Ortaokulda kolkola girip fısır fısır okulun bahçesinde turladığımız… Çenemize dayanamayan öğretmenin sınıfın iki ucuna oturttuğu ama küçücük kağıtlar ile mesajlaşmamıza asla engel olamadığı… akşamları telefonu annelerimizin “siz bütün gün okulda birlikte değil miydiniz?” isyanından önce kapatamadığımız… Büyüme sürecimizde zaman zaman yollarımızın ayrıldığı ama ne zaman kesişse hep kaldığımız yerden aynen devam ettiğimiz. Ve duruldukça bağlarımızın kuvvetlendiği… Yasemin‘im bu sabah ikinci defa anne oldu.
Cumartesi gece kavuştum evime… Evimi pek seviyorum. Dönüşleri çok seviyorum ama peşi sıra gelen ıvır zıvır için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Her şey oluyor benden ama şu evin hanımı olmuyor bir türlü… Boşalttığım bavullar üzerine kocanın dönüşümüz için itina ile sakladığı çamaşırlarını görünce kaçasım geliyor dörtnala… Neyse şikayet etmeyim, zaten hiç kasmıyorum, aynen de kaçıveriyorum.
Pazar sabah Leyla Gencer Sahnesinde Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin “Çocuklar için Öylesine Bir Dinleti” isimli müzikal oyunu vardı. Babası da kızının ilk tiyatro deneyimine gelemediği için hayıflanıp dururdu. Bari ilk defa opera ile tanışmasına eşlik edeyim dedi. Bana da şahane bahane oldu…
Sabah kahvaltı ardından Leyla Gencer Sahnesinin olduğu Ostim Oto Pazarına doğru yola döküldük. Yolda Mira’ya abilerin ablaların sahnede şarkılar söyleyeceğini anlattık. Şarkıları var anladı ya hemen “dans ee.. dans eee” (dans da var mı?) diye sordu. Evet cevabı ile dans etmeye de başladı ve 2 dakika sonra tos diye uyudu. Çocuğum geçen hafta boyunca mini disko, dans, sonrası uyku üzerine programlanınca “aha dans da ettik, hadi uyuyalım bari” kodu devreye girdi galiba… Sahnenin önüne geldiğimizde halen uyuyordu. Cenk’e “uyanacak mı sence?” derken, arkadan “ııı ıhhh” diye cevap verdi. “abiler ablalar içeri giriyorlar” deyince ise hemen ayıldı. Cin kesildi. Koltuktan çıkartmamızla arabadan atladı. 1 dakika önce uyumak isteyen o değilmiş gibi kolumuzdan çekiştirerek soktu bizi binaya… Abiler ablara b..k yese yiyecek yaa… bu da ayrı bir yazı konusu olsun hadi…
Bir de diyordum ki hiç romantik olamadım bu hayatta… Evdeki koca kişide az biraz potansiyel vardı ama kullanılmaya kullanılmaya onda da köreldi galiba…
Gecikmiş bir bayram mesajı yazayım… Umarım herkes en sevdikleri ile birlikte şeker gibi bir bayram geçirmiştir. Bizim Eylül ayımız blogumuzun tersine pek hareketli idi… Hareket hali bayrama da yansıdı. Çook uzun zaman sonra ilk defa bayramda Ankara’yı bekleme ve eş dost ziyaret etme geleneğimizi bozduk. Dünyanın tam öteki ucuna Avustralya’ya gittik.
Zaten hiçbirimizin ilk defa ne Ankara’da durmayı kaldıracak, ne de kimseyi görecek hali yoktu. Hala babam çıkıp gelivericekmiş gibi geliyor. Aklımdan şüphe duyuyorum. Hafızam gel gitler yapıyor. Gözümün önünden hasta hali de silinmeye başladı. İnsanoğlu iyileri hatırlamaya programlı… ben de onu öyle hatırlamak istemiyordum zaten… ama içimdeki sıkıntı baki… gitmeye de niyeti yok gibi…
Dün gece Adıyaman’dan döndük. Daha önce doğuya çok gittim ama bu kadar yakından görmemiştim… bu sefer ki unutulmayacak bir tecrübe oldu. Detayları anlatacağım.
