Dar zamanda yeni başlangıçlar

Bir hafta oldu geleli ve ayağımızın tozunu hiç yerde bırakmadık. Haftayı benim doktor, klinik, hastane kayıtlarım, Mira’nın da yuva kayıdı ve doktor kontrolleri ile tamamladık… Mira o kadar keyifli – iştahlı – neşeli ki müdahaleye rağmen kulaktaki sıvı birikiminin ciddi şekilde devam etmesini konduramıyorum. Artı bir on gün daha, bu sefer daha kuvvetli bir antibiyotik kullanacak. Doktordan, bu tedavi ile büyük ihtimalle çözüm sağlanacağını ancak kulaktaki enfeksiyonun 6 haftadan uzun sürmesi durumunda tüp takılmasını gündeme getirmeleri gerektiğini duymak son derece rahatsız etti beni… Mira’nın hali ruhiyesi kadar olumlu düşünerek iyi şeyler duymayı bekliyorum…

Gerçi olumlu hali ruhiye dedim de halt ettim… Geçen Cumartesi Mira ilk defa kontrol edilemeyen bir nöbet (tantrum) yaşadı – yaşadık. Yol boyu son derece keyifliyken, park yerinde Bora’nın arabasının tekerinin inik olmasını farketmemiz, saçının rüzgar ile dağılması, at kuyruğunun biraz tepede toplanması, kucağımda taşıyamam demem, alacağımız buzkalıbının sarı değil pembe olmasını istemesi, pembe seçeneğinin olmaması, kendini toplasın diye verdiğim lolipopun içinden hava boşluğu ile oluşmuş minik bir delik çıkması (bu son noktaydı)… en son 3-4 aylıkken gaz sancısı ile bu kadar ağladığını – bağırdığını hatırlıyorum. Sakinleştirmek için çıktığımız açık havada kucağımda hıçkırmaktan nefesi kesilirken “ama tutamıyorum kendimi, çok ağlamak geliyor içimden…” demesi ise bana en koyduğu andır. Annesi biraz mankafa olunca çocuk mecbur kalıyor duygularını en açık şekilde ifade etmeye… Umarım ilk ve son olmuştur bu kriz anı… onun çaresizliğinde daha çaresiz hissediyor insan kendini…

Yeni haftamızın aksiyon haberi ise Mira’nın burada yeni bir yuvaya başlaması… Hepi topu 3 ay burada kalacağız ama 3 ayı kıçkıça geçirip, Türkiye’ye döndüğümüzde kardeş evdeyken “sen hadi bakalım okula yallah” şeklinde başımızda atıyormuşuz gibi hissetmesini hiç istemedim. Zaten ben o kadar dip dibe olmaya alışmamışım, burada benden ayrı geçireceği bir kaç saat ikimize de iyi gelecekti. Eve hemen 3 dakika uzaklıkta çok sıradan bir Montessori okulunda yer bulduk. En azından mekan düzenlemesinin Mira’nın alışkın olduğu bir ortam olmasının avantajlı olacağını düşünüyorduk. Sadece 3-6 yaş 30 çocuğun tek sınıfta olmasından biraz ürkmüştüm. Şansımıza binalarının hemen bitişiğindeki dükkanı da okula dahil ederek yeni bir sınıf açmışlar. Mira şu anda bu sınıftaki 7 öğrenciden biri oldu. Bu sınıf daha küçük olduğu için 20 kişi ile kayıtları kapatacaklar ama zaten 20 kişiyi doldurana kadar Mira’nın okula adaptasyonu haydi haydi tamamlanacaktır.

Pazartesi okuldaki ilk günüydü ve hiç bir şey korktuğum gibi olmadı… Sınıfa birlikte girdik. Mira’nın adı kendisine ait raflara yazılmıştı bile… Öğretmeni eşyaları koyacağı yerleri gösterdi. Ben bir saat kadar köşede oturdum. Hiç yanıma gelmedi. Heyecanla tepsilerini aldı, çalışmalarını yaptı. Sınıfta Montessori çevresi konusunda deneyimli olduğu rahatlıkla gözlenebiliyordu. Her işi bitirdiğinde uyarılmadan topladı… Hatta toplamayanları da “Miss Mary, clean up yapması gerekiyordu” diye şikayet etti 😀 Sanki kırk yıldır o okula gidiyormuş gibiydi – öyleki evde bu düzenli çocukla hiç ilgisi yoktur diye açıklama yapma ihtiyacı hissettim. Yaşça büyük bir öğretmeni kendi çocuklarının da Montessori okullarından mezun olduklarını ve aynen bu şekilde olduklarını söyledi – Günün çalışması olarak da kilim açma ve rulo olarak geri toplamayı gösterdiler ve Mira’yı bunu arkadaşların göstermesi için teşvik ettiler. Bizimki pek gururlandı.

Sınıfta bana yüz vermese de, Line time sonunda sınıftan çıkmaya kalktığımda, kıyameti koparttı. Cumartesi yaşadığımızın endişesi ile karşıdaki Lübnan kahvesinde biraz kendimi yedim. Döndüğümde çıkmam ile sustuğunu, herşeyin yolunda olduğunu öğrendim. Kapıda beni görünce bir iki gözyaşı daha döktü ama daha okuldan çıkmamız ile o yaşlar yerini kıkırdamalara çevirdi… Umarım yarın da bugün kadar kolay geçer diyeyim… Karnımdakinin  ayaklarını boğazıma doğru esnetme çalışmalarında daha fazla başarı sağlamasına izin vermeden gidip yatayım…

Abuk bir antibıdı – anestezi – yolculuk hikayesi

Bir daha yola çıkmadan bir gün önce bavulum yine hazır değil diye hayıflanmayacağım. Bavulun hazır olmaması en büyük derdim olmaya devam etsin ki, ben son dakika hazırlanma konusundaki tecrübelerime tecrübe katabileyim. Bir daha bu kadar abuk ve hazırlıksız yakalanacağım durumun, peşpeşe yaşandığı bir seyahat yapmayalım.

