu da eklemem gerekiyor. 2006 Pekin olimpiyatlarında İngiltere’nin kendilerinden fazla madalya alması hükümeti sarsacak kadar önemli bir konu olmuş… o kadar yani… Burada yaşayan çocukların sporu hayatlarının bir parçası olarak almaları öyle kendiliğinden gelişebilen bir şey ki Mira için de böyle olabilmesini dilerdim. Ama ne yazık ki Türkiye’de çocuk yetiştirirken, herşey için olduğu gibi, bunun için de özel bir çaba harcamak lazım…

Kampüsü gezdikten sonra ben kongre merkezine giderken, bizimkiler de kendilerini Avustralya’nın olimpiyat ruhuna kaptırarak kampüste kaldılar 🙂 Benim işimin bitmesiyle, Canberra’nın AIS kampüsünden sonra gezilmesi önerilen Black Mountain Tower‘a gittik. Kuleye de çıktık ama çılgın esen rüzgar nedeni ile gözlem balkonuna çıkamadık. Erkenden otele döndük. Erkenden bir restoranda rezervasyon yaptık… Erkenden otelden çıktık. Restorana vardığımızda en son gelen masanın yine biz olduğumuzu anladık… bir de restoran tercihimizin pek de çocukla gitmeye uygun olmadığını 😀 Mira ağılıklı olarak orta yaş çiftlerinin bulunduğu bu restoranda biraz moleküler mutfak örneklerinin tadına bakmış bulundu… Benim kadehimden su içmeye çabaları ise garsonun endişeli müdahalesi ile sekteye uğradı. Mira’nın oyalanmakta olduğu kadehin 80 dolarlık olduğunu söyledikten sonra yerine verdiği kadeh bizim kızın sosyetesine hitap edemedi ki daha fazla ilgilenmedi. Neyse ki hesap kadeh kadar astronomik gelmedi ve saat 9a gelmeden yemeğimizi bitirdik yine de kalan en son masa olarak restorandan ayrıldık. Annemin standartlarına göre felekten bir gece çaldığımız geceyi saat 10da yatağa konarak tamamladık.

Sonraki gün sabahın köründe uyanmamızla, annemin artık Canberra’lı olmakla kalmayıp, bizim yönetimi de ele aldığını gördük. Tabi kaldığımız otelin bir apart otel olmasının, hepbirlikte kaldığımız dairenin de çamaşır kurutma makinasından, mikrodalgaya tam teşekküllü olmasının da adaptasyonunu hızlandırmadaki etkisini yabana atmamalı… Bir yanda kirliler haldur huldur yıkanırken, diğer yanda kahvaltımızı yaptık. Ardından ben toplantıya kaçtım. – resmen kaçtım – Bizimkiler de ben dönene kadar odada domestik hayatlarına devam ettiler. Öğleden sonra döndüğümde tüm kirliler yıkanmış, ütülenmiş bavullar yeniden hazırlanmış mis gibi bekliyordu. Annem – akşam yemeği hazırlıklarını da bahane ederek – kendisini bir alışveriş merkezine atmayı istedi. Suha da evin küçük oğlu kontejanından faydalanarak – 30 yaşında olması durumu hiç bir şekilde değiştirmiyor –  National Zoo – Canberra Hayvanat Bahçesine çita sevmeye gitti… Mira 1,5 metreden uzun, 12 yaşından büyük olsaydı biz de peşinden giderdik ama mevcut koşullarda çita sevmenin bedeli bizim çekirdek aile bütçemizi aşıyordu. Sydney’e tekrar döndüğümüzde gezmeyi planladığımız diğer hayvanat bahçelerini – ve giriş ücretlerini – göz önüne alarak, annem ile akşam yemeği alışverişini tamamladık. Odaya döndük. Herhangi bir restoranda almaya kalksak bize oldukça tuzluya mal olacak iddaalı – ama vidalı kapaklı – Avustralya şaraplarımız eşliğinde akşam yemeğimizi yedik.

Canberra’daki son günümüzde rahat bir kahvaltı sonrası, aracımızı yerleştirdik. Öğlene kadar AIS kampüsündeydik. Kapanış töreni ardından, Hayri’yi otobüs terminaline yolcu ettik. Sydney’in altını üstüne getirmek üzere yola çıktık.

devamı gelecek…

AVUSTRALYA – biraz Sydney

İçimde ukde kaldı. Fotoğrafsız olmaz diye diye bir türlü yazamadım… Singapur fotoğraflarını kolayca ayıkladım diye gaz almışken “annemin benim niye hiç resmim yok” dediği kadar vahim bir durum ile karşı karşıya kaldım 🙂 Ama sonunda Suha’nın kendisini National Geographic fotoğrafçısı sanarak çektiği 1500 kadar çita, kanguru, devekuşu, koala, papağan vs. vs. resmi arasından kendi resimlerimizi çıkartmayı becerdim. Yeni yıla 2009’a dair güzel anıları taşıyacağım demiştim ya… Şöyle bir geri döneyim. 21 – 28 Eylül 2009’da dünyanın tam öteki tarafında Avustralya’daydık diye başlayayım…

Singapur’dan Sydney’e akşam kalkan Qantas uçağı ile yola çıktık. Bu uçak bugüne kadar gördüğüm en büyük uçaktı. Bu uçak nasıl dolar, nasıl boşalır, biz binene – inene kadar bizim çocuk çatlar diye düşünürken o kadar hızlı yerimize yerleştik ki… Dahası uçaktaki herkes o kadar hızlı bindi ve yerleşti ki bunca yıldır uçarım yine de şaştım. Daha gitmeden karar verdim; bu kıta dünyanın heryerine uzak olduğu için halkı da mecburiyetten seyahat konusunda profesyonelleşmiş. Mira’cım da Singapur’da o gün pek doğru düzgün uyumamasına rağmen uçağa benim kadar şaşırıp CİN kesildi… Azdı… azdı… azdı…

