Jessica’nın aşkına…

Binbir Çiçek‘te bugün;
Mira’cım “ben işe gidiyorum” dediğimde, “anne üüüü kal… kal” diye isyan bayrağını kaldırdı.
Hilal Hanım ona “Anne işe gitsin. Sen Jessica’ya havuç vermek ister misin? diye sorunca…
“isteeerem… tamam… sen git” dedi !
Jessica’nın aşkına büzük dudaklar ile çıkış vizesini aldık !

Ben gittikten sonra ağlamasa da… bir ara – kısa bir süre – içlenerek beni aramış… O an gelseydim çok duygu yüklü dakikalar yaşayabilirdik ya neyse ki gelmedim…

mükemmel zamanlama :

Ben geldiğimde keyifle yemek yiyordu. Sonrasında beni gördüğünde çok sevindi ve elimden tuttuğu gibi sınıfa götürdü… bıdı bıdı anlattı; Çınar boya yapmış, kağıdı yırtılmış, Mira Jess’e havuç vermiş, tavşan havucu ham demiş… Mira gitmesin, kalsın, anne de kalsın, oynasınlarmış…  – Ah güzel kızım isteklerimizin hepsi bir arada olamıyor ne yazık ki… – O kadar keyifle anlatmaya çalışıyordu ki bu sefer kendimi zorla çıkarttım sınıftan 🙂

Bundan sonra ki raundda kapıdan vedalaşacağız… Burasının yetişkinlerin değil, Mira ve arkadaşlarının mekanı olduğu konusunda kendi kendime telkin halindeyim.

Tavşan Jessica ile kızımın kalbini kazandıklarını söylediğimde, bahara bahçeye bir kuzu, bir kaç tavuk almak gibi fikirleri olduğunu da duydum… Hala içimin çok küçük bir yanı; çalışmak durumunda olmasaydım, tüm gün kızımla birlikte olacak vaktim olsaydı, Hatice doğuracak diye apar topar yuvaya başlatmasaydım, evde hazırladığımız ortamın keyfini çıkartsaydık gibi duygusal ataklar yaparken… Eve kuzu veya tavuk alamayacağımı düşünerek pek mutlu oldum…

Bu arada fotoğraf çekmeme izin verdiler ya… raflarda hazırlanmış tepsileri, evde yapılabilecek etkinlik arayanlara fikir vermesi açısından yakından fotoğrafladım. Bir çoğunu zaman zaman evde yapıyoruz. Benim yemlik olarak adlandırdığım mutfaktaki taburenin üzerine benzer bir tepsi hazırlayıp bırakıyoruz. Bizim küçük cadı evin içinde süpürgesini arar gibi dolaşırken eninde sonunda soluğu yemlikte alıyor 🙂 sonrasında Mira huşu içinde keşiflerde bulunuyor, biz evdeki mutlak sessizliğin tadını çıkartıyoruz 🙂 ohhh…

“Yuva”landık da durulduk!

Aslında bir süredir üzerinde kafa yorduğumuz sonunda da kafayı bozup bir kenara koyduğumuz bir mevzuydu yuva meselesi… Evde kurduğumuz düzenimiz bize göre gayet güzel işliyor derken… Mira’nın Hatice Abla’sının hamile olduğunu öğrenmemiz ile düzenimizi yeniden şekillendirilmek üzere düşünmeye başlamıştık…

Hatice ile daha ben hamileyken çalışmaya başladık ve bu süreçte birlikte çok şey okuduk, yaşadık, öğrendik. Mira ile birbirlerini gerçekten çok sevdiler – ki Hatice’nin hamile kalmasında da en çok bu sevginin etkisi olduğunu düşünüyoruz – Yeni bir bakıcı arayıp, bulup, alışmaktan öte bu yaşanmış sürenin yeniden yaşanabilmesi gibi bir şansımız olmadığını, Hatice’nin zaten çok kısa bir süre sonra yeniden çalışmaya başlamak zorunda olduğunu, biz ondan o bizden memnunken birlikte çalışmaya devam etmenin en iyi karar olacağını göz önüne aldık.

Bu yüzden ilk kararımız, 2,5 – 3 yaş arasında yavaş yavaş yapmayı planladığımız yuvaya başlama işini biraz daha öne almak yönünde olmuştu.  Ancak pek romantik yaklaşıp; şapa oturduk. Yuva arayışımıza önce eve yürüme mesafesinde olsun diye başladık ama sonra çemberi genişlettik. Çember büyüdükçe, benim içim daraldı. Mira’nın değil ama benim hiç bir eğitim kurumuna hazır olmadığımı ve olamayacağımı gördüm. Aslında hiçbir bir beklenti içine olmadan dolaşmıştım yuvaları… Sonunda herbiri ile aradıklarım değil ama istemediklerim kafamda netleşmişti. Pazarlamacı kreş sahipleri… şekerleme kıvamında tornadan çıkmış gencecik öğretmenler… üstüne biz sizden daha iyi bakarız tavırları… yeşil halı kaplı bahçeler… plastik dolu oyun odaları… sadece büyük sınıflara gösterildiği söylenen eğitici videolar… matematik, fen konularında dahi olması için gerekli alt yapıyı sağlamak üzere hazırlanmış müfredatlar (!)… alternatif sistemlerin hepsini sentezledik, Türk aile yapısına uygun şekillendirdik ve bunun bedelini de size geçirmeye karar verdik politikaları… Yuva meselesini aldım, rafa kaldırdım. Yeniden indirmeye de hiç niyetim yoktu. Geçen aya kadar…

