Yakınımdaki örnekler ile kendi çocukluğumu kıyasladıkça endişelerim artıyor. Geçen aylarda bir kuzenimizin 5 yaşındaki kızına erken ergenlik tanısı koymuşlar. Sebepler arasında plastikler, kozmetikler, katkı maddeleri ve hormonlu GDO’lu gıdalar olduğu söyleniyor. Göğüslerindeki sertleşme nedeni ile gitmişlerdi, büyük ihtimal ile hormon tedavisine başlayacaklar. Çivi çiviyi söker hesabı… İşin acı yanı çok dikkatli, özenli, farkındalığı yüksek ailedir ama tek başına farkında olmak korumak için yetmiyor işte…
Tarım ülkesi olduğu söylenen ülkemde, gerçek gıda bulabilmek için kırk takla atmak ağırıma gidiyor ama en basidinden şu yandaki şebek surat için eli kolu bağlı ve karamsar kalamıyorum.
Dünya dünya olalı beri mısırın püskülüne konan kelebeği, artık ‘konmamaya’ ikna etmek üzere mısırın genetiğine işlenen bir kimyasal, yıkamakla çıkmaz, biliyorum; çünkü kızımın gözlerinin yeşili gibi, o kimyasal da, tümüyle mısırın kodlarında artık. Üzerinde ya da etrafında değil. İçinde.
Kelebek konarsa mısırın püskülüne ve yumurtalarını bırakırsa eğer, ürünün bir kısmı zarar görür, doğru. Ama, o mısırı kızım yediğinde, içine işlenen, yıkamakla temizleyemeyeceğim, haşladığımda gitmeyecek o kimyasal, kızıma ne yapar… Asıl onu merak ediyorum ben.
Bizim ev tabiri caizse kutu misali… Fazla eşya kalabalığından da hoşlanmıyoruz. Eskiden en dağınık halini bile toparlamamız 10 dakikamızı alırdı… Ah biz eskiden… (su içerdik testiden ) Neyse elimizde minicik Mira’mız ile eve girdiğimizde anladık ki artık en çok yeri ne kocamın XXL ölçülerdeki eşyaları, ne de benim dondurma makinasından, alyan anahtarına kadar çeşitlilik gösteren hobi araç gereçlerim kaplayacak… Meydan hepi topu 52cmlik yeni doğmuş Mira’mızın malzemeleri için açılacak İşte bu malzemeler arasında beni en çok zorlayanı da şu banyo kuveti olmuştu… Duş kabininin içerisinde, kurutma makinasının üzerinde, Mira’nın odasında derken bir yer bulamadık. Bir ara koridorda ayak altında gezdiğini hatırlıyorum…
2008 Kind+Jugend fuarında inovasyon ödülünü alan ürünler içerisinde Flexibath’ı gördüğümde; işte bu dertten müzdarip tek kişi ben değilmişim dedim… “A Real Cool World” isimli Danimarkalı bir firma da bunu dert edinmiş ve Flexibath tasarımı ile olayı çözmüş. O zaman herhangi bir yerde satışı yoktu. Yeni gördüm Avrupa’da satışı başlamış, Amerika’da da Aralık 2010′da satılmaya başlayacakmış. Yakında Türkiye’de göreceğiz demektir. Paylaşayım istedim.
“Adım Adım” Okul Öncesi Eğitim Setinin kitaplarını İlk D&R’larda görmüştüm. Biraz incelediğimde kitabın yanında bazı küçük oyuncaklar, müzikler olması gerektiğini ve D&R satılanlarda bunların olmadığını anlayınca üzerinde durmamıştım. Zaten o günlerde en azından elimdeki kitaplardan Mira’nın yaşına uygun oyunları - aktiviteleri okuyup, hızlıca bakıcı ablası Hatice’ye bahsediyordum. Onlarda keyfini çıkartıyordu. Ama bu yaz, bizim ev - babamlar - iş üçgeni arasında gitgide artan bir tempo ile sevimsiz koşturmalarla geçti. İşte bu dönemde Mira’nın oyun ihtiyacı da artmaya başladı ve özellikle Hatice’nin tek başına takip edebileceği Türkçe kaynak aramaya başladım. Aklıma Adım Adım Serisi geldi…
İnternetten incelediğimde “Adım Adım” serisinin okul öncesi 9 aylıktan - 72 aya kadar olan dönemdeki gelişimsel ihtiyaçları karşılamayı hedeflediğini gördüm. Müşteri hizmetlerinin verdiği bilgiye göre; 9 - 24 ay grubu için setleri şu anda yayındaymış. 24 - 36 ay grubu için de hazırlıkları tamamlanmış, önümüzdeki 1,5 ay içerisinde yayınlanmış olacakmış. Diğer yaşlar için olan bölümlerin de ilerdeki zamanlarda tamamlanması planlanıyormuş. Read more…
Cumartesi gece kavuştum evime… Evimi pek seviyorum. Dönüşleri çok seviyorum ama peşi sıra gelen ıvır zıvır için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Her şey oluyor benden ama şu evin hanımı olmuyor bir türlü… Boşalttığım bavullar üzerine kocanın dönüşümüz için itina ile sakladığı çamaşırlarını görünce kaçasım geliyor dörtnala… Neyse şikayet etmeyim, zaten hiç kasmıyorum, aynen de kaçıveriyorum.