Onun azması bizi sarstı ama Qantas hostu sanki bu durumu öngörüyormuşcasına küçük bir sırt çantası içerisinde bugüne kadar gördüğüm en güzel çocuk oyalayıcı ekipmanları verdi. – ki biz safça nasıl olsa uyur diye uyku ekibi dışında fazla bir oyalayıcı oyuncak almamıştık yanımıza… – İçinde tam eline uygun küçük bir manyetik karalama tahtası bile vardı. Qantas önce kooocaman uçağı sonra da çocuk yolcu seti ile Mira’nın kalbini kazandı ama asıl gelen çocuk menüsü ile benim kalbimi kazandı. Ana yemek tabağındaki sebze çeşitlerinden öte, taze meyve, elma suyu, kuru üzüm kutusu hepsinin organik olduğu belirtilmiş ve üzerlerine gururla yazmışlar “Avustralya üretimi” diye… Qantas’ın çocuk yolcular için faydalı bilgiler veren sayfalarına şuna ve buna tıklayarak göz atmanızı öneririm. Bir kez daha hissettim, bizim milli havayolumuzun çocuk bebek dostu olabilmesi için daha kırk fırın ekmek yemesi gerekiyor…

Velhasıl Mira inmemize 15 dakika kala sanki fişi bir anda çekilmiş gibi TOS diye uyudu ve biz 8,5 saatlik uçusu sıfır uyku ve tam perişan tamamlayarak sabahın köründe Sydney’e indik. Bizim tosbağa külçe gibi uyumaya devam ettiği için bavullar ile birlikte kendisini de otele taşıdık. O kadar kucaktan kucağa, arabadan taksiye attık bana mısın demedi bir kere bile gözünü aralamadı !

Sabahın 7sinde maaile lobideydik. Kaldığımız otel Westin’in kokoşluğuna bizim o anki pejmurdeliğimizin uymamasından olsa gerek; odalarımızdan birini hemen verdiler. Lobide uyacağımızdan korktular galiba… Böylece Sydney’deki ilk günümüzün büyük bir kısmını annem, Suha, Cenk, Ben ve Mira bir oda – 2 yatakta uyuyarak geçirdik. Yattığımız yeri pek beğendik 🙂 Hatta annemin “ikinci odayı tutmaya gerek yokmuş, bakın pekala sığabiliyormuşuz” yorumu durumun konforunu anlatacaktır. Canberra’ya geçmeden önceki Sydney’deki tek günümüzü uyuyarak tamamlamak istemediğimiz için zor bela attık kendimizi sokaklara…

Ne olduğunu bile hatırlamadığım bir şeyler yedik. Sydney’in en güzel yerlerinden biri olan Darling Harbour – Liman bölgesine yürüdük. Limanı dolaşırken Mira’nın tekrar uykunun tatlı kollarına doğru süzüldüğünü görünce Avustralya’yı sadece geceleri göreceğiz endişelenmeye başladık. Ani bir karar ile Mira için bizden daha heyacan verici olduğunu bildiğim balıkları görmek üzere yine Darling Harbour’da yer alan Sydney Aquarium‘a girdik.

Daha girmemizle bizimkinin gözleri açıldı. Su ile ilişkili her türlü canlının bir arada bulunduğu bu bina limanda olmasından öte kısmen deniz üzerinde yüzüyor. Mira “baba bak baba” (baba bak balık) demekten helak oldu 🙂 Düşünün ilk sözcüğü “anne”den sonra balıklara “baba” demeye başlamıştı bu çocuk… O zamanlar, etrafta heyacanla “baba, baba” diye dolaşırken, “babaya düşkünüz galiba” diyen yabancılara, Cenk’in kayıtsız bir bakış ile “yok balıklardan bahsediyor” demesi de bundandı… Neyse Sydney Aquarium bizim için de bile çok ilginçti…

Dugong ve Platypus gibi Avustralya’ya özgü ilginç bir kaç hayvan gördük ama bunların ötesinde biz bu kıtada evrimin farklı geliştiği izlenimini uyandırdı. National Geographic izler gibi olduk. Farklı bir dünya burası… Yanlız tünellerden küçük okyanusu izlerken bir çoğunun yaralı olduğunu fark ettik. Tam buna takmaya başlamışken ise bu canlıların büyük bir kısmının doğada yaşamaya devam edemeyecek kurtarılmış hayvanlar olduğunu öğrendik. Bu da bizim için bir ilk oldu… Ama daha sonra aynı durumu gezdiğimiz hayvanat bahçelerinde de gözlemledik. Bu hayvanlara ikinci bir şans yaratılmış. Üstelik doğal ortamlarını aratmayacak her türlü ince detay düşünülmüş.

Akvaryumdan çıktık. Yine Darling Harbour’u gezelim. Uyandığından beri kuru kayısı, kuru üzüm’den başka hiçbir şey yememiş Mira’ya bir şeyler yedirelim dedik ama çıkamızla “memme” diye kıyameti koparttı. – ki en son Oslo’da böyle yaygara çıkartmıştı, onun dışında huzurlu mutlu gidiyor hala emzirme hikayemiz – Liman manzarasına karşı emzirdikten sonra en yakındaki yere girip birşeyler yiyelim dedik ama Mira 100 m. bile gitmeden yine külçe gibi uyudu. Otel döndük. Artık bu cadının gecenin bir körü bizi ayağa kaldıracağından emin olduğumuz için güç toplamak üzere yattık, uyuduk.