Önceki hafta bir türlü geçmeyen geniz akıntısının nihayi sonucu olarak, geçen Pazar ani ve şiddetli bir kulak ağrısı ile uyanmıştı Mira’mız… Orta kulak iltihabı olduğu aşikardı ama biraz ağrı kesici takviyesi ile metanetini koruyunca, Pazar kalabalığındaki bir acil yerine, Pazartesi sabah erkenden bir KBB uzmanına götürmeyi tercih ettik. Nasibimize düşen antibiyotiğimizi aldık. Mira’nın 3 yıllık ömründe ilk defa antibiyotik kullanacak olmasının hafif bir burukluğu ile eve döndük. Ama antibiyotik ile başladığı haftayı, ilk defa anestezi almakla tamamlayacağını bilsem buna da burulmazdım.

Cuma günü yapacağımız uçuş öncesi, Perşembe 2’de gittik kontrol randevusuna… “Antibiyotik 10 gün süre ile kullanılacaktı ama etkisi çok hızlı görülecekti” buna şartlanmışız anlaşılan… Kulak zarı arkasındaki sıvı birikiminin devam ettiğini ve müdahalesiz iyileşmesinin 2-3 haftayı bulabileceğini duymaya ise hiç hazırlıklı değildik. %1-2 gibi küçük bir ihtimalde olsa, bu hali ile uçuştaki her kalkış ve inişimiz kalıcı işitme kaybına yol açabilirmiş. Önlem olarak kulak zarına atılacak bir kaç milimlik bir kesik ile sıvının dışarı akması sağlanabilirmiş. Ancak bu müdahale Mira yaşındaki bir çocuğa anestezi verilerek yapılabilirmiş. Anestezi operasyonun ameliyathanede ve aç-susuz olarak yapılması gerekliymiş. Bizim ertesi sabah gibi bir şansımızın olmaması nedeni ile bir kaç saat aç ve susuz tuttuktan sonra bu işlemi yapabilirlermiş. Toplamda 3 kalkış ve 3 iniş yapacağımız bir yolculukta küçük bir oranda da olsa kalıcı işitme kaybını göze alamazdık ama çok basit bir operasyona bu kadar ani bir giriş konusunda hepimiz hazırlıksızdık.

Mira’yı aç susuz tutabilmek için kaç takla attığımızı hatırlamıyorum. Bir yandan da, geçen sene tesadüf elimize geçen, Mira’nın çok sevdiği, iyi bildiği – ve hakkında daha sonra özellikle yazmak istediğim – bir hikaye ile Mira’yı ameliyathane – daha önemlisi anestezi – kavramına hızlıca hazırlamaya çalıştık. Burnundan verilen sakinleştiriciye kadar herşey yolunda gitti. Tadı ağzına gelince sakinleştirici etkisini tam tersi olarak gösterdi. Su verin bana diye inletti ortalığı 🙁 Ağzındaki tat gitsin diye tükürdü 🙁 Meme ver bana lütfen diye yalvardı 🙁 Bana sonsuz gelen 5 dakikanın sonunda sakinledi. Beraber ameliyathaneye kadar gittik… Ameliyathane kapısında doktorunun kucağına verdik. Odaya çıktık. 10 dakika sonrada tekrar almak üzere ameliyathaneye indik. Hafif ağlamaklı ayılıyordu, beni duyunca daha çok ağladı, kucağıma atladı. Doktoru bunun normal olduğunu birazdan tekrar uykuya dalacağını, bir kaç saat uyuyacağını, bundan sonraki 2 saat boyunca bir şey yiyip içmemesi gerektiğini söyledi. Ancak Mira uyumadı 🙁

Tek cümle ile özetlemek gerekirse, sabah kalkıp gitseydik farkına bile varılmayacak bir operasyon Cenk’le benim tüm soğukkanlılığımıza ve Mira’nın tüm metanetine rağmen hepimiz için biraz travmatik oldu. Neyse ki, hastaneden çıkmamızla Mira kendine geldi. Evde yemeğini yedikten sonra ise bir enerji küpüne döndü… Bir arkadaşım anestezinin bazı çocuklarda uyuma güçlüğüne yol açabileceğini söylemişti. Bizimki de o bazılarından biri olmasaydı şaşardım…

Velhasıl, evde Mira tepemizde bavulları hızlıca topladık. Bir kaç saatlik uyku ile yola çıkmaya hazır hale geldik. Ancak sürprizlerimiz bunun ile bitmedi. Annem, ben ve Mira olarak planladımız yolculuğa, annemi alanda bırakıp – bavullarını ise yanımıza alarak – çıkmayı başardık. Üzerine 10 defa konuştuğumuz ama pasaportunu elimize alıp bir kere kontrol etmediğimiz için annemin göçmen vizesinin uçuştan bir gün önce sona erdiğini fark etmemişiz 😛 Bavulları bana bağlandığı için onları geride bırakmanın, kendi bavullarımızın akibetini de bilinmeze sürükleyebileceği için peşimize bağlı 4 valiz ile yola koyulduk.