Pazar sabah Leyla Gencer Sahnesinde Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin “Çocuklar için Öylesine Bir Dinleti” isimli müzikal oyunu vardı. Babası da kızının ilk tiyatro deneyimine gelemediği için hayıflanıp dururdu. Bari ilk defa opera ile tanışmasına eşlik edeyim dedi. Bana da şahane bahane oldu…
Sabah kahvaltı ardından Leyla Gencer Sahnesinin olduğu Ostim Oto Pazarına doğru yola döküldük. Yolda Mira’ya abilerin ablaların sahnede şarkılar söyleyeceğini anlattık. Şarkıları var anladı ya hemen “dans ee.. dans eee” (dans da var mı?) diye sordu. Evet cevabı ile dans etmeye de başladı ve 2 dakika sonra tos diye uyudu. Çocuğum geçen hafta boyunca mini disko, dans, sonrası uyku üzerine programlanınca “aha dans da ettik, hadi uyuyalım bari” kodu devreye girdi galiba… Sahnenin önüne geldiğimizde halen uyuyordu. Cenk’e “uyanacak mı sence?” derken, arkadan “ııı ıhhh” diye cevap verdi. “abiler ablalar içeri giriyorlar” deyince ise hemen ayıldı. Cin kesildi. Koltuktan çıkartmamızla arabadan atladı. 1 dakika önce uyumak isteyen o değilmiş gibi kolumuzdan çekiştirerek soktu bizi binaya… Abiler ablara b..k yese yiyecek yaa… bu da ayrı bir yazı konusu olsun hadi…
Dün gece Adıyaman’dan döndük. Daha önce doğuya çok gittim ama bu kadar yakından görmemiştim… bu sefer ki unutulmayacak bir tecrübe oldu. Detayları anlatacağım.
Bu arada Adıyaman seyahati ile gece bez bağlama olayını da bitirmiş bulunmaktayız. Daha doğrusu ben değil de Mira bitirdi desem yeridir. Şaşırttıcı oldu, bu gelişme… Daha gittiğimiz ilk gece inat etti bezi giymeyeceğim diye… Biraz zorladım giydirebilmek için… ağladı, bağırdı… duyan boğazlıyorum sanmıştır. kaldığımız otel dağ başında olunca, etrafta ses namına bir çıt olmayınca, bir de sıcaktan cam da açık olduğu için bağırmaları Nemrut’un tepesinden duyulmuştur, eminim… Öylece pes ettim. “sabaha çiş içinde uyanırız, otel de bunu fark edecek kadar temiz değil zaten” dedim. Sarıldık uyuduk. Gece 2 gibi oturmuş gözünü dikmiş, bana bakarken buldum. “Çiş” dedi, kucağıma almam için kollarını uzattı, tuvalete götürdüm, hemen çişini yaptı. Sabah kuru kalktı. Sonraki günlerde hiç savaşmadım. Bez de takmadık. Gece 12 - 2 arasinda bir yerlerde bir kere kalkıp, çişe götürttü kendini, sonra meme emdi ve uyudu.
Kıbrıs’taki kaybolmalarımızdan birinde kendimizi - haritada Güzelyurt körfezinde bir deniz kaplumbağası resmi ile işaretlenmiş - uçsuz bucaksız bir kumsalda bulduk. Pazar günü olmasına rağmen hiç kimse yoktu sahilde… Öğrendik ki bu plajda zaman zaman ters akıntılar olduğu için halk bu sahili hiç tercih etmezmiş. Üçümüze özel bu koca bir kumsalda huzur bulduk… Çok eğlendik… Derken, kumların arasından gözümüze çarpan ayrıntılar huzurumuzu kaçırdı…
Evet hiç insan yoktu ama artıkları öyle çoktu ki… Göz alabildiğine uzanan kumsal, ilk başta çok belli olmasada göz alabildiğine naylon torba, plastik çuval, cam şişe doluydu… Cenk ile Mira kumlarda koştururken ben biraz çöp topladım. Toplayabildiğim miktar bir damla misali ama damla damla değişir bir şeyler… Bu arada “hangi zihniyet yüzülemiyor diye bu güzelim plajı çöplük olarak kullanır diye?” bir an duraksasam da, ayılmam kısa sürdü. Düşündümde bu çöpler bizim evimizden bile çıkmış olabilirdi. Çünkü dikkat etmemize rağmen poşet kullanımını hayatımızdan %100 çıkartabilmiş durumda değildik…
Geçen sene, tam da bu zamanlarda, Kitubi’de parmaklığa veda ve genç yatağına geçiş yazılarını okumuştum. Yerde yuvarlanan 5 aylık bebeğime bakınca Ilgaz pek büyük gelmişti gözüme ve daha çoook zamanımız var diye düşünmüştüm. Oysa zaman denilen şey - hele ki bebekli yaşama geçişten sonra - dünyadaki en nankör şey…