Sabah erkendi uyandığımızda 🙂 ve Mira hala uyuyordu. Fırsattan istifade bilgisayarımı açıp 3-5 mail okurum derken araç kiralama firmasından gelen mail ile şok oldum. Kiraladığımız – hatta sigortası ve parasını ödediğimiz araç malesef elimizde kalmadı diye bir sebep ile iptal olmuştu. Malum bizim aile 4 yetişkin + 1 velet + üzerine o gün bize katılacak Hayri + bavullar derken normal bir arabaya sığmamız mümkün değil. Cenk ile Suha sabah sabah risk almayalım deyip, şehir içindeki rent a car firmalarının toplandığı William Street’e doğru yola koyuldular. Hayri, ben, annem ve Mira lobide kahvaltı taklidi yapacak bir şeyler yerken ellerinde genişçe ama normal bir araba ile geri döndüler. Öğrendik ki Sydney’deki son kiralık araba buymuş. Westin otel görevlilerinin şaşkın bakışları ile Cenk o arabayı öyle milimetrik yerleştirdi ki… Mira’nın oto koltuğundan da ödün vermeden 5,5 kişi tüm eşyalarımız ile sığdık 🙂 Türküz biz işte…

Sardalya kutusunda yaptığımız 4 saatlik yolculuğun sonunda Canberra‘ya geldik.

Devamı gelecek…

Endorfin takviyesi…

Önceki hafta St.Christoph’taydık. Geçen sene de aynı toplantıya katılmıştık. O zaman yeni yeni ayaklanmaya başlayan Mira ile bir kayak merkezinde ne yapılabilir ki diye pek endişeli yola çıkmıştım. Ama toplantı Ski Austria Academy diye profesyonel bir kayak eğitim merkezinde olunca disiplinle düzenlenmiş saatler Mira’nın doğal rutinine pek iyi uymuştu. Sabah 7 – 8 arası kahvaltı, 9 – 12 arası kayak dersleri, 12 – 13 arası öğle yemeği, 14 – 18 arası toplantılar, 18:30 – 20 arası da akşam yemeği… Ben toplantıdayken, Mira’nın sorumluluğunu üstlenen Cenk’e daha fazla kazık atmamak için sabah ücretsiz sunulan kayak derslerini ona bırakmıştım. Böylece Mira sabahları anası ile kudurarak, öğleden sonraları da babası gözetiminde uyuyup, oynayarak harika vakit geçirmişti(k). Aşağıdaki videodaki gibi tatlı anılar ile çıktık yola… Ancak gördük ki sahne aynıydı ama geçen seneki bizi mutlu etmek için deliren bebek rolünü artık bizi hiçbir şekilde iplemeyen bir cadıya devretmişti.


Black Dog – The Babysitter from banu akman on Vimeo.

Sabah 4’te evden çıkarak başladığımız, Ankara-Munih-Zürih uçuşunu takiben 2,5 saat araba kullanarak yaptığımız yolculuğun büyük kısmını Mira uyuyarak tamamladı. Mira uyanık kaldığı her an ise göz hapsi prensibimizi aşarak peşinden koşturdu. Cenk’in duruma müdahale etmesine daha gürültülü tepkiler verdiği için yakalama devriyesi görevi de benim üzerime kaldı… Tabi yakalanacağını anladığı anda da “Mia yoruldu burada uyu” diye yere yapıştı. Açıkçası daha önce böyle yere yapıştığı zamanlarda sakince başında “hadi burada uyunmaz kalk” diyerek bekliyordum. Ancak bu sefer kendini yere attığı yerler arasında bir umumi tuvalet bile olunca öyle sakin makin kalamadım. O yapıştı, ben yerden kazıdım. Kucağımdaki “annemm, bıııak benii, bıııak diyoum” yakarışları etraftakileri pek güldürse de benim canıma okudu. Öyle ki bu yolculuğun onu da etkileyeceğini düşünemeyecek kadar yoruldum. Yorgunluktan iyice salaklaştım. Şaşırdım.

Hele akşam yemeğinde Mira’nın çiğnediği fasülyeyi elime tükürüp “annnee yapıştııır, lüüütfen” diye yalvarmalarınının bir kaç saniye içinde “banuuu bana baaaak, yapıştııııııır” şeklinde böğürmelere dönüşmesine tek kelime edemeden, hatta ağzım açık hayret ile bakakaldım… hele bu sırada kendisini 3 aylıktan bu yana tanıyan bazı arkadaşların yanımıza gelip “hello… sweet Mira… she is gorgeous… Is she babbling now?” (merhaba tatlı Mira… göz kamaştırıyorsun… Şu anda bebekçe sesler mi çıkartıyor?) diye saf saf sormalılarına en uygun yanıt “uzaktan davulun sesi hoş gelir” olurdu ya… Neyse o gece nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum. Zaten Mira’nın nasıl uyuduğunu da hiç hatırlamıyorum. Tek bildiğim; deniz seviyesinden yaklaşık 2000m yükseklikte olmamızın da etkisiyle geceyi hepbirlikte bol bol uyanarak geçirdik…

Yine de sabah keyifli kalktık diyebilirim. Mira “anne kallk güneş var kapat” diye mızırdanarak gözünü açtıysa da ayılmasıyla camdan yansıyan karı farkedince “aaa kar var… bi sürü kar yağıyor…” diye pek sevindi. “baba kalllk… bakk… kadan adam yap havuc tak” demesiyle günün tüm akışını değiştirdi. Cenk kızı ile kardan adam yapma hayallerine dalarken, ben sabah güneşi kapat direktifinin devamının geleceği korkusunu üzerimden pek de atamadım. Baktık baba kız bensiz daha iyi performans gösterecek, ben attım kendimi dışarı…

Kayakla ilk tanışmam değildi ama kendisiyle en son buluşmamızın üzerinden 25 yıl geçmişti. Ama daha ilk dakikalarda anladım ki kasların da hafızası var 🙂 3 gün boyunca sabahtan çıktım, vurdum kendimi dağlara… Öğlene yoruldum döndüm…. çok ama çok iyi geldi. Endorfinin etkisiyle öyle sakinleştim ki hepimize dışarıdan bakabildim. Gördüm ki; o büyüdü ama limitlerini öğrenmek istiyor… ben klavuzluğu karga gibi yapınca da işler sarpa sarıyor.