İstanbul – Chicago uçuşu müthişti. Zaten millerimi upgrade için kullanmıştım, business keyfi çattık. Mira öğle yemeğini yedi ve bir uyudu, tam uyudu… gecenin tüm acısını çıkarttı… Uyandı, tüm keyfi yerinde oyun oynadı, film izledi, hiç sıkılmadı, hiç sıkmadı, çok iyi bir yol arkadaşıydı.

Tabii bizim gibi bundan sonraki işlerin artık yolunda gitmesini bekleyebilirsiniz. Ancak uçağın gate’ten ayrıldıktan sonra İstanbul’dan kalkış için 45 dakika sıra beklemesi ile başlayan gecikmemiz, havadayken toplam 1.5 saate uzamıştı. Üzerine pasaport kontrol kuyruğundaki akıl almaz sıra ile karşılaşınca, bağlantı uçağımızı kaçırmayı başardık. Bekleme sırasında Mira’yı mıncıklamaya çalışan Türklerin sıfır ilgisi ama başka uçaktan inen bir yabancının yardımı ile 4 bavulu bir arabaya yükledik. Tepelerine de Mira’yı oturtup, gümrükten geçirdim.

Bir sonraki uçağın 3 saat sonra olmasına ise sadece şükretmekle yetinebildim. Hatta bunun üzerine Pratik Annem kalkıp havalanına gelince gerçekten uçağı kaçırdığımıza sevindim bile… Kıpırcan ve Kımılnaz’ı göremedim ama rahat rahat sohbet edecek fırsatımız oldu. Son bineceğimiz uçağın kalkmasına 1 saat kalmışken, Mira’nın pili tamamen bitti. Kucağımda uyuyakaldı ve ben yanıma Mira’nın puseti almayarak ne büyük salaklık yaptığımı o an farkettim… Burcu’nun yardımı ile uçacağımız terminale gittik. Ancak güvenlik kontrolünden itibaren yanlızdık. Bir elimde çekçek, sırtımda sırt çantası, kucağımda Mira, karnımda kıpırdak Ada ile tüm engelleri aştım 🙂  O ana kadar soran herkese yorulmadım demiştim. Sonunda onun da acısı çıktı diyeyim…

Mira, Raleigh’e inene kadar hatta evde yatağına yatırdığımda bile hiç uyanmadı. Amerika saatine tam adapte ertesi güne başladı. Ben Ankara’daki evden çıkışımız ile buradaki eve varışımız arasında geçen 26 saat sonrası halen kendime gelmeye çalışıyorum.

Yola çıkma arifesinde…

Bu blogu Mira’ya hamileyken tutuyor olsaydım, hamileliğim hakkında şimdiye kadar sayfalarca yazmış olacağımı tahmin ediyorum. Şimdi ise Nurturia‘ya girmesem, oradaki iki yıldız arası gebelik haftasını görmesem, hepten unutacağım, kaçıncı haftada olduğumu… İkinci çocukta daha rahat bir anne olursunuz derler ya, hamilelik için de geçerli bu durum; detaylar daha az önemsendiğinden değil, önceliklerimizin değişmesinden kaynaklı… Evet, 32 haftalık kocaman bir hamileyim ve niyetim doğurup ayrıntıları unutmadan önce bu hamileliğimi uzun uzun paylaşmak ama biraz bekleyecek o yazı… Şimdi uzun yola çıkma arifesindeyiz. Yarın sabah Mira ve ben 3 aylığına Amerika’ya gidiyoruz.

Gitme kararımızı biraz son dakikada netleştirebildiğimiz için şimdi iki ayağımız bir papuçta… ama ortada hazır bir bavul bile yok 😛 Neyse ki oraya gittiğimizde, tempomuz yarı yarıya inecek… Mira yarım gün okula giderken, ben de sadece yarım gün çalışabileceğim 🙂 Yine kardeşim, Özge’miz, Bora’mız, annem ile kalabalık olacağız. Hepimiz sınırlı-süreli komün hayatı nimetlerinden faydalanacağız. Ve Mira o kadar heyecanlı ki, doğumgününden beri her sabah gözünü “bugün gidiyor muyuz?” diye açıyor. Zaman aralığı daraldıkça da sabırsızlığı artıyor. Öyle ki; bu hafta her sabah “hayır Mira’cım şu kadar gün kaldı gitmemize” dediğimde “ama bugün gidelim” diye gözünden boncuk boncuk yaşlar dökülerek çıkabildik hep evden…

Aynı boncuk boncuk yaşlar arada benden de dökülüyor. Bazen; Mira’nın “cici abla, kardeşinle ne güzel oynarsın sen…” gibi gıcık yaklaşımlara verdiği “o annemin karnından çıktığında oynayamayacak kadar küçük olacak, büyümesini beklememiz gerekecek” gibi bir bilmiş cevapta… Hatta Itır‘la Kıtır’da Bira-Patates-Kokoreç eşliğinde muhabbetimiz sonrası (arada epidural ve sünnet mevzularına girilmiş olsa da 😛 ) kendimi hala çıtır hissederken, dönüşte Cenk ile ilk Kıtır’a ne zaman gittiğimizi ve aslında çıtırlığın falan kalmadığını farketmemde… Ama en çok da Nurturia‘dan tanıdığım güzel kadınların, bizi yolcu etmek üzere apar topar bebelerini, kocalarını satıp geldikleri akşam yemeğinde verdikleri bu iki kolye ucuna baktığımda… Şaka maka iki çocuk annesi oluyorum ben diye idrak ettiğimde…