Sevgili Iraz’ın blogunda anne babalar için bir Montessori etkinliği duyurusu okudum, sonrası çok ama çok hızlı oldu bizim için… Şehir dışında olacağız katılamayız herhalde derken, Mira’cık bizi sabahın 5inde ayaklandırıp Ankara’ya döndürünce, katıldık. Hem de Mira ile birlikte… Mira o gün Binbirçiçek Çocuklar Evi‘nde 18-36 ay için hazırlanmış bir sınıfta Selin öğretmen ve kendinden büyük 2 abla, 1 abi ile 4 saat o kadar iyi vakit geçirdi ki… Bizim o güne dair en büyük kazanımız da bu oldu… – diğer bir kazanımımızda Mira’nın öğle uykularını o gün rafa kaldırmasıydı ya onu anlattım zaten

Binbir Çiçek Çocuklar Evi’ne geçen haftalarda yaptığımız ilk ziyarette Mira’nın burası hakkındaki hissettiklerinin doğru olduğuna biz de inandık. Herşeyden öte ortakları Selin ve Hilal Hanım ile aynı dili konuşabileceğimizi hissettik. Ben zaten yuvanın fiziksel koşullarını: 18-36 ay ve 36-72 ay olarak ayrılan karma sınıf yapılarını, bahçelerindeki ahşap oyun parkını, kum havuzunu vs. beğenmiştim. Bu konuşmanın sonunda da doğru kişiler ile çalıştıklarına inandım. Cenk için iyi fiziksel koşullar veya uygun kişilerden daha ziyade bunların sürdürülebilirliği daha önemliydi… Bu yüzden – yuvayı bile gezmedi ama – ortaklara herhalde bugüne kadar duydukları en tuhaf soruları sordu 🙂 Öyle ki bazılarına “orası bize kalsın” deseler hiç şaşırmazdık… ama samimiyetle yanıtladılar. Sonra ki haftalarda Hilal Hanımlar, bizi yuva çocuklarının yılbaşı partisine davet ettiler ve Mira’nın o günkü parti performansı ile kararımızı verdik. Her zaman için bizim küçük bebeğimiz olarak kalacak ama ben büyüdüm duruşuna da saygı duyduk.

Mira’mızın tam 99 haftalık – yani 22,5 aylık – olduğu bu hafta; Binbir Çiçek Çocuklar Evi Montessori Önokul’una başladık. Şimdilik alışma sürecindeyiz. Son 3 gündür yarım gün yuvaya gidiyoruz. Sabah kalkma, giyinip çıkma ile ilgili bir sorunumuz yok. Normalde giyinmemek için 80 takla atan çocuk 5 dakikada hazırlanıyor. Göz yaşartıcı bir performans…

İlk gün ben çoğunlukla sınıftaydım. Cenk de ilk gününü kaçırmak istemediği için geldi ama dışarıda bekledi. Çember vakitleri dışında, çocuklar serbest takıldıkları – çalıştıkları – için Mira benim varlığımı çok da takmadan, ortalıkta dolaştı, keşfetti. Çembere ise biraz katıldı, biraz ayrıldı. Yeni katılan çocukların bir ay kadar çember zamanlarında da serbest dolaştıklarını, sonra yavaş yavaş kendilerinin katılmak istediklerini söylediler. Öğlen yemeğini arkadaşları ile yedi, hatta yine beni utandıracak kadar iyi yedi. Arkadaşları uyku odasına geçerken, Mira sınıfa döndü. Öğlenleri uyumayan bir çocukları daha olduğunu, onların o saatte serbest olduklarını öğrendim. Öğlen uykusunu bırakmalarının önemli bir adım olduğunu bunu engellemeye çalışmanın yanlış olduğunu söylemeleri hoşuma gitti. Bu arada üst sınıfta ise hala ihtiyaç duydukları için uyuyan çocuklar olduğunu onların da olması gerektiği gibi uyutulduğunu öğrendim. Mira “yook kall… bu da kal” diye inat ederken zorla çıkarttıp eve götürdük.

İkinci gün, ilk günkü performansa güvenerek, biraz içeride, biraz sınıfın dışında bekledim ama, Mira ikide bir ağlamaklı bir halde dışarı çıkıp beni kontrol etti. Çembere katılmayı hiç istemedi. Oyuncaklara az ama sünger ve maşa ile aktarma, boyama gibi aktivitelere daha çok ilgi gösterdi. Kaygılı ve huysuzdu. İlk günkü performansının ilk güne özel olduğunu ve alışma sürecinin öyle iki günden ibaret bir iş olmadığını bir güzel anlattı. Kapının dışında bekliyorum demenin pek de iyi bir fikir olmadığına karar verdik.