Artık sadece bizim tarafımızdan anlaşılmak onu kesmiyor… İstiyor ki; Elif de anlasın, Ata da anlasın, Petek Hanım, Hayri Amca da anlasın… zaten o yüzden önce en yakın gördüğüne; Elif’e sardı.
– Elif önünü kapa !
– Elif yemek ye…
– Elif dikkat düşeceksin !
– Elif bekle !
– Elif hadi kay…
Elif belki de çocukluğundan bu yana bu kadar müdahaleye uğramamıştır ama sabırla cevap verdi kendisine…
– Mira’cım burası sıcak, dışarı çıkınca kapatacağım.
– Tamam oldu!

Nihayetinde Mira’nın tüm kendini ifade etme çabaları yerini buldu. Bunlardan en akılda kalıcısı da; kendi kendine “how i wonder what you are” diye mırıldanmasını bizden başka kimse anlamazken, 10 yaşındaki Ata karşısında “Twinkle Twinkle” diye başlayıp dilinin dönmediği yerleri söylemesi oldu… Tabi Ata bunun üzerine “Ata abi gel… bak… beni bekle… Ata abiii” şeklinde nasibini de aldı.

Dönüşümüz zamanlama açısından gidişten beterdi. – nasıl bu saatlere bilet aldın diye sormayın tamamen benim dışında gelişti – Mira’ya akşam yatarken, uyandığında havaalanında olacağını, oradan uçağa bineceğimizi, eve, oyuncaklarına, Canberk’e gideceğimizi tekrarlaya tekrarlaya anlattık. Zürih’ten uçağımız sabah 7de kalktığı için gecenin 2sinde ayrıldık St. Christoph’tan… Mira’yı uyandırmadan giydirdik, indirdik arabaya… Gözünü açtığında Zürih’teydi. Şu son fotoğraf anın yakalanamadığı bir foto olmuş ama zaten tüm seyahat boyunca 5-10 fotoğraf çekmişiz ya bu da boşa gitmesin diye ekledim. İşin aslı sabah 5te herkes balık gibi bakarken o bagaj arabasının üzerinde dans ediyordu ya hiç yakalayamamışız.

Havaalanlarında kahkahalar ile oynadı. Uçaklarda uyudu. Sanki gidişte başka çocukla dönüşte başka çocukla seyahat ettik deyip işin içinden sıyrılamak var ama… işin sırrı gidişteki ben ile dönüşteki ben arasındaki farkta…

Bence “ne oluyoruz ya… bebeğim gitti yerine başka bir şey geldi…” dediniz noktada biraz atın kendinizi dışarı… spor yapın… tempolu yürürün… koşun… bu sırada salgılanan endorfinin etkisini yabana atmayın… Yavrum iki yaş krizlerine girdi diyenlere tavsiye olunur 🙂

Singapur

Efendim biz 18 – 20 Eylül’de Singapur’daydık… Üzerinden yıl geçmeden bu yazıyı yazmaya başladığım için mutluyum gururluyum…

Avustralya’ya gidiş yolu gözümde büyürken 2 gece Singapur’da kalalım, hem yolu bölelim, hem de gezelim görelim demiştim. Ama 1 ay önce yaptığımız Avustralya vize başvuruları bir türlü sonuçlanmayınca, Singapur ile ilgili hiçbir rezervasyon ve plan yapmadan durdum. Garip bir şekilde bizimle aynı anda başvurularını götürdüğüm annem ve kardeşimin vizeleri hemen çıkmıştı ama bizimkilerden tık yoktu – üstelik onlar ziyaret sebebi olarak; bize eşlik etmek istediklerini belirtmişlerdi… ironik bir durumdu – elçilik derdi ki; “sizin veya bizim yapabileceğimiz bir şey yok, almamanız için bir sebep de yok, Avustralya’dan gelecek onay bekliyoruz, evet gecikti, sonuçta kararı onlar veriyor”… Cenk merak etmememi söylüyordu ama ben olumsuz bi durumda sinirlerim bozulmasın diye otel rezervasyonları dahil hiç bir plan yapmıyordum. Bekleye bekleye uçacağımız güne kadar geldik. Öğleden sonra uçağımız kalkıyor. O sabah elçilikten aradılar vizeleriniz onayladı diye…

Son dakika hazırlık yapmaya alışkınım ama bu hazırlığı yaklaşık 14000 kilometre uzaklığa gitmek üzere yapınca biraz heyacanlı oldu… Singapur ve Avustralya’da birlikte olacağımız ama Singapur Havayolları ile uçtuğu için bizden önce hareket eden arkadaşımız Hayri’yi tam uçağa binmek üzereyken yakaladım. Ben geleceğimiz müjdesini verdim, o da benden aldığı tiyolar ile rezervasyonunu yaptığını söyledi. Otelde görüşmek üzere sözleştik. Otelin adresini bana mesaj attığında anladım ki benim önerdiğim caddeyi yanlış hatırladığı için şehrin tam öteki ucunda bir otel bulmuş 🙂 “Hepi topu 2 gece kalacağız, bir de birbirimiz bulmaya çalışmayalım” dedim. Aynı otele rezervasyonları yaptım. Cenk pasaportları elçilikten alırken, ben Avustralya rezervasyonlarımızı da tamamladım. Hayatımızın en uzak ve en son dakika seyahatine, en hızlı bavul hazırlığımızı yaparak yola çıktık…