Neyse daha yığınla iş bizi bekler; keseyim, güle güle gidiyoruz diyeyim, vardığımızda yazarım 🙂

Mira’dan fantastik bir hikaye; Ejderha’nın Yavrusu

İstanbul’dan Ankara’ya dönerken, etrafında gördüklerini anlatmak Mira’yı kesmedi, kitap okuyalım (!) önerisi getirdi. Neyse ki hem araba kullanıp hem okuyamayacağımı çabuk anladı. Ama her zamanki gibi kafandan anlat o zaman diye başıma iş çıkarttı. 1-2 hikaye derken, içim bayıldı… Hadi senin hikayeni yazalım dedim. Ben hikayeye bizim evin bahçesinden başladım. O yanına kardeşini de alıp, bulutların üzerine kadar götürdü… Detayları unutulmadan kayıt altına almalıydım.

Tabii başlamadan da bir iki not düşeyim;
Hikayenin renklendirilmiş kısımları Mira tarafından uydurulmuş ve yönlendirilmiştir… Bu noktaların çoğunda hikaye uzun uzun kopup; “annesinin kurabiyeleri kokuyormuş. hem kurabiyeleri de fındıklıymış…” “peki Banu başka ne koymuş onun içine anne?” “yumurtalarını bahçeye çıkmadan önce ben kırmışım değil mi?” “pişince Zeynep’i de çağırırız” “paket yapıp arkadaşlarıma da götürebilir miyim?” gibi detaylara girildi… Şimdi yazarken buralara girmeden kısa geçmeye çalışacağım, yoksa hikayenin bütünlüğünü nasıl toparlarım bilemiyorum. Zaten canlı performansta zor topladım, hele mevsimsel tutarlılık konusunda sıfır performans gösterdim… İlkbaharın gelişi ile başlayıp, sonbahar yaprakları arasında yuvarlandırıp, yaz ortası oluşan fasulye çadırımıza oturttum ya neyse 🙂

**********

Böylesi güneşli bir günde, Mira bahçeye çıkmış. Karın bu kadar çabuk erimiş olmasına ve altından çıkan çimlerin yeşilliğine pek şaşırmış. Kış boyu beslenmeye alışmış kuşlar, Mira’yı görür görmez etrafına toplanmış. Onlara yem vermiş. Yavaş yavaş tomurcuklanan ağaçlara bakmış… Eline aldığı küreği ve tırmığı ile domates bahçesini eşelerken, mutfağın kapısının açıldığını duymuş. Burnuna annesinin pişirdiği kurabiyelerin kokusu gelmiş.

Başını kaldırdığında ise yanıbaşında kurabiye gibi kokan Ada‘yı görmüş.
(Ada = kardeşi oluyor… kurabiye gibi kokan anneyi göreceğini umarken dumur oldum. biz oğlumuza henüz isim bulamadık ama Mira onun isminin Ada olduğu konusunda çok net 🙂 )
Ada da ablası ile yeri kazmış. Topraktan çıkan solucanlar onu gıdıklamış… Kıkır kıkır gülerek kaçmış, kendini ağaçların altına birikmiş yaprakların üstüne atıvermiş. Yaprakları alıp, havalara atmaya başlamış.

Derken Ada yaprakların arasından bir yumurta bulmuş. Bu yumurta tavuk yumurtasından küçük, ama bıldırcın yumurtasından büyükmüş veeee mor renkliymiş. Ada ve Mira hiç mor renkli yumurta görmedikleri için çok şaşırmışlar hemen annelerini çağırmışlar. Annesi bunun bir kuş yumurtası olabileceğini söylemiş ama hangi kuşa ait olduğunu bilememiş. Altında buldukları ağacın yanına gitmişler… ağaca çıkıp yuvayı aramışlar. Ama hiç kuş yuvası bulamamışlar. Yumurtayı evlerine götürmüşler. Üşümesin diye odalarındaki yumuşak kuzu yastığın üzerine koymuşlar. Akşam olmuş, yemek yemişler ve çok yoruldukları için hemen uyumuşlar…

Sabah henüz çok erkenken, Mira çıt çıt diye sesler duymaya başlamış. Ada’ya çıt çıt yapmayı bırakırmısın diye seslenmiş. Ada ben yapmıyorum demiş. Yataklarından kalkmışlar çıt çıt sesinin nereden geldiğini aramaya başlamışlar. Bir de bakmışlar ki ses küçük yumurtadan geliyor. Kabuğunun üzerinde minik minik çatlaklar oluşmuş ve üstünden küçük bir parçası kırılmış. İçinden de MİNİCİK MOR BİR EJDERHA çıkmış.
(civciv, kuş falan beklerken yine dumur olduğum bir andır 🙂 )