Üçüncü gün – yani bugün – daha erken gittik. Kahvaltıya yetiştik. Ben yanındayken arkadaşları güzelce yedi. Sınıfa girdik, ben çembere katılırken, o kenarda bekledi. Bir süre sonra yastığını alıp yanımıza geldi ama sonra sıkıldı gitti 🙂

Bugün sınıfta her oyuncaktan bir tane olduğu gibi elişi etkinliklerini de bireysel çalıştıklarını öğrendim. Söyle ki; tek kişilik malzeme çıkartılıyor – ilk çocuk çalışmasını bitirince – diğeri malzemeleri alıp, çalışıyor. Mira hemen yapmak için acele edince, kendisine ikinci bir set malzeme çıkartıldı. Mira dışındaki tüm çocuklar hiç şikayet etmeden diğerinin işinin bitmesini bekledi. Bu arada daha büyük yaş çocukları aynı durumda, gidip başka işler ile ilgileniyorlarmış. Ama bu yaş grubu masadan ayrılmadan birbirini bekliyordu, çok tatlılardı…

Mira iyice ısınmışken işe gidip geleceğimi söyledim, öptüm ve çıktım. Camdan bana el salladı, gittiğimi gördü. 45 dakika kadar sonra geri döndüm. Ben gittikten sonra ne ağlamış, ne de beni hiç sormuş! Zaten geldiğimde de sormadığı belli idi. Bahçeden yeni dönmüşlerdi… Keyfi yerindeydi ama ben geldikten bir süre sonra yine mızırdandı, nazlandı. Yemek de yemedi. “bitti… eve… eve…” feryatları eşliğinde evin yolunu tuttuk…

Pazartesi için planımız… Güne yine birlikte başlamak… Sonra benim işe (!) gitmem… Bu sefer biraz daha uzun dolaşıp geri dönmem… Gelir gelmez de Mira’yı alıp eve götürmem… şeklinde… hayırlısı…

bÜYÜK kÜÇÜK

Bizim dut yemiş bülbül yavrumuz gün geçtikçe daha yüksek sesle şakımaya başladı. Daha önce hafızaya aldığı bir çok sözcük, doğru yer ve zamanda tıkır mıkır dökülüyor ve bizi dumur ediyor. Kendi kendine geyik espiriler yapıp, bunlara çok gülüyor ve güldürüyor.

Geçtiğimiz haftadan benim kayıt altına almam gereken 3 küçük hikaye var…

1. HİKAYE

Bir kaç hafta önce Pazar günü il sınırlarını aşmayınca, rutini yakaladık. Cenk işe, biz anneanneme şeklinde klasik programı yaptık. Sabah sabah “hepbirlikte oynayalım” diye direnen patrona programı anlatmaya başladık:

– Mira’cım şimdi giyiniyoruz. Arabaya biniyoruz. Baba işe gidiyor. biz anneanneye gidiyoruz…
– Baha?
– … (Hatlar karıştı yine… Baha’yı nereden çıkarttı diye düşünürken boş boş bakıyorum)
– Ozzge?
– … (Baha’yı Özge’ya bağladı ama konuyu buraya nasıl bağladı, hala çözemiyorum… bakıyor benden bir tepki yok, açıklamaya devam ediyor)
– Anneanne Baha evde… Mia Baha Ozge oyna…
– Ah Mira’cım o küçük anneanne… biz büyük anneanneye gidiyoruz. Büyük anneannede kedi var, kuş var. Orada oynarsın.
– Yok yok… BÜYÜK anneanne uçak bindi. Baha evde… burda yok, orda oyna…
– Yok kızım o küçük anneanne… Küçük anneanne uçağa bindi. Baha’nın evinde…
– Yoook… Yokkk… Büyük… Büyük… uçak bin…
(kriz geliyorum diyor ya… ben geri çekiliyorum…
)
–  Tamam… büyük anneanne uçağa bindi, Baha’nın evine gitti. Özge, Baha, anneanne evde… O zaman küçük anneanne nerede?
– KÜÇÜK anneanne evde, otur… kedi oyna… kuş oyna…
– …

Cenk de devreye giriyor, yok kızım o büyük anneanne falan diyoruz ama… uzatmaya gerek yok, Mira için annem BÜYÜK anneannem KÜÇÜK 🙂 Eh anneannem de geçirdiği ameliyatların da etkisi ile enine boyuna neredeyse annemin üçte ikisi 🙂 Haklı çocuk…

2. HİKAYE

Mira’yı bebekliğinde zırt pırt ofise taşıyordum. Zaten uyuyordu veya hopidik hopidik kucaklarda geziyordu. Mira masanın ortasında uyurken toplantı yapmışlığım bile vardır. Tabi ayaklanmaya başlaması ile ofisi ziyaret etme aralıkları açılmaya başladı. Velhasıl geçen hafta çalışma arkadaşlarımın ısrarı ile Mira’yı öğle yemeğinde ofiste ağırladık. Bizim ki duvarda asılı kocaman National Geographic dünya haritasını görünce heyecanla seslendi…