Singapur uçağı akşam hareket ettiği için çok ama çok şanslıydık. Şansız olduğumuz nokta; o dönemde  Avustralya uçuşu için en ucuz bilet fiyatını Türk Havayolları ile ortak Avustralya Havayolları Quantas’ın veriyor olması ve Quantas’ın Türkiye’den kucakta bebek fiyatı uygulamıyor olması idi. Kısaca Mira’ya 2 yaşını doldurmadan koltuk ve bilet almak zorunda kaldık. Neyse ki uçuşların toplam maliyeti durumu kurtardı. Yolda hiç ekstra bir performans göstermeye gerek kalmadı. Biz inerken bir çok insan “aaa buradan kim varmış hiç ses çıkmamış” diyordu.
– Aynı şey Singapur Avustralya uçuşu için geçerli olmadı, inşallah onu da anlatacağım –
Uçak akşam olunca…
Biz aman ayağımızın altında dolaşmasın rahat rahat hazırlanalım diye Mira’nın gün içi düzenini hiç değiştirmeyince…
Hazırlık gününün hareketinden Mira da nasiplenip biraz kısa bir öğle uykusu uyuyunca…
Gün boyu kendisine yola çıkacağımızı, uçağa bineceğimizi, uçakta yapacaklarını, uçakta uyuyacağını anlatınca… (bunun artık çok işe yaradığını düşünüyorum – takmıyormuş gibi görünsede her denileni kayda alıyor)
Yol Mira için ve bizim için pek rahat geçti…
Önceden istediğimiz çocuk menüsünü yedi, biraz oyalandı, hemen uyudu ve inene kadar neredeyse deliksiz uyudu. – hatta evde bu kadar deliksiz uyumuyordu 🙂 – tabi duruma biz onun kadar hızlı adapte olamayıp çok uyumadığımız için indiğimizde biz perişan o hepimizden enerjikti tabi…

4 yetişkin 1 bücürün otele ulaşabilmesi için en uygun ulaşım aracını bir maxi taxi – mini van olarak tespit ettik. Yol boyunca birbirimize her yer ne temiz demekten dilimizde tüy bitti. Ama otele yaklaştıkça hemencik alışıverdiğimiz düzenli temiz Singapur havası değişmeye başladı… Küçük küçük dükkanlar, kalabalık insanlar, keskin tütsü kokuları… Öğrendik ki “Little India” (Küçük Hindistan) bölgesindeyiz 🙂 2 günden daha kısa bir sürede 2 ülke yaşayacağız…

Otele vardık eşyalarımızı yerleştirdik. Önce az biraz Hindistan havası aldık 🙂 Tam da Deepavali Festivali (Işıkların Festivali) zamanıymış. Her yer ışıl ışıl süslenmişti. Her an köşe başından Bollywood dansçıları çıkacakmış gibi his veriyordu. Farkettim ki kalabalıkta birbirimizi kaybetmeyelim diye hiç doğru düzgün fotoğraf çekememişiz.

Havanın kararmaya başlaması ile “Singapore Night Safari Park” Hayvanat Bahçesine doğru yola çıktık. Burası sadece geceleri açılan bir hayvanat bahçesi… Hayvanların %90nın geceleri aktif olması ve Singapur’da gecelerin gündüz saatlerine göre daha serin ve az yağışlı olması faktörleri bir araya gelince böylesi bir alan yaratma fikrini doğurmuş. Night Safari Park akşam 19:30 da açılıyor ve gece 12:00’da kapanıyor. Girişinde çeşitli uzakdoğu mutfaklarından köşeler olan güzel bir self servis restoran, çeşitli fast foodlar ve küçük dükkanlar var… Açılıştan daha erken gelinip çok güzel vakit geçirilebilirmiş. Biz bilmiyorduk… Bilsek kesin daha erken gelirdik. Böylece içeride geçireceğimiz vakitten çalmazdık. Park 40 hektarlık doğal orman bir alana kurulu… İçerisinde de uzun kısa çeşitli yürüyüş parkurları belirlenmiş. Biz anfitiyatrodaki gece sovunu yakalayabilmek için kısa bir yürüyüş yaptık. Şovdan sonra da tüm parkı turlayan safari treni ile dolaştık. Zamanımız olsaydı tren istasyonlarından birinde inip daha derinlere de dalabilirdik.

Dolaşırken duyduğumuz hayvan sesleri insana banttan yayın yapıldığını düşündürüyor. Korku filmlerindeki vahşi orman efektleri gibi… Bunların gerçek olması mümkün değil derken derinlerine doğru gittikçe gerçek olduklarına ikna olduk. Bu arada Türkiye ile saat farkından faydalanılarak ve Mira’nın uyku saati o akşam iyice ileri kaydı. Mira bizimle beraber felekten bir gece geçirdi. Parktan gelen sesler “biri şu anda canlı canlı yeniyor” diye bizim tüylerimizi diken diken ederken, bizim cadı duyduğu sesleri taklit ederek bağırmaya çalışıyordu. Tren turunun sonlarına doğru kucağımda uyuyakaldı. Otelimize dönerken, Singapur ile Little India’nın saat farkına da şahit olduk. Singapur uyurken Küçük Hindistan tam 24 saat ayakta…

Ertesi gün Mira’yı saat farkına yavaş yavaş adapte edelim dedik. Sabah biraz geç kalktık. Kahvaltıyı erken ve uzun bir öğle yemeğine bağladık. Biraz amaçsız yürüdük. Little India’da pazarlık ettik. Sonrasında bir hop-on hop-off otobüse atlayıp non-stop öylesi bir Singapur turu yaptık. Hem biz şöylece bir Singapur görmüş olduk hem de Mira’nın öğle uykusunu otobüste aradan çıkartmış olduk. Akşam üstü Sentosa adasına ancak vardık ve aylak bir gün geçirip buraya daha erken gelmemek ile teknik bir hata yaptığımızı anladık.