Küçük bebek bir ejderhanız olsa ne yaparsınız? Tabi ki hemen karnını doyurur, biraz süt verirsiniz… Mira mutfaktan küçük bir tabağa, biraz süt almış. Bir tabağa koymuş ama ejderha nasıl içeceğini bilememiş. Onlar da Ada’nın bebeklik biberonlarından birine koymuşlar sütü… Ejderha Ada’nın elindeki biberonu emmeye başlamış, cork cork diye hemen bitirivermiş… Sütünü bitiren ejderhanın, gazını da çıkartmak lazımmış. Mira kucağına almış, yavaş yavaş sırtını sevmiş ejderhanın… Ejderha dumanlı bir gark yapmış, rahatlamış, burnunu Mira’nın koynuna sokuvermiş. Mira ejderhanın uyuduğunu anlayınca usulca kuzu yastığın üzerine bırakmış, ama bırakmasıyla ejderhanın tekrar uyanması bir olmuş. İncecik bir sesle ağlamaya başlamış. Gözlerinden yaşlar dökülüyor ve çok üzgün görünüyormuş çünkü bebek ejderhacık annesini arıyormuş…

Mira o anda bebek ejderhanın annesini bulmaları gerektiğine karar vermiş, Ada da onun bu fikrine katılmış ama nereden başlayacaklarını bilememişler. Hemen kendi annelerine sormuşlar. Anneleri odalarındaki canlı minik ejderhayı gördüğünde şaşkınlıktan küçük dilini yutacakmış. O da daha önce hiç ejderha görmemiş ki… Onu buldukları yerden başlamalarının iyi bir fikir olduğunu söylemiş. Mira ve Ada da yumurtayı ilk buldukları yere bahçeye çıkmışlar… Yaprakların altına bakmışlar, ağaçların tepesine çıkmışlar. Daha önce hiç ejderha yuvası görmedikleri için nasıl bir şey aramaları gerektiğini bilmiyorlarmış. Sonunda yorulmuşlar, ağaçtan inmişler, fasulye çadırlarına girip biraz dinlenmeye karar vermişler. (Mira, Ada ile birlikte sığabilmeleri için çadırımızı artık daha büyük yapmamız gerektiğinin üzerinde çok durdu 😛 )

Çadırın içinde otururlarken yaprakların arasından bir hışırtı duymuşlar ve aniden karşılarında parmak kadar bir fasulye cini belirmiş. Fasulye cini kendini tanıtınca, Mira ve Ada’nın şaşkınlığı birazcık geçmiş. Cin onları izlediğini, mor ejderha yumurtasını aldıklarını bildiğini söylemiş ve birden sinirlenerek “o yumurtayı yediniz mi yoksa?” diye bağırmış. Bunun üzerine Mira’yla Ada fasulye cinine; mor yumurtayı yemediklerini, eve götürdüklerini, yumuşak yastığın üzerine koyduklarını, sabah yumurtanın çatlayıp içinden minik bir mor ejderha çıktığını, ona süt verip karnını doyurduklarını, ama minik ejderhanın annesini göremediği için çok üzgün olduğunu, ejderhanın annesini bulmak istediklerini ama hiç bir yerde bulamadıklarını anlatmışlar. Fasulye cini, hikayeyi dinledikçe yüzünde kocaman bir gülümseme belirmiş ve sonunda neşe ile minik ejderhanın annesinin yerini bildiğini söylemiş bizim iki kafadara… Anne ejderha, ağaçların çok yukarısında, bulutların içindeki masal ülkesinde yaşıyormuş.

Oraya nasıl gidebileceklerini bulmak için Mira ve Ada kafa kafaya verip düşünmeye başlamışlar. Önce uçakla gitmeyi önermişler… ama fasulye cini “uçakların bulutların üzerinden uçtuğunu” söylemiş. Balonla gidelim demişler… ama fasulye cini “balonun bulutların içinden geçemeyeceğini” söylemiş. Helikopter olmaz mıymış? fasulye cini onun da “kanatları ile bulutları dağıtacağını” söylemiş. Bizimkilerin kafalarının iyice karıştığını gören fasulye cini nihayet “masal ülkesine ancak masalsı bir yolla gidilebilir” demiş. Cebinden 2 tane sihirli fasulye tanesi çıkartmış, birini Mira’ya birini Ada’ya vermiş. Onlar da hemen toprağı kazmışlar, fasulyeleri dikmişler ve sulamışlar… ama hiç bir şey olmamış. Fasulye cini “sabırlı olun, güneş toprağı biraz ısıtmalı, fasulyeleri uykusundan uyandırmalı” demiş ve ortadan kaybolmuş. Güneş yükseldikçe toprakta kıpırtılar başlamış. Güneş tam tepeye geldiğinde ise fasulyeleri diktikleri yerde önce iki küçük fasulye yaprağı ile ince iki fide belirmiş. Sonra ikisi de aniden ağaç gibi kalınlaşıp, bulutların tepesine kadar uzamış.

Mira ve Ada dev fasulye ağacına tırmanmaya başlamışlar. Çıkmışlar, çıkmışlar… sonunda bulutların arasındaki masal ülkesine varmışlar. Orada kırmızı burunlu bir dev piknik yapmaktaymış, bizimkileri görünce çok sevinmiş. Adı Billy’imiş. (bu kısım Miki Fare’nin Klüp Evi’nden araklandı 🙂 ) Mira ve Ada’ya çilek ve süt ikram etmiş. Bizimkiler bir yandan yerken, diğer yandan başlarından geçenleri birbir anlatmışlar. (burada Mira hikayeyi tekrar anlatıyor 🙂 ) Yanlız, ara ara uzaklardan gelen acıklı bir uğultu yüzünden hikayelerini kesmek durumunda kalıyorlarmış. Mira deve sormuş; “bu ses nereden geliyor?” Dev; “yumurtasını kaybeden anne ejderhanın sesi bu…” demiş. “Sizden gelen haberleri duyunca çok sevinecektir” diye eklemiş.