Bu arada Adıyaman seyahati ile gece bez bağlama olayını da bitirmiş bulunmaktayız. Daha doğrusu ben değil de Mira bitirdi desem yeridir. Şaşırttıcı oldu, bu gelişme… Daha gittiğimiz ilk gece inat etti bezi giymeyeceğim diye… Biraz zorladım giydirebilmek için… ağladı, bağırdı… duyan boğazlıyorum sanmıştır. kaldığımız otel dağ başında olunca, etrafta ses namına bir çıt olmayınca, bir de sıcaktan cam da açık olduğu için bağırmaları Nemrut’un tepesinden duyulmuştur, eminim… Öylece pes ettim. “sabaha çiş içinde uyanırız, otel de bunu fark edecek kadar temiz değil zaten” dedim. Sarıldık uyuduk. Gece 2 gibi oturmuş gözünü dikmiş, bana bakarken buldum. “Çiş” dedi, kucağıma almam için kollarını uzattı, tuvalete götürdüm, hemen çişini yaptı. Sabah kuru kalktı. Sonraki günlerde hiç savaşmadım. Bez de takmadık. Gece 12 - 2 arasinda bir yerlerde bir kere kalkıp, çişe götürttü kendini, sonra meme emdi ve uyudu.
Kıbrıs’taki kaybolmalarımızdan birinde kendimizi - haritada Güzelyurt körfezinde bir deniz kaplumbağası resmi ile işaretlenmiş - uçsuz bucaksız bir kumsalda bulduk. Pazar günü olmasına rağmen hiç kimse yoktu sahilde… Öğrendik ki bu plajda zaman zaman ters akıntılar olduğu için halk bu sahili hiç tercih etmezmiş. Üçümüze özel bu koca bir kumsalda huzur bulduk… Çok eğlendik… Derken, kumların arasından gözümüze çarpan ayrıntılar huzurumuzu kaçırdı…
Evet hiç insan yoktu ama artıkları öyle çoktu ki… Göz alabildiğine uzanan kumsal, ilk başta çok belli olmasada göz alabildiğine naylon torba, plastik çuval, cam şişe doluydu… Cenk ile Mira kumlarda koştururken ben biraz çöp topladım. Toplayabildiğim miktar bir damla misali ama damla damla değişir bir şeyler… Bu arada “hangi zihniyet yüzülemiyor diye bu güzelim plajı çöplük olarak kullanır diye?” bir an duraksasam da, ayılmam kısa sürdü. Düşündümde bu çöpler bizim evimizden bile çıkmış olabilirdi. Çünkü dikkat etmemize rağmen poşet kullanımını hayatımızdan %100 çıkartabilmiş durumda değildik…
Cuma günü duamızı okuttuk. Son misafirimiz kapıdan çıkınca, bizde hemen tası tarağı topladık, hep beraber Bolu’daki evimize kaçtık… Babam olsa zaten dayanamaz çoktan kaçmış olurdu. Çok çok severdi burayı. Sevdiği kadar çok da emeği vardı bu evde… Yerinin ahşap parkelerinden, banyosunun fayanslarına, bahçesindeki şelalesinden, merdiven altındaki çekmecelere kadar herşeyi elleri ile yapmıştı. Annem ilk defa babamsız girdi bu eve… Girdiği gibi çıktı, aylardır gelinemediği için dağ olan bahçesini toparlamaya girişti.
Babam, hastalığı ilerlerken konuşmakta zorlanmaya başlayınca bir yazı tahtası almıştı eline… Hemen hergün ziyaretine gelen, en yakın arkadaşı - dostu - kardeşi Apti Amca, bu tahtayı ilk defa gördüğünde…
Babam “- Naber?” diye yazıp uzatmış…
Apti Amca almış, okumuş, “- İyidir, sen nasılsın?” yazmış, geri uzatmış.
Bunun üzerine, babam sessizden bir kahkaha eşliğinde… “- Salaklaşma ben duyabiliyorum, sadece konuşamıyorum.” yazıp çok dalga geçmiş…
Şu var ki, ne kadar hazırlasan da hazır olunmuyormuş babacım… Şükrediyor, avunacak çok şey buluyor ama bir an geliyor avunduğun şeyler de koyuyormuş… bir yanın hiç hazır olmuyormuş büyümeye… bir yerlerde sen hep dimdik ayakta, ben dizinin dibinde çocuk kalıyormuşum.
Ama son yolculuğunda bile, bizi biraz daha büyümek zorunda bırakan, bir ders daha aldık işte… Gördük ki… İnsanların kardeş olması için, sadece aynı anadan babadan olması yeterli olmuyormuş. Zaten kardeş olmak için de aynı kanı aramaya da gerek yokmuş. Kardeş bilip, kardeşin olamayan için artık üzülme babacım. Senin kendi seçtiğin, öyle eski, öyle güzel, öyle farklı, öyle renkli kardeşlerin var ki… Ve onlar ile paylaştığın ve paylaştırdığın o kadar çok unutulmaz hatıran var ki… Son anına kadar hep yanındalardı, hep de yanımızda olacaklar. Ben ve kardeşlerim de hep senin düşlediğin gibi mesafelerden bağımsız kocaman bir aile olmayı sürdüreceğiz. Sen huzur içinde yat babam…