– annnneee bak dünya… Büyük dünya…
– evet Mira’cım dünya o…
– aaa aaaaaa bak küççük dünya…
– yok Mira küçük değil o… BÜYÜK…
– yok küçük… minik dünya…
– hayır canım BÜYÜK KOCAMAN dünya…
– yoook minik… küçücük… bebek… YAVRU YAVRU…
– ya ne yavrusu, ne bebeği yaa… Mira’cım hatlar karıştı galiba… Gel kucağıma göster bakalım.
– YAVRU bebek bebek küçükcük…

Yavrum meğer haritanın yanında yer alan ısı dağılımını falan gösteren küçük dünyaları gösteriyormuş. Biz yetişkin gözler ile görememişiz ki çocuk anlatmak için yırtınıyor…

3. HİKAYE

Çiğdem, geçenlerde Haydi Oynayalım blogunda çorapları eşleştirme diye güzel bir oyun yazmıştı. Harika bir pratik hayat etkinliği… Cenk olaya biraz heyacan katıp bizimkileri de öğretmeye karar verdi. benim hemen hemen tüm çoraplarım siyah – gri… Cenk’inkiler de aynı… benim ayak 37, Cenk’inkiler 45 olmasına rağmen çoraplarımız sık sık birbirine giriyor. “Mira bu işi çözerse bundan sonra hep o yapar rahat ederiz” diyor ve elindeki çorapları Mira’ya anlatıyor.

– Bak en küçük çorap Mira’nın… bak annenin ki daha büyük… peki en büyük çorap kimin?

Bizimki koşarak içeri gidiyor… ve elinde Noel çorabı ile seslenerek geri dönüyor…

– NOEL DEDENİN !

Bu arada Noel Baba da demiyor. Madem saçlı sakallı beyazlamış dede olacak efendim 🙂

Mira-loglar

Mira ile bebekken karşılıklı çok mırıldanıyorduk ama aklı çalışmaya başladıkça sessizleşti. Aydaşlarının etraftaki sesleri taklit etmeye çalıştığı dönemlerde bizim ki guru misali köşeden izledi. Biz konuşmaya teşvik etmek için sürekli konuşuyorduk ama o parmağı ile göstermeyi geçtim, gidip kendi işini halletmeye çalışmayı tercih ediyordu. Hatta Selin gibi kelimelerin ötesinde cümleleri tekrarlayan bir arkadaşının yanına gelince, iyice sesi kesiliyor, resmen mal mal bakıyordu. Annemin “kızım sen dilli bebektin, bu ise pilli bebek” diye bir yorumu vardı ki bizimkinin durumumuzu güzelce özetliyordu. 18 ay itibarı ile bu durum birden değişti. Artık kelimeleri var ama ötesinde artık kendine öz bir anlatım dili oluştu. Bir de hazır cevap, herşeye bir lafı var yani… E.T. gibi konuşuyor. Yavaş yavaş kapıyor, küçük uzaylım benim…

Yaş itibarı ile en çok kullandığı kelime ise “yok” (hayır yerine geçiyor…)
– yer misin?
– yok
– kalkar mısın?
– yok
– oturur musun?
– yok
– çişin var mı?
– yok
Ha burada Baha’ların Amerikalı bir arkadaşından öğrendi “no” diyor… “yok” dediği kaale alınmadığında “no… no…” diye başlıyor…

Son günlerde iki olay vardı, bu ara pek balık hafızalı olduğumdan bunları unutmadan yazmak istedim. Ha bir de bu yazıyı yazmaya başladığımdan beri 3 kere kendimi ben ne yazıyordum ya diye düşünürken yakaladım ya… durumun vahimiyetinin altını çizmek isterim.

Raleigh’e ilk geldiğimiz gün Özge ile mutfaktayız. Mira’da ayaklarımızın dibinde…
Ben: Mira’cım Özge’nin karnında ne var biliyor musun?
Mira: Bebek…
Ben: Peki benim karnımda ne var?
Mira: Göbek…
Ben: (!!!)
Bu bebek mevzuuna pek ilgili son zamanlarda… aynı diyalogu Mira bakıcı ablası Hatice ile de tekrarlıyordu.  Biraz tesedüf mü diye şüpheleniyordum. – göbek kısmını üzerime alınmak istemiyorum ya o sebepten 🙂 – Yukarıdaki diyalog üzerine bir de yolda hamile kadınları gösterip “baaak bebek, nen nen” deyip… Sonra onlara beni gösterip “bak, bak, anne göbek cici cici” demeye de başladı ya… Alacağı olsun…

Mira bir süredir süt içmeye başladı. daha önce hiç içmiyordu… beni emmeyi bırakınca süt içmeyen bir çocuk olacağını düşünüyorduk. sevindik tabi…
Ben: Mira süt içermisin?
Mira: Süt… Süt…
– normalde bunu dedikten sonra tercihine göre “badak badak” veya “pipet pipet” der ama bu sefer söylemeyince soruyorum…
Ben: Peki nerden içeceksin sütünü?
Mira: İnek.. Mooo
Ben: Demek inekten içeceksin… peki başka nasıl içiyorsun?
Mira: Anne… memme !