Devden yolu tarif etmesini istemişler ama dev onları sırtına alarak götürmeyi teklif etmiş. Mira, Ada ile birlikte devin sırtına tırmanmış. Ancak dev yürümeye başlayınca, bir o yana, bir bu yana sallanmışlar. Düşecek gibi oluyorlarmış. Bunu farkeden dev onları kafasının üzerine koymuş, onlar da devin saçlarını sıkıca tutmuşlar. Masal ülkesini dev adımları ile bir uçtan diğer uca geçmişler… Yolda Kırmızı Başlıklı Kız, Fareli Köyün Kavalcısı ve Pamuk Prenses‘in evlerini de görmüşler. Sonunda anne ejderhanın evine varmışlar. Anne ejderha o kadar üzgünmüş ki; burnundan ateş yerine sular akıyormuş. Hüngür hüngür ağlıyormuş. Dev, üzülme artık diye seslenmiş mor ejderhaya… bak bu küçük arkadaşlarımızın sana güzel haberleri var… demiş. Mira yumurtayı bulduklarını, içinden bebek bir ejderha çıktığını, ona süt verdiklerini, gazını çıkarttıklarını, şimdi evde annesini beklediğini anlatmış. Ejderha yavrusunu iyi olduğunu duyunca çok mutlu olmuş… Mira ve Ada’ya çok teşekkür etmiş, hemen yavrusunun yanına gitmek istemiş. Bizimkileri sırtına almış, deve el sallamışlar ve uçarak Mira’ların bahçesine inmişler. Koşarak eve girmişler, minik ejderhayı alıp annesine getirmişler. Minik ejderha annesini görünce, memesini emmek istemiş. Karnı doyunca da sevinçten şarkılar söylemeye başlamış. Anne ejderha Mira ve Ada’ya bir kez daha teşekkür etmiş, kanatlarını açmış ve yavrusu ile birlikte masal ülkesine dönmüş.

**********

İtiraf edeyim bu hikayeyi Mira ile birlikte uydururken onun kadar ben de eğlendim. Tabi uzun bir araba yolculuğunda, bağlı olmamızın hikayenin bu kadar detaylanmasına katkısı büyüktür. Evde olsak, ikimizin de bu kadar yerimizde oturamayacağımız garantidir. Yine de evde oynamak için 20 dakikalık bir hikaye kurgulayarak deneme yapmak istiyorum.

Bu arada yol maceralarımızı anlatırken farkına varmıştım; bu yazdığımız hikaye bir şekilde Rol Yapma Oyunları‘nın temelini oluşturuyor. Tabii; bizim kurallarımız ve oyuncunun hareketlerinin sonucunu etkileyen zarımız yoktu. Ama “rol yapma asıl çocukluğun doğasında var, küçük yaşlar için de hazırlanmış rol yapma oyunları olmalı” diye düşünürken, yanılmadığımı gördüm. Göz atmak isterseniz; Teaching Kids to Roleplay is Only Natural, A Starter Guide to Roleplaying with Kids

Mira 3 yaşında…

ve bir devrin sonuna geldiğimizi net olarak hissediyoruz. Bebeğimizi tadını çıkarta çıkarta büyüttük, artık karşımızda hiç kapanmayan çenesi, tercihleri, sevdikleri, hayalleri ile küçük bir insan var… ve ne olursa olsun görüyorum ki şahane geçecek bu 3+ yaşlar 🙂 Ömür boyu şimdi ki çocuk ruhunu ve mutlu olma enerjisini kaybetmemesi dileğim… Bir kez daha iyi ki doğmuş, iyi ki ben onun annesi olmuşum. Nice yaşlara meleğim…

Pratik hayat becerileri ve tuvalet eğitimi

Pazar sabah, uzun zamandır görmediğimiz arkadaşlarımızla çoluk çocuk kahvaltıda buluştuk, ardından araba ile İstanbul’a gittik… 30 haftalık hamile ben ve 3 yaşına 3 gün kalan Mira’nın performansından emin olabilmek için Cenk de bizimle yola çıktı. Akşamına da otobüse atlayıp geri döndü. Biz de, Mira’nın ilk gece azan konjiktiviti, ikinci gece de yükselen ateşine rağmen keyfimizi hiç bozmadan iki gün geçirdik. Kızımı mı, kendimi mi taktir etsem bilemedim 😛 Mira hafif hastalık etkisinde olabildiğince mızmızdı ama hiç arıza çıkartmadı; acıktığında yedi, uykusu geldiğinde uyudu. Hatta kucağımda 2 saat uyuduğu sürede ben de nihayet Senem ile yüzyüze tanışma fırsatı buldum… Arada, vicdansız anneyim ben diye kendimi sorgulasam da, ne diyeyim hiç zorlanmadım suçluluk duygusundan arınmakta… Mira kucağımda mızır mızır mızırdanırken, arkadaşlarıma laf yetiştirerek kendi kendime aştığımı gösterdim 🙂