Singapur’da geçirilecek tek gününüz varsa bile Sentosa‘ya uzun uzun vakit ayrılmalı imiş. Bu ülkenin nasıl planlı, düzenli, yoktan var olduğunu bu adada anlıyorsunuz. Plajlardan, restoranlara, sinemalardan, gözlem kulelerine, muhteşem otellerden, kelebek parklarına, golf sahalarından, eğlence parklarına, şovlara… aklınıza ne gelirse var burada… Biz Singapur’un simgelerinden biri olan balık kuyruklu aslan – Merlion‘a çıkmakla yetinebildik. havanın kararması ile çoğu aktivite kapanıyordu. Biz de adaya raylı sistem ile bağlı, Singapur’un en büyük alışveriş merkezine – VivoCity – geçtik. Böylece buralara kadar gelmişken devasa bir merkez görmeyi de ihmal etmemiş olduk.

Sonraki gün uçağımızın öğleden sonra olmasından faydalanarak, Hayri ile hatlarımız karışmadan önce kalmayı planladığımız Orchard Road‘a ve Singapur Botanik Bahçesi‘ne de söyle bir göz atma fırsatımız oldu. Annemi botanik bahçesinden orkide soğanı çalmaktan zar zor alıkoyduk ama ya buradan ya da Sydney’deki Royal Botanic Gardens’tan kaşla göz arasında bir zambak kökü kapmış 😛 Yeni öğrendik…

Herneyse böylece 2 günde Singapur hakkında az bir fikir edinmiş olduk. Ve buranın dünyadaki en temiz, en düzenli, en yeşil, en bakımlı şehirlerden biri olduğu konusunda da hepimiz hemfikir olduk – ki bu bizim ailede pek sık rastlanan bir durum değildir… – Singapur’da geçerli bir iki kanunu duyunca, insan bu duruma çok da şaşırmıyor. Örneğin umumi tuvaletlerde sifon çekmemenin cezası ne kadar pis bıraktığınıza göre değişkenlik göstermek ile birlikte 1000 Singapur Dolarına kadar çıkabiliyor. Asansörde sigara içmek veya sokaklar çöp atmak 500 Singapur Doları… Devlet halkının sağa sola sakız yapıştırmasının önüne sakız satışını yasaklayarak geçmiş… Kadınlara laf atanlar kırbaçla cezalandırılıyor… Liste böyle uzayıp gidiyor. Demokratik veya değil işe yaramış mı? Yaramış…

Bayramda hava ve yol durumu…


Yazmayı ihmal ediyorum bu aralar… Mazaretim; bir ölçü içimden gelmemesi, bolca vakitsizlik, bir tutam da yeni yollar… Geçen bayram Ankara’yı bekleme geleneğini bozduk ya; bir daha dikiş tutturamayacağız sanırım. Bizim Amerika’lıların Hindi Bayramı ile bizim Kurban Bayramımız denk gelince… Baha ile Özge bebek beklerken, küçük kardeş Süha’yı da askere uğurlamak üzereyken hep birlikte olalım dedik. Zaten bayramlar da ailelerin bir arada olması için değil midir?

Türk Havayollarından bu sene içerisinde kullanılması gereken hediye bir biletim vardı, dahası Cenk’e ve anneme birer bilet alabilecek kadar çok da milim… Kendim için “terzi kendi söküğünü dikemez” lafını pek sık kullanırım ama bu sefer “kedi olalı bir fare tuttum” diyorum kendime… Velhasıl tası tarağı topladık Baha’lar ile buluşmaya Amerika’ya yola çıktık. Hoş bizim tas tarak yerine hiç yerleşemedi ya… Göçebe kalmaya devam…

Önce hep birlikte bir kaç gün New York’ta vakit geçirdik. Baha ve Özge’nin bir arkadaşları da bize katılmaya karar verince; biri hamile 7 yetişkin artı bir küçük insan girdiğimiz her mekanda kayda değer bir yer kapladık. Tabi yine en çok Mira eğlendi. Ne de olsa Özge… Baha… Suha… Anneanne… Baba… bir seslendi mi, herkes emrinde… Ha tabi dötü sıkıştı mı da “Anne… üüü… memme…” durumu var. “üüü” kısmını becerebilirsem videoya çekmeliyim. Çoğu zaman hiç ağlak olmayan, sırıtık, muzur bir ifade ile “üüüü” diyor. Türkçe meali “kafamı bozma ağlarım haa…”

Baştaki fotoğraf Guggenheim Müzesinden… Atan Suha, çeken Baha… Arka planda ben “oğlum atmasana! kendi çocuğunu atarsınız, benimkini bırakın” diye cızırdarken, durduğu anda Mira “at at… op op altin top” diyor ya… daha çok çekeceğim var benim…

Şimdi Raleigh’deyiz. Mira ile hayata huzurlu başlangıç yaptığımız yerde…

Geriye dönüp baktığımda kendimi çok şanslı hissediyorum. Mira’ya hamileliğimin son aylarında kısa bir sürede olsa tempomu yavaşlatabildiğim için… Böylece yavaş yaşamanın da keyfini kabullenebildiğim için… Akışına bıraktığımda suyun yolunu bensiz de bulabildiğini görebildiğim için… Doğum öncesi ve sonrasında çalışmaya devam ederken işyerim ile aramızdaki saat farkı sayesinde hiç cep telefonu ile konuşmadığım için… Doğumdan sonra kimse bize ziyarete gelmediği için… Ama etrafta sevdiklerimden kafi bir kalabalık olduğundan yanlız kalmadığım için… Yıllarca küfrede küfrede gittiğim sabah yüzme antremanlarının, gece on defa kalksam da uykuma aynı keyifle kaldığım yerden devam edebilme yeteneği kazandırdığı için… Mira’cığımın kokusunu doya doya içime çekebildiğim için…

Buraya geldiğimden beri minik bebek kokusu duyuyorum derinlerden… Umarım ikinci çocuğumda da olaya bu kadar huzurlu bir giriş yapabilirim.