Soruyu böyle sorarsam alacağım cevabın bu olacağını tahmin etmem gerekirdi ama basiretim bağlandı işte… haa inek, haa anne aynı kefedeyiz… zaten işi bitince artık hemen “bittiiii, papat (kapat) diyor. Hızını alamadıysa “döön, öbürü” deyip diğerine geçiyor. hiç oyalanmıyor, emiyor, kapatıyor ve gidiyor. Aslında bu dönem çok keyifli bir emzirme dönemi… Meme emmeyi yemek yemeye tercih etmiyor. Stres olmuyorum. Saçma sapan yerlerde saldırmıyor. Burada olmaz, bekle deyince laftan anlıyor. Ve aslında biliyorum ki beni inekten daha çok seviyor 🙂

Son olarak Mira bugün tam olarak bir cümle kurdu ve “bitti… eve eve gidelim” dedi. gerçi yavrumun ev diye kastettiği otel odasıydı ama şimdi gerçekten geri dönüş için toparlanma zamanı… NY, Raleigh ve Chicago’yu geçtik. Türkiye’ye dönüyoruz artık… Kısa, uzun, planlı ve sürpriz; her cinsinden harika buluşmalarımız oldu. Yalan olmazsa dönünce anlatırım artık 🙂

Fotoğraflar eve dönüş şerefine… Mira odasında büyük bir ciddiyet ile uslu uslu boya yaparken, fotoğraf makinasının kartını değiştirmek üzere 5 dakikalığına içeri gitmiştim. Döndüğümdeki manzara ortada 🙂

— ekleme —

Babies filminin fragmanını mutlaka görmüşsünüzdür… İzledikçe içim kıpır kıpır oluyor. Mira’cım nasıl da çabuk büyüdün ya… Bir de kurabiye kadar dillendiğinde anlaşılan neye uğrayacağımı iyice şaşacağım…

yukarıdaki videoyu Türkiye’den görüntülemek için bu sayfaya ktunnel.com adresinden bakabilirsiniz.

Öylesine bir Pazar günü… Opera ile tanışma… Çok sportif bebekler…

Cumartesi gece kavuştum evime… Evimi pek seviyorum. Dönüşleri çok seviyorum ama peşi sıra gelen ıvır zıvır için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Her şey oluyor benden ama şu evin hanımı olmuyor bir türlü… Boşalttığım bavullar üzerine kocanın dönüşümüz için itina ile sakladığı çamaşırlarını görünce kaçasım geliyor dörtnala… Neyse şikayet etmeyim, zaten hiç kasmıyorum, aynen de kaçıveriyorum.

Pazar sabah Leyla Gencer Sahnesinde Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin “Çocuklar için Öylesine Bir Dinleti” isimli müzikal oyunu vardı. Babası da kızının ilk tiyatro deneyimine gelemediği için hayıflanıp dururdu. Bari ilk defa opera ile tanışmasına eşlik edeyim dedi. Bana da şahane bahane oldu…

Sabah kahvaltı ardından Leyla Gencer Sahnesinin olduğu Ostim Oto Pazarına doğru yola döküldük. Yolda Mira’ya abilerin ablaların sahnede şarkılar söyleyeceğini anlattık. Şarkıları var anladı ya hemen “dans ee.. dans eee” (dans da var mı?) diye sordu. Evet cevabı ile dans etmeye de başladı ve 2 dakika sonra tos diye uyudu. Çocuğum geçen hafta boyunca mini disko, dans, sonrası uyku üzerine programlanınca “aha dans da ettik, hadi uyuyalım bari” kodu devreye girdi galiba… Sahnenin önüne geldiğimizde halen uyuyordu. Cenk’e “uyanacak mı sence?” derken, arkadan “ııı ıhhh” diye cevap verdi. “abiler ablalar içeri giriyorlar” deyince ise hemen ayıldı. Cin kesildi. Koltuktan çıkartmamızla arabadan atladı. 1 dakika önce uyumak isteyen o değilmiş gibi kolumuzdan çekiştirerek soktu bizi binaya… Abiler ablara b..k yese yiyecek yaa… bu da ayrı bir yazı konusu olsun hadi…

Yerimizi bulduğumuzda Mira’nın oturduğunda önündeki koltuktan ötesini göremeyeceğini farkettik ama bizim cüce inatla kucakta da oturmak istemedi. Bir daha ki sefere yanımızda mutlaka yükseltici bir şey taşımaya karar verdik. Ön sıralar boştu. Neyse oyun başlamadan yerimizi değiştirdik.