Bir kez daha İstanbul’da yaşayan ve araba kullanan arkadaşların ileriki yaşlarda alzeimer olma ihtimalinin çok düştüğüne kanaat getirdim. Değişen yollar konusunda sürekli bir beyin egzersizi yapmalarının yanısıra bir de akıl sağlıklarını koruyabilmek için sukunetlerini kaybetmemeleri gerekiyor. 30 haftalık gebe aklım, 4.5 saatlik yolda değil ama trafikte yıprandı. Ikea çıkışında ön kapıda beni bekleyen arkadaşlarımın yanına döneceğim yere 3. defa kapalı garaja girmeye kalkınca, güvenlik halime acıdı ki buradan geri vitese alın U dönün diye yardımcı olmaya girişti. Benim geri vitese almam ile arkadan bir arabanın gelip bize dokunması bir… arabanın içinden fırlayan baba oğul olduğunu anladığım 2 kişinin “kadın milleti değil mi” diye böğürmeye başlaması iki… oldu… Güvenliğin duruma “hanımefendi duruyordu, geri gitmemişti, durmadınız” diye müdahale etmeye çalışmaları, “korna çaldıydık ya işte… bunlara araba alan kocalarında (!) kabahat şeklinde…” seviyesizce uzadıkça uzadı… Rapor tutmaya yanaşmadılar. Karnıma ve yanımdaki çocuğuma bakıp “polis çağırsak saatlerce bekleriz, en az 300 liralık hasar var bu arabamızda, ödeyin gidelim” şeklinde bağırınmaya devam ettiler… Çevredekiler önceden olup olmadığı belli olmayan ince çizik için, polis çağıralım diye benim saffında yer alırken, Mira da “çişim geldi hemen yapmam lazım” diye koroya eklendi. Mira’yı kucaklayıp çimlerin üzerine işetirken, içimden bir his hala bekle polisi diyordu ama Mira’nın akşam yemeği yiyememesini göze alamadım, Angara’lı olmamın hatırına 50 lirada uzlaşan adamlara içimden saydırarak olay mahalinden uzaklaştım. Sonrasında Mira uyuyakalınca akşam yemeği yiyemedi o ayrı 🙁 17 yıldır aktif bir şöförüm… Uzun yola çıkarım, minibüse kadar her boy motorlu taşıtı zorlanmadan kullanırım. Ama karşıma çıkan bu baba – oğula, o çok sesli koro içinde bir de ben bir şey söylemek istemedim. Çocuğumuzu böyle bir toplum içerisinde büyütüyoruz, dahası bu ortamda hayatta kalma becerisini yükseltmek zorundayız. Söyleyecek tek şey var; çocuklar ne görürse onu yapar. Biz kendimizi düzeltmekle mükellefiz… Armudun başka ağacın dibine düşmesini beklememek lazım… (bu videoyu daha önce paylaşmıştım ama tekrar izlemeli…)

Dün Feneryolu Saray’da yaptığımız geç kahvaltının ardından sahil yolundan Pendik’e oradan da Ankara yoluna doğru devam ettik. Ne diyeyim sahil yolundan geçerken İstanbul bu sefer gözüme pek sakin pek huzur dolu geldi… Mira kısa bir şekerleme yaptı. Sonrasında yol boyunca hikaye yazmaca oynadık. Hikaye yazmaca deyip düşününce farkettim; oyunumuz FRP gibi bir şey olmuş . Ben bir hikaye yazmaya başladım, kahramanlarından biri Mira oldu, onun kararlarına göre hikayeyi yönlendirdim… Bir zamanlar benden DM olmaz derdim ama bir kez daha anladım ki anne olunca herbişi olabiliyormuş insan 🙂

Ankara’ya kadar hava ışıl ışıldı dolayısıyla yol da çok güzeldi. Yanlızca 30 haftalık gebe, 3 yaşındaki çocuğu ile yola çıkınca şurası güzeldir mola verelim şeklinde bir tercihte bulunamadı 😛 Yol boyu bir benim, bir Mira’nın çişi gelince, bir sonraki servis alanı 25km şeklinde tüm tuvaletleri tavaf etmek durumunda kaldık. Tabi toplumumuzun tuvalet kullanma alışkanlıklarını yerinde gözden geçirme fırsatını da yakalamış olduk. Sifon, tuvalet kağıdı kullanmayı bilmeyenlerden çok, son derece medeni gözüken bir kaç kişinin çocuklarını alafranga tuvaletlerin tepesine tüneterek işlerini yaptırmasına veya öyle yönlendirmesine inanamadım. Acıklı olan tarafı, kendini ve çocuklarını mikrop kapmaktan korumaya çalışırken, arkada bıraktıkları pisliğin farkında bile değiller… Benzer bir şeyle geçenlerde Ankara’nın A sınıfı alışveriş merkezlerinden birinde karşılaşmıştım. Mikrop kapma kaygısındaki yaratıcı Türk kadını marketten aldığı poşeti klozet korucusu olarak kapağa geçirmiş, ortasına da bir delik açmış… Deliğin küçük gelmesine aldırmamış, aynen de bırakıp çıkmış… Bunları gördükten sonra; ister istemez aklıma Mira 15 günlükken yaptığımız Raleigh – Washington arası 4.5 saatlik yolculuk araba yolculuğu geliyor. Yol kenarında bizimki gibi tam teşekküllü merkezler yerine bir tuvalet binası ve yanında içecek otomatlarının bulunduğu basit noktalardan ikisinde duraklamıştık. İlk durakta Mira’nın altını arabada değiştirmeyi tercih etmeme rağmen, tuvalete gittiğimde o kalabalıktaki temizliği karşısında şok geçirmiştim. İkinci durakta bunun bir tesadüf olmadığından emin olmuştum. Ülkemizde tuvaleti bile olmayan okullar varken, büyük bir toplumsal uyanış beklentisinde değilim. Her değişim önce insanın kendinden başlar… çantada dezenfektan mendil ve sabun taşımak gerçekten zor değil… katlanır klozet adaptörü gibi ürünler varken de, kendi maruz kaldığımız mikrop kaparız paranoyasını bir sonraki kuşağa aktarmak hiç doğru değil…