En sonunda bugün Singapur fotoğraflarını da gözden geçirmeye cesaret edebildim. Korktuğum kadar uzun sürmedi; darısı Avustralya fotoğraflarının başına… ve Singapur yazısı da geliyor… AZ SONRA…

Doğal ve bilinçli beslenme üzerine…

Gittik geldik ay geçti üzerinden hala yazamadım şu Singapur ve Avustralya hikayelerimizi… Duruma “dijital fotoğraf icat oldu mertlik bozuldu” diye bir mazeret sunasım var. Hele Mira ve dayısı Süha, ezkaza fotoğraf makinası ile bir araya geldiklernde durum iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Tabi bunları ayıklama düzenleme işi de benim başıma kalıyor… ki… bu konuda da sinirlerim alt üst durumda… Geçen ay uzun zamandır ertelediğim bu işe el attım – ve elimde kaldı 😛 Mira’nın doğumundan itibaren olan tüm fotoğraf ve videoları ay ve hatta gün bazında abartılı bir hassasiyet ile pek güzel düzenledim. sakınan göze çöp batar denir ya, işimin bitmesi ile çalıştığım harddisk bozuldu 🙁 Resimler zar zor kurtarıldı ama aynı şeyleri sil baştan yapmam gerektiği için salak gibi hissediyorum kendimi… Bir de sürekli Avustralya ve Singapur’u unutmadan yazmalıyım karın ağrısı ile dolaşıyorum, fotoğraf olmadan da başlayamıyorum ya… Böylece başlıkla alakasız bir giriş yapıp, içimi döküp, alakasız bir de fotoğraf koyduktan sonra konuyu toparlayım… Etraftan genetiği ile oynanmış ürünler, tarım ilacı artıkları, salgın hastalık haberlerini duydukça aklıma Avustralya geliyor. Tepelerinde dünyanın başlarına açtığı ozon tabakası deliği ile oturmalarına rağmen bu kadar mı sağlıklı ve huzurlu yaşayan bir ülke olur yani… Aklıma geldikçe kıskanıyorum, elimde değil…

Yine de burada istediğimiz gibi yaşayabilmek için kendi mikro düzenimizi yaratmaya çalışıyoruz. Şu yanda gördükleriniz annemin balkonunda yetiştirdiğimiz patateslerimiz… Organik, GDO’suz, tazecik balkon mahsülleri bunlar… Sadece balkondan aldığımız fasülyeler ile derin dondurucuyu da doldurduk ya sırtımız yere gelmez bizim. Bu yaz başında bahçede ciddi bir üretime girme hayalim vardı ama olmadı. Yine de bolca kiraz domates, frambuaz ve semizotu aldık ya… Seneye kimse beni tutamaz.

Bu sene kendi bahçemize istediğimiz ilgiyi gösteremedik ama kendimize bir köy bulduk 🙂 Haftada bir gün oradan tazecik toplanmış ürünler ile dolu kutularımızı aldık. Annem ile paylaştık. Hatta kabak üretiminin çok olduğu dönemlerde konu komşumuz bile nasiplendi bizim Güneşköy kooperatifi kutularından… Yandaki zeytinyağlı yemeğin malzemelerinin çoğu son gelen kutudan… Güneşköy ıspanaklarının kökleri, yeşil domatesler, incecik pırasalar, kızarmış biberler, kereviz, havuç… Tanıştığımızda sebze yemeyen kocamın en favori yemeklerinden biri bu oldu ya… herşey ve herkes değişebilir diyeceğim, yeter ki istensin…

Yakınlarda Ankara’da yaşayan, sağlıklı doğal ve bilinçli beslenme konusunda hassasiyet gösterenleri ve onlara uygun hassaslıkta üretenleri bir araya getirecek bir iletişim platformu kuruldu. Grubun google grup sayfasına göz atarsanız bu aracısız doğal ürün organizasyonunun katılım ve işleyiş prensiplerini görebilirsiniz. İlk üreticiler ile tanışılmaya ve siparişler verilmeye başlandı bile… Ben bu satırları yazarken grubun yöneticisi Ceyhan Temürcü‘den güzel bir mesaj düştü posta kutuma… Tam anlatmak istediklerimi güzelce toparlamış… Özetin özeti ise söyle…

…yapabileceğiniz şeyler var!

Gerçek değişim ancak yaşam pratiklerimizi değiştirmemizle mümkün olacaktır.

Sahte gıdalara olan bağımlılığımızı belki hemen ortadan kaldıramayız, ancak bir yerden başlayabiliriz:

  • Doğal ürünlerin önünüze gelmesini beklemeyin. Bunları aktif bir şekilde arayın, bulun ve edinin. Siz talep etmedikçe, erişmek için mücadele etmedikçe kimse doğal gıdaları önünüze getirip sunmayacaktır.
  • Elinizden geldiğince kendi gıdalarınızı üretin. Bir pencere önü, bir balkon, hele de bir bahçe, küçük ölçekte de olsa ailenizin ihtiyacını karşılayacak kadar yiyecek üretmenize olanak verecektir.
  • Evde yapabileceğiniz yiyeceklerin hazırlarından mümkün olduğunca kaçının. Un, şeker, pekmez, yağ, vs. gibi temel malzemelerin mümkün olduğunca doğal ve sağlıklı olanlarını tercih edin.
  • Yerel düzeyde doğal/organik üretim yapan çiftçi ve kooperatiflerden ürün temin edin. Mümkünse sezon aboneliğine geçin (Örneğin Ankara’da Güneşköy Kooperatifinin haftalık sebze kutusu uygulaması: www.guneskoy.org.tr)
  • Aracısız doğal ürün organizasyonlarına katılın ve etkin rol alın. Örneğin Ankara’daki Doğal Besin, Bilinçli, Beslenme grubu (http://groups.google.com.tr/group/dogal-bilincli-beslenme). Mutfak girdilerininizi olabildiğince bu tür organizasyonlardan sağlayın. Böylece güvenilir çiftçilerden toplu siparişler yapabilir, gerektiğinde çiftliklere ziyaretler gerçekletirebilirsiniz. Hem siz sağlıklı beslenmiş, hem de doğa dostu tarım uygulamalarını desteklemiş olursunuz.
  • Doğal (organik, ekolojik ya da güvenilir) ürünlere erişimde belirli bir maliyet artışını göze alın. Önceliklerinizi belirleyin ve bazılarını değiştirmeye hazır olun.
  • Öylesine bir Pazar günü… Opera ile tanışma… Çok sportif bebekler…