Oyun küçük yaş grubuna özel değildi ama özellikle müzikal olması sebebi ile çok ilgilendi. Pür dikkat kesildi. Sanatçıların operalardan küçük örnekler verdiği bölümlere sallana sallana eşlik etti. Aç kaldıkları çin ağlayan mağara adamlarını görünce “abi mama üüüü” (abi acıkmış üzülüyor) demesi… Mağara adamlarından birinin avladığı koca dinazoru acıkan arkadaşlarına getirdiği bölümde ise “abii abla bak et et ham” (abilerim ablalarım buyrun et yiyin) diye bağırması… bizi dumur etmeye yetti. Cenk’in “çocuğa gizliden gizliye dinazor yediriyorsun galiba” dalgasını, “çocuk benden olsa olsa otlamayı öğrenir, karnivor genleri babasından geliyordur” diye bastırdım.

Oyun ara ile birlikte toplamda 1,5 saat sürüyordu. Bunun çoğunu dikkatli izledi. Zaten tam çenesi düşüp, sıkılmaya başlayıp, ayağa kalktığı, sıralarda da ara verildi. Tüm çocuklar koşar adım büfeyi talan ederken, hepsinin elinde bisküviler, gofletler uçuşurken, Mira mamaları ben de çantaya hiç atıştırmalık koymadığımı farkettim. En sağlıklısı olarak sade bir çikolatayı gözümüze kestirdik. Şimdiye kadar 3-5 defa tadına baktığı çikolatadan küçük bir parçayı “çuku… hmm… çuku… hmmm” diye methiyeler düzerek götürdü.

Mira’nın bu ikinci sahne oyunu deneyiminde; kelimelere, hareketlere, kostümlere, dekorlara dahası oyunun konusuna pek ilgi gösterdi. Anladım ki bu tiyatro, opera işini her fırsatta tekrarlamak lazım… Tabii altına bir yükseltici, çantaya da sağlıklı atıştırmalık koymayı unutmadan 🙂

Aynı gün akşam üstü Zeynep, Ada ve Selin ile MyGym dersindeydik 🙂 Kısaca çocuklar kadar biz de kurtlarımızı döktük ve Selin gerçekten kod Munise’nin hakkını veren bir bebek diyeyim. Lafı uzatmadan dönüş yolundan bir Miralog ile bitireyim yazıyı…
– Selii… Selii…
– Ne oldu Selin’e?
– üüü üüü…
– Aaa niye ağladı Selin?
– düsstü
– neden düştü?
– fuu, fuu (su su…) kay… ayy…

Hoşgeldin küçük şempanze (mağara adamı mı desem ?)

Geçen sene, tam da bu zamanlarda, Kitubi’de parmaklığa veda ve genç yatağına geçiş yazılarını okumuştum. Yerde yuvarlanan 5 aylık bebeğime bakınca Ilgaz pek büyük gelmişti gözüme ve daha çoook zamanımız var diye düşünmüştüm. Oysa zaman denilen şey – hele ki bebekli yaşama geçişten sonra – dünyadaki en nankör şey…

MIRA – jump in to the fire from banu akman on Vimeo.

Bir yaşını geçtikten bir süre sonra Mira, yatağının parmaklığına tırmanmaya başlayınca, o zamanki halimi hatırlayıp kendi kendime güldüm. Bir yanım bu kadar çabuk büyümüş olmasına inanmak istemedi ama diğer yanım ilgili hazırlıkları yapmaya başladı… Mira’nın yatağı da Ikea’nın Gulliver serisinden olduğu için Damla’nın parmaklık önerisi bize aynen uydu 🙂 Sağolsun Çiğdem, o günlerde, İstanbul’daydı, aldı gönderdi… (malum hala Ankara’da bir Ikea yok 🙁 )

Parmaklığı çıkartmak üzere teknik donanım tamam ama ruhsal donanım yeterli değildi… Gerçi Archi*Sugar’ın “Bebekler için Montessori” yazısını gecikmeli olarak okuduğumdan bu yana Mira’yı baştan beri bir yer yatağında yatırmaya alıştırmış olsam nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyordum. Ama parmaklıklara alışan bir bebeğin de nasıl yatmaya ikna edilebileceğini gözümde canlandıramıyordum.

Neyse bu ruhsal hazırlık süreci dün akşam hızlıca tamamlandı 🙂  Artık yatağa koyduğumuz anda canı istemiyorsa kendini öyle bir hızla dışarı atıyor ki parmaklık güvenlik amacını yitirip tehlike arz etmeye başladı. Yukarıdaki izlediğiniz kayıdı almak 4. atlayışında geldi aklıma…