İnşaat Alanı Yemek Seti

Kepçe, buldozer, forkliftlerin erkek çocuklarını nasıl etkiliyor olduğu çözemediğim bir konu… Aylar önce, Mira’nın okulunun tam karşısındaki kurumuş ağacı kesmek üzere, sokaklarına 2 büyük iş makinası girmişti… Yaşları 1.5 ila 3 arasında değişen, 4 oğlan çocuğunun, o makinaların işi bitene kadar dünyadan kopup, huşu içerisinde cama yapıştıklarına şahit olmuştum. Açıkçası aynı yaş kız çocuklarında böylesi tutku ve hayranlıkla bakılan bir şey görmediğim için çok eğlenmiştim. Neyse sanırım biz de oğlumuz ile yaşayıp, bu sırra vakıf olacağız.

Amerikalı bir aile de oğullarının inşaat makinalarına olan hayranlığından yola çıkarak forklift çatal, yükleyici kaşık, buldozer itici’den oluşan bir yemek seti tasarlamış. Bu sete son olarak bir de inşaat alanı şeklinde bir tabak da eklemiş… Eğlenceli gözüküyor…

Çocuk Odasına Resimler

Aylarca çerçeveciye götüremediğim resimleri, haftalardır da çerçeveciden almayı unutuyordum. Nihayet bugün becerebildim 🙂 Çerçevesiz hallerine de bayılmıştım ama bu halleri ile görünce içim içime sığmadı… ofiste karşıma dizdim, birer de fotoğraflarını çekiverdim 🙂 bir süre sonra Mira ile kardeşinin paylaşacağı odayı süsleyecek, bu resimler…

Bebeklik ihtiyaçlarından, çocukluk ihtiyaçlarına geçişin ne kadar hızlı olduğunu bir kere gözlemledikten sonra, bu seferki oda hazırlığımızda daha da ince eleyip sık dokuyorum… Gerçi Mira’nın doğumu için hazırlanırken – tecrübeli arkadaşlarımızın biz ettik siz etmeyin tavsiyeleri sayesinde – bebek odasına çok basit yaklaşmıştık. Odayı ufak defek değiştirirken, pek de memnun olmuştuk bu kararımızdan… Şimdi ise çok daha uzun soluklu kullanılacak ve hem bir bebeğin hem de küçük çocuğun ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir oda hazırlığındayız… Hamileliğin sonlarına doğru ortaya çıkan yuva yapma güdülerim beni dürtüklemediğinden olsa gerek pek acele etmiyorum 🙂 ve işte bu çerçeveler yeni odanın ilk tamamlanan eşyaları…

Bana göre bir çocuk odasında olmazsa olmazların başında geliyordu; onlara özel güzel bir resim, el yapımı bir obje… İleride çocukluk anılarını düşündüklerinde zihinlerinde belirecek özel bir şey… O yüzden KİDS‘in Çocuk Odalarına Kişiye Özel Resimler girişimini duyduğumda onun kadar, kendim için de heyecanlanmıştım… Bir arkadaşımız çocuklarımın odasında olmasını istediğim gibi onlara özel resim yapabilecekti… Siparişimizi hazırlarken de gördüm ki, sıradan bir sanatçıda göremeyeceğimiz şekilde, yaptığı işe bir sistem analisti titizliği ile yaklaşıyor 🙂 Şiddetle tavsiye ederim…

Bu arada Ohdeedoh’da Çocukların Odasında Olması Gereken 10 Şey‘den bahseden bir yazı yayınlanmıştı. Kısaca özetleyim…

  1. Üzerinde uyunacak bir ŞEY… bir yatak 🙂
  2. Işık verecek bir ŞEY… özellikle okuma lambası, gece lambası gibi direk ışık vermeyecek bir kaynak…
  3. Zamanı gösterecek bir ŞEY… en azından anne babalar için gerekli…
  4. Sarılabilinecek yumuşak bir ŞEY… oyuncak, battaniye vs…
  5. Okunacak bir ŞEY… evin bir başka köşesinde kütüphanesi olsa bile en azından bir kaç kitabın odasında bulunması…
  6. Elyapımı bir ŞEY… hele aileden birinin yaptığı bir şey olması…
  7. Sorgulanabilecek bir ŞEY… heykel falan gibi bir obje olmasına gerek yok, hayat-doğa-bilim hakkında merak uyandırabilecek bir surpriz kutusu gibi bir şey olabilir…
  8. Gurur duyulacak bir ŞEY… kendi yaptığı bir resim, kolye, aldığı bir başarı belgesi vs…
  9. Renkli bir ŞEY… Benim gibi tek düze renklerden hoşlanan birilerine yapılması yerinde bir uyarı… renkli bir halı, yastık veya yukarıdaki gibi harika resimler…
  10. Kendi seçtikleri bir ŞEY… kendi mekanlarını yaratmalarına fırsat vermek…

Sizin için bir çocuk odasının olmazsa olmazı nelerdir?