    Cumartesi gece kavuştum evime… Evimi pek seviyorum. Dönüşleri çok seviyorum ama peşi sıra gelen ıvır zıvır için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Her şey oluyor benden ama şu evin hanımı olmuyor bir türlü… Boşalttığım bavullar üzerine kocanın dönüşümüz için itina ile sakladığı çamaşırlarını görünce kaçasım geliyor dörtnala… Neyse şikayet etmeyim, zaten hiç kasmıyorum, aynen de kaçıveriyorum.

    Pazar sabah Leyla Gencer Sahnesinde Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin “Çocuklar için Öylesine Bir Dinleti” isimli müzikal oyunu vardı. Babası da kızının ilk tiyatro deneyimine gelemediği için hayıflanıp dururdu. Bari ilk defa opera ile tanışmasına eşlik edeyim dedi. Bana da şahane bahane oldu…

    Sabah kahvaltı ardından Leyla Gencer Sahnesinin olduğu Ostim Oto Pazarına doğru yola döküldük. Yolda Mira’ya abilerin ablaların sahnede şarkılar söyleyeceğini anlattık. Şarkıları var anladı ya hemen “dans ee.. dans eee” (dans da var mı?) diye sordu. Evet cevabı ile dans etmeye de başladı ve 2 dakika sonra tos diye uyudu. Çocuğum geçen hafta boyunca mini disko, dans, sonrası uyku üzerine programlanınca “aha dans da ettik, hadi uyuyalım bari” kodu devreye girdi galiba… Sahnenin önüne geldiğimizde halen uyuyordu. Cenk’e “uyanacak mı sence?” derken, arkadan “ııı ıhhh” diye cevap verdi. “abiler ablalar içeri giriyorlar” deyince ise hemen ayıldı. Cin kesildi. Koltuktan çıkartmamızla arabadan atladı. 1 dakika önce uyumak isteyen o değilmiş gibi kolumuzdan çekiştirerek soktu bizi binaya… Abiler ablara b..k yese yiyecek yaa… bu da ayrı bir yazı konusu olsun hadi…

    Yerimizi bulduğumuzda Mira’nın oturduğunda önündeki koltuktan ötesini göremeyeceğini farkettik ama bizim cüce inatla kucakta da oturmak istemedi. Bir daha ki sefere yanımızda mutlaka yükseltici bir şey taşımaya karar verdik. Ön sıralar boştu. Neyse oyun başlamadan yerimizi değiştirdik.

    Oyun küçük yaş grubuna özel değildi ama özellikle müzikal olması sebebi ile çok ilgilendi. Pür dikkat kesildi. Sanatçıların operalardan küçük örnekler verdiği bölümlere sallana sallana eşlik etti. Aç kaldıkları çin ağlayan mağara adamlarını görünce “abi mama üüüü” (abi acıkmış üzülüyor) demesi… Mağara adamlarından birinin avladığı koca dinazoru acıkan arkadaşlarına getirdiği bölümde ise “abii abla bak et et ham” (abilerim ablalarım buyrun et yiyin) diye bağırması… bizi dumur etmeye yetti. Cenk’in “çocuğa gizliden gizliye dinazor yediriyorsun galiba” dalgasını, “çocuk benden olsa olsa otlamayı öğrenir, karnivor genleri babasından geliyordur” diye bastırdım.

    Oyun ara ile birlikte toplamda 1,5 saat sürüyordu. Bunun çoğunu dikkatli izledi. Zaten tam çenesi düşüp, sıkılmaya başlayıp, ayağa kalktığı, sıralarda da ara verildi. Tüm çocuklar koşar adım büfeyi talan ederken, hepsinin elinde bisküviler, gofletler uçuşurken, Mira mamaları ben de çantaya hiç atıştırmalık koymadığımı farkettim. En sağlıklısı olarak sade bir çikolatayı gözümüze kestirdik. Şimdiye kadar 3-5 defa tadına baktığı çikolatadan küçük bir parçayı “çuku… hmm… çuku… hmmm” diye methiyeler düzerek götürdü.

    Mira’nın bu ikinci sahne oyunu deneyiminde; kelimelere, hareketlere, kostümlere, dekorlara dahası oyunun konusuna pek ilgi gösterdi. Anladım ki bu tiyatro, opera işini her fırsatta tekrarlamak lazım… Tabii altına bir yükseltici, çantaya da sağlıklı atıştırmalık koymayı unutmadan 🙂

    Aynı gün akşam üstü Zeynep, Ada ve Selin ile MyGym dersindeydik 🙂 Kısaca çocuklar kadar biz de kurtlarımızı döktük ve Selin gerçekten kod Munise’nin hakkını veren bir bebek diyeyim. Lafı uzatmadan dönüş yolundan bir Miralog ile bitireyim yazıyı…
    – Selii… Selii…
    – Ne oldu Selin’e?
    – üüü üüü…
    – Aaa niye ağladı Selin?
    – düsstü
    – neden düştü?
    – fuu, fuu (su su…) kay… ayy…