İlk geceki uyuma süresi bir hayli uzadı… “Yatağına hadi kendin çık” dedik. “Nen nenn” diyerek hemen çıkıp, attı kendini, yastığının üzerine… Sonra, son haftalarda her akşam yaptığı gibi, öncelikle yumuşak oyuncak takımından seçtiği, yatak içi mangasının yoklamasını gerçekleştirdi.
– Gugu?
-kuzu burada Mira’cım o da uyuyor, eee eee yapıyor…
– Ayııı?
– burada ayı da eee eee yapıyor…
– Okkooo?
– Okko’nun da çok uykusu gelmiş… eee eee eee
– Tata?
– ooo tavşan çoktan uyudu…
– Kugu?
– Kara kuzunda uyumuş…
– Babba?
– Balıklar kendi yataklarında yatıyorlar, hmmm baktım onlar da çoktan uyumuşlar…

(Aslında başlarda, yatarken dikkatini çekmesin diye yanına oyuncak vermiyordum ama bir iki derken yatakta bir bir manga oyuncak toplandı… Okkoo ise Mira’nın kendi seçip aldığı ilk oyuncak 🙂 DR’da National Geographic’in yumuşak oyuncaklarını uzaktan görüp, “Okkoo” diye bağıra çağıra yanına gitti. Yeşil bir peluş papağanı annemin “Rokko”suna benzettip sarıldı)

Ardından yine her akşam olduğu gibi yakın aile, eş, dost, akrabanın halini hatırını sordu…
– Baba?
– Baban içeride, o da uyuyacak sonra…
– Dadda?
– Suha dayın evinde…
– Dadda?
– Baha dayın da evinde…
– Ama?
– Amca evinde…
– Annii?
– Anneanne evinde…
– Annnniii?
– Benim anneannem de evinde…
– Hatce?
– Evinde…
– Dedde?
evinde
– Abi?
– Tuna abi çoktan uyumuş…
– Aba?
– Zeynep abla da uyumuş…
– Anne?
– Buradayım ya ben Miracım…
– Ceeeeee (espiri yapıyor ya…)

– Baba? Okko? Gugu? Hatce?… Sar başa, sar başa… her ismi tekrar tekrar saydı… Ben artık cevap vermediğim kendi cevabını kendisi verdi. Bazılarına “gittiii”, bazıları için “nen… nenn”… Yerimden kalkıp içeri gitmeye çalışırsam da hemen kalkıp peşimden geldi… Akşam 9:20 de başladığımız bu sürece, inat etmeme rağmen, saat 23:00’e kadar ancak dayandım. Hala uyumamıştı. Peşimden görevi Cenk devraldı. Benim yerime babasını görünce bir iki mızıklandı 10 dakika bile sürmeden melekler gibi uyumuştu… Gece bir kaç defa kalktı ama hiç yataktan çıkıp evin içinde dolaşmadı. Her zamanki gibi kalkıp ışığı yakıp “Annneee” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Zaten sabaha doğru son kalkışında, ben tembelliğimden – her sabah olduğu gibi – yanımıza aldım, birlikte uyandık 🙂 Bugün sabah kahvaltısından, öğle yemeğine kadar hiç bahçeden içeri girmeyince, öğlen tık demeden uyudu. Hala da uyuyor… Darısı bu akşama…

Bu aralar Dr. Harvey Karp’in “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı” (The Happiest Toddler on the Block) kitabına göz atıyorum. Mira yeni doğduğunda da Pratik Anne’nin önerisi ile “The Happiest Baby on the Block” videosunu izlemiştim. Çok ama çok işime yaramıştı. Onun için vakti gelince işime yarayacağından emin olduğum “Mahallenin En Mutlu Yumurcağı”nı da alıp atmıştım bir köşeye… Karp; 1- 4 yaş çocukları mağara adamlarına benzetmiş 🙂 Onları minyatür çocuklar gibi görmeden, “sen Tarzan, ben Anne” şeklinde bir diyalog kurmayı anlatıyor. Bu mağara adamı benzetmesi bu aralar bizim cadıya pek uyuyor… Evimizde diz yüksekliğinde bir neandertal yaşıyor. Nereye gitti bizim minik bebeğimiz diye bizi şaşırtıyor. Neyse kitabı bitirince bir özet geçerim… Şimdi kaçıyorum, Mira uyanmadan, “Frozen Yogurt” yapacağım…

Mira’nın İlk Tiyatro Deneyimi: Damlacıklar…

25 – 30 Nisan 2009 tarihleri arasında Ankara’da “4. Küçük Hanımlar, Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali” düzenleniyor. Festival programına tesadüfen Pazartesi gecesi göz atma fırsatı buldum.

Festivalin Pazar günü başlayıp sadece hafta içi oluyor olmasına hayıflanırken, Droplets / Damlacıklar oyununu gördüm.

Önce adı… sonra konusu… heyecanlandırdı…

‘Droplets’ yani ‘Damlacıklar’, Sara Nani ve Guglielmo Papa’nın önderliğinde çocuklar için hazırlanan bir su gösterisidir. Bazı ülkeler vardır suyun çok olduğu ama bazı ülkelerde vardır ki su yoktur, sadece taşlardan, kum ve çölden ibarettir. “Damlacıklar” suyun çok önemli bir temel kaynak olduğunu ve israf edilmemesi gerektiğini, bunun yanı sıra değer verilmeyi ve sevilmeyi hak ettiğini anlatır..

Oyunlaştırma, batı dünyadan Afrika’ya kadar süregelen bir seyahatle, temel olarak sözcüklerle ve seslerle oluşturulmuştur. Sara ve Guglielmo, çocukları, etkili ve basit hareketlerle suyu dinlemeye davet ediyor. Suyun, damla damla düştüğü her seferinde damlaların birleşmesiyle oluşan sesler dikkatle dinlenmelidir çünkü o sesler adeta kendini sevdirmek için yarışırlar. Her tek düşüşün nadir bir eşya olduğu bilinmelidir. Her küçük damlacık, öpülesi ve sevilesi bir sese sahiptir. “Damlacıklar” sözcüklerin ve ağırlıklı olarak seslerin hâkim olduğu, oyuncuların paslaşmalarıyla oluşan, izleyiciyi komik ve narin bir ortama hazırlayan, yaşam ve anlam dolu hareketlerden oluşan bir oyundur.

Bu kadar güzel bir konu üzerine oyunun bir de özellikle küçük çocuklar için hazırlanmış olduğunu görünce toplanacak çamaşırlar, birikmiş işler bir kaç saat daha bekleyebilir dedim. Salı günü sabah sabah soluğu Gimat’taki Atölye Sahnelerinde aldık…

“Çantasını hazırlayalım…” “yarım saatte Gimat’ta gidilir mi?” “11 seansına yetişecek miyiz?” “geç mi kaldık” “bilet bulunur mu?” “Mira’cımın beğenir mi?” “izler mi?” diye kendi kendimi, hatta Cenk’i ve Mira’nın Hatice Ablasını da telaşa soktum… Oyunun başlamasına 10 dakika kala kapıdaydık. Hemen önümüzden bir grup ilkokul (!) öğrencisi içeri giriyordu. Gişe görevlisi “bilet yok ama buraya kadar gelmişsiniz sizi oturtalım” dedi. Oyunun başlangıç anonsunu duyana kadar Mira’cım ne yapacak diye kalbim pır pır bekledim.

“Drama ve Kukla Tiyatrosunun 12. gece oyununa hoşgeldiniz çocuklar” anonsunu duyunca ise neye uğradığımı şaşırdım 😀 O kadar uğraşıp yanlış oyuna geldiğimizi anladım 😀 Bir yandan kendimi tebrik edip, diğer yandan yanıbaşımızdaki görevliye “Damlacıklar nerede?” diye sordum. “O yandaki sahnede” dedi… “O oyun bizimkinin yaşına daha uygundu. Yetişirmiyiz?” dedim… “Başlamıştır ama siz bilirsiniz” dedi… Hatice ile birbirmize baktık. Hemen kalktık. Dışarıdan bir gören olduysa… Şaşkın anne ben, kucağımda “heyoo hopucuk hopucuk yapıyoruz” diye pek eğlenen Mira ve arkamdan “yetişiriz abla” gazı veren Hatice, koşa koşa geldik Stüdyo Sahne’sine…

Güvenlik halimize mi acıdı bilinmez ama sessizce alırım sizi şimdi başladı dedi… Yavaştan girdik yere oturduk. Sonraki 45 dakika harika bir oyun izledik. Hem oyuncular Elisa Fontana & Guglielmo Papa’nın hem de Mira’nın performansı muhteşemdi… Kızım sonuna kadar pür dikkat izledi… Yağmur sesleri ile şaşırdı… Herkes alkışladığında alkışladı… Guglielmo su içerken, döndü su istedi… Ben de kendimi tutamadım… Bu kadar sulu bir performansa bir kaç damla gözyaşı ile katkıda bulundum.

Sonunda oyuncular seyirciler arasında dolaşarak herkesin ellerine damla damla su verirken… Salondaki 3 – 5 yaş anaokulu öğrencilerinin “bebek bakarmısın?” “bebek çok tatlısın?” diye seslenmeleri üzerine Mira’cım da kendini sahneye attı 🙂 Oyuncular ile tanıştı. Mira’nın ilk defa tiyatroya geldiğini, kendilerini her zaman hatırlayacağımızı söyledik…

Çıkışta… Mira Atölye Sahnelerinin kendinin bir kedi olmadığını düşünen kedisi ile de tanıştı 🙂

Mira’cım 1 yaşında :)

Geçen sene bugünler de… Mira’mı ilk defa görmüşüm. Koklamışım. Bir melek olsa ancak Mira gibi ışıldayabilirdi demişim.

Hala ilk günlerdeki gibi ışık saçıyor… Şimdi şimdi anlıyorum ki, herzaman da ışıldayacak. Onun bu ışıltısı beni hep herşeyden daha iyi, daha güçlü, daha mutlu, daha anlayışlı, daha sorumlu, daha olgun, daha affedici, daha huzurlu yapacak…

Düşündükçe mucizesi karşısında gözlerim doluyor… Hatta mutluluktan burnumun ucu sızlıyor…

İyi ki doğdun Mira’cım… iyi ki ben senin annen